film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

NELER İZLEDİM #52



Merhaba herkese. Keyifler nasıl? Bugün benim izin günüm, bol bol yazıp, okuyup, izleme günü benim için. Sizlere tatlış film önerilerim var. Haydi başlayalım.

     Afişi biz bayanlarda izleme isteği uyandıran The Dressmaker ilk filmimiz. 2015 yapımı The Dressmaker'ı Türkiye'de Düşlerin Terzisi olarak duyduk :( Yaratıcılık. Neyse, başrolde Kate Winslet var, affediyorum bu saçmalıkları. Film, Rosalie Ham'in aynı adlı romanından uyarlama bu arada. Kitabı okuma isteği uyandırdı. Myrtle, küçükken bir takım trajediler yaşamıştır ve kasabadan gönderilmiştir. Bu süreçte Paris'te moda üzerine eğitim alan Myrtle, yıllar sonra kasabaya geri döner. Hem olayların iç yüzünü öğrenmek, hem annesini görmek, hem de kasaba insanları ile arasını düzeltmek ister. Annesi, oldukça huysuz ve unutkan bir kadındır. İkili arasında bolca çekişme yaşanır. Bu arada tabi böyle güzel bir kadın, aşık olur! Kasabanın yakışıklı delikanlısı ile tatlış anlar yaşarlar. Bir yandan da kasaba kadınlarına efffsane elbiseler dikerek muhabbet kurar. 50 li yılların kıyafetlerini görmek, ahh çok güzeldi. En sevdiğim dönem kıyafetleri sanırım. Myrtle, elbise dikedursun, tailihsizlikler yakasını bırakmaz. Aman allahım, ne kadersizliktir o yaa, kadın elini neye atsa kurudu gitti. AYNI BEN. Ben de çok şanssız bi insanımdır :D O yüzden çok sevdim Myrtle'ı. Bizim talihsiz kızımız, küçükken yaşadığı olayın iç yüzünü öğrenir ve herkesten çok feci bir intikam alacaktır. Sonu çok iyiydi gerçekten ayakta alkışlıyorum :D Filmi seviceksiniz bence. Konu, oyunculuklar, KIYAFETLER, MAKYAJ... Güzel bir seyirlik. Kafa dağıtıcı, harika renklerle dolu bir film izlemek isteyenlere.

     Peki ya şimdi çılgınlar gibi ağlayalım mı, ne dersiniz? 2015 yapımı Fathers & Daughters, beni çok etkiledi. Başrollerinde Russell Crowe ve güzeller güzeli Amanda Seyfried var. Pulitzer ödüllü başarılı bir yazar olan Jake Davis, kızı ve karısıyla mutluyken, kahpe kader karısından ayırır onları. 5 yaşındaki kızı ile başbaşa kalan Jake, aslında çok ilgili ve harika bir babadır. Ama bazı rahatsızlıklar nükseder bedeninde, bu yüzden uzun süreliğine hastahaneye yatar. Krizi avantaja çeviren uyuz teyze, minik kızımız Katie'yi yanına alır. Bu süreçte sevdiği herkesi bir bir kaybeden Katie, aşamayacağı yaralar alır. Kimseye bağlanamama ve güven sorunları yaşar. (Üzülme Katie, oluyo öyle) Bu yaralardan sonra düzensiz bir hayat yaşamaya başlar. Yaşadıklarını görünce yuuuh diyebilirsiniz ama çok da yargılamayalım bence. Film bu arada paralel ilerliyor. Bir Katie'nin küçüklük yıllarını babasıyla beraber izliyoruz. Bir de büyümüş artık kadın olmuş hayatını izliyoruz. Ben filmi ciddi anlamda çok beğendim. Salya sümük ağlamak isteyenlere. 

     Hani bazı filmler olur ya, pek beklentiniz olmaz, hatta sıkılacağınızı düşünürsünüz ama filmin sonunda iyi ki izlemişim dersiniz, heh işte The Good Lie benim için öyle bir film oldu. İyi ki izlemişim! 2014 yapımını filmin başrolünde sayılmaz belki ama en tanıdık yüz olarak Reese Witherspoon'u izliyoruz. Gerçek hikayeden uyarlanan filmimiz, 2000'li yıllarda Sudan'dan savaştan kaçan gençlerin ABD'ye giriş iznini ve orada yaşadıklarını anlatıyor. Konu bir kere çok etkileyici, ben böyle şeylerin yaşandığını bilmiyordum. Biz tüm gençlere değil tabi, sadece 4-5 kişiye odaklanıyoruz. Tüm ailelerini kaybeden minik kardeşler, savaş alanından kaçıp, mültecilerin sığındıkları bir kampta yıllarını geçirirler. En sonunda onlara da ABD kapısı açılır. İşte Reese, orada onlara iş konusunda yardımcı olacak kişidir. Ya filmin neresini anlatsam ki, her sahnesi çok güzeldi. Özellikle en baştaki kaçış, hayatta kalmaya çalıştıkları sahneler. Ciddi anlamda öneriyorum, mutlaka izleyin.

     Yine tek başıma gittiğim bir sinema seansında kendimi attığım bir filmdi Tatlım Tatlım. Belki yaşı bizlerden daha büyük olanlar Haybeden Gerçeküstü Aşk gösterisini daha iyi biliyorlardır. Klasik Yılmaz Erdoğan - Demet Akbağ ikilisi. Bu gösterimin 4 çifte bölündüğü ve bir sinema filmine dönüştürüldüğü hali işte Tatlım Tatlım. Her birinin tanışma hikayesiyle başlayıp, aşama aşama ilişkilerinin ilerleyişini izliyoruz. Oyunculuklar ve hikayeyi ben beğendim. Sadece tek olmayan Bülent Emrah Parlak'tı sanırım. Hiç ısınamadım, olmamış. En beğendiklerim Çağlar Çorumlu, Büşra Pekin ve Serkan Keskin'di. Keyifli oynamışlar. Kafa dağıtmalık, tatlı bir film. Dillere dolanan Tatlım Tatlım şarkısının linki için de tık tık


     Nihayet izledim şu K-PAX i. Başım göğe ermedi aslında. Ben bu filmi beğenmedim sanırım :( Linç etmeyin beni sakın. Bazı nedenlerim var. 2001 yapımı filmin başrolü aşkım Kevin Spacey. Filmde Prot olarak izliyoruz kendisini. Prot, kendisinin K-PAX gezegeninden geldiğini ve bir süre sonra oraya döneceğini iddia etmektedir. Havaalanında karıştığı bir olaydan sonra bunları söyleyince tabi, hemen bir pskiyatri kliniğine yatırılır. Orada uzman doktor Mark ile görüşmeler yapar. Sürekli gezegeninden bahseder. İlk başta bu ne saçmalıyor filan diyosunuz ama size ciddi kanıtlar sunuyor, noluyo yahu diyorsunuz. İşte doktor Mark bile tereddütte kalıyor. Prot, bir gün belirler ve o gün gezegenine geri döneceğini söyler. Hastanedeki hastalara da birisini kendisi ile götürebileceğini söyler. Onlar da tabi kim gidicek telaşına düşerler filan. Doktor Mark bu arada Prot'un geçmişini deşmeye başlar. Bişeyler de bulur aslında. Ben açıkçası çok keyif alamadım. Tek keyif aldığım yer; Kevin Spacey'nin muz yediği sahne :D Çook çok iyiydi. Görmenizi isterim. Güzelim filmi de tek bir muz yeme sahnesine indirgemem hoş olmadı belki ama :(


Tekrar görüşmek üzere!


NELER İZLEDİM #51



Herkese merhaba. Sanırım ben yalnızlaştığımda bloguma sığınıyorum ya. Kesin. Buralarda bi başıma konuşmak çok iyi geliyor. Yine geldim. Güzel güzel filmler bırakıp gidicem. Beraber birkaç dakika geçirmeye ne dersiniz?

     Sanırım bu filmi izleyene kadar, Steve Jobs ile ilgili onbinbeşyüz tane film olduğunu farketmemiştim. Ben de hepsini aynı film sanıyodum :D Ben Ashton Kutcher'lı olanını izledim. 2013 yapımı. Klasik bir biyografi örneği ama aslında iki biyografi diyebiliriz. Steve Jobs'ın olduğu kadar Apple'ın da geçmişine ışık tutuyor Jobs filmi. Nasıl başladı, neler yaşandı, kolay mıydı, bahsedilen haksızlıklar doğru muydu, başarılı bir marka yaratmanın size neler katıp sizden neler götüreceğini izleyeceksiniz. Çoğumuz zaten biliyoruz ama biraz daha hikayeleşip canlandırılmış olması da fena olmamış. Ashton da iyi oynamış bence. Performansı ile ilgili fazla araştırma yapamadım ama beğenildi diye düşünüyorum. Kalkıp da size biyografik filmi anlatacak değilim ama iyiydi. Diğer Jobs'ları da izlemek istiyorum. O zaman karşılaştırma da yapar link bırakırım. Biyografi ve tabii ki Apple severlere.

     Şimdi sizi 2000'lerin en tatlı filmlerinden birine götürücem. Pay It Forward, yani der ki iyilik yap iyilik bul. Trevor, okulun ilk günü hocası Eugene (Kevin Spacey)'in verdiği ödev üzerine bir proje geliştirir. Projesi şudur: Kendisi 3 kişiye yardım edecektir. Ve yardım ettiği kişilerin herbirinden de 3 kişiye yardım etmesini ister. Böylelikle basit bir iyilik çemberi oluşacaktır. Helal sana koca yürekli Trevor! Barlarda garsonluk yapıp bir yandan oğluna bekar bir anne olarak bakmaya çalışan Arlene, oğlunun yapmaya çalıştıklarını tasvip etmez. İyilik yaptığından değil aslında, evsiz insanlara filan da yardım etmeye çalışınca kadın fıttırır. Okulu basıp Eugene hocamızı bi güzel haşlar. Derken aralarında bi etkileşim de olur. Onlar güzel güzel aşk yaşarken, bizim Trevor da yardımlarına devam eder. Ben keyifle izledim, bi kere konu güzel, oyunculuklar filan ayrı güzel. Kevin Spacey benim zaten Al Pacino'nun gençliğinden sonra aşık olduğum başka bir abimiz :D Filmin sonu beni darma duman edip salya sümük ağlattı gençler, ona göre hazırlıklı olun. Tatlı, naif bir kaliteli yapım izlemek isteyenlere.

     Jennifer Aniston'u alıştığımızın dışında izlediğimiz bir filmde sıra. Cake. Claire, geçirdiği ciddi bir trafik kazası sonrasında tam anlamıyla toparlanamamıştır. Şiddetli sırt ağrıları çekip yürüyemez hale gelmiştir. Aynı zamanda depresyonda da olan Claire (nedenini izleyip görün) hem fiziksel hem de ruhsal olarak oldukça kötü durumdadır. Kendisi gibi sorunlar yaşayan insanların olduğu destek gruplarına katılır. Orada tanıştığı Nina'nın intiharı üzerine çok düşünür ve kadının evine kadar gider. Orada kocası ve geride bıraktığı oğluyla tanışan Claire, hayata tutunmak için biraz da olsa insanların arasına katılmaya çalışır. Oldukça yalnızdır çünkü. Yanındaki tek kişi, ev işlerine yardımcı olan kadın Silvana'dır. Film beni etkiledi ya, kadının o ağrılarını yaşadım resmen. Bence çok iyi bi oyunculuk çıkarmış Jennifer. Filmin bir sahnesinde bence siz de benim gibi gözyaşlarınızı tutamayacaksınız, o nasıl bir oyunculuktur! Düşük bütçeli, bağımsız ama sıkmayan bir film izlemek isteyenlere.

     Ofisten arkadaşım filmin ilk trailer ını gönderdiğinde " kesin gitmeliyim " diye aklıma kazıdığım Split, beni çok heyecanlandırmıştı. Vizyona girince ilk izin günümde gidip izledim. Başrolümüz James McAvoy, kişilik bölünmesi yaşayan biridir. Zaman zaman farklı karakterlere bürünür. Doktorunun kontrolündedir ama her biri karakteri. Sık sık ziyaret edip doktoruyla muhabbet eder. Doktoru, hangi karakterinin baskın olup onu yönlendirdiği bulmaya çalışsa da, James McAvoy (isim veremiyorum çünkü filmde onlarca ismi var) hiç açık vermez. Neyse işte, bu adam bi gün 3 genç kızı kaçırarak evine hapseder. Kızlara bi sapıklık yapmaz ama akıllarını kaçırtacak karakterleri yeter zaten. Bi gün kadın gibi girer odalarına, bi gün 8 yaşında bi çocuk gibi, bi gün takım elbiseli sinirli bi adam gibi. Kızlardan en akıllısı onun en zayıf karakteriyle arkadaşlık kurarak evden kaçış yolları arar ama tabi film işte, pek de kolay değil kaçmak. Gerilimli ve değişik konulu bir filmdi. Hele hele James McAvoy için resmen bir oyunculuk dersi olmuş. Karakterden karaktere girmiş, bayıldım! Ben sadece filmin sonunu anlayamadım. İzleyen varsa altta yorumlarda konuşalım. Tam adapte olamadım o an sinemada, kaçırdım :(

     The Stepford Wives, sırf Nicole Kidman'ın hatrına izlediğim bi filmdi. İzlemesem de olurmuş ama neyse. Joanna, çok başarılı bir televizyon programcısıdır. Bir gün işinden kovulur. Kocası da karısı ve çocuklarını alır, Stepford denilen bir yere taşınırlar. Joanna (Nicole Kidman), ilk başlarda çok çok mutsuz olsa da, oradaki kadınların baskılarıyla aralarına karışıp kaynaşmaya çalışır. Ama ortada bir tuhaflık vardır. Şehirdeki tüm kadınlar mükemmel derecede güzeldir, ellerinden her iş gelir, hep mutludurlar filan. Ama bi değişikler böyle, sanki robot gibiler. Bi partide bir kadın bozuk bi eşya gibi sağa sola hareket edince ortada bi şeylerin döndüğünü anlarlar. Meğersem tüm kocalar, karılarını mükemmelleştirmiştir. Öyle bi makine gibi bi şey var, oraya giriyo kadın, harika biri olarak çıkıyor. Ne yazıkki karşı çıksa da, kendisinin suratsızlığından bıktığı için, kocası Joanna'yı da o makinaya sokar. Değişik, benim pek tarzıma uymayan bir filmdi. Ama çok kötü diyip de hakkını da yiyemem. İzleyeniniz varsa yorumlarını cidden merak ediyorum.

Uğradınız için teşekkür ederim. Bambaşka bir beşlikte görüşmek üzere, sizleri seviyorum.

NELER İZLEDİM #48


Merhaba herkese. Yeni bir neler izledim yazısıyla beraberiz. Vizyondan bir film izlediğim ve kaçırmanızı istemediğim için izin günümde hemen oturdum bilgisayar başına. Buyrun başlayalım. (Yorumlara anlayamadığım bir şekilde cevap yazamıyorum, en son postlara numara vermemi ileten okuyucuma teşekkürler! Bu sorunu yaşayanlar ve çözüme kavuşturabilenler varsa bana yazabilir mi? :( )

   Fifty Shades of Grey filmine karşı hep bir önyargılıydım nedendir bilinmez. Hakkında çok fazla yazıldı çizildi diye belki de. Ama serinin ikinci filminin vizyona girdiğini görünce artık izlemeliyim dedim ve ilk filmi evde izledim. Christian Grey adlı insan diyeceğim artık ama değil yani bence :( oldukça zengin bir abimizdir. Bir röportaj için Anastasia yani kısacası Anna ile tanışırlar. Ve ilk andan itibaren aralarında karşı konulamaz bir çekim oluşur. Yavaş yavaş sevgililiğe doğru giden yolda birkaç pürüz vardır yalnız. Grey'in iflah olmaz yatak odası kuralları ve fantazileri vardır. Kendisine bir "itaatkar" aramaktadır. Partnerine acı çektirmekten, onların üzerinde töbe estafurullah aletler kullanmaktan büyük haz almaktadır. Bunlar tabii ki oldukça sinematografik şekilde aktarılmış, aklınıza deli dehşet işkenceler gelmesin ama bir kadın olarak gurur kırıcı haraketler olduğunu söylemeden de geçemiyciğim :( Aralarında bir kontrat imzalarlar ve keyiflerine bakmaya başlarlar. Grey, kızımıza akıl almak süprizler de yapar, adeta aşıktır ama kendisine dokunulmasını istemiyor, beraber uyumuyor filan, kızımızı üzüyor anlayacağınız. Sonra işler öyle bir noktada kopuyor ki, aşk bile bir arada tutamıyor. Keyifli bir filmdi, daha önce de izleyebilirmişim aslında.

     Gelelim serinin devam filmi olan Fifty Shades Darker'a. Aşıklarımız artık ayrıdır ve kızımız Anna bir yayım kuruluşunda editör asistanı olarak iş bile bulmuştur. Yakın arkadaşı Jose'nin fotoğraf sergisinde, Grey karşısına çıkar ve yalnızca konuşmak istediğini söyler. Tatlı bir akşam yemeğinin ardından tekrar bir araya gelen çiftimiz, kontrat maddelerini yeniden gözden geçirirler ve artık daha fazla sır olmaması için anlaşırlar. Grey yine yatak odasındaki "Hakim"lik rolüne, Anna da "İtaatkar" rolüne devam eder. Ama tabii çok daha yumuşak çizgilerle. Kızımızın ellerini bağlasa bile seksin ortasında çözüp kenara atabiliyordur artık Grey. Bu sırada hayatlarında artık kıskançlık duygusu da ağır basan çiftimizi, rahat bırakmayan insanlar sarar. Anna'nın patronu, Grey'in eski itaatkarları filan derken ortalık karışır. Ama artık Grey'in de sakinleştiğini gördüğümüz ilişki çok daha normal olmaya başlamıştır. Hala yaptığı şeyleri onaylamıyorum, bazen ağzınız açık kalabilir! Müzikleri efsane ötesi olan filmde en beğendiğim şarkı John Legend'dan One Woman Man! Hemen Spotify'da listenize ekleyip tadını çıkarın. Ve filmi de vizyonda izlemek güzel bir fikir, benden söylemesi.

     Cherly; eşinden boşanmış, annesini yeni kaybetmiş ve bu yas süresinde uyuşturucu sorunları olan orta yaşlı bir kadındır. Hayatında hiçbir şey yolunda gitmeyince oldukça riskli bir karar alır ve Pasific Crest yolunu yürümek için yola çıkar. Bu yol nasıl bir yol derseniz; Kaliforniya'dan geçip Meksika'ya vardığınız, oradan da Kanada'ya ulaştığınız bir rota. Tabii ki bu süreçte iklim, doğa olayları, vahşi yaşam, insanlar, fiziksel sıkıntılar da sizinle beraber. Cherly aslında hem içsel hem de fiziksel bir yolculuğa çıkar. Yaşadıkları, kendini ve hayatı sorgulayışı hiç bitmez. Aç kaldığı, ateş yakamadığı ve suyunun bittiği sahneler beni çok gerdi. Düşünsenize; dağın başında bir başınızasınız ve su yok! Olacak iş değil. Onca psikolojik sıkıntının üzerine böylesi bir yolculuğa çıkma fikri hangi aklın ürünüdür orasını anlamadım, ben dayanamazdım sanırım. Filmle beraber anlıyorsunuz ki aslında, derdiniz kimseyle değil, sadece kendinizle. İçsel hesaplaşmanız bittiğinde çok daha dingin, kendinden emin ve daha pozitif devam edebilirsiniz hayatınıza. Arada yalnız kalmak, kendini dinlemek iyidir! Çok çok keyifli, özellikle kadınların izlemesi gerektiğini düşündüğüm bir yol filmi Wild. Gerçek bir olaydan yola çıkılarak beyaz perdeye aktarılan Wild, Cherly Strayed adlı bir kadının yol hikayelerinden oluşan Wild:From Lost to Found On The Pasific Crest Trail adlı kitaptan uyarlama. Kendisi de çekimlerde bulunarak başrol oyuncusu Reese Witherspoon'a destek olmuş.

     Beni biraz hayal kırıklığına uğratan bir filmde sıra. 2012 yapımı Hyde Park on Hudson'ı başrollerindeki Laura Linney ve Bill Murray'e kanarak izledim desem hiç de yanlış olmaz. Avrupa'da yaşanan savaş İngiltere'yi tedirgin etmektedir. Bu sebeple Amerika'nın desteğini almak için o dönemin başkanı Franklin Roosevelt'in evine konuk olan Kral ve Kraliçe nin ziyareti sırasında yaşananları konu alıyor film. Başkan olmadan önce çocuk felci geçiren Roosevelt'in o dönem hayatına uzak uzak uzak kuzeni Daisy girer. Kendisine hem mental hem de fiziksel olarak neden olduğunu anlamadığım bir şekilde yardım eder. Yani etrafında çilekeş karısı, hizmetkarları varken neden girdi hayatına anlamadım ama aralarında bir çekim de başlar. Tabi psikoloji çok da iyi değildir Roosevelt'in. Daisy'nin hayatına girmesiyle bambaşka olaylar yaşanır çevrede. Ben aslında Franklin Roosevelt'in hayatını anlatan başka bir film izlemiş ve çok beğenmiştim. Warm Springs adlı filmde ne kadar pozitif yönünü tanıdıysak, bu filmde kendisinden nefret ettim. Velhasıl kelam pek keyif aldığım bir film değildi. Yalnızca başkanla ilgili detaylı bilgi almış oldum, o kadar. İzlemeyin.

    Kalemini çok başarılı bulmasam da, filmlerini kafa dağıtıcı olduğu için izlemeyi seviyorum Özcan Deniz'in. Su ve Ateş de onlardan biriydi benim için ama sonunda salak gibi ağladım yaa :D neyse onu anlatırım. Haşmet çok büyük bir aşiretin vasisidir. Karşı aşiretten birini öldürünce Londra'ya kaçar kardeşiyle birlikte. Burada Yağmur isimli kızımız (Yasemin Allen) ile tanışır ve kısa sürede aşık olurlar. Ama kan davasının bitmesi için Haşmet'in karşı aşiretin kızları ile evlenmesi gerekmektedir. İstemeye istemeye kızla evlenir, bizim Yağmur da garibim hamile kalmış bi de Haşmet'ten. Napsın utana sıkıla babasının yanına Türkiye'ye döner. Yağmur'un izini kaybeden Haşmet, bir gün büyüyün oğlu ve Yağmur'u görür ve tekrar beraber olmak için kaçarlar. Ama karısı tutkulu ve iflah olmaz bir aşiret kızıdır, nasıl kaptırır Haşmet'i bir sarışına? Yine tabi kanlar dökülecek, sevenler kavuşamayacak filan. Bu arada filmi, bir kızın kitap okuyuşuyla beraber izliyoruz. Yani olaylar aslında bir romanda geçiyor, biz de kız okudukça izliyoruz olayları. İşte düğüm, o kitabın yazarıyla beraber çözülüyor. Sonunda bu yüzden salak gibi ağladım yaa. Bence kafa dağıtmalık çerezlik bir film. Ağlamak isteyenlere.

Başka bir beşlikte görüşmek üzere. Hoşçakalın.

NELER İZLEDİM #47



Herkese merhaba. Yeni yılın ikinci yazısını büyük bir hızla yazdığımı farketmişsinizdir. Bu sene bana iyi geldi. Yeni bir başlangıç gibi sanki, umarım böyle devam eder. Çok duygusal konuşmalar yapmadan, filmlere geçelim biz.

     Kulağımda 'City Of Star' şarkısı varken bu yazıyı yazmak çok ayrı keyif. Vizyona girince ilk izin günümde koşa koşa gittiğim La La Land, uzun zamandır beklediğim bir filmdi. Başrollerinde Ryan Gosling, Emma Stone gibi tatlı oyuncuları bulunduran filmin yönetmeni, Whiplash'ten tanıdığımız Damien Chazelle. (Whiplash'in uzun bir inceleme yazısını yazmıştım, okumak isteyenler tık tık) Baristalık yapan ama hayali oyuncu olmak isteyen Mia ve caz müziğe aşık olan başarılı bir piyanist olan Sebastian'in hayatlarına tanık oluyoruz. İlk başta ayrı ayrı izlediğimiz hayatlar, harika bir aşkla birleşir. İçerisinde bolca müzik, dans, aşk bulunan film sürekli aksiyon halinde. Her ikisi de işlerinde başarılı olmaya çalışırken, ayakları tökezlese de içlerindeki büyük tutku onları vazgeçirmez. Bu film üzerine bir çok yazı okuyacaksınız muhtemelen. Ben en saf haliyle anlatmak istedim. Yani bu filmde çok ama çok tatlı bir aşk ve muhteşem müzikler dinleyeceksiniz. Her iki oyuncunun da şarkı söyleme, dans etme ve Ryan Gosling'in piyano çalma yeteneklerine bayılacaksınız. Kaçırmayın bu filmi ya, vizyondayken izleyin mutlaka. Sight and Sound ve Rolling Stone Dergisi, 2016'nın en güzel filmleri listelerine almış bile. Büyülü aşk hala kaldı mı diyenlere.

BONUS : Filmin birbirinden güzel şarkılarını dinleyebileceğiniz Spotify listesi için buraya tıklayabilirsiniz. Benim favorim şimdilik Emma Stone ve Ryan Gosling'in seslendirdiği City of Star.


     Kalbinizi ısıtıcak bir film daha var sırada. Big Hero 6. Hiro, çok zeki bir çocuktur. Annesi ve babasının ölümünden sonra teyzesi ve abisiyle beraber yaşayan Hiro'nun tek hayali, abisinin de öğrencisi olduğu üniversiteye girerek birbirinden harika robotlar yapmaktır. Üniversite, bir yarışma düzenleyerek en güzel robotu yapan genci, öğrencisi olarak kabul edecektir. Bunu duyan Hiro, mükemmel bir düzenek hazırlar ve yarışmaya katılır. Yarışmayı kazanır ama o gece çok talihsiz bir olay olur ve üniversitede yangın çıkar. Hem düzeneğini hem de çok sevdiği birini kaybeden (spoiler vermiyim) Hiro, hayata karşı tüm inancını kaybetmiştir. Bu sırada abisinin üzerinde çalıştığı Baymax adlı robotla tanışan Hiro, tekrar heyecanını kazanır. Ya o Baymax ne tatlı, ne yumuş bir robottur öyle sarılasım geldi izlerken. Keşke benim de öyle bir robotum olsa :( Efendim işte öyle böyle derken, Baymax'in ve arkadaşlarının yardımıyla yangında kaybettiği düzeneğinin peşine düşen Hiro'yu aksiyon dolu zamanlar beklemektedir. Big Hero 6, 2015 yılının En İyi Animasyon Filmi dalında Oscar ödülünü almakla beraber, şuan IMDb'de güzel bir sırada yer alıyor. Keyifli ve başarılı bir animasyon izlemek isteyenlere.


     The Hunger Games'i daha yeni izlemiş olmaktan dolayı biraz üzgünüm. Serinin ilk filmi, beni resmen hop oturtup hop kaldırdı. O kadar gerildim ki özellikle son sahnelerde. Konusunu bilmeyen yoktur, anlatmaya gerek yok. Gerçekten bu kadar büyük ilgi görmesinin haklı bir sebebi varmış. İzlemeyen varsa şiddetli önerilerimden.








     Hayranlıkla izlediğim Julianne Moore'un yeni filmini Digitürk'te gördüğümde baya heyecanlanmıştım. Sıra buna geldiğinde büyük bir merakla izledim ama benim için büyük bir hayal kırıklığı oldu :( Linda, bir lisede İngilizce öğretmeni olarak çalışmaktadır. Hiç evlenmemiş ve baya da bir yalnız olan Linda'nın hayatı, önceden öğrencisi olan Jason'ın çıkagelmesiyle bir anda renklenir. Üniversiteden avukatlık okuduğunu (sanırım avukatlıktı, tam hatırlayamadım) ama hiç mutlu olmadığını, bir tiyatro oyunu yazdığını söyler. Bunu duyan Linda, Jason'ı cesaretlendirir ve oyunu bitirdiği zaman okulda sergilemeyi teklif eder. Kabul eder etmesine ama okul yönetimi oyunun sonu dahil bir çok noktasına müdahele eder. Bunun oyununa zarar verdiğini düşünen Jason, olaydan hiç mutlu olmaz. Bu sırada tabi Linda ile aralarında yaş farkı olmasına rağmen uygunsuz olaylar da gerçekleşir. Bunca şeyin üzerine her iki tarafın da hayatı alt üst olur. Biraz sıkıcı olsa da süresi kısa olduğu için Julianne Moore sevenler belki izleyebilir.


     Her yerde Christmas ruhu dolaşırken izlediğim çerezlik bir filmdi. A Royal Christmas. Emily, babasının yanında çalışan bir terzidir. Erkek arkadaşı ise dünyalar yakışıklısı (öhö öhö) Leo'dur. Noel yaklaşırken, evine gidip ailesiyle yeni yılı karşılayacığını söyleyen Leo'nun, Emily'e açıklaması gereken bir şey vardır. Yaşadıkları yerde Leo, bir prenstir! Vay vay vay. Baya şanslısın kız Emily. Neyse efendim, Leo ile birlikte prensi olduğu kente giderler. Orada onları cadı mı cadı bir anne bekliyordu. Kendisinin bu kraliyet ailesine yakışmadığını, yaptığı her etkinlikle kızın gözüne sokar. Leo'da pısırık pısırık bi şey yapmaz. Emily, en sonunda kaynanasına hak verir ve evine geri döner. Yaptığı her şeyden pişman olan kaynana (kadının da adını kaynana koyduk iyi mi?), müstakbel gelinini bakalım  geri getirebilecek mi?) Aşırı ama aşırı klişe dolu olan film, yalnızca Christmas ruhu beni kandırdı. Çok izlemeniz lazım değil yani:D



Sonuna kadar okumayı başaranlara çok teşekkürler. İzledikleriniz varsa benimle aşağıda yorumlarınızı paylaşırsanız çok sevinirim. Hepinize güzel bir hafta diliyorum. Görüşmek üzere!



NELER İZLEDİM #46



Merhaba herkese. Bazen düşünüyorum da, ileride bi çocuğum olursa (fazla ihtimal vermiyorum), blogumu okur mu acaba? Okursa annem neler saçmalamış mı der, yoksa o da kendine izlenecek filmler seçer mi? Bu soruların cevabını bulursan yavrum, buraya yorum bırak :D Ah şu Boyhood yüzünden duygusalım yaa, neyse biz yazıya başlayalım.

     2014 yapımı Boyhood'u duymayanınız yoktur diye düşünüyorum. Gerçi ben de daha yeni izledim ama Oscar zamanı çok olumlu yorumlarını okumuştum. Richard Linklater'in hem yönetmenliğini hem senaryosunu üstlendiği film, tam 12 yıllık bir serüvene çıkarıyor bizi. Ama bu gerçek 12 yıl. Yani başroldeki Mason, küçük bir çocukken çekimlerine başlayan film, Mason'un ergenlik çağlarında son buluyor. Çok dahice bir fikir değil belki, bir çok insanın aklına gelmiş olabilir ama yönetmenin cesareti ve senaryodaki muhteşemlik helal olsun dedirtiyor. Annesi ve babası boşanmış Mason, annesi ve ablasıyla beraber yaşamaktadır. 12 yıllık süreçte hem kendi hayatındaki değişimler hem aile fertlerindeki değişimler sizi hiç sıkmıyor. Baya herhangi birimizin hayatı gibiydi. Süresi oldukça uzun olan bu filmin, bir haftasonunuzu ayırarak tadını çıkarmanızı tavsiye ediyorum. Çok keyif alacaksınız. Samimi, değişik bir seyirlik arayanlara.

İLGİNÇ BİLGİLER
* Mason'ın ablası rolündeki Samantha, yönetmen Linklater'in kızı. Film çekimlerine çok hevesle başlasa da, son yıllara doğru pek hevesi kalmamış. Ama kızım yani baban orda sanat yapıyor, sen bir havalar. Ne demek sıkıldım?

* Filmin 12 yıllık çekimleri süresince eğer yönetmen Linklater ölseymiş, filmin yönetimini Ethan Hawke üstlenecek şekilde anlaşmışlar. Bu arada Ethan Hawke filmde Mason'ın babası rolünde. O da baya bi yaşlanıyor. Üzülüyorsunuz. Kızlar :(

* Film başladığında başroldeki minnoş Mason 7 yaşında, bittiğinde bıyıklı ergen 19 yaşında oluyor.

* Yönetmen, Mason'ın annesi rolündeki ve bu rolüyle Oscar'ı kucaklayan Patricia Arquette'den bu süre içerisinde hiç bir estetik operasyon geçirmemesini istemiş. Büyük bir özveri kız aferin sana.

     "Bir hayalim var" sözüyle tarihe geçen Martin Luther King'in biyografisi de sayılabilecek Selma, 2014 yapımı bir film. Luther King, kendisi gibi siyahi olan insanların seçme ve seçilme hakkına sahip olabilmeleri için büyük bir direniş başlatır. Bu süreçte zamanın ABD başkanı Lyndon Johnson'ı ikna etmek için çok uğraşır. Tek istedikleri eşit oy hakkı olan, ırkçılığa karşı olan insanlar Luther King'in en büyük destekçisi ve cesaret vereni olmuş. Eğer bu aşağılayıcı ırkçlığa karşı gelen yasayı imzalamazlarsa, King'in önderliğinde bir çok siyahi ve destek veren beyazlar Alabama'nın Selma kentinden Montgomery'yi kadar yürüyeceklerdir. Bir çok yürüyüş denemesi olur, hatta bazıları oldukça kanlı biter ama King hiç vazgeçmez. Film, yayınlandığı yıl oldukça ses getirmiş ve iki adet de Oscar adaylığı bulunmakta. En Özgün Müzik dalında John Legend'in seslendirdiği "Glory" filmiyle Oscar'ı kucaklayan filmin siyahi ve üstelik kadın olan yönetmeni Ava DuVernay da kariyerinde önemli bir basamak atlamış bu filmle. Onun dışında King'e hayat veren David Oyelowo efsane bir oyunculukla ağzınızı açık bırakacak. Okuduğuma göre yıllardır bu rol için bekliyormuş! Oprah Winfrey'i de izleyeceğiniz bu başarılı direniş öyküsünü mutlaka izleyin. Cesaret ve haklılık dolu başkaldırışları sevenlere.

     21 Tapaa Pilata Avioliitto, yani diyor ki Bir Evliliği Mahvetmenin 21 Yolu. Çok kötü bir filmdi yani hiç keyif almadım ama yine de bir kaç cümle yazalım madem. Afişte anlamsız bir poz verdiğini gördüğünüz kızımız üniversitede hocadır ve bir araştırması gereği düğünlerinden itibaren röportaj yaptığı çiftlerle, evlilikten sonra da görüşür ve nelerin değiştiğini filan konuşurlar. Sadece bunu anlatsaydı amenna ama yani olay nerelere nerelere gitmiş. Bir de şuna değinmiş, mahvetmenin 21 yolu varsa, aşık olmanın da 21 yolu vardır. Değinememiş gerçi, beni aşktan soğuttu :D Ay kötü bi filmdi, izlemeyin sakın, tavsiye etmiyorum.
     2014 yapımı, başrollerinde Channing Tatum, Mark Ruffalo ve uzun bir süre onun olduğunu anlamadığım Steve Carell'ın olduğu Foxcather filminde sıra. Güreş sporunun etafında gelişen ağır bir dram olan film, 5 dalda Oscar'a da aday olmuş. Gerçek bir olaya dayanan filmde Mark Schultz aslında çok yetenekli ama doğru düzgün para kazanamayan, yalnız yaşayan bir güreşçidir. Abisi David ise evli ve çocukludur, ayrıca kardeşinin de antrenörlüğünü yapmaktadır. Bir gün ünlü bir işadamı olan John du Pont'tan bir davet alan Mark'ın hayatı bu saatten sonra değişecektir. Yaşadığı şehirde yeni bir güreş takımı kurmak ve bu takımı da olimpiyatlara hazırlamak isteyen du Pont, Mark'ın bu takımın başına geçmesini ister. İlk başta her şey normal giderken, çıkarların çatışması yüzünden takımın başına Mark'ın ağabeyi geçer. Filmin sonu çok ama çok acıklıydı. Sıkılırım sandığım filmden büyük keyif aldım. Başarılı bir gerçek hikaye izlemek isteyen isteyenlere.

     2015 yılına tartışmasız damga vuran, sanat ve ego ile ilgili sinema tarihine adını altın harflerle yazdıran Birdman! Riggan, yıllar yıllar önce çok ünlü bir aktördür ama artık o şan şöhret kalmamıştır. Bu sebeple Broadway'de hem yazıp, hem yönetip hem de oynadığı tiyatro oyunu onun için ölüm kalım meselesi haline gelmiştir. Çekimler sırasında oyunculardan birinde değişiklik yapmak zorunda kalırlar ve Edward Norton devreye girer. Onun da vurdumduymaz bir oyuncu olduğunu göz önünde bulundurursak, provalar ve tiyatronun galası büyük kargaşa içinde geçecektir. Film, değişik bir çekim tekniğiyle çekilmiş. Sahneler sanki tek sekansta gerçekleşiyor gibi. Yani hiç durmadan filmi çekmişler gibi. Ama bunda başarılı yönetmen Inarritu'nun dahiliği konuşmuş. Film, harika oyunculuklar ve değişik bir kurguya sahip olmakla beraber bende büyük bir keyif yarattı. Ama sorup yorumlaştığım bir kaç arkadaşım sıkıldıklarını ilettiler :/ Bilemiyorum artık. Sanat, egoizm, baba kız ilişkisi ve küllerinden yeniden doğmaya çalışan bir oyuncunun hayatına tanık olmak isteyenlere.

Bence hakkımı yemeyelim, bu sefer güzel filmler katmışım heybeme. Siz neler düşünüyorsunuz yazdıklarımla ilgili yorum bırakırsanız çok sevinirim. Tekrar görüşmek üzere, hoşçakalın.



NELER İZLEDİM #45



Herkese merhaba. Gün itibariyle 2017 yılına 2 gün kaldı. İçimde biraz da olsa kelebekler uçuşuyor. 2016 yılı, teyze oluşum dışında bana hiç güzel şeyler getirmedi. Kayıp bir yıldı. Hatırlamak dahi istemiyorum. O sebeple bir an önce 2017 ye adım atmamız lazım. Belki yılbaşı gecesi film izlemek gibi çok çılgın! bir planınız olabilir. O sebeple buyrunuz yazıya geçelim.

     Vizyon filmiyle başlayalım ki, belki yetişir izlersiniz. Collateral Beauty (Gizli Güzellik), başrolünde efsane oyuncuların yer aldığı, dram romantik ve azıcık ucundan komedi barındıran bir film. Oyuncuları afişten görebilir, biraz da olsa fikir edinebilirsiniz. Howard, başarılı bir şirketin yöneticisidir. Hayatı çok güzel giderken kızını kaybeder. Bu acıyla baş edemez, işi boşlar, eşinden boşanır, arkadaşları ile arası açılır. Hayata karşı olan ilgisini kaybetmiştir. Tek düşündüğü kızı olmadan nasıl yaşayabileceğidir. Bu süreçte bazı mektuplar yazar. Mektupların sahipleri; Ölüm, Sevgi, Zaman. Evet, doğru duydunuz. Bu mektupları kavramlara yazıp posta kutusuna bırakır. Arkadaşları bunu araştırırlar ve artık eski günlerine dönmesi için bir plan yaparlar. Bu üç kavram, canlı kanlı birer kişi olarak Howard'ın karşısına çıkacaktır ve O'nunla konuşacaktır. Böylece içindeki kini ortaya döküp biraz da olsa rahatlaması planlanır. Üç oyuncu ile anlaşırlar ve plan işlemeye başlar. Film aşırı aşşırı mesaj kaygılıydı. Yani her yerden mesaj fırlıyordu. Kötü değildi ama yani bir süre elle tutulur hiç bir şey olmadı filmde. Mesajlar değil de, sonu beni çok etkiledi. Cidden beklemiyodum. Güzel kurtarmışlar. Kafa dağıtıp güzel oyunculuk izlemek isteyenlere.

     İçim şişe şişe izlediğim Beautiful Creatures'ta sıra. Ethan, yakışıklı ve yaramaz bir lise öğrencisidir. Yaşadıklara yere Lena adında bir kız taşınır ve ilk günden itibaren Ethan'ın radarına girer. Diğer kızlardan farklı olan Lena, aslında bir büyücüdür. 16 yaşına girdiği gün, kötü ya da iyi arasında bir seçim yapacaktır. Bu seçim kızcağıza bağlı değil tabi. Kökleriyle filan ilgili. Çok büyük merakla bekliyoruz tabi acaba hangi tarafı seçecek! Bu arada Ethan ile sevgili olurlar. Çocuğun da her şeyden haberi var. Kıza destek oluyor. ' Ben sana inanıyorum, iyi tarafı seçiceksin tabi ki' diye gaz veriyor sürekli. Ben açıkçası beğenmedim. Önermiyorum. Ama böyle fantastik havada geçen filmleri sevenler belki bir şans verebilir. Bilemedim şimdi, size kalmış :(


2
     İlk sahnelerinden itibaren merakla kendisini izletmeyi başaran bir film 'En Chance Til' (A Second Chance - İkinci Bir Şans). Andreas, mutlu bir evliliği olan yakışıklı bir polis abimizdir. Bir gün uyuşturucu bağımlısı bir ailenin evine baskına giderler. Orada, bir kenara atılmış, pislik içinde kalmış ağlayan bir bebek görür ve çok etkilenir. Bebeğin anası babası keş tabi. Çocuğa bakan yok. Neyse efendim, bir gece Andreas uyurken karısı bağırarak onu uyandırır. Kendi bebekleri uykuda ölmüştür! Ay ne iç acıtıcı sahnelerdi size anlatamam, çok etkilendim. Bunun üzerine gece bebeği alarak o bağımlı anne babanın evine gider. Hepsi uyurken eve girer ve bebekleri değiştirir :( En fena sahnelerdendi sanırım. Kendi bebeğine o pislik içindeki elbiseleri giydirdi. Yüzüne filan da sürdü hatta anlaşılmasın diye, yıkıldım. Düşünmesi bile dayanılmaz. Bebeği alıyo, karısına veriyo. Kadının psikolojisi zaten bozuktu, iyice saykoya bağlıyo, ne yapsın kadıncağız. İlk başta bebeği istemiyo ama sonra sevmeye başlıyo. Orası da ayrı mesele. Bu arada bağımlı anne ve baba bakıyolar ki çocuk ölmüş, polis bunları hapse atıyo. Ama kız diyo ki, bu benim bebeğim değil! Al başına belayı şimdi Andreas. Çok çok etkileyici bir film. İzlediğim için mutluyum, ağır dramları seviyorum, başka derdim yokmuş gibi. Biraz ağlayıp, içini dökmek isteyenlere.

     2014 yapımı, bir adet de Oscar adaylığı bulunan Leviathan karşınızda. Öncelikle şunu söyliyim, filmi sıcak bir ortamda izleyin. Çünkü sahneler o kadar soğuk ortamlarda geçiyor ki, içinizin üşümemesi elde değil. Ve de mümkünse büyük bir ekrandan izleyin, görseller efsane. Nikolay, ikinci eşi ve ilk eşinden olan oğluyla beraber yaşamaktadır. Aslında sorunsuz sayılabilecek bir ailesi vardır ama para babası bir amcamız huzurlarını kaçırır. Yaşadıkları evi kendisine vermelerini çünkü orada yeni bir inşaat başlatacaklarını söyler. Ne kadar da tanıdık! Nikolay bunu istemez tabi, uzaklardan avukat bir arkadaşını yardıma çağırır. Davayı nasıl kazanabiliriz filan üzerinde düşünürler. Bu süreçte amca bastırır tabi. Derken evde de sorunlar başlar. Karısı ve avukat arasındaki olası bir kıvılcım, Nikolay'ı çileden çıkarır. Film çok çok iyiydi gerçekten. Nefis oyunculuklar, harika görseller ve etkileyici bir hikaye. Ölmeden Önce İzlemeniz Gereken 1001 Film listelerinde de kendisine yer bulmuş. Festival filmi sevenlere.


     Bunca ağır dramadan sonra biraz kafa dağıtmaya ne dersiniz? Mermaids 1990 yapımı Altın Küre'ye aday olmuş tatlı bir aile filmi. Başrolde izlediğimiz Cher, kızlarını oynayan ve o zamanlar birer çocuk olan Winone Ryder ile Christine Ricci bizlere güzel bir seyirlik sunmuş. Yalnız bir anne olan Mrs. Flax ve kızları, yaşadıkları yerde hiçbir zaman uzun kalmazlar. Eğer ortam onlar için karmaşık hale gelirse hemen eşyalarını arabaya yüklerler ve şehir değiştirirler. Son geldikleri yerde anne Faux, tatlı bir adamla tanışır. Büyük çocuk Charlotte ise yakışıklı biriyle tanışır ve çok fena aşık olur. Okul, iş, aşk, aile derken bizimkilerin hayatı çok dehşet verici bir olayla sarsılır. Hem de işin içinde büyük bir pişmanlık vardır ve tekrar toparlanmak zor olacaktır. Keyif alarak izlediğim bir aile filmiydi. Cher, Winone Ryder ve Christina Ricci'nin gençliklerini izleyip kafa dağıtmak isteyenlere.

Uğradığınız için teşekkürler. Haftaya görüşmek üzere!


NELER İZLEDİM #43


Herkese merhaba. Bugün izin günümü fırsat bilerek blogun başına geçtim ve sizlere güzel bir kaç filmden bahsetmek istedim. Haydi biraz konuşalım. Çok tatlı filmler var, kaçırmayın !

     2000 yapımı, nostalji sayılabilecek ve oldukça çerezlik bir filmdi Down to You. Türkçe'ye de Aşağıdakiler diye çevrilmiş, acayip saçma tabi. Neyse, efendim. Al, bir üniversitede öğretmendir. Imogen ise öğrencidir. Bir partide tanışıp, aşık olurlar. Derken aşk, romantizm dolu günler başlar. Her şey çok güzel gidiyordur. Derken Al, bu ilişkiyi sorgulamaya başlar. Hatta ve hatta ayrılmak için durduk yere ilişkilerini didikler. Ve bingo, bir bahane bulmuştur. Imogen, eğitim için yurt dışına gidecektir. Bu şekilde ilişkinin yürümeyeceği inancına kapılıp ayrılırlar. Tabii ki yaptığının çok salakça bir hata olduğunu anlaması çok uzun sürmez. Imogen'ın evde bulduğu şampuanını içerek intihara bile kalkışır. Bu kısım kabul edelim ki çok tatlıydı :) Derken yolları tekrar kesişir ama toparlamayı başarabilecekler midir, izleyin görün. Accayip klişe ama çok şeker bir filmdi. Kafa dağıtmalık, nostaljik romantik komedi sevenlere.

     İzlemeyi çok ertelediğim, kaçırmadan vizyonda izleme fırsatı bulduğuma sevindiğim Ekşi Elmalar da bugün listede. Aziz Reis, karısı ve üç kızıyla Hakkari'de yaşayan bir milletvekilidir. Son seçimleri kaybettikten sonra, zaten zor olan kişiliği, etrafındakiler için daha da çekilmez hale gelir. Güzeller güzeli kızlarının da erkekler tarafından ilgi çektiği gerçeğini göz ardı edemez. Başrolümüz Muazzez'in ağzından dinlediğimiz hikaye, bizi doğu kültürüyle sarıp sarmalıyor. Yaşadıkları heyecanlar, yine bir şampuan muhabbeti, Reis'in egoları, yaylanın şöleni, kavuşamayıp yarım kalan aşklar... Aman Allahım, Yılmaz Erdoğan'dan Türk sinemasında Vizontele'den sonra güzel bir hediye olmuş. İzlerken o kadar keyif aldım ki size anlatamam. Çokça da ağladım, çünkü kendimi Muazzez gibi hissediyodum:D Salondaki çiftler hep bana baktı ağlarken ama napiyim yani, çok etkilendim. Oyunculuklar, görsel şölen nefisti. Favorim; Songül Öden. Çok içten bir oyunculuktu, helal olsun. Listenize mutlaka ekleyin. Pişman etmeyeceklerden.

     Yine nostaljik bir komediyle devam edelim. 2001 yapımı Shallow Hal, iç güzellikle ilgili haklı bir ders veren cinsten. Afişi de dikkatli incelerseniz, bir şeyler anlamak mümkün. Şöyle ki; Hal şişman ve çirkin bir adam olmasına rağmen, kadınlarda her zaman güzellik arayan birisidir. Bu sebeple hiçbir zaman mutlu olamayan Hal, gittiği bir medyum tarafından iç güzelliğe önem vermesi için hipnoz edilir. Artık, çirkin insanları güzel, güzelleri ise çirkin görmektedir. Bir gün Rosemary ile tanışır. Tanıştığı güzeller güzeli Gwyneth Paltrow ama tabii ki bu hipnoz altındaki görsel. Rosemary aslında 300 kiloluk bir genç kadındır. Birbirlerine aşık olurlar, etraflarındaki kimses bu aşkın gerçek olduğuna inanmaz. hatta Rosemary bile kendisiyle dalga geçildiğini düşünür ama Hal aşık olmuştur! Derken, bu hipnozun etkisi geçer ve Hal eski şerefsiz haline döner. Rosemary'i artık beğenmiyordur :( Ben keyifle izledim, çok kafa yormayan, klişe bir romantik komedi.

İLGİNÇ BİLGİLER
* Rosemary'nin şişman halini de Gwyneth Paltrow oynamış, inanamadım! 15 yıl öncesine göre çok başarılı bir plastik makyaj olmuş. Uzun saatler süren makyajın ve vücut eklemelerinin sonrasında Paltrow, sokakta uzun süre yürümüş, ve kimse O'nu tanıyamayınca, kendisi oynamaya karar vermiş.

     The Boy Who Smells Like Fish, sanırım izlediğim en ilginç filmlerden biri. Mica, doğduğundan itibaren çok ilginç bir şekilde balık kokmaktadır. Annesi ve babası bu kokuyu gidermek için çocuklarını günde defalarca yıkar, onlarca kimyasal kullanırlar ancak bu koku gitmez. Mica, bu balık kokusuyla ömrü boyunca yaşayacaktır. Okulda, boynuna astığı araba kokusuyla gezse bile, arkadaşları tarafından sürekli dışlanır. Evde verdikleri doğumgünü partisine bile yalnızca bir kız gelir. Bundan sonra kendisini tamamen dış dünyaya kapatan Mica, yüzmeye başlar. Havuzda Laura adında güzeller güzeli bir kızla tanışır. Ama havuz dışında onunla yan yana gelmeye çok çekinen Mica, ilk gecelerinde saatlere duş alır, pudralar sürer, araba kokusunu da boynuna asmayı unutmaz! Aşık olmuştur bi kere. Babası o çok küçükken evi terketmiş, annesi ise çok elim bir kazada ölünce yalnız kalmıştır. Bundan sonra onu bekleyen süprizler acaba nelerdir. Çok farklı, değişik bir konusu olmasıyla birlikte kendisini sıkmadan izleten ilginç bir film olmuş. Alternatif sevenlere.

     2015 yapımı The Gift, romantik filmlerden sıkıldığım bir gece açıp gözlerimi ayırmadan izlediğim bir gerilim filmi. Simon ve Robyn, iş gereği Simon'un çocukluğunu geçtiği küçük bir yere taşınırlar. Paradan kaçınmayan çift, kendilerine harika bir ev alırlar. Bir gün şehirde alışveriş yaparken, Simon'un çocukluk arkadaşı yanlarna gelir, Gordo. Güzel hoşbeşin ardından tekrar görüşmek üzere ayrılırlar. Simon işteyken, Gordo bunu fırsat bilip sürekli evlerine gider. Aslında herhangi bir sorun yoktur, gayet yardımsever bir kişilik olarak görünen Gordo'nun bu ziyaretleri ve bırakıp gittiği hediyelerinin sonu gelmez. Bu süreçte Robyn hamile kalır. Gordo ile yaşanan gerilimler arttıkça, çiftin huzuru da kaçar. Neden böyle yaptığının nedeni, geçmişe dayansa da, intikam almaktan yıllar sonra bile vazgeçmeyen Gordo'nun çok acımasız bir planı vardır. Filmin sonu o kadar gerilimli ve heyecanlıydı ki, yani bebeğin göz rengini görmek için öldüm resmen! Anladınız siz, zeki bir filmdi. Yönetmenliğini ve başrolünü üstlenen Joel Edgerton'a, Horrible Bosses'tan sevdiğimiz Jason Bateman ve kısacık saçlarıyla bile seksi olmayı başaran koca ağızlı Rebecca Hall eşlik ediyor. Gerilim sevenlere.

Vakit ayırıp okuduğunuz için çok teşekkürler. Sırada hangi filmler var merak ediyorsanız yan taraftaki renkli afişlerin olduğu kısma göz atmayı unutmayın. İzledikleriniz veya izlemeyi düşündükleriniz varsa yorum bırakmayı unutmayın lütfen. Tekrar görüşmek üzere!



NELER İZLEDİM #41


Herkese merhaba sevgili okur. Oldukça mahcubum size ve tabii ki güzelim film günlüğüme. Ama öyle filmler izledim, öyle farklı hayatlar tanıdım ki, artık anlatmanın zamanı geldi. Başlıyorum, hazır mısınız?

     Ben aslında böyle filmler izlemezdim ama şu blogu açtıktan sonra, şans vermeyi iyi öğrendim sanırım. Three Kings dev oyuncuları ve oldukça etkileyici bir konuyu barındıran 1999 yapımı bir film. Archie, yani karizmatik oyuncumuz George Clooney ve iki yakın arkadaşı, Amerikan askeri olarak görev yapmaktadırlar. Körfez Savaşı'nın sonunda, ellerine bir harita geçer. Bu haritaya göre, Irak'ta, çöldeki bir mağarada yüklü miktarda altın vardır. Askerlik yapmaktan bıkmış bu üç adam, düşerler yollara. Tabi Irak askerleri onlara rahat vermezler. Yakalanıp işkence görmelerine rağmen, kaçarak altınlara ulaşırlar ama bu sefer de, yardım etmeleri gereken yerel halk vardır. Aksiyon dolu ama yer yer hüzünlendiren sahnelere de sahip bu film, benden geçer not aldı. Mark Whalberg gerçeğini de göz ardı etmeden, listenize ekleyebilirsiniz. Kaliteli bir yapım. Bu arada; film Irak'ta yasaklanmış durumda.

     The Time Traveler's Wife, ben lise sondayken vizyona girmişti. O zamanlar bi yerde trailer ını izleyip çok meraklanmıştım. Ama ineklik yapıcaz ya, sinemaya filan gitmek yok. Öyle kaldı, izlemek şimdiye kısmetmiş. Henry ve Clare, birbirlerine aşık iki insandır. Bir kütüphanede tanıştıklarında, bu Clare için bir ilk olabilir ama Henry, Clare'i zaten tanıyordur! Ay Seda ne diyosun Allah aşkına dediğinizi duyar gibiyim, ama bu zaman yolculuğu yapan bir adamın hikayesi! Henry ve Clare, Clare daha çok küçük bir kızken tanışırlar. İleride bir gün tanışacaklarına söz veren Henry, sözünü tutar. Çiftimiz evlenir. Ama Henry'nin bu yolculukları bazen çok uzun sürmektedir. Hatta adam gidip geldiğinde baya psikolojisi filan bozulup geliyor. Artık neler görüp neler yaşıyo orası süpriz olsun size. Beni yine hayal kırıklığına uğratmayan bir film oldu. Bol aşk, romantizm, arada gözyaşı filan, oldukça izlenesi.

* Rachel McAdams'ın bu üçüncü zaman yolculuğu konulu filmi. Biri, çok tatlış About Time -ki yazısını şuraya bırakıyorum, bir diğeri de birazdan anlatacağım Midnight in Paris!

     Sırada, Clint Easwood'un yönetmenliğini yaptığı 2003 yapımı Mystic River var. Sean Penn, Tim Robbins ve Kevin Bacon'un (bu adamı da ayrı bi seviyorum. Herkesler tanımaz :)) çocukken çok iyi üç arkadaştır. Fakat bir gün, Dave (Tim Robbins), tanımadığı iki adam tarafından arabaya bindirilir ve götürülür. İşte o günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Aradan yıllar geçer, hepsi büyür koca koca adamlar olur. Bir gün Jimmy'nin (Sean Penn) in kızı kaybolur. Kasabada büyük bir kaos ortamı yaşanırken, kızın cansız bedeni ormanda bulunur. Peki kim ve neden öldürmüştür bu kızcağızı? Bu süreçte izleyicilere katil kim gerilimi yaşatılıyor. Valla ben öyle kişilerden şüphelendim ki, en sonunda şaştım kaldım, baya farklı bir yerden vurdu çünkü. Konusu belki biraz yavaş akıyor olabilir, arada sıkıldım itiraf ediyorum ama oyunculuklar filan oldukça efsane. Bu da tavsiye ettiklerimden.

     İki sevdiğim oyuncu, oldukça günahkar bir filmde bir araya gelirse! Kate Winslet ve Patrick Wilson'lu dram ve romantizm ağırlıklı Little Children, 2006 yapımı. Sarah, o kadar sıkıcı bir hayat yaşamaktadır ki, tek eğlencesi kızını parka götürdüğünde okuyabildiği kitabı ve yaşlı kankalarıyla beraber yaptıkları kitap günleridir. Yine bir park gününde, yakışıklı bir baba gelir parka. Oğluyla ilginen baba, diğer annelerin dikkatini çeker ve Sarah ile iddiaya girerler. Bakalım adamla konuşup muhabbet edebilecek midir? Hatta sanırım sarılması mı lazımdı orayı tam hatırlayamadım. Neyse işte, bunlar orda birbirlerine abayı yakarlar. Çocuklarıyla beraber her gün havuza gidip orda da iyice kaynaşırlar derken, olanlar olur, afişten de anlaşılacağı üzre :D Kadının kocası şerefsizin teki bi kere, kadın ne yapsın ama Dave'in karısı hakkında kötü düşünemiyorum. Bence aldatılmayı haketmedi :( İyi kurgulanmış, sıkmayan bir film. Üzerine düşündürücü. En sondaki kararı ben takdir ettim açıkçası, izlediyseniz sizin de fikrinizi merak ediyorum. Bu arada film, romandan uyarlama. Okumak isterdim, keyifli bir serüven olurdu.

     Geldik yazının yıldızı Midnight in Paris'e. Ahh bu büyülü Paris görsellerini sinemada izlemeyi öyle çok isterdim ki... Her neyse, yönetmenliğini Woody Allen'in yaptığı film 2011 yapımı. Gil, bir yazardır. Nişanlısı Inez ve kızın ailesiyle birlikte Paris'e tatile gelirler. Ailenin yalnızca alışveriş odaklı bir tatil yapışı, kendisine yeni ufuklar açmak isteyen Gil'i oldukça sıkar. Bir akşam yemekten sonra tek başına biraz yürümek istediğini söyler. Dolaşa dolaşa yürürken, eskilerden kalma bir arabanın kapısı açılır ve Gil'i içeriye davet ederler. Partiye gittiği zaman, nostaljik konseptli bir parti olduğunu düşünen Gil, yanıldığını anlar. Çünkü kendisi 1920'de bir Paris gecesindedir artık. Bir yanında Fitzgerald'lar, diğer yanında Hemingway, bikaç gün sonra Salvador Dali filan da girer işin içine. Delirmemek mümkün değil tabi ama, her geceyi sabırsızlıkla bekleyen Gil, bir de üstüne aşık olur. Yazarlığına deli dehşet ufuklar açacağı kesin olan 1920 geceleri, enfes görsellerle birleşmiş, harika bir seyirlik. Owen Wilson severler kaçırmasın. Bu adamın konuşmasına da ayrı bayılıyorum. Ah bir de, Rachel McAdams, bu zaman yolculuğunda Gil'in nişanlısı olarak karşımızda!

Fakat bu sefer iyi filmler izlemişim, siz ne düşünüyorsunuz? Yorumlarınızı benimle paylaşmayı unutmayın ve sırada hangi filmler var merak ederseniz, sağ taraftaki Neler İzledim başlıklı renkli afişli kısma bakmayı unutmayın. Görüşmek üzere!

NELER İZLEDİM #40


Herkese merhaba. Yağmurlu günlerden sonra güneşi gördüğümüz ama yine de üşüdüğümüz ( yorganlar çıktı mı :D ) bir haftaya başladık. Ben de bu güneşli güzel günde hazır izinliyken sizlere bir beşlik yazmak istedim. Sonrasında da güzel bir ya da iki filmle kendimi ödüllendiricem. Yine çok heyecan verici filmler var yazımızda. Buyrunuz başlayalım.

yargıç
     Acaba sıkılır mıyım diye çekinerek izlemeye başladığım ama beni yerime çivileyen nefis bir filmdi The Judge. Babası bir kasabada yargıç olan Hank'in kendisi de Chicago'da çok başarılı bir avukattır. Karısının kendisini aldattığını öğrendiği sırada, annesinin ölüm haberini alır ve böylece uzun süredir ayrı kaldığı kasabasına geri döner. Babası aktif olarak yargıçlık yapsa da artık yaşlanmıştır ve baba oğul arasında bitmeyen bir gerilim vardır. Bir gün, babalarının arabasında bir gariplik farkederler. Sanki kaza yapmış gibi ezikler vardır. Neyse heralde önemli bi şey değildir derkeeen, polisler kapıya dayanır. Babaları, bir trafik kazası yapmış ve bir adamı öldürmüştür. Acaba yaşlılıktan mı, sarhoş muydu, yoksa bilerek! mi yaptığını çözmeye çalışırlar. Hank, bu davada babasının avukatlığını yapmak ister ama baba karşı çıkar. Salaklıkta master yapmış başka bir avukat tutar ama Hank kendisini tutamaz hep etraflarındadır. Şüpheli bir trafik kazası yani. Sizde bolca acaba diyeceksiniz. Filmi kesinlikle öneriyorum. Robert Downey Jr. ve Robert Duvall gibi oyunculardan böylesine kaliteli bir senaryoyu izlemeyi kaçırmamalısınız. Aile bağları ile ilgili de, arada göz yaşartabilir aklınızda olsun.

Roald Dahl's Esio Trot
        Dustin Hoffman'ı ve gerçek aşkın üzerine kurulu naif filmleri sevenlerin bayılacağı bir film var sırada; Esio Trot. 2015 yapımı bu seyirlik, aslında bir televizyon filmi, vizyonda gösterilmemiş yani. Ben de severim valla tv filmlerini, arada kafa dağıtmalık güzel oluyo, bi de renkleri bana hep daha canlı gelmiştir nedense. Baya gevezelik ettim ya, filme geçiyorum. Bay Hoppy, yaşlı ve yalnız bir adamdır. Bir gün apartmanın asansöründe Bayan Silver ile karşılaşırlar. O da ne, Bay Hoppy deliler gibi aşık olmuştur. Bir türlü duygularını da ifade edemez. Bu sırada Bayan Silver (O da yalnız bir bayan :) ) kendisine arkadaş olsun diye bir kaplumbağa alır. Tek derdi kaplumbağasının yiyip içip kilo almasıdır. Ama bir türlü kilo almayınca, Bay Hoppy Bayan Silver'a büyü gibi bir şey yazar verir. Her gün bunu kaplumbağasına okursa hayvancağız büyücek der :D Sonra kadını mutlu etmek için şehirdeki tüm kaplumbağaları satın alır ve belirli aralıklarla kaplumbağaları değiştirir! Böylece kaplumbağasının kilo aldığını gören Bayan Silver mutlu olacaktır. Yani kısacası, aşkını itiraf etmektense, O'nu kendisine aşık etmeye çalışır. Çok sakin, temiz görüntülü bir film. İzlenesi.

Atesli geceler
     Yönetmenini çok ayrı sevdiğim bir film Boogie Nights. Sanırım Paul Van Anderson ismine aldandım ama şahaneydi gerçekten. Konumuza gelelim; Eddie oldukça genç ve yakışıklı birisidir. Bir gece kulübünün mutfağında çalışırken, ünlü bir porno yönetmeni tarafından keşfedilir. Adam bakar genç, yakışıklı, sağlıklı bir adam bu Eddie. Hemen iş teklif eder. Kendi evinde ağırlar. Performansını görmek için oyuncularından biriyle beraber olmasını filan ister. İşler tabi iyice çığrından çıkıyo ama sinematografik görüntüler tabi. İlk filminde yönetmenin karısıyla beraber oluyo, öyle ilginç ilişkiler. Derken bizim Eddie (yeni adı Dirk Diggler) çok meşhur olur. Çılgın paralar kazanır. Ve istemeden de olsa madde bağımlısı olur. Tabii bu da çöküşünü getirir. Yönetmenin o babacan tavırları değişir ve artık filmlerinde Eddie'ye yer vermez. Kendini yeniden kabul ettirebilme çabalarıyla beraber filmin akışı ilerliyor. Kaliteli bir yapım, mutlaka tavsiye ettiklerimden. Julianne Moore bonus :)

Falling Down
     Çok değişik bir film var sırada. İsmi Falling Down ve başrollerde Michael Douglas ile The Judge'dan sonra tekrar karşıma çıkan Robert Duvall var. 1993 yapımı olan film eski evet ancak görüntüler ekstra eski. Yani böyle sarı bir görüntü hakim. İçiniz biraz boğulabilir ancak konuyu aktarırken atmosfere çok uygun olduğu kesin. Film, sisteme karşı gelen bir adamın, babanın hikayesi. İşinden çıkıp çılgın bir trafiğin içine girer. Ne oluyorsa orda oluyor ve adam arabasını trafikte bırakıp şehre karışıyor. Artık bu sisteme karşı koymalıydı. Dolaşırken kendisinden zorla para almaya çalışan serserilere haddini bildirir. Hamburger yemek için gittiği restoranda istediği ürünün saati bittiği için alamayacağını duyunca silahıyla zor kullanır. Şehirde böyle fırtınalar eserken, emekli olacağı gün bu adamla uğraşmak zorunda kalan Robert Duvall'dan da şahane bir performans izliyoruz. Michael Dougleas'ın saçları beni her ne kadar sinir etse de başarılı bir film olduğu kesin :)

Watchmen
     Eminim çok güzel bir kurgusu vardır, bi şeyler anlatıyodur. Ancak ben filme hiç giremedim, bu sebeple de anlayamadım. Kişiler arası bağlantıları kuramadım, isimleri takip edemedim, yaptıklarını niçin yaptıklarını anlamadım. O sebeple büyük ses getiren Watchmen, benim için bi anlam ifade etmedi. Siz seversiniz ama, çünkü benim okuyucum zeki :)







Umarım yine çok konuşup sizi sıkmamışımdır. Anlatabileceğim en minimal şekilde anlatmaya çalışıyorum. Yorumlarınızı benden esirgemeyin lütfen. Sırada neler olduğunu görmek için yan taraftaki Neler İzledim kısmına göz atmayı unutmayın. Görüşmek üzere!