 |
| ellerim dondu şunu çekicem diye |
Son birkaç aydır tüm sosyal medyada, kitapçılarda; en çok gördüğümüz, en çok konuştuğumuz kitap sanırım Kafamda Bir Tuhaflık. O yüzden sizi çok sıkmadan, kısa bir yorum yapmak istiyorum.
Benim Pamuk'tan ilk kitabım. Kitap Ağacı yılbaşı hediyeleşme etkinliği sırasında gelmişti. Hediye gelmeden önce de kitapçılarda bol bol içini açıp karıştırmıştım. O yüzden pek güzel bir hediye oldu benim için.
Kitap, İstanbul'da çocukluğundan beri dikiş tutturmaya çalışan bozacı Mevlut'un (Mevlüt değil, Mevlut) hayatını merkez alarak şekilleniyor. Yan karakerler bolca mevcut. Mevlut'un babası, amcaoğulları, karısı, baldızları, arkadaşları hatta müşterileri. Zaman zaman onların dilinden de dinliyoruz hikayeyi.
Mevlut'le akşamları boza satmaya çıkmayı çok sevdim. Karısı Rayiha'yla sessiz ama doyumsuz aşklarına imrendim. Amcaoğullarına yeteri derece gıcık oldum. Beni en en en çok hüzünlendiren, babasıyla İstanbul'a ilk geldiklerinde yıllarca yaşadıkları eve, 30 sene sonra geri dönmesiydi. O anı yaşadım, içim acıdı. Ben anılarından çok aşırı etkilenen bir insanım. O yüzden oldu sanırım ağlamam. Pamuk'un, kitabın sonlarında Mevlut'u orada yaşatması bana iyi geldi.
Kitap yakın tarihe güzel bir ışık, o zamanların göçebe insanlarının İstanbul'daki hayatlarına başarılı bir tanıklık. Hiç sıkılmadım. Kitabı elime her aldığımda su gibi aktı. Bence eğer bu ara her şeyden sıyrılıp, keyifli bir yolculuğa çıkmak isterseniz kesinlikle önerim bu kitabı okumanız yönünde. Kitabı beğenmeyenler de mevcut ancak bu, kitaptan ne beklediğinize bağlı. Ben kafamı çok yormayan, kaliteli bir roman okumak istedim. İstediğimi de aldım. Okuyorsanız, okuduysanız yorum bırakmayı unutmayın. Keyifli ve bol okumalı bir gün dilerim.
Not: Boza yapmayı üniversitede öğrenmiştik. İsterseniz bi ara yazısını yazarım. Yapar içeriz :)
Kütüphaneye aklımda başka kitabı almak varken gitmiştim. İnternetten de kontrol ederek gittim, acaba kitap orda mı diye. Ama sağolsun sorumsuz bir okuyucu kitabı 5 gün geciktirmiş. Oysaki ben ne hayallerle gitmiştim! Neyse dedim, gelmişken ince birkaç kitap alayim bari. Okumak istediğim iki kitabı seçtim, yeni kitapların verdiği o tarifsiz mutlukla döndüm eve. Şu cümlem de acayip Polyanna cümlesi oldu. Sevindim işte, daha ne diyim?
Marquez'in kitaplarını bu sene okumak yapmak istediklerimden olduğu için, onun bir kitabını almasam olmazdı. İncelerden birini kestirdim gözüme, Albaya Mektup Yok. Bir uzun öykü kitabı. Zamanında orduda görev yapmış, görevine karşılık alması gereken parayı ömrü boyunca bekleyen bir albay. Yaşlı karısı ve bir de horozları var, oğullarından emanet. Öyle beraberce gelecek postayı, içinden çıkacak parayı bekliyorlar. Benim gibi hep olumsuzu düşünen, en ufak şeyde enerjisi yerle bir olan insanlar için albayın bekleyişi örnek olsun. Cümleler çok basit, okuması çok kolay. Altı çizilesi cümleler öyle güzel ki. Kitabın son cümlesi de, okuduğum en güzel, tam benlik bir cümleydi. Yazmiyim şimdi, okurken daha güzel oluyor, güldürüyor filan. 1982 Nobel Edebiyat Ödülü'nü de kapmış olan kitap, Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 kitaptan biri. Seviyorum adam seni Marquez. (80 sayfa)

Benim için bir hayal kırıklığıydı Çıplak Ayaklıydı Gece. Ahmet Ümit'ten okuduğum ikinci kitap İlki Beyoğlu'nun En Güzel Abisi'ydi. Çok da keyifle okumuştum. Çıplak Ayaklıydı Gece, Ümit'in ilk öykü kitabı, ayrıca ilk kitaplarından. Sanırım kendi yazım tarzını bulmaya çalıştığı bir kitaptı. Başlarda güzel gitse de, sonrası benim için pek keyifli geçmedi. 12 Eylül zamanlarından öykülerdi her biri. Tarihsel, politik kitapları zaten sevmiyorum. Roman olsa bitiremezdim ama öykü olunca okudum. Pezevenk adlı öyküyü sevdim ama, ona lafım yok. İşte benim için pek verimli geçmeyen bir Ahmet Ümit kitabıydı. (112 sayfa)
Ben bu aralar böyleydim, sizler neler okudunuz, neler izlediniz yorum olarak bırakırsanız çok sevinirim. Keyifli okumalar.
En keyifli kitaplarımın ikinci kısmına geldik. İlk dörtlü, genelde herkesin ordan burdan bir şekilde duyup belki de okuduğu kitaplardı. Bakalım bunlar hakkında neler konuşacağız.
Instagram'da kitapsever hanımlarla beraber anlaşıp, okuduğumuz bir kitap Yalnız Seni Arıyorum. Orhan Veli'nin, bir zamanlar gönül bağı kurduğu Nahit Hanım'a yazdığı mektuplardan oluşuyor kitap. Her mektupta yüreğim bir kez daha buruldu. Böyle naif, gelecek iki satır mektuba muhtaç aşkları hep çok sevmişimdir. Neden bilmiyorum, aşkta/sevgide sabır ve irade gördüğümde hep takdir etmişimdir. Peki böyle müthiş bir yazarın 36 yaşında belediyenin açtığı çukura düşerek öldüğünü biliyor muydunuz? 160 sayfa 2014
Bu kitapla genel kültürümü zenginleştirdiğimi baştan söylemek istiyorum. Füreya Koral'ın dışında Halikarnas Balıkçısı, Aliye Berger, Kılıç Ali, Atatürk gibi insanların hayatlarına da dokunabildiğiniz bu kitabın, güzel bir araştırmanın sonucu olduğu belli. En keyifli kitaplar dedim ya, işte gerçekten çok keyifli, bol keşifli bir kitap. Seramik sanatına yaptığı katkıları hayranlıkla okudum, sık sık kitabı kenara koyup internetten eserlerini inceledim. Ne harika bir kadınmışsın sen Füreya. Keşke bir çocuk bıraksaydın bu dünyaya. Ama olsun, bıraktığın eserlerdi senin çocukların, biliyorum. Ayşe Kulin'i okumaya lise yıllarında annemin bana Adı:Aylin' i tavsiye etmesiyle başlamıştım. Sevdiğim yazarlardan Kulin'in Füreya'sını okumanızı tavsiye ediyorum. 428 sayfa
Yekta Kopan'ın bilgisine, genel kültürüne hayran bir insan olarak, yaz günleri yanıma kattığım kitaplardan biri Aile Çay Bahçesi'ydi. Müzeyyen'in ailesini özellikle kız kardeşine olan bakışını okuduğumuz kitaptan nedense çok etkilendim. Müzeyyen'in duygularını kesinlikle çok iyi aktardığını söyleyebilirim. Hiç sıkılmadan okuduğum, bol bol altını çizdiğim cümlelerin olduğu bir kitap. Sarsıcı bir finalle de, kitaplığımda özel bir yere sahip. 144 sayfa

Evet, Sevdalım Hayat'ı çok güzel yerlere götürdüğüm doğrudur. Hep o mu gezdirecekti beni, biraz da ben gezdirdim. Sevdalım Hayat, Zülfü Livaneli'nin kendi ağzından hayatını anlattığı kitabı. Livaneli'nin kalemini başarılı buluyorum. Hayatındaki her adımı, her zorluğu açık yüreklilikle yazmış. Yani bu kitap hakkında yazacak pek bir şey bulamıyorum, adamın da hayatını mı eleştiriyim napayim? Olmaz tabii. Sadece yazımı temiz, okuması kolay bir kitap. Kısa sürede okudum. Ama Yunan/Yunanistan lı kısımlarda sıkıldım nedense. Tek eleştirim bu, bu da oldukça kişisel bir eleştiri, siz bana bakmayın. Okuyun. 432 sayfa

Fantastik severler, sizi buraya alalım. Golem ve Cin, Helene Wecker'ın ilk kitabı. Peki Helene ciğim, bir insanın ilk kitabı nasıl bu kadar başarılı olabilir, anlatsana biraz? Bazı insanların hayal gücüne hayranım ya, valla. Biz hala çayımızın kahvemizin yanına bu müthiş kitapları koyup, paylaşıp, beğeni bekleyelim. Neyse, kitaba dönelim. Bir tarafta sahibinin isteği ile kilden yapılmış bir Golem, diğer tarafta camdan sarayında yaşarken kendisini birden dünyada bulan bir Cin. İşte bir edebiyat keyfi. Bu türü sevmeyenlerin de keyifle okuyacağını düşünüyorum. Heyecanlı bir kitap. 640 sayfa
Mehmet Eroğlu ile ilk buluşmamız. Uzun zamandır merak ettiğim bir yazardı. Kütüphaneden ufak bi araştırma ile iki kitabını buldum ve hemen kaptım. Bulunca tabi çocuk gibi sevinmeler falan. Şuan iyiyim.
Kahramanımız Kuzey. Orta yaşlarında, hatta belki biraz daha yaşlı. Zaten başına gelenler hep bu yaşı yüzünden ya, neyse. 12 Mart olaylarından sonra ülkeden ülkeye sürülen yıllardan sonra Karaburun'a yerleşen Kuzey, zor günlerde hep birlikte olduğu Sami ile bir otel işletmeye başlarlar. Otel havasını sevdim. Akşam ışıklara,manzaraya karşı masalarda bira yudumlamaları içimi nedensizce hoş etti.
5 yıl ara farkla Kuzey'in yaşadıklarını okuyoruz. Bazen Kuzey'in, bazen etrafındakilerin ağzından. 5 yıl önce otelde tanıştığı Şafak'la yaşadıklarından sonra, hem kendi içinde hem insanlarla büyük bir boşluğa düşüyor. Boşluğu içki ile dolduran Kuzey, pişmanlıklar ve hayattan vazgeçme isteği ile yaşıyor. Kahvaltı bile yapmak istemeyen bir adam, o derece.
İlk başlarda Kuzey'in yaşadığı bu derece boşvermişliği hiç sevmedim, ısınımadım. Kafamda oturtamadım o kahvaltıyı bile içkiyle yapma isteğini. Sayfalar ilerledikçe, yaşadıklarına tam anlamıyla hakim olduğumda bir vay anasını dedim. Hele o pişmanlık hissi, beni bitiren nokta oldu. Çünkü en dayanamadığım his bu sanırım: Pişmanlık. Bu yüzden hep anılarda yolculuk yaptı Kuzey. Zaten hangimiz yapmıyor ki? Bana mesela bazen bir koku, bezen önünden geçtiğim bir kafe çok çılgın yolculuklar yaptırıyor. Etkisi de sağolsun uzun sürüyor. Kuzey de hep o anları aradı elinde birasıyla.
Aşk mı, sevgi mi? sorularına cevap aradı kadınlarla beraber. Cevabı hep buldu, bunu biliyorum, ama cesareti yoktu. Karşısındaki kızın pişman olmasından korktuğu için kendisi pişman oldu. Merhaba acımasız dünya!
Eroğlu'na gelecek olursak, anlatımını beğendim. Başta korktum, ağdalı bir anlatım bekledim sanırım. Politikaya da bulaşacak sandım. Korktuğum gibi olmadı. Ama bir nokta var, diyaloglarda cümleleri kimin kurduğunu anlamadığım zamanlar oldu. 'dedim' ya da 'dedi' gibi ipuçlarını aradığım yerler çok oldu. Anlatıma dair tek eleştirim bu. Onun dışında çok tadında, tatlı bir anlatımdı. En sevdiğim de, kelimelere yüklediği farklı anlamlar. Bunu yapan yazarları nedense çok seviyorum.Mesela; keşke. "Keşke! İçine erkeğini, hayatını değiştirme isteğini ve pişmanlığını sıkıştırdığı tek sözcüklü cümle." Mesela; geldim. Her şeyi özetleyen uzun bir cümle demiş kendisine. Sevilmez mi?
Kitap belki kitaplığınızda uzun zamandır sizinle bakışıyor, belki kütüphanede arada bir göz göze geliyorsunuz. Hadi bi okuyun, seveceğinizi düşünüyorum. Sonra gelin, konuşalım.