Kitap Ağacı Nisan kitabımız bugün blogumun konuğu. İsmiyle yıllardır büyük sükse yapmış, ama konusuna çoğumuzun hakim olmadığı Sana Gül Bahçesi Vadetmedim'den çok kısa bahsetmek istiyorum.
Yazarın zamanında yaşadığı psikolojik rahatsızlığından yola çıkarak yazdığı kitap, Deborah adlı bir genç kızın akıl hastanesinde yaşadıklarına odaklanıyor. Kitabı beğenip beğenmediğim konusunda nötrüm. Şöyleki, beni bilenler bilir. Gerçeküstü olaylar, anlaşılamayan edebi cümleler diyaloglar beni boğuyor. Bu filmlerde de geçerli. Kitapta Deborah'ın Yr adlı hayali dünyasına çok dalamadım bu sebeple. Yani cümleleri oturtamadım kafamda. Tek eksi yanım buydu kitapla ilgili.
Onun dışında Deborah'ın ailesinin, özellikle babasının tutumu, görüşmeler yaptığı doktoruyla çok içten konuşmaları, diğer hasta insanlarla yaşadıkları, kendilerine itiraf edemeseler de oluşan arkadaşlıklar beni yakaladı diyebilirim.
Kitabı yayımladığı zamanlarda takma ad kullanmak zorunda kalan yazar, oğullarından bu gerçeği saklamak istemiş. Yaşadıklarının ya da hala şuan milyonlarca insanın yaşamak zorunda kaldığı o zor hastalığa güzel bir bakış açısıydı Sana Gül Bahçesi Vadetmedim. Kitaba da ismini veren bu cümlenin nerden geldiğini bilmek isteyeceğinizi düşünüyorum. Okuyun, ama sakin zamanında. Biraz yoruyor, dikkat!
 |
| ellerim dondu şunu çekicem diye |
Son birkaç aydır tüm sosyal medyada, kitapçılarda; en çok gördüğümüz, en çok konuştuğumuz kitap sanırım Kafamda Bir Tuhaflık. O yüzden sizi çok sıkmadan, kısa bir yorum yapmak istiyorum.
Benim Pamuk'tan ilk kitabım. Kitap Ağacı yılbaşı hediyeleşme etkinliği sırasında gelmişti. Hediye gelmeden önce de kitapçılarda bol bol içini açıp karıştırmıştım. O yüzden pek güzel bir hediye oldu benim için.
Kitap, İstanbul'da çocukluğundan beri dikiş tutturmaya çalışan bozacı Mevlut'un (Mevlüt değil, Mevlut) hayatını merkez alarak şekilleniyor. Yan karakerler bolca mevcut. Mevlut'un babası, amcaoğulları, karısı, baldızları, arkadaşları hatta müşterileri. Zaman zaman onların dilinden de dinliyoruz hikayeyi.
Mevlut'le akşamları boza satmaya çıkmayı çok sevdim. Karısı Rayiha'yla sessiz ama doyumsuz aşklarına imrendim. Amcaoğullarına yeteri derece gıcık oldum. Beni en en en çok hüzünlendiren, babasıyla İstanbul'a ilk geldiklerinde yıllarca yaşadıkları eve, 30 sene sonra geri dönmesiydi. O anı yaşadım, içim acıdı. Ben anılarından çok aşırı etkilenen bir insanım. O yüzden oldu sanırım ağlamam. Pamuk'un, kitabın sonlarında Mevlut'u orada yaşatması bana iyi geldi.
Kitap yakın tarihe güzel bir ışık, o zamanların göçebe insanlarının İstanbul'daki hayatlarına başarılı bir tanıklık. Hiç sıkılmadım. Kitabı elime her aldığımda su gibi aktı. Bence eğer bu ara her şeyden sıyrılıp, keyifli bir yolculuğa çıkmak isterseniz kesinlikle önerim bu kitabı okumanız yönünde. Kitabı beğenmeyenler de mevcut ancak bu, kitaptan ne beklediğinize bağlı. Ben kafamı çok yormayan, kaliteli bir roman okumak istedim. İstediğimi de aldım. Okuyorsanız, okuduysanız yorum bırakmayı unutmayın. Keyifli ve bol okumalı bir gün dilerim.
Not: Boza yapmayı üniversitede öğrenmiştik. İsterseniz bi ara yazısını yazarım. Yapar içeriz :)