Mim / Kendi Kitabını Yarat

10:00 merababenseda 0 Comments


     Gecikmiş bir mimle karşınızdayım. Sevgili Part of the Book dan özür diliyorum ve hemen başlıyorum. Bakalım bu yeteneksizlikle nasıl bir kitap yazarmışım.

Bir kitap yazmaya karar verdiniz. Türü ne olurdu?

İlk kitabım olduğunu düşünüyorum, risk almadan çerezlik, okuyup eğlenmelik bir kitap yazardım sanırım. Romantik bir roman güzel olurdu.

Bu kitabı bir serinin başlangıcı mı yoksa bağımsız bir roman şeklinde mi yazardınız?

Bu üşengeçlikle kitap yazabildiğim için kendimi kutluyorum ama seri olmazdı. Tek kitapta hemen olayı bağlardım sanırım.

Kitabınızın baş karakterinin ya da karakterlerinin isimlerini ne/neler koyardınız?

Romantik dedik, roman dedik, e bir kadın karakterle yola çıkardım. Adı da Seda olsun :) Şaka şaka, Ela koyardım.

Her yazarın etkilendiği başka yazar ya da yazarlar mutlaka vardır. Peki sizinkiler hangileri?

Şimdi bu kitap türüne, Marquez'den etkilendim de yazdım denmez. Pek severim aslında. Ama bu tür için Ayşe Kulin'den etkilenebilirim.

Kitabınızın nerede geçiyor olmasını isterdiniz. (Hangi ülke,şehir,köy vs) Ya da kitabınız kurgusal bir dünyayı anlatıyorsa orası nasıl bir yer olurdu?

Hayalimde kariyerini adım adım tırmanan, güçlü bir kadın canlandı. Onun için kesinlikle bir plaza şehrinde geçerdi. Klişelikten kim ölmüş. İstanbul.

Kitabınızı ilk olarak kime imzalayarak verirdiniz?

Annem hep küçükken çok konuştuğumu söylerdi. Bu sefer boş konuşmadığımı göstermek amacıyla, anneme verirdim. Sonra ağlamalar, sarılmalar falan.

Gelelim en önemli soruya, kitabınızın ismi ne olurdu?

Zor soru. Hazırlıksız yakalandım. Aklıma gelirse güncellerim.

Sizce kitabınızı en güzel şekilde anlatan 3 kelime ne olurdu?

Erkekler ölsün istiyorum :D Ela' ya çok çektirdiler, ben kitabı şimdiden yazdım bitirdim. Böyle 3 kelime olmaz tabi, şey olurdu; eğlenceli, komik, inatçı. İnatçılık doğuştan var.

     Her ne kadar blog yazıyor olsam da, uzun soluklu kelimeleri bir araya getirmek hep dert olmuştur bana. O yüzden pek eğlenerek yazmadım mimi. Ama yetenekli blogger arkadaşlarım olduğunu biliyorum. İsteyen herkesi mimliyorum. Keyifli cumalar.

0 yorum:

NELER İZLEDİM #7

10:00 merababenseda 2 Comments

     Mis gibi bir pazar gününden merhaba okuyucu. Bu pazar benim en güzel pazarlarımdan. Hafta içi hem hayatımla ilgili güzel kararlar aldım, hem sağlığımla ilgili şüphelerime doktorum son noktayı koydu ki çok şükür bir şeyim yokmuş, hem ailecek çok güzel bir haber aldık. Bu pazar sanırım bunları sindirerek ve bol bol şükrederek geçecek. E peki Seda neler izledin bu hafta dersen, klasik 5liğimize başlayalım hadi.

     Beni oldukça şaşırtan bir filmle başlayalım. Steven Spielberg'den 2005 yapımı; dram, gerilim, aksiyon hatta tarih türlerini kapsayan bir film. Başrollerinde Eric Bana, Daniel Craig'i izliyoruz. 1972 yılında gerçekleşen spor olimpiyatlarında kendilerini "Kara Eylül" olarak tanıtan Filistinli bir grup terörist, İsrailli sporcuları katleder. Daha sonra 5 kişiden oluşan bir grup kurulur ve bu katliam emrini verenleri öldürmek üzere planlara başlarlar. İzlemeye çekindiğim film türü aslında, konusunu okuyunca da bir acaba dedim içimden. Ama Spielberg hatırına izlemeye başladım. Gerçekten çok çok iyi bir film. Bazı olayları çok kavrayamamış olsam da, o benim eksikliğim. 5 Oscar ve de 2 Altın Küre adaylığı bulunan filmin IMDB puanı 7.6, Rotten Tomates puanı ise 78. İzleyin valla daha ne diyim.

     Eski filmleri izlemeyi önceden hiç sevmezdim. Bu takıntımı aştığım için mutluyum. Yoksa bu güzel filmleri izlemezdim, ne yalan söyleyeyim. Bir Audrey klasiği daha Roman Holiday. İlk ve tek Oscar'ını da bu filmle kazanmış. Protokollerden, sıkıcı hayatından bunalan prenses Ann, Roma'da bulunduğu bir akşam gizlice kaçar ve Roma'nın sihirli sokaklarında dolaşır. Alkolü biraz fazla kaçırınca yolun kenarında sızar kalır. Yakışıklı gazeteci Joe Bradley (Gregory Peck), kendisini bulur ve mecburen evine getirir. İşinde sıkıntılar yaşayan Joe, bu prensesle Roma'da 1 gün geçirir ve hayatıyla ilgili bilgiler edinmeye çalışır. Çok tatlı da bir konusu var. 1953 yapımı film 3 Oscar ödülü kazanmış ve de IMDB top 250 listesinde de 240. sırayı kapmış. Birçok filme de ilham olmuş Roman Holiday güzel bir pazar sabahı filmi.

     Bir devam filmi The Wolverine. Öncekileri izlemedim, aferin bana bayağı mantıklı bir iş yapmışım. Wolverine bu filmde Japonya'ya gidiyor. Çekik gözlü hatunların, Samurayların arasında çok aksiyon dolu zamanlar geçiriyor. Ölüm döşeğindeki Yashida, kendisini rica minnet çağırır, isteklerde bulunur. O arada Yoshida'nın torununa aşık olur filan. Ziyadesiyle klasik, onca aksiyonun arasında romantizmi de barındıran bir film. Ama tabii ki çok kaliteli bir yapım. Ona lafım yok. Ben bu türleri pek sevmediğim için nötrüm. Filmi izlerken bol bol Şibumi kitabını andım, o güzel oldu. Japon kültürü, farklı bir hava katmış. Söylemezsem çatlarım,Rila Fukushima çok itici bir kadın. Tek sevmediğim o oldu sanırım. 2013 yapımı filmin devamı 2017 de geliyor. Sevenlerine duyurulur.



   Böyle sıkıcı filmleri izliyorum ya bana bravo. Film izle izle bitmedi, o derece sıkıldım. 2014 yapımı, televizyon için çekilen filmin konusu bir hayli klişe. Doğduğu yer olan Bountiful'a gitmek isteyen yaşlı bir kadın var. Oğlu ve gudubet gelini ise gitmesine izin vermez. Onu da anlamadım zaten, kadıncağız öldü ölecek, bir gidip görse nolur yani. Yok işte, yollamıyorlar. Yaşlı kadıncağız da gizlice plan yapar ve Bountiful'a doğru yola çıkar. İzlemeyin ya, aşırı sıkıcı ve klişe bir film.



     The Internship, 2013 yapımı, Vince Vaughn ve Owen Wilson'ın başrollerinde olduğu çok keyifli bir film. Satış ve pazarlama işi yapan iki arkadaşın, işlerine son verilir. İnternette iş ararken ünlü arama motoru Google'ın stajyer aradığını gören Vince, ikisi için de başvuru yapar. O konuda sıfır eğitimleri olan ikili, bir şekilde staja kabul edilir ve eğlence başlar. Stajyerlerin gruplara ayrılması söylenir. Staj sırasında her grup verilen görevleri en iyi şekilde yaparak birinci olmaya çalışır. Çünkü kazanan grup, Google'da işe başlayacaktır. Gerçekten çok keyif alarak izledim. 2 saatlik uzun süresine rağmen hiç sıkılmadım. Hem Google'ın o imrendirici çalışma ortamını görmek, hem bu iki harika oyuncuyu yan yana izlemek isterseniz. şiddetle öneririm.

2 yorum:

Read My Lips (Sur mes lèvres) (2001)

10:00 merababenseda 0 Comments


     Fransız filmlerini çok ayrı sevenleri buraya alalım. Zira ben oldukça burjuva bir kişilikmişim gibi, çok severim. Çok farklı bir havası ve karakteristiği olduğuna inanıyorum. İşte yine geçenlerde şu burjuva ruhumu doyurmak için Read My Lips'i izlemeye koyuldum. 2001 yapımı filmin yönetmeni, Jacques Audiard. Başrollerde ise güzeller güzeli Emmanuelle Devos ve Vincent Cassel' i izliyoruz. 

     Carla; orta yaşlarında, işitme problemi olan ve cihaz sayesinde duyabilen, sıfır aşk hayatına sahip ama içinde fırtınalar kopan, asosyal, iş yerinde çırpınan bir kadın. Baya dayadım döşedim Carla'ya ama olay bu. İşlerine yetişemediği için yanına bir stajyer almak ister, ancak kafaya koymuşur; hayatına biraz renk katma zamanı gelmiştir. Bulduğu stajyer Paul ise hapishaneden şartlı tahliye ile çıkmış, işle uzaktan yakından alakası olmayan oldukça sıkıntılı bir adam.

sur mes levre

sur mes levre

     Bu arızalı adam Carla'ya tatlı gelir. Farkında olmadan O'nun bu sıkıntılı durumlarının ortasında bulur kendini. Al Carla, al sana hayatına renk! Biz kadınlara Allah akıl fikir versin. Her neyse, filmin adı çok romantik gibi gelse de, gerilim, hafif polisiye, dram türlerini de içermekte. Tam anlamıyla romantik diyemeyiz. Şunu da ekleyeyim, kadının işitme problemi O'na değişik bir yetenek kazandırmıştır; dudak okumak. Filmin adı da nerden geldi derseniz, işte burdan.

     Fransız sinemasının olmazsa olmazı sanırım, bazı sahneler gereksiz uzundu. Onun dışında keyifle izlediğim bir filmdi. Yani en azından merakla izledim, itiraf ediyorum. Başarılı bir film. Ayrıca Carla'nın kulaklığını takıp çıkardığı sahnelerdeki ses geçişleri çok çok başarılı. Kendimi sağır sandım bazen. Ses konusunda ödülü de var filmin. (Best Sound - Cesar Awards) Bir tek Paul'ün danışmanı mı her kimse, o yaşlı amcayı oturtamadım filmde. Amcanın olayı da iyiydi ama tüm bu olanların içinde kesiştiremedim. 

sur mes levre

     Seda'dan itiraflar devam ediyor: Paul rolünde oynayan Vincent Cassel, filmde gerçekten aşırı itici ve çirkin bir profil çiziyor. Ciddi bir çirkinlik. Rolüne tam oturmasının dışında "bu adamı da çok aramışlar mı?" dedim, yukarda Allah var. Tanıyamadım ya adamı! Meğer Black Swan'deki dans hocasıymış. Hadi siz okuyucularıma bir kıyak daha, kendisi Monica Bellucci'nin pek sevgili kocasıymış. Ben şok! 

     Özellikle Devos'a güzel ödüller ve adaylıklar getiren filmin, farklı bir alternatif olacağı kesin. İzlemenizi mutlaka öneriyorum. Oyuncuların dışında yönetmen de başarılı bir iş çıkartmış. Pas ve Kemik filmi de izlenecekler listemde. İzlerseniz ya da izlediyseniz yorumlarda buluşalım. Keyifli cumalar.

sur mes levre

görseller: IMDB, pinterest, tumblr

0 yorum:

Parfüm : Yves Rocher Frambuaz Kokulu Parfüm

12:00 merababenseda 0 Comments

     Bir kozmetik delisinden, böyle yazılar yazmaması beklenemezdi. Film ve kitap tavsiyelerimin yanında, kullanıp sevdiğim ürünleri de paylaşmak istedim. Ne dersiniz kızlar? Sonuçta bir rujla yetinemediğimiz gibi, en iyi rimeli bulmak da hepimizin özel ilgi alanı. 


     İlk tavsiyem bir parfüm. Ama sıradan bir parfüm değil kendisi, iştah açan bir parfüm! Yves Rocher, fırsat buldukça girip kurcaladığım bir mağaza. İnternet sitesinden de çok güvenilir ve hızlı alışverişler yaptım. Şuraya da bir link koyalım. tık tık

     Yine mağazada bir kurcalama sırasında keşfettim bu parfümü. Çilekli, böğürtlenli, hindistancevizli (en nefret ettiğim kokudur ), vanilyalı çeşitleri de mevcutken; benim iştahımı en çok açan frambuazlı oldu. Çok şekerli değil, hafif de mayhoş bir kokusu var. Şişeden kokladığınızda veya vücudunuza ilk sıktığınızda mayhoşluk üst seviyede. Ancak vücut ısınızla beraber zaman geçtikçe çok nefis kokuyorsunuz. Dedim ya, iştah açıyorsunuz. Dikkatli olun ama.

     Şu son bir aydır elimdeki tüm parfümler, hepsini çok severek almama rağmen ciddi derecede midemi bulandırmakta. Bana arada oluyor böyle. İşte bu sürede elimin gittiği tek parfüm bu oldu. Fresh bir koku. Çok kalıcı olduğunu söyleyemem. Ertesi gün bile hissedilen parfümlerden değil. Ama kullandığınız gün sizi iyi idare edecektir.

     Şuan ikinci şişemi yedeklemiş olmanın mutluluğu içindeyim. Yılbaşı indirimden 34.90 tl ye aldım. İndirimsiz fiyatı da 50 tl. Fiyatına göre performansını başarılı bulduğum bir parfüm. Diğer parfümlerimle barışana kadar kendisiyle yola devam edeceğim gibi gözüküyor. İncelemek isteyenler için


0 yorum:

NELER İZLEDİM #6

10:00 merababenseda 0 Comments

     Son Umut, 2014 yapımı, ülkemizi aylardır heyecanla bekleten, gururlandığımız film. Yılbaşından hemen sonra izleme fırsatım oldu. Farketmeden dublajlı versiyona girmişiz. Sevmiyorum ben dublajı. Hem Russell'ın sesini duymak isterdim. Kısmet olmadı. Konuyu muhakkak ordan burdan duymuşsunuzdur çok detaya girmiyim. Avustralya'dan, Çanakkale'de bize karşı savaşan 3 oğlunun cesedini bulmaya gelen bir baba. Ben Yılmaz Erdoğan'ın ve Cem Yılmaz'ın oyunculuğunu kesinlikle çok başarılı buldum. Yani böyle oyuncularımızı görünce gerçekten gururlanıyorum. Belki yan karakterler zayıf olabilir, tek eleştirim. Onun dışında özellikle ülkemizin tanıtımı açısından da başarılı bulduğum bir film. İzlenesi.


     Yine bir çirkinlikten, güzelliğe yolculuk. Zamanında aşık olduğun yakışıklının sana aşık olması. Aşırı klişe bir film. Ama 1995 yapımı olduğunu düşünürsek, o zamanlar tatmin edici bir film olmuş. Sabrina, varlıklı bir ailenin şöförünün kızı. Evin iki oğlundan küçük olanı ve aynı zamanda en uçarı olanına aşık. Ama kızımız çirkin, oğlan pek bakmaz. Derken Sabrina Fransa'ya bir dergide çalışmaya gidiyor. Hem ruhsal hem fiziksel değişikliklerden sonra evine döner. Ama bir farkla, artık güzel bir kadındır. Evin büyük oğlunu Harrison Ford oynuyor bütün karizmasıyla. Gözlüklerine ba yıl dım. Filmin Moonlight şarkısı Oscar ve Altın Küre'ye aday gösterilmiş bu arada. Film ile en çok ses getiren sanırım Greg Kinnear olmuş. Bu rol için  Tom Cruise da düşünülmüş, o da iyi bir oyunculuk çıkarabilirmiş aslında.

     Son birkaç senedir animasyon izlemekten büyük keyif alıyorum. The Croods'a daha önce hiç denk gelmemiştim. Bi bakalım nasılmış dedim. Crood'lar bir mağarada, her şeyden izole, belki biraz da korkak yaşamaktalar. Ama evin kızı Eep artık çok sıkılmıştır. Bir gece mağaradan kaçıp, yakışıklı biriyle tanışır. Derken büyük bir deprem olur, mağaralarından yerlerinden yurtlarından olan Crood'lar yepyeni, rengarenk bir doğaya kavuşur. Görseller çok iyi, karakterler aynı şekilde öyle. Zaten en keyifli kısım karakterler ve onları tanımaktı. Favorilerim kaynana (yerim), evin oğlu (çok güldürdü. arada capslerini açıp bakıyorum). 2013 yapımı bu eğlenceli filmi artık yavrularınızla mı, yeğenlerinizle mi, yoksa hiç büyümeyen arkadaşlarınızla mı izlersiniz bilmiyorum ama kaçırmayın derim.



   Ben bu blogda iyi kötü her şeyi paylaşmak gibi bir amaç edindim kendime. Hani demiştim ya, ben yandım siz yanmayın diye. The Ladies Man, benim karantinaya aldığım filmlerden. Çöp diyebiliriz kısaca. Leon, radyoda program yapar. İsimden de anlayacağınız gibi, kadınlar kendisini arar, aşk hayatlarıyla ilgili akıl danışırlar. Bir nevi Güzin ablanın erkek hali. Ama ağzı çok bozuk. Terbiyesiz bir man. Yapımcısı en sonunda kovar kendisini. İş arar falan filan. Ay çok kötüydü. Sakın izlemeyin!



     Ah Mary Vah Mary filminin en azından adını duymayan yoktur heralde. İngilizce ismiyle sıfır alaka ama başarılı yine de. Güzeller güzeli benim de çok sevdiğim (Adnan Oktar'ın kedicikleri gibi konuştum) Cameron Diaz (maşallah hocam inşallah) ve Ben Stiller başrollerde. Oldukça da eski bir yapım, 1998 yılından. Lisedeyken Ben ve Cameron, mezuniyet balosuna gitmek için sözleşirler. Kızı evinden almaya giden Ben'in başına olmayacak işler gelir. Derken kavuşamazlar. Büyürler. Adam kızı unutamaz ama nerede bulacağını da bilemez. Bir dedektifle anlaşır, Mary'yi buldurur. Ama güzel Mary'nin peşinde daha kimler kimler var. Böyle gayet romantik komedi, tatlı bir film. IMDB'den okuduğuma göre de, Ben Stiller sedyeden düştüğünde aslında gerçekten düşmüş. Sonra filme dahil etmişler. Çok güldürdü. İzleyiniz.


     Bu pazarın 5'liği böyle yine ordan burdan filmlerden oluştu. Aksiyon hariç her türlü filmi, karantinalık da olsa izliyorum efendim gördüğünüz gibi. Her şey siz değerli okuyucularım için. Bu pazarın filmini blogdaki yazılarımdan seçebilirsiniz mesela. Eğer öyleyse, haberim olsun. Keyifli pazarlar.

0 yorum:

Neler Okudum

10:00 merababenseda 2 Comments


     Kütüphaneye aklımda başka kitabı almak varken gitmiştim. İnternetten de kontrol ederek gittim, acaba kitap orda mı diye. Ama sağolsun sorumsuz bir okuyucu kitabı 5 gün geciktirmiş. Oysaki ben ne hayallerle gitmiştim! Neyse dedim, gelmişken ince birkaç kitap alayim bari. Okumak istediğim iki kitabı seçtim, yeni kitapların verdiği o tarifsiz mutlukla döndüm eve. Şu cümlem de acayip Polyanna cümlesi oldu. Sevindim işte, daha ne diyim?

     Marquez'in kitaplarını bu sene okumak yapmak istediklerimden olduğu için, onun bir kitabını almasam olmazdı. İncelerden birini kestirdim gözüme, Albaya Mektup Yok. Bir uzun öykü kitabı. Zamanında orduda görev yapmış, görevine karşılık alması gereken parayı ömrü boyunca bekleyen bir albay. Yaşlı karısı ve bir de horozları var, oğullarından emanet. Öyle beraberce gelecek postayı, içinden çıkacak parayı bekliyorlar. Benim gibi hep olumsuzu düşünen, en ufak şeyde enerjisi yerle bir olan insanlar için albayın bekleyişi örnek olsun. Cümleler çok basit, okuması çok kolay. Altı çizilesi cümleler öyle güzel ki. Kitabın son cümlesi de, okuduğum en güzel, tam benlik bir cümleydi. Yazmiyim şimdi, okurken daha güzel oluyor, güldürüyor filan. 1982 Nobel Edebiyat Ödülü'nü de kapmış olan kitap, Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 kitaptan biri. Seviyorum adam seni Marquez. (80 sayfa)


     Benim için bir hayal kırıklığıydı Çıplak Ayaklıydı Gece. Ahmet Ümit'ten okuduğum ikinci kitap İlki Beyoğlu'nun En Güzel Abisi'ydi. Çok da keyifle okumuştum. Çıplak Ayaklıydı Gece, Ümit'in ilk öykü kitabı, ayrıca ilk kitaplarından. Sanırım kendi yazım tarzını bulmaya çalıştığı bir kitaptı. Başlarda güzel gitse de, sonrası benim için pek keyifli geçmedi. 12 Eylül zamanlarından öykülerdi her biri. Tarihsel, politik kitapları zaten sevmiyorum. Roman olsa bitiremezdim ama öykü olunca okudum. Pezevenk adlı öyküyü sevdim ama, ona lafım yok. İşte benim için pek verimli geçmeyen bir Ahmet Ümit kitabıydı. (112 sayfa)

     Ben bu aralar böyleydim, sizler neler okudunuz, neler izlediniz yorum olarak bırakırsanız çok sevinirim. Keyifli okumalar.





2 yorum:

Saving Mr. Banks (2013)

10:00 merababenseda 0 Comments


     Walt Disney'le birlikte güzel bir yolculağa ne dersiniz? Mary Poppins'i yakın zamanda izlemiş biri olarak bu filmden keyif almamam mümkün değildi. Sizlerle de paylaşmak istedim. John Lee Hancock'un yönetmenliğini yaptığı filmin başrollerinde benim aşkım Tom Hanks ve Emma Thompson var.

saving mr banks


     Yazdığı Mary Poppins çocuk kitabının filme çekilmesi isteniyor Bayan Travers'tan. İsteyen de Walt Disney. Kızlarının isteği olduğunu söyleyerek, yazarı ikna etmeye çalışır. İkna diyorum çünkü Bayan Travers çetin ceviz. Oldukça aksi, kurallarına bağlı bir kadın. Filmde ikna çalışmalarını ve ikna olduktan sonraki filmin yazım aşamalarını izliyoruz.

saving mr banks


     Filmde Bayan Travers'ın çocukluğunun flashbackleri, şimdiki zamanla beraber ilerliyor. Zaman farkını ayırt etmede zorlanmıyorsunuz. Renk farkı başarılı olmuş. Bu geri dönüşlerle Bayan Travers'ın aslında neden böyle zor bir kadın olduğunu, kitabı film olarak paylaşmama isteğini anlıyoruz. 

     Filmde en sevdiğim sahnelerden bahsedecek olursam;

     * Supercaligrafilisticexpialidocious şarkısından bahsedemeden, müzisyenlerin kağıdı saklamaları. Mary Poppins'ten sonra Oxford sözlüğünde bile yer bulan bu söylemesi zor sözcüğün, ne zorluklarla kabul ettirildiğini görmek beni çok eğlendirdi. Aynı zamanda bu şarkı listelerde de önemli yere sahip.

     * Müzisyenleri çok sevdim. Özellikle Jason Schwartzman'e bayıldım!

     * Colin Farrell'lı baba-kız sahnelerini çok sevdim. Zaten filmde anneden çok , baba figürü ön planda.

saving mr banks

     * En sevdiğim şarkıda dans etmelerini çok çok sevdim. Sizin için şuraya bir link hemen: tık tık

     * Ve tabii ki Disney'in o renkli dünyası.

     Filmin 1 Oscar adaylığı, 67 başka adaylıkları ve 11 ödülü var. Bu adaylıklarda Altın Küre'de Emma Thompson'un en iyi kadın oyuncu adaylığı da var. İzlerken sizi gerçekten sinir edecek bir kadın ama, unutmayın. Kadın döktürmüş.

     Bu filmden önce mutlaka Mary Poppins'i izleyin. O büyülü dünyada biraz kendinizi kaybedin. Sonra da peşinden Saving Mr. Banks'i izlerseniz tadından yenmez. Ayrıca film bittikten, cast ekranda döndükten sonra gerçek yazım aşamalarının ses kaydını dinliyoruz. Sakın kapatmayın hemen. IMDB puanı 7.6, Rotten Tomatoes puanı 80 olan bu keyifli seyirliği izlerseniz, gelin konuşalım!

Ayrıca



görseller: IMDB, screenrant, nypost

0 yorum:

NELER İZLEDİM #5

10:00 merababenseda 6 Comments

     Bir pazar 5liğinden daha merhaba okuyucu. Bu hafta komedi ağırlıklı gitmiş gibi görünsem de, daha güzellerine ayrı yazı yazacağım filmler de izledim. Haftaiçine yazılarını hazırlıyorum. Şimdilik şu çerezliklere bakalım gelin.

     Listeleri alt üst etmiş, onlarca filmde adı geçmiş, hasılat rekorları kırmış lise komedilerinin başlangıcı sayılan Ferris Buller's Day Off ile başlayalım. Okula gitmemek için sürekli hasta taklidi yapıp anne ve babasını kandıran Ferris, arkadaşı ve sevgilisini de kandırarak tüm gün haylazlık peşinde koşar. Matthew Broderick'in başrolü oynadığı filmde çok kısa da olsa Charlie Sheen'i de izliyoruz. Ayrıca Ferris rolü için Johnny Depp, Tom Cruise daha kimler kimler düşünülmüş. Wikipedia'da filmle ilgili oldukça ilginç bilgiler mevcut. Film, o zamanlara göre başarılı olsa da bence günümüz dizilerinin tek bölümlük hali bile diyebilirim. Gerçi o kadar da vasat denilemez, biz Çılgın Dershane ler görmüş bir milletiz. Filmin daha sonra dizisi de çekilmiş, ama tutmamış bu arada. IMDB puanı 7.9, Rotten Tomatoes puanı ise 80. Çerezlik bir film.

     Baggage Claim, aşırı çerezlik bir film. Montana, 30lu yaşlarına gelmiş ama bir türlü aşktan yana umduğunu bulamamış çok güzel bir hostes. Annesinin deyimiyle evde kalmış. Anne de 5 kere evlenmiş bu arada. Bir gün Montana'nın küçük kız kardeşi de evleneceğini duyurur, bizim Montana da düğüne yanında eş adayıyla gitmek ister. Önünde 1 aylık süresi vardır. İşten arkadaşlarının da yardımıyla -ki sıkı bir yardım, eski sevgilileriyle tek tek karşılaşıp, yeniden denemeye çalışır. Bir yanda da çocukluk arkadaşı, kapı komşusu var. O ayrı mesele. İşte 1 aylık macerasını, komedi, yer yer romantizmle izliyoruz. Paulo Putton çok güzel kadınmış ayrıca. O evde kaldıysa... neyse. 2013 yapımı filmde en çok güldüğüm karakter güvenlik görevlisiydi. İzlerseniz dikkat edin! Eğlenceli bir romantik komedi.


   Ferris Buller's ın yönetmeni John Hughes'ten 1987 yapımı bir başka komedi: Planes, Trains and Automobiles. Neal, iş için gittiği New York'tan, Şükran Günü'nde Chicago'daki ailesinin yanında olmak için hemen yola çıkar. Daha havaalanına giderken aksilikler başlar, uçakta istemeden de olsa Del ile tanışınca eve gitmesi sandığından da uzun sürecektir. Güzel bir yol filmi. Yer yer kahkaha attıran sahneler mevcut. Tüm Zamanların En İyi Komedi Filmleri'nde 73.sıradaymış. Çok da gülmedim yaa, bende bir sorun var arkadaşlar. Siz izleyin, görüşleriniz aynıysa yazın bana. IMDB puanı 7.6, Rotten Tomatoes puanı ise 94 gibi oldukça yüksek olunca, benim sorunlu oluşum kanıtlandı sanırım. Başrollerde Steve Martin ve John Candy'i izliyoruz.

     İşte kesinlikle güldüğüm, izlerken büyük keyif aldığım bir film nihayet: Coming to America. Eddie Murphy, Zamunda Krallığı'nın varisi, aşırı zengin, evlenme çağı gelmiş bir genç. Ama zengin budalası olmayıp, eşini de ailesine karşı gelerek kendisi seçmek ister. 1 aylığına Amerika'ya gidip eşini bulacaktır. Yanına yardımcısını da alır ve yola koyulur. Fakirmiş gibi davranarak McDowell adlı restoranda çalışmaya başlarlar. (McDonald's çakması. Güzel espriler çıkmış) Patronun kızına aşık olur vs vs. Film tam bir absürt komedi. Eddie Murphy'nin en ciddi oynadığı rolü sanırım. Ama her zamanki gibi kılık değiştirip dehşet makyajlar yaparak farklı rollere bürünüp, ciddiyetin karşılığını fazlasıyla veriyor. Hangi roller olduğuna inanamayacaksınız! Tüm Zamanların En İyi Komedi Filmleri'nde 95.olan film 1988 yapımı. 

     2013 yapımı Clear History, aman allahım, çok vasat bir filmdi. Bir araba firmasında pazarlama müdürü olarak çalışan ve %10 luk bir hissesi de bulunan Nathan, patronla yeni çıkacak arabanın ismi konusunda anlaşamaz ve hissesini de satarak şirketten ayrılır. Araba daha sonra çok iyi satışlar yapıp, kendi aptallığı da ortaya çıkınca Nathan her şeyi geride bırakarak sessiz sakin bir yere taşınır. Derken bir gün eski patron, yaşadığı yere gelir ve çok büyük bir ev yaptırmaya karar verir. İsmi, cismi de değişen Nathan'ı kimse tanımaz ama intikam almak için kolları sıvar. Film bu kadar vasatken Jon Hamm, Kate Hudson, Eva Mendes, hatta Conan O'Brien ı bile filmde kısa kısa görmek mevcut. Başrolünde Larry David'in oynadığı film, IMDB'den aldığı 6.5 luk puanı kesinlikle haketmiyor.


     Stv'deki Sır Kapısı'na bile ağlayan beni güldürmek maalesef o kadar kolay değil gördüğünüz gibi. Listeleri bile dinlemiyorum! Kendi Tüm Zamanların En Komik... film listemi yayınlamama az kaldı. 


   
   


6 yorum:

2014'te Okuduğum En Keyifli Kitaplar - 2

10:30 merababenseda 2 Comments

     En keyifli kitaplarımın ikinci kısmına geldik. İlk dörtlü, genelde herkesin ordan burdan bir şekilde duyup belki de okuduğu kitaplardı. Bakalım bunlar hakkında neler konuşacağız.


     Instagram'da kitapsever hanımlarla beraber anlaşıp, okuduğumuz bir kitap Yalnız Seni Arıyorum. Orhan Veli'nin, bir zamanlar gönül bağı kurduğu Nahit Hanım'a yazdığı mektuplardan oluşuyor kitap. Her mektupta yüreğim bir kez daha buruldu. Böyle naif, gelecek iki satır mektuba muhtaç aşkları hep çok sevmişimdir. Neden bilmiyorum, aşkta/sevgide sabır ve irade gördüğümde hep takdir etmişimdir. Peki böyle müthiş bir yazarın 36 yaşında belediyenin açtığı çukura düşerek öldüğünü biliyor muydunuz? 160 sayfa  2014



     Bu kitapla genel kültürümü zenginleştirdiğimi baştan söylemek istiyorum. Füreya Koral'ın dışında Halikarnas Balıkçısı, Aliye Berger, Kılıç Ali, Atatürk gibi insanların hayatlarına da dokunabildiğiniz bu kitabın, güzel bir araştırmanın sonucu olduğu belli. En keyifli kitaplar dedim ya, işte gerçekten çok keyifli, bol keşifli bir kitap. Seramik sanatına yaptığı katkıları hayranlıkla okudum, sık sık kitabı kenara koyup internetten eserlerini inceledim. Ne harika bir kadınmışsın sen Füreya. Keşke bir çocuk bıraksaydın bu dünyaya. Ama olsun, bıraktığın eserlerdi senin çocukların, biliyorum. Ayşe Kulin'i okumaya lise yıllarında annemin bana Adı:Aylin' i tavsiye etmesiyle başlamıştım. Sevdiğim yazarlardan Kulin'in Füreya'sını okumanızı tavsiye ediyorum. 428 sayfa 



     Yekta Kopan'ın bilgisine, genel kültürüne hayran bir insan olarak, yaz günleri yanıma kattığım kitaplardan biri Aile Çay Bahçesi'ydi. Müzeyyen'in ailesini özellikle kız kardeşine olan bakışını okuduğumuz kitaptan nedense çok etkilendim. Müzeyyen'in duygularını kesinlikle çok iyi aktardığını söyleyebilirim. Hiç sıkılmadan okuduğum, bol bol altını çizdiğim cümlelerin olduğu bir kitap. Sarsıcı bir finalle de, kitaplığımda özel bir yere sahip. 144 sayfa


     Evet, Sevdalım Hayat'ı çok güzel yerlere götürdüğüm doğrudur. Hep o mu gezdirecekti beni, biraz da ben gezdirdim. Sevdalım Hayat, Zülfü Livaneli'nin kendi ağzından hayatını anlattığı kitabı. Livaneli'nin kalemini başarılı buluyorum. Hayatındaki her adımı, her zorluğu açık yüreklilikle yazmış. Yani bu kitap hakkında yazacak pek bir şey bulamıyorum, adamın da hayatını mı eleştiriyim napayim? Olmaz tabii. Sadece yazımı temiz, okuması kolay bir kitap. Kısa sürede okudum. Ama Yunan/Yunanistan lı kısımlarda sıkıldım nedense. Tek eleştirim bu, bu da oldukça kişisel bir eleştiri, siz bana bakmayın. Okuyun. 432 sayfa


     Fantastik severler, sizi buraya alalım. Golem ve Cin, Helene Wecker'ın ilk kitabı. Peki Helene ciğim, bir insanın ilk kitabı nasıl bu kadar başarılı olabilir, anlatsana biraz? Bazı insanların hayal gücüne hayranım ya, valla. Biz hala çayımızın kahvemizin yanına bu müthiş kitapları koyup, paylaşıp, beğeni bekleyelim. Neyse, kitaba dönelim. Bir tarafta sahibinin isteği ile kilden yapılmış bir Golem, diğer tarafta camdan sarayında yaşarken kendisini birden dünyada bulan bir Cin. İşte bir edebiyat keyfi. Bu türü sevmeyenlerin de keyifle okuyacağını düşünüyorum. Heyecanlı bir kitap.  640 sayfa



2 yorum:

Etkinlik : Şimdi Mevsimi

10:00 merababenseda 2 Comments


     Bir insan nasıl ilkbaharda doğup da, bahardan nefret edip kışa aşık olabilir? Bu mümkün müdür? İşte cevabı ben! Zaman zaman soğuktan şikayet etsem de, kış mevsimini seviyorum. Sevgili Part of the Book beni mimlemiş, kendisine burdan teşekkür ediyorum.İlk mimim vatana millete hayırlı olsun. Hadi gelin sorulara ve cavaplarıma bakalım.

1.Kışın okumalık favori kitabın var mı?
Ben pek kitapları tekrar okuyan, filmleri tekrar izleyen bir insan değilim. Okunacak çok kitap, izlenecek çok film varken elim gitmiyor. Çok istisnai durumlar elbet var. Ancak kışın okusam büyük keyif alırdım diyeceğim kitap Kış Bahçesi - Kristin Hannah. Hem isimden kazanıyor, hem de sıcacık tam bir kış kitabı. Favorilerimden.

2.Kapağı mavi olan bir kitap?
Boğaziçi Şıngır Mıngır - Salah Birsel, aklıma ilk gelen kitap. O mavimsi kabı, üzerindeki Birsel'in fotoğrafını hiç unutamıyorum nedense. Çok ilginçtir, kitabı lisede edebiyat dersi için okumuştum. Bir nevi zorunluluktu, o yaşlarda pek kavrayamamış olabilirim. Alın işte, tekrar okumak için istisnai bir durum.

3.Yılbaşı ağacında yıldız olarak kullanabileceğin bir kitap?
Bu soruyu da okuyunca aklıma çam ağacının zirvesindeki nokta geldi. Oraya yakışır bir kitap olarak Muhteşem Gatsby diyorum. İsim çok havalı bir kere. Tam bir yıldız.

4.Kış tatili için mükemmel olan bir kurgusal dünya?
Kurgusal kitap pek okumadım, okuduklarım da çok kış tatiline uygun değil. Kurgusal olmayan bir yerden bahsedersek, The Shining filminin çekildiği otelde tatile hayır demem. Allahım neden psikopatım?

5.Birlikte kış tatiline gideceğin bir kitap karakteri?
Ay bugünkü ergen ruhum Serra'yla gitmek istedi. Ama evlenmemiş zamanındaki Serra'yla. Kız hem aklıbaşında hem yeri geldiğinde eğlenmeyi biliyor. Allahım peki neden sıkıcı ve kontrol manyağıyım?

6.Bu sene için listende olan bir kitap?
Gabriel Garcia Marquez'in bütün kitapları! Sayılır mı?

7.Favori tatil içeceğin, atıştırmalığın ve filmin?
İçecek konusuna vereceğim cevabın sıkıcılığı için özür dileyerek çay diyorum.
Atıştırmalık; elmalı kurabiye. Bir de bir de, Özsüt'te (ay reklam verdim) çayın yanında ikram ettikleri o minik kurabiyeler. Bir dahaki gidişimde eve depolamam lazım.
Film de tabii ki battaniye altından izlediğimiz romantik, tatlı mı tatlı bir film olmalı. Johnny Depp'ten Çikolata filmi, sanırım kış için enfes bir favori.

     Ne keyifliymiş bu mim işi yahu. Başlatan kişiye içimizi donduran -şaka şaka, ısıtan bu mim için teşekkür ediyor, kazara blogumu okuyup da! yapmak isteyen herkesi mimliyorum. Her şey daha keyifli bir kış için.




2 yorum:

The East (Gizli Oyun) (2013)

10:00 merababenseda 1 Comments


     Blogu açtıktan sonra farkettim ki, aslında izlemeyeceğim film türlerine de şans veriyorum. Ama ne güzel ki, beni şaşırtan filmler de yok değil. Onlardan biri The East. 116 dakikalık 2013 yapımı filmin yönetmeni Zal Batmanglij. Başrollerde Brit Marling, Aleksander Skarsgard, Ellen Page ve Toby Kebbell var.

     Sarah (Brit Marling), eskiden FBI'de çalışan, filmde ise özel bir güvenlik şirketinde koruma olarak görev yapan bir kadın. Özel bir görev nedeniyle, isim, adres, kısacası her şeyini değiştirirek The East adlı topluluğun içine girmeye çalışır. Belirli aralıklarla şirkete geri dönüp edindiği bilgileri toplayan Sarah'nın, ikilemlerini de görüyoruz.

     The East adlı grup, çok çeşitli insanları bulunduran, hepsi hayatının bir döneminde kapitalist düzen nedeniyle zarar görmüş ya da zarar gören insanlar için bir şeyler yapmak isteyen kişilerden oluşmakta. Sarah gruba girdikten sonra hem onları destekler, hem yaptıkları saldırıları bazı yönleriyle desteklemez.



     Filmin en vurucu sahnesi kesinlikle masada grup üyelerinin yemek yedikleri sahneydi. Verilmek istenen mesaj ancak bu kadar net ve etkili verilebilirdi. Bu açıdan kutluyorum. (Onlar da duydu zaten beni) Onun dışında Sarah gibi ikilemde kalmadım. Bence yaptıkları her oyun tam yerindeydi. Açıkçası keyif bile aldım para babalarının zarar görmesinden. 

     Oyun derken, biraz açalım isterseniz. Mesela, bir fabrika sahibi. Atıklarının evsel olduğunu, kesinlikle çevreyi zehirlemediklerini iddia ediyor ve bununla ilgili sayısız reklamları dönüyor. Grup üyelerinden biri de bu fabrikatörle yakın akraba! Bir gece alıyo bu sahipleri, götürüyo fabrikanın ordaki göle, hadi girin diyor. Tabii girmek istemiyorlar, çünkü yedikleri nane ortada. Zar zor sokuyolar, bir güzel derslerini veriyorlar. Bu ve bunun gibi eylemler.



     Brit Marling ve Alexander'in oyunculukları beğendim. Sarah'nın kocasına yer yer üzüldüm, bu ne biçim iş dedim. Bizim ülkemizde böyle bir işe sahip evli kadın hayal bile edemiyorum. Tebrikler. 

     Sonunu ben tabi yine vurucu bekledim. Aslında etkileyiciydi ama çok sakin kaldı filme göre. Verilmek istenen mesajı güzel ilettiğini düşünüyorum. Ama bir yerde filmin alternatif 
 sonu olduğunu görüp izledim. En iyisi buydu bence de.



     Hafif gerilim, macera, biraz içsel muhasebelik güzel, izlenebilir bir film. IMDB puanı 6.9, Rotten Tomatoes puanı ise 74 olan filmin hiç ödülü yok, ancak adaylıklar mevcut. Akşam filmleri kategorisinde sizlere önerim. İzlerseniz gelin biraz konuşalım.

görseller: pinterest, nytimes, joblo.com

1 yorum:

2014'te Okuduğum En Keyifli Kitaplar - 1

12:00 merababenseda 6 Comments

     2014 yılında çok fazla kitap okuyamasam da, okuduğum kitaplar düşünülürse verimli okumalar yaptığımı düşünüyorum. Sonuçta Marquez'le tanıştım, yetmez mi? Hadi gelin hep birlikte neler okuyup beğenmişim şöyle bir göz atalım.

 
      2013 yılı Nobel Edebiyat Ödülü'nün kazananı Alice Munro ile tanışmayı çok istiyordum. Instagram'da bir kitap etkinliği ile 5 kişiyi dolaşarak, benim elime de ulaştı. Bu kitabı görünce aklıma finaller geliyor nedense ya, olacak iş mi! 11 öyküden oluşan kitapla, bambaşka kadınların bambaşka hayatlarına tanık oluyoruz. Ama düşünsenize, Dünyadaki onca kadının hayatını okusak, neler neler çıkar. Okumak isterdim, benim şanssız hermcinslerim! Her bir öykü o kadar güzel işlenmiş ki, tam anlamıyla su gibi aktı. Aklımda en çok kalan, öğrenci kampıyla deniz kenarına giden genç kızların öyküsüydü. Hala aklıma gelince tüylerim ürperiyor. Arşivime eklediğim özel kitaplardan.

360 sayfa
2011


     İşte bir başyapıt! Ben bir kitaptan ancak bu kadar keyif alabilirdim. O kadar saf duygular, bir o kadar anlatmak istediğini doğrudan anlatan bir kitap. İyi bir yazar olmak isteyen Martin, bu uğurda uykusuz, aç kalarak elinden gelen her şeyi yapar. Bir yandan aşık olur, bir yandan parasızlık. Yazılarını yayınlatıp ufak da olsa para kazandığında resmen Martin'den çok sevindim. Her kitapseverin arşivinde bulunması gereken demeyeceğim, bulunsa nefis olur diyeceğim bir kitap. Ben kitabımı Bursa'da 3 tl ye bulup almıştım, ekstra seviyorum kitabımı. Bana çok şey kattı. Teşekkürler Jack London.
382 sayfa


     Sevda Sözleri ayrı, ben size Sırça Köşk'ü anlatacağım. Sabahattin Ali'nin kelimelerine dokunmamış insanlar var mı acaba? Edebiyatımızın başına gelen en güzel şeylerden. Sırça Köşk, öykülerden oluşuyor. Türkiye'nin haline, o kısa öykülerle bile çok güzel ayna tutuyor. Benim en sevdiğim öykü Böbrek'ti kesinlikle. Hatta ara ara açar okurum, babama da okutmuşluğum var. İleride çocuklarıma da okutmak istediğim bir kitap. Arşivinize bu kırmızı güzelliği mutlaka ekleyin.

152 sayfa
2003


     Yüzyıllık Yalnızlık'ı, Marquez'in öldüğü günde okumam, bende derin bir hüzün yaratsa da, kendisini bu muhteşem yapıt için anmamak olmazdı, yaktım ben de mumları! Bu kitabı okurken bir kere bile sıkıldığımı hatırlamıyorum. Konusunu nasıl anlatsam ki? Dalları epey geniş olan bir aile. Bir baba, bir anne, çocuklar, torunlar, gelinler. Bu hayatlar öyle bir işlenmiş ki, her sayfada ağzım açık kaldı. Kesinlikle çok çok iyi bir yapıt. İsimlerde biraz karışıklık olsa da, kitabın en başına konulan şekille biraz halledilebiliyor. Onun için pek ara verilerek okunacak bir kitap değil. Ona göre!
464 sayfa

6 yorum:

NELER İZLEDİM #4

12:00 merababenseda 0 Comments

     Merhaba sevgili okuyucular. Bu pazar sizler için ordan burdan bir 5lik hazırladım. Bakalım neler izlemişim.

     Evet canım, senin de ruhunda kanatların var anladık. Bir filmin şarkısı ancak bu kadar bıktırabilirdi beni, sağolsun kızlarımız, sağolsun. İstanbul'da yaşayan zengin, ortam kızımız Eylül ile Bozcada'da yaşayıp çizimler yapan safça bir insan olan Tekin'in hikayesi. Çok detaya giremiyorum ki spoiler yemeyin diye. Zamanında sinemada reklamını görüp sevgiliye gidelim demiştim, kısmet olmadı, evde mantı eşliğinde kızkardeşle izledik. Güzel oldu. En başta filmi beğendiğimi söylemek istiyorum. Türk filmlerine kulp takmayalım, lütfen. İzlenesi bir film. Mesela güzel bir cumartesi akşamı filmi kesinlikle. O Hayat Benim'den bayılarak izlediğim Ceren Moray'ı da görmek sevindirdi. Evet evet, yanlış duymadınız, O Hayat Benim. IMDB puanı 7,5 filmimizin.


     Family weekend. 2013 yapımı baya baya çerezlik bir film. Başroldeki kızımız, ip atlama yarışmalarına katılıp dereceler alan başarılı biri. Ancak ailesinden hiç kimse kendisini izlemeye gelmiyor, o derece kopuk bir aile. Anne işkolik, baba doğa aşığı ressam, kardeşlerden biri -ki mükemmel bir oyunculuktu, taxi driver'dan leon'a kült filmlerden taklitler yapar, biri gay olduğunu söyleyip dikkat çekmek ister, en küçüğü garibim zaten napsın o da dolanıyor ortalıkta. Böyle çılgın bir aile. Bunlardan bıkan büyük kızımız bir gün annesi ve babasını evde rehin alır ve yeniden aile olmaları için vakit geçirmek ister. Yer yer kahkaha attıran, sıcak bir film. Family dediğine bakmayın, çocuklara göre değil, ayıplı sözler bolca mevcut. Ayrıca başroldeki kızın 28 yaşında olduğunu öğrenmemle şok geçirdim efendim.




   Çok değişik bir film Microphone. 2010 yapımı, Mısır'da geçen filmin en enteresan yanı tamamen Canon 7D ile çekilmiş olması. Ve bence kesinlikle güzel bir iş çıkarmışlar. Konusu öyle çok anlatılacak türden değil aslında. Mısır'daki yeraltı müzik gruplarına bir bakış açısı diyelim. Çok güzel Arapça müzikler keşfedeceğinize eminim. Süresi biraz sıkıntı,2 saat. Uzun geldi biraz ama, böylesine farklı bir filmi arşivime kattığım için mutluyum. IMDB puanı 7,3 olan film, festivallerden de ödülle dönmüş.




     Son zamanlarda izlediğim en komik film sanırım In and out. 1997 yapımı, başrollerde Kevin Kline ve John Cusack'ın olduğu bir komedi. Kevin Kline'yi life as a house ile sevmiştim, John Cusack'ın ise hem kendisine hem abisine hayranım. Kevin ile John 3 senelik birlikteliğin sonunda nihayet evlilik arifesine ulaşmıştır. Ancak hayatları, eski bir öğrencilerinin Altın Küre!! ödülünü alırken Kevin'in homoseksüel olduğunu açıklamasıyla kabusa döner. Öyle misin, değil misin, acaba öyle miyim derken film alıyor başını gidiyor. Gerçekten çok eğlendim. Özellikle Kevin'in bir öpüşme sahnesi var ki evlere şenlik. IMDB puanı 6.3, Rotten Tomates puanı ise 73 olan filmin yönetmeni ise Frank Oz. Kesinlikle neşeli bir pazar filmi!



    2001 yapımı The Mexican, Brad Pitt, Julia Roberts ve James Gandolfini (R.I.P.) nin başrollerinde oynadığı aksiyon, suç, macera dolu bir film. Yönetmen Gore Verbinski, Karayip Korsanları filmlerinin ikisini ve Maskeli Süvari filmini de yönetmiş. Brad, zorunlu olarak Meksika'ya bir antika silahı bulup getirmek için gider. Sevgilisi Julia gitmesine tepki gösterir, kavga eder, ayrılırlar. Derken Brad'in Meksika'da ordan oraya koşuşturmaları, Julia'nın klasik olarak karşı çetenin elemanı tarafından rehin alınmasını izliyoruz. Benim filmde en sevdiğim olay James Gandolfini'ydi. O kadar valla. Filmden pek hoşlanmadım. Erkeklerin daha çok keyif alacağını düşünüyorum. IMDB puanı 6.1, Rotten Tomatoes puanı ise 56.



     Siz bu aralar neler izlediniz, anlattıklarımdan izledikleriniz var mı? Paylaşın efendim.

0 yorum:

NELER İZLEDİM #3

17:00 merababenseda 2 Comments

     2015'in ilk postundan herkese merhaba. Nasıl, bir hangover hali mevcut mu yoksa 9'da kalkıp eşe dosta kahvaltı hazırlamak için uykular feda mı edildi? İkiside güzel ki, olsun. Hadi şimdi yeni bir 5'lik konuşalım, kafamız dağılsın azcık.

     E onca tantana arasında Christmas temalı bir film izlememek olmazdı. Filmi kız kardeşimin isteği üzerine izledik. Kristin; 30lu yaşlarında, düzgün bir ilişkisi olmayan, ailesinin yanına 17 yıldır gitmemiş umutsuz bir kadın. Çocukluğundan beri arkadaşı olan Jamie, yıllardır yaptıkları Noel geleneğini, güzel bir bayanla geçirmek istediğini söylerek iptal eder. Kristin tabi iyice triplere girer, güzelim Noel gününde yalnızım diyerek. Sonra o gece, gizemli bir bakkaldan aldığı içkiyi içer ve uyur. Sabah kalktığında ta daaa 17 yaşındaki halinin yanında uyanır. Her şeyi değiştirmek için güzel bir şans. Böyle tatlış bir film. Çerezlik yani. Revolution'dan sevdiğimiz Elizabeth Mitchell'i ve Deniz Akdeniz adlı bir Türk oyuncuyu görmek sevindirdi. IMDB puanı 6.4 olan film, klişe bir konuyla arkalarda kalmışa benziyor.


     The Manchurian Candidate (Mançuryalı Aday) 2004 yapımı politik gerilim, hafif bilim-kurgu tadında 128 dakikalık bir film. Başrollerde Danzel Washington, Merly Streep, Liev Schreiber'i izliyoruz. Danzel, eskiden orduda savaşmış, önemli bir çatışmadan da galip çıkmıştır. Onları kurtaranın Liev olduğunu okullarda orda burda anlatır. Liev'de annesi sağolsun kendisini savaş kahramanı ilan eder, seçimlere katılır. Streep valla bu filmde bir Semra kaynana tadındaydı, neyse. Ama zaman geçtikçe bilinçaltı harakete geçen Danzel, aslında gerçeğin böyle olmadığını hatırlar ve harakete geçer. Oyunculuklar çok başarılı. 1962'de Frank Sinatra'nın oynadığı filmden yeniden çevrimmiş bu arada. IMDB puanı 6.6, Rotten Tomatoes puanı ise 81 olan film, politik gerilim severler için güzel bir alternatif.


     Winter's Bone, başrolünde güzeller güzeli Jennifer Lawrence'ın oynadığı dram türünde 100 dakikalık 2010 yapımı bir film. Jennifer, iki küçük kardeşine ve hasta annesine bakan, evin reisi konumunda genç bir kız. Şerefsiz babası, uyuşturucu işlerine karışmış, hapisten çıkmak için evi kefalet gösterip çıkmış, polis tarafından aranılan bir pislik. Evi kaybetmemek için babasını aramaya başlayan Jennifer ve başına gelenleri izliyoruz. Film, festival filmi tadında. Herkes beğenmeyebilir ama başarılı buldum ben. IMDB puanı 7.2, Rotten Tomates puanı 94 gibi yüksek olan film, 2010 Sundance Film Festivali'nde büyük jüri ödülünü kapmış. Bunun dışında 71! ödül kazanan filmin, başrol oyuncusu Jennifer da performansıyla, Akademi Ödülleri'ne ve Altın Küre'ye de aday gösterilmiştir.



     2014 yapımı çerezlik bir film. Hastalığı ciddi bir sürece giren ve az vakti kaldığını öğrenen anne, 4 çocuğu ve kocasını geride birbirlerinden kopuk bırakmak istemez. Oldukça klişe bir konu evet ama güzel işlenmiş. Her çocuğun ailesindeki dramlara göz atıyoruz. Kocası tarafından aldatılmalar, çocuklar ile yaşanan sorunlar, üvey babalar, kısmetsiz halleri izlerken kafam bi allak bullak oldu evet kabul ediyorum. Bunca olayın birini bile kaldıramazdım ben, bu ailenin maşallahı var yani. Dediğim gibi çok çerezlik ama sonunda ağlattı sağolsun. Hüngür hüngür ağladım valla ya. Mendilleri de hazır edin.



     Yazının kral filmi, Şahane Hayat! Sayısız listede yer bulmuş, 5 Oscar adaylığı bulunan 1946 yapımı sıcacık bir film. Ay heyecanlandım. George Bailey'nin çocukluğundan kesitlerle evlenip, çocukları olana kadar hayatına tanıklık ediyoruz. Sorunlu bir aile şirketleri olan George, çıkmaza düşünce yukarıdan! ona yardım edecek bir yıldız/melek yollanır. Konusu çok basit aslında, ama o kadar güzel işlenmiş ki 130 dakika su gibi akıyor. Hem o zamanlara tanık oluyorsunuz, güzel oluyor. Çok fazla devamlılık, dönem hataları var ama hiç göze batmıyor. Okuyunca şaşırdım hatta. E 1946 yani, adamlar nefis bir film yapmış o şartlarda, büyük başarı. IMDB puanı 8.7, Rotten Tomatoes puanı ise 94 olan film, IMDB top 250 listesinde 6.sırada!



     Bu seferki 5liğimiz 1946'dan 2014'e oldukça geniş yılları kapsayan filmlerden oluştu. Bu sefer çok da lanet filmler izlememişim ne dersiniz?

2 yorum: