film yorumları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

NELER İZLEDİM #51



Herkese merhaba. Sanırım ben yalnızlaştığımda bloguma sığınıyorum ya. Kesin. Buralarda bi başıma konuşmak çok iyi geliyor. Yine geldim. Güzel güzel filmler bırakıp gidicem. Beraber birkaç dakika geçirmeye ne dersiniz?

     Sanırım bu filmi izleyene kadar, Steve Jobs ile ilgili onbinbeşyüz tane film olduğunu farketmemiştim. Ben de hepsini aynı film sanıyodum :D Ben Ashton Kutcher'lı olanını izledim. 2013 yapımı. Klasik bir biyografi örneği ama aslında iki biyografi diyebiliriz. Steve Jobs'ın olduğu kadar Apple'ın da geçmişine ışık tutuyor Jobs filmi. Nasıl başladı, neler yaşandı, kolay mıydı, bahsedilen haksızlıklar doğru muydu, başarılı bir marka yaratmanın size neler katıp sizden neler götüreceğini izleyeceksiniz. Çoğumuz zaten biliyoruz ama biraz daha hikayeleşip canlandırılmış olması da fena olmamış. Ashton da iyi oynamış bence. Performansı ile ilgili fazla araştırma yapamadım ama beğenildi diye düşünüyorum. Kalkıp da size biyografik filmi anlatacak değilim ama iyiydi. Diğer Jobs'ları da izlemek istiyorum. O zaman karşılaştırma da yapar link bırakırım. Biyografi ve tabii ki Apple severlere.

     Şimdi sizi 2000'lerin en tatlı filmlerinden birine götürücem. Pay It Forward, yani der ki iyilik yap iyilik bul. Trevor, okulun ilk günü hocası Eugene (Kevin Spacey)'in verdiği ödev üzerine bir proje geliştirir. Projesi şudur: Kendisi 3 kişiye yardım edecektir. Ve yardım ettiği kişilerin herbirinden de 3 kişiye yardım etmesini ister. Böylelikle basit bir iyilik çemberi oluşacaktır. Helal sana koca yürekli Trevor! Barlarda garsonluk yapıp bir yandan oğluna bekar bir anne olarak bakmaya çalışan Arlene, oğlunun yapmaya çalıştıklarını tasvip etmez. İyilik yaptığından değil aslında, evsiz insanlara filan da yardım etmeye çalışınca kadın fıttırır. Okulu basıp Eugene hocamızı bi güzel haşlar. Derken aralarında bi etkileşim de olur. Onlar güzel güzel aşk yaşarken, bizim Trevor da yardımlarına devam eder. Ben keyifle izledim, bi kere konu güzel, oyunculuklar filan ayrı güzel. Kevin Spacey benim zaten Al Pacino'nun gençliğinden sonra aşık olduğum başka bir abimiz :D Filmin sonu beni darma duman edip salya sümük ağlattı gençler, ona göre hazırlıklı olun. Tatlı, naif bir kaliteli yapım izlemek isteyenlere.

     Jennifer Aniston'u alıştığımızın dışında izlediğimiz bir filmde sıra. Cake. Claire, geçirdiği ciddi bir trafik kazası sonrasında tam anlamıyla toparlanamamıştır. Şiddetli sırt ağrıları çekip yürüyemez hale gelmiştir. Aynı zamanda depresyonda da olan Claire (nedenini izleyip görün) hem fiziksel hem de ruhsal olarak oldukça kötü durumdadır. Kendisi gibi sorunlar yaşayan insanların olduğu destek gruplarına katılır. Orada tanıştığı Nina'nın intiharı üzerine çok düşünür ve kadının evine kadar gider. Orada kocası ve geride bıraktığı oğluyla tanışan Claire, hayata tutunmak için biraz da olsa insanların arasına katılmaya çalışır. Oldukça yalnızdır çünkü. Yanındaki tek kişi, ev işlerine yardımcı olan kadın Silvana'dır. Film beni etkiledi ya, kadının o ağrılarını yaşadım resmen. Bence çok iyi bi oyunculuk çıkarmış Jennifer. Filmin bir sahnesinde bence siz de benim gibi gözyaşlarınızı tutamayacaksınız, o nasıl bir oyunculuktur! Düşük bütçeli, bağımsız ama sıkmayan bir film izlemek isteyenlere.

     Ofisten arkadaşım filmin ilk trailer ını gönderdiğinde " kesin gitmeliyim " diye aklıma kazıdığım Split, beni çok heyecanlandırmıştı. Vizyona girince ilk izin günümde gidip izledim. Başrolümüz James McAvoy, kişilik bölünmesi yaşayan biridir. Zaman zaman farklı karakterlere bürünür. Doktorunun kontrolündedir ama her biri karakteri. Sık sık ziyaret edip doktoruyla muhabbet eder. Doktoru, hangi karakterinin baskın olup onu yönlendirdiği bulmaya çalışsa da, James McAvoy (isim veremiyorum çünkü filmde onlarca ismi var) hiç açık vermez. Neyse işte, bu adam bi gün 3 genç kızı kaçırarak evine hapseder. Kızlara bi sapıklık yapmaz ama akıllarını kaçırtacak karakterleri yeter zaten. Bi gün kadın gibi girer odalarına, bi gün 8 yaşında bi çocuk gibi, bi gün takım elbiseli sinirli bi adam gibi. Kızlardan en akıllısı onun en zayıf karakteriyle arkadaşlık kurarak evden kaçış yolları arar ama tabi film işte, pek de kolay değil kaçmak. Gerilimli ve değişik konulu bir filmdi. Hele hele James McAvoy için resmen bir oyunculuk dersi olmuş. Karakterden karaktere girmiş, bayıldım! Ben sadece filmin sonunu anlayamadım. İzleyen varsa altta yorumlarda konuşalım. Tam adapte olamadım o an sinemada, kaçırdım :(

     The Stepford Wives, sırf Nicole Kidman'ın hatrına izlediğim bi filmdi. İzlemesem de olurmuş ama neyse. Joanna, çok başarılı bir televizyon programcısıdır. Bir gün işinden kovulur. Kocası da karısı ve çocuklarını alır, Stepford denilen bir yere taşınırlar. Joanna (Nicole Kidman), ilk başlarda çok çok mutsuz olsa da, oradaki kadınların baskılarıyla aralarına karışıp kaynaşmaya çalışır. Ama ortada bir tuhaflık vardır. Şehirdeki tüm kadınlar mükemmel derecede güzeldir, ellerinden her iş gelir, hep mutludurlar filan. Ama bi değişikler böyle, sanki robot gibiler. Bi partide bir kadın bozuk bi eşya gibi sağa sola hareket edince ortada bi şeylerin döndüğünü anlarlar. Meğersem tüm kocalar, karılarını mükemmelleştirmiştir. Öyle bi makine gibi bi şey var, oraya giriyo kadın, harika biri olarak çıkıyor. Ne yazıkki karşı çıksa da, kendisinin suratsızlığından bıktığı için, kocası Joanna'yı da o makinaya sokar. Değişik, benim pek tarzıma uymayan bir filmdi. Ama çok kötü diyip de hakkını da yiyemem. İzleyeniniz varsa yorumlarını cidden merak ediyorum.

Uğradınız için teşekkür ederim. Bambaşka bir beşlikte görüşmek üzere, sizleri seviyorum.

NELER İZLEDİM #50


Merhaba herkese. Baharın gelişiyle beraber üzerimizdeki ağırlık kalktı, sinemalara daha çok gider olduk, film izleme heyecanımız arttı biliyorum. Bende öyle oldu en azından. Yazıp konuşacak o kadar çok film var ki. Kendime bir plan çıkardım, hepsi ara açılmadan yazılacak. Hazırsanız Neler İzledim serimizin 50. sine başlayalım.

    Bu afişi görmeyip, Sunshine Cleaning adını duymayan da yoktur heralde. Benim neredeyse her yerde karşıma çıkıyordu. Ama inanın şu afişteki iki kişinin Emily Blunt ve Amy Adams olduğunu hiç düşünmemiştim. Filmi izlemeye karar verdiğimde bi şaşırdım. Ben normalde bildiğiniz gibi (bilmiyosanız söyliyim) filmin oyuncularını, konusunu pek kurcalamam. Puan ve listelerle ilerlerim. Neyse efendim; Rose, kocasından ayrılmış, oğluyla beraber yaşayan yalnız bir annedir. Gizlice seviştiği evli bir polis sevgilisi vardır. Bir gün bu adam dünyanın en pis işini teklif eder Rose'a. Cinayet mahallerini temizlemek! Yalnız pis filan ama çok iyi kazanç sağlayacaktır. Yanına kardeşi Norah'ı da alır ve yavaş yavaş iş almaya başlarlar. Sıfırdan bi şirket kurmanın hayalleriyle beraber, gittikleri olay mahallerindeki hikayeler de birleşir. Fakat işler biraz da olsa rayından çıkar. Toparlamak zor olucak gibi! Ben keyifle izledim, bi kere konusu değişik hakkını vermek lazım. Oyunculuklar filan apayrı güzeldi. Bence izleneceklerinize ekleyin. Farklı bir konu arayanlara.

bu aşk fazla sürmez
     Yine pek fazla insanın izlemediği, kıyıda köşede kalmış bir film var sırada. I Give It a Year. 2013 yapımı bu filmde, birbirlerini severek evlenen bir çiftimiz var. Nat ve Josh. Aslında her şey çok iyi gidiyordur başta ama etraftaki herkes en fazla 1 yıl sürüyor canlarım bu evlilik dedikleri şey diyince, içlerinden bi sorgulamaya başlıyorlar. Evin içindeki sorunlar, birbirine katlanamamalar filan artınca soluğu evlililik terapistinde alırlar. Bu süreçte, hanım kızımız işi gereği çok yakışıklı ve zengin bir abiyle tanışır. Durduk yere yanlış işlere bulaşır anlayacağınız. Josh ise, yani koca kişisi, zamanında çok sevdiği eski sevgilisi ile tekrar vakit geçirmeye başlar. Aslında artık iyi birer arkadaşlardır ama, eski sevgiliden de arkadaş olunmayacağını biraz kanıtladılar sanki. Ben özellikle filmin sonunu çok sevdim. Yani bu kadar mı rahat olunur, bu kadar mı içinden gelen ne varsa söylenir, helal olsun. Film hem çok komik hem içinde kendinizi ve zamane ilişkilerini sorguladığınız noktalar bolca mevcut. Kısacası; biriyle evlendiniz, körkütük alık oldunuz diye, ömrünüzün sonuna kadar onunla ve katlanamadığınız huylarıyla yaşamak zorunda değilsiniz! Güzel müzikli ve farklı pencereden bakan bir film arayanlara.

victoria
        Uzun zamandır Victoria kadar beni doyuran bir film izlememiştim. Baya anlatacaklarım var bu filmle ilgili. Şimdi ben 2015 yılında filan duymuştum, Almanlar bi film çekmiş ve film plan sekans. Hem de 2 saat 20 dakika! Plan sekans ne derseniz, filmde hiç montaj yok. Yani kamera bi başlıyor ve film bitene kadar asla kapanmıyor. İnanılmaz bir şey gerçekten. Neyse 2 yıl sonra izlemek nasip oldu. Başlıyorum anlatmaya. Victoria, Berlin'e çalışmaya gelmiş bir kızımız. Aslında work and travel gibi bi şey yapıyor. Tam o olmasa da. Film gece Victoria'nın bir barda tek başına dans etmesiyle başlıyor. Sonra bisikletine binip evine gitmek için bar dışına çıkıyor. Ama 4 adet Alman genci kendisini takip edip, bir takım şebeklikler yapar. Sohbet, muhabbet, şakalar filan derken Victoria bi anda geceyi onlarla sokakta geçirmeye başlar. Bir bakkaldan (Bakkal Türk'tü bu arada :) Asın bayrakları) bira çalıp takılırlar. Sonra Victoria saat geç olunca çalıştığı kafeye gidip biraz uyumak ister. Sonrada işe başlayacaktır. Sonne de onunla gelir. Bi anda ne olduysa hepsi kendilerini bir soygunun ortasında bulur. Ama soygunu onlar yapacaktır :( Allahım nasıl gerilimli sahnelerdi anlatamam. Hele sonrası, o kadar yoruldum ki izlerken. Bi de kamera hiç kapanmadı ya, kızın gözleri filan şişti yorgunluktan. Resmen filmi yaşadım. Mutlaka ama mutlaka izlemelisiniz. Şimdi aşağıda filmle ilgili ilginç bilgileri de paylaşıcam. Merakınız biraz daha artsın.

İLGİNÇ BİLGİLER

* Yukarıda da dediğim gibi film plan sekans. Yani 134 dakika boyunca kamera hiç kapanmıyor.
* Film tam 3 kere çekilmiş. En son üçüncüsünde karar kılmışlar.
* Filmin senaryosu sadece ve sadece 12 sayfa.
* Filmi çekmek tabii ki kolay olmamış. Yaşanan en büyük talihsizliği de iyi kotarmışlar. Şöyle ki; bir sahnede Victoria araba kullanıyor. Yanlışlıkla film ekibinin olduğu sokağa giriyor. E kamera da arabada kabak gibi yolu çekiyor. Neyseki arabadaki soygun arkadaşları yanlışlığı farkedince daha kamera çekmeden rol yapar gibi panikleyip kızı uyarıyolar. O arada kameraman da çok doğal bi şekilde arabada eğilip kamerayı havaya kaldırıyo. Victoria da hemen geri vites yapıp sokağı terkediyor. Düşünsenize, kameranın ekibi çektiğini! Önceki sahnelerin hepsi çöp!
* Gece Victoria ile takılan gençlerden biri Türk'tü bu arada. 

stajyer
      Hayatınızda hiç 70 yaşında bir stajyer gördünüz mü? 2015 yapımı The Intern ile görebilirsiniz. Çok bunaldığım bi akşam, kafamı dağıtmak için izledim ben de. Jules, genç bir kadın girişimcidir. Online bir kıyafet alışveriş sitesi sahibidir. Her şeyiyle yakından ilgilendiği bu iş, kadının hayatı olmuştur artık. Tam bir işkolik! Pek sevgili Robert De Niro ise tatlı mı tatlı bir stajyer olarak yer alıyor bu filmde. Eşini kaybedip ardından da emekli olduktan sonra emeklilik hayatına bir türlü alışamaz. Jules'un firmasında yaşlılar için bir stajyer kadrosu açıldığını duyunca hemen başvurur. Kabul de edilir. Bundan sonrası bu yeni ve oldukça teknolojik dünyaya De Niro'nun adapte olma çabası ve Jules ile arasında yaşananlardır. Aşk değil tabii ki, aralarında çok güzel bir dostluk başlar. Aslında Jules en başta bu yaşlı adamla çalışmak pek istemez ama Onun yol gösterişleri, akıl verişleri, desteği o kadar iyi gelir ki, artık yeni asistanı olmuştur bile. İlk başlarda her stajyer gibi işsizlikten sıkılan Ben, sonraları gençlerin dağıtıp bıraktığı masaları toplar, dosyaları düzeltir, Jules'a özel şoförlük yapar, sabahları kahvesini getirir, hatta ve hatta çocuğuna bile bakar:) Samimi, kaliteli oyunculuklar ve keyifli bir hikaye izlemek isteyenlere.

aç kalpler
     Yine beni dumurlara uğratan bir film. 2014 yapımı Hungry Hearts. Aman Allahım ne filmdi! Başrollerde kariyerinde hızlı bir ivme kazanan Adam Driver ve Alba Rohrwacher (bakmadan yazdım!) yer alıyor. Konumuz ise şöyle: Jude ve Mina bir cafede tuvalette kilitli kaldıklarında tanışırlar ve bir daha da ayrılmazlar. Evlenir ve çok geçmeden de anne baba olacaklarını öğrenirler. Buraya kadar sıkıntı yoktur. Her şey bebek doğduktan sonra başlar. Hamileliği sırasında bir medyumdan çocuğunun özel bir çocuk olacağını duyan Mina, tuhaf davranmaya başlar. Çocuğunu emzirmenin dışında vegan olarak besler. Bebeğe asla doğru düzgün yemek vermiyor, doktora bile götürmüyor kadın çıldırdım yerimde ya. Jude ise işin böyle olmayacağını anlar ve gizlice bebeği doktora götürür. Çocuk doğru düzgün gelişmemiş tabi. Doktor hemen bebeğin yüksek proteinli gıdalar yemesi gerektiğini ve düzenli aralıklarla doktora gitmesini söyler. Kadın bunları duyunca tabi delirir. Çocuğu dışarı bile çıkarmak istemiyo çünkü. Dışarısı çok pismiş! Neyse işte adam gizlice bebeği besler filan. Ama kadının yaptıklarını anlatamam size nolur izleyin böyle bi psikopatlık yok. Ablama izle dedim, konusunu azcık anlattım kız ağladı :D Kendisi taze bir anne de, biraz fazla duygusal. Ben çok etkilendim, kesinlikle izleme listenize eklemenizi isterim. Farklı ve sinirden çıldırtacak bir film izlemek isteyenlere.

Canlarım ciğerlerim, başka bir yazıda görüşmek üzere. Sizleri seviyorum.



NELER İZLEDİM #46



Merhaba herkese. Bazen düşünüyorum da, ileride bi çocuğum olursa (fazla ihtimal vermiyorum), blogumu okur mu acaba? Okursa annem neler saçmalamış mı der, yoksa o da kendine izlenecek filmler seçer mi? Bu soruların cevabını bulursan yavrum, buraya yorum bırak :D Ah şu Boyhood yüzünden duygusalım yaa, neyse biz yazıya başlayalım.

     2014 yapımı Boyhood'u duymayanınız yoktur diye düşünüyorum. Gerçi ben de daha yeni izledim ama Oscar zamanı çok olumlu yorumlarını okumuştum. Richard Linklater'in hem yönetmenliğini hem senaryosunu üstlendiği film, tam 12 yıllık bir serüvene çıkarıyor bizi. Ama bu gerçek 12 yıl. Yani başroldeki Mason, küçük bir çocukken çekimlerine başlayan film, Mason'un ergenlik çağlarında son buluyor. Çok dahice bir fikir değil belki, bir çok insanın aklına gelmiş olabilir ama yönetmenin cesareti ve senaryodaki muhteşemlik helal olsun dedirtiyor. Annesi ve babası boşanmış Mason, annesi ve ablasıyla beraber yaşamaktadır. 12 yıllık süreçte hem kendi hayatındaki değişimler hem aile fertlerindeki değişimler sizi hiç sıkmıyor. Baya herhangi birimizin hayatı gibiydi. Süresi oldukça uzun olan bu filmin, bir haftasonunuzu ayırarak tadını çıkarmanızı tavsiye ediyorum. Çok keyif alacaksınız. Samimi, değişik bir seyirlik arayanlara.

İLGİNÇ BİLGİLER
* Mason'ın ablası rolündeki Samantha, yönetmen Linklater'in kızı. Film çekimlerine çok hevesle başlasa da, son yıllara doğru pek hevesi kalmamış. Ama kızım yani baban orda sanat yapıyor, sen bir havalar. Ne demek sıkıldım?

* Filmin 12 yıllık çekimleri süresince eğer yönetmen Linklater ölseymiş, filmin yönetimini Ethan Hawke üstlenecek şekilde anlaşmışlar. Bu arada Ethan Hawke filmde Mason'ın babası rolünde. O da baya bi yaşlanıyor. Üzülüyorsunuz. Kızlar :(

* Film başladığında başroldeki minnoş Mason 7 yaşında, bittiğinde bıyıklı ergen 19 yaşında oluyor.

* Yönetmen, Mason'ın annesi rolündeki ve bu rolüyle Oscar'ı kucaklayan Patricia Arquette'den bu süre içerisinde hiç bir estetik operasyon geçirmemesini istemiş. Büyük bir özveri kız aferin sana.

     "Bir hayalim var" sözüyle tarihe geçen Martin Luther King'in biyografisi de sayılabilecek Selma, 2014 yapımı bir film. Luther King, kendisi gibi siyahi olan insanların seçme ve seçilme hakkına sahip olabilmeleri için büyük bir direniş başlatır. Bu süreçte zamanın ABD başkanı Lyndon Johnson'ı ikna etmek için çok uğraşır. Tek istedikleri eşit oy hakkı olan, ırkçılığa karşı olan insanlar Luther King'in en büyük destekçisi ve cesaret vereni olmuş. Eğer bu aşağılayıcı ırkçlığa karşı gelen yasayı imzalamazlarsa, King'in önderliğinde bir çok siyahi ve destek veren beyazlar Alabama'nın Selma kentinden Montgomery'yi kadar yürüyeceklerdir. Bir çok yürüyüş denemesi olur, hatta bazıları oldukça kanlı biter ama King hiç vazgeçmez. Film, yayınlandığı yıl oldukça ses getirmiş ve iki adet de Oscar adaylığı bulunmakta. En Özgün Müzik dalında John Legend'in seslendirdiği "Glory" filmiyle Oscar'ı kucaklayan filmin siyahi ve üstelik kadın olan yönetmeni Ava DuVernay da kariyerinde önemli bir basamak atlamış bu filmle. Onun dışında King'e hayat veren David Oyelowo efsane bir oyunculukla ağzınızı açık bırakacak. Okuduğuma göre yıllardır bu rol için bekliyormuş! Oprah Winfrey'i de izleyeceğiniz bu başarılı direniş öyküsünü mutlaka izleyin. Cesaret ve haklılık dolu başkaldırışları sevenlere.

     21 Tapaa Pilata Avioliitto, yani diyor ki Bir Evliliği Mahvetmenin 21 Yolu. Çok kötü bir filmdi yani hiç keyif almadım ama yine de bir kaç cümle yazalım madem. Afişte anlamsız bir poz verdiğini gördüğünüz kızımız üniversitede hocadır ve bir araştırması gereği düğünlerinden itibaren röportaj yaptığı çiftlerle, evlilikten sonra da görüşür ve nelerin değiştiğini filan konuşurlar. Sadece bunu anlatsaydı amenna ama yani olay nerelere nerelere gitmiş. Bir de şuna değinmiş, mahvetmenin 21 yolu varsa, aşık olmanın da 21 yolu vardır. Değinememiş gerçi, beni aşktan soğuttu :D Ay kötü bi filmdi, izlemeyin sakın, tavsiye etmiyorum.
     2014 yapımı, başrollerinde Channing Tatum, Mark Ruffalo ve uzun bir süre onun olduğunu anlamadığım Steve Carell'ın olduğu Foxcather filminde sıra. Güreş sporunun etafında gelişen ağır bir dram olan film, 5 dalda Oscar'a da aday olmuş. Gerçek bir olaya dayanan filmde Mark Schultz aslında çok yetenekli ama doğru düzgün para kazanamayan, yalnız yaşayan bir güreşçidir. Abisi David ise evli ve çocukludur, ayrıca kardeşinin de antrenörlüğünü yapmaktadır. Bir gün ünlü bir işadamı olan John du Pont'tan bir davet alan Mark'ın hayatı bu saatten sonra değişecektir. Yaşadığı şehirde yeni bir güreş takımı kurmak ve bu takımı da olimpiyatlara hazırlamak isteyen du Pont, Mark'ın bu takımın başına geçmesini ister. İlk başta her şey normal giderken, çıkarların çatışması yüzünden takımın başına Mark'ın ağabeyi geçer. Filmin sonu çok ama çok acıklıydı. Sıkılırım sandığım filmden büyük keyif aldım. Başarılı bir gerçek hikaye izlemek isteyen isteyenlere.

     2015 yılına tartışmasız damga vuran, sanat ve ego ile ilgili sinema tarihine adını altın harflerle yazdıran Birdman! Riggan, yıllar yıllar önce çok ünlü bir aktördür ama artık o şan şöhret kalmamıştır. Bu sebeple Broadway'de hem yazıp, hem yönetip hem de oynadığı tiyatro oyunu onun için ölüm kalım meselesi haline gelmiştir. Çekimler sırasında oyunculardan birinde değişiklik yapmak zorunda kalırlar ve Edward Norton devreye girer. Onun da vurdumduymaz bir oyuncu olduğunu göz önünde bulundurursak, provalar ve tiyatronun galası büyük kargaşa içinde geçecektir. Film, değişik bir çekim tekniğiyle çekilmiş. Sahneler sanki tek sekansta gerçekleşiyor gibi. Yani hiç durmadan filmi çekmişler gibi. Ama bunda başarılı yönetmen Inarritu'nun dahiliği konuşmuş. Film, harika oyunculuklar ve değişik bir kurguya sahip olmakla beraber bende büyük bir keyif yarattı. Ama sorup yorumlaştığım bir kaç arkadaşım sıkıldıklarını ilettiler :/ Bilemiyorum artık. Sanat, egoizm, baba kız ilişkisi ve küllerinden yeniden doğmaya çalışan bir oyuncunun hayatına tanık olmak isteyenlere.

Bence hakkımı yemeyelim, bu sefer güzel filmler katmışım heybeme. Siz neler düşünüyorsunuz yazdıklarımla ilgili yorum bırakırsanız çok sevinirim. Tekrar görüşmek üzere, hoşçakalın.



NELER İZLEDİM #45



Herkese merhaba. Gün itibariyle 2017 yılına 2 gün kaldı. İçimde biraz da olsa kelebekler uçuşuyor. 2016 yılı, teyze oluşum dışında bana hiç güzel şeyler getirmedi. Kayıp bir yıldı. Hatırlamak dahi istemiyorum. O sebeple bir an önce 2017 ye adım atmamız lazım. Belki yılbaşı gecesi film izlemek gibi çok çılgın! bir planınız olabilir. O sebeple buyrunuz yazıya geçelim.

     Vizyon filmiyle başlayalım ki, belki yetişir izlersiniz. Collateral Beauty (Gizli Güzellik), başrolünde efsane oyuncuların yer aldığı, dram romantik ve azıcık ucundan komedi barındıran bir film. Oyuncuları afişten görebilir, biraz da olsa fikir edinebilirsiniz. Howard, başarılı bir şirketin yöneticisidir. Hayatı çok güzel giderken kızını kaybeder. Bu acıyla baş edemez, işi boşlar, eşinden boşanır, arkadaşları ile arası açılır. Hayata karşı olan ilgisini kaybetmiştir. Tek düşündüğü kızı olmadan nasıl yaşayabileceğidir. Bu süreçte bazı mektuplar yazar. Mektupların sahipleri; Ölüm, Sevgi, Zaman. Evet, doğru duydunuz. Bu mektupları kavramlara yazıp posta kutusuna bırakır. Arkadaşları bunu araştırırlar ve artık eski günlerine dönmesi için bir plan yaparlar. Bu üç kavram, canlı kanlı birer kişi olarak Howard'ın karşısına çıkacaktır ve O'nunla konuşacaktır. Böylece içindeki kini ortaya döküp biraz da olsa rahatlaması planlanır. Üç oyuncu ile anlaşırlar ve plan işlemeye başlar. Film aşırı aşşırı mesaj kaygılıydı. Yani her yerden mesaj fırlıyordu. Kötü değildi ama yani bir süre elle tutulur hiç bir şey olmadı filmde. Mesajlar değil de, sonu beni çok etkiledi. Cidden beklemiyodum. Güzel kurtarmışlar. Kafa dağıtıp güzel oyunculuk izlemek isteyenlere.

     İçim şişe şişe izlediğim Beautiful Creatures'ta sıra. Ethan, yakışıklı ve yaramaz bir lise öğrencisidir. Yaşadıklara yere Lena adında bir kız taşınır ve ilk günden itibaren Ethan'ın radarına girer. Diğer kızlardan farklı olan Lena, aslında bir büyücüdür. 16 yaşına girdiği gün, kötü ya da iyi arasında bir seçim yapacaktır. Bu seçim kızcağıza bağlı değil tabi. Kökleriyle filan ilgili. Çok büyük merakla bekliyoruz tabi acaba hangi tarafı seçecek! Bu arada Ethan ile sevgili olurlar. Çocuğun da her şeyden haberi var. Kıza destek oluyor. ' Ben sana inanıyorum, iyi tarafı seçiceksin tabi ki' diye gaz veriyor sürekli. Ben açıkçası beğenmedim. Önermiyorum. Ama böyle fantastik havada geçen filmleri sevenler belki bir şans verebilir. Bilemedim şimdi, size kalmış :(


2
     İlk sahnelerinden itibaren merakla kendisini izletmeyi başaran bir film 'En Chance Til' (A Second Chance - İkinci Bir Şans). Andreas, mutlu bir evliliği olan yakışıklı bir polis abimizdir. Bir gün uyuşturucu bağımlısı bir ailenin evine baskına giderler. Orada, bir kenara atılmış, pislik içinde kalmış ağlayan bir bebek görür ve çok etkilenir. Bebeğin anası babası keş tabi. Çocuğa bakan yok. Neyse efendim, bir gece Andreas uyurken karısı bağırarak onu uyandırır. Kendi bebekleri uykuda ölmüştür! Ay ne iç acıtıcı sahnelerdi size anlatamam, çok etkilendim. Bunun üzerine gece bebeği alarak o bağımlı anne babanın evine gider. Hepsi uyurken eve girer ve bebekleri değiştirir :( En fena sahnelerdendi sanırım. Kendi bebeğine o pislik içindeki elbiseleri giydirdi. Yüzüne filan da sürdü hatta anlaşılmasın diye, yıkıldım. Düşünmesi bile dayanılmaz. Bebeği alıyo, karısına veriyo. Kadının psikolojisi zaten bozuktu, iyice saykoya bağlıyo, ne yapsın kadıncağız. İlk başta bebeği istemiyo ama sonra sevmeye başlıyo. Orası da ayrı mesele. Bu arada bağımlı anne ve baba bakıyolar ki çocuk ölmüş, polis bunları hapse atıyo. Ama kız diyo ki, bu benim bebeğim değil! Al başına belayı şimdi Andreas. Çok çok etkileyici bir film. İzlediğim için mutluyum, ağır dramları seviyorum, başka derdim yokmuş gibi. Biraz ağlayıp, içini dökmek isteyenlere.

     2014 yapımı, bir adet de Oscar adaylığı bulunan Leviathan karşınızda. Öncelikle şunu söyliyim, filmi sıcak bir ortamda izleyin. Çünkü sahneler o kadar soğuk ortamlarda geçiyor ki, içinizin üşümemesi elde değil. Ve de mümkünse büyük bir ekrandan izleyin, görseller efsane. Nikolay, ikinci eşi ve ilk eşinden olan oğluyla beraber yaşamaktadır. Aslında sorunsuz sayılabilecek bir ailesi vardır ama para babası bir amcamız huzurlarını kaçırır. Yaşadıkları evi kendisine vermelerini çünkü orada yeni bir inşaat başlatacaklarını söyler. Ne kadar da tanıdık! Nikolay bunu istemez tabi, uzaklardan avukat bir arkadaşını yardıma çağırır. Davayı nasıl kazanabiliriz filan üzerinde düşünürler. Bu süreçte amca bastırır tabi. Derken evde de sorunlar başlar. Karısı ve avukat arasındaki olası bir kıvılcım, Nikolay'ı çileden çıkarır. Film çok çok iyiydi gerçekten. Nefis oyunculuklar, harika görseller ve etkileyici bir hikaye. Ölmeden Önce İzlemeniz Gereken 1001 Film listelerinde de kendisine yer bulmuş. Festival filmi sevenlere.


     Bunca ağır dramadan sonra biraz kafa dağıtmaya ne dersiniz? Mermaids 1990 yapımı Altın Küre'ye aday olmuş tatlı bir aile filmi. Başrolde izlediğimiz Cher, kızlarını oynayan ve o zamanlar birer çocuk olan Winone Ryder ile Christine Ricci bizlere güzel bir seyirlik sunmuş. Yalnız bir anne olan Mrs. Flax ve kızları, yaşadıkları yerde hiçbir zaman uzun kalmazlar. Eğer ortam onlar için karmaşık hale gelirse hemen eşyalarını arabaya yüklerler ve şehir değiştirirler. Son geldikleri yerde anne Faux, tatlı bir adamla tanışır. Büyük çocuk Charlotte ise yakışıklı biriyle tanışır ve çok fena aşık olur. Okul, iş, aşk, aile derken bizimkilerin hayatı çok dehşet verici bir olayla sarsılır. Hem de işin içinde büyük bir pişmanlık vardır ve tekrar toparlanmak zor olacaktır. Keyif alarak izlediğim bir aile filmiydi. Cher, Winone Ryder ve Christina Ricci'nin gençliklerini izleyip kafa dağıtmak isteyenlere.

Uğradığınız için teşekkürler. Haftaya görüşmek üzere!