2012 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

NELER İZLEDİM #48


Merhaba herkese. Yeni bir neler izledim yazısıyla beraberiz. Vizyondan bir film izlediğim ve kaçırmanızı istemediğim için izin günümde hemen oturdum bilgisayar başına. Buyrun başlayalım. (Yorumlara anlayamadığım bir şekilde cevap yazamıyorum, en son postlara numara vermemi ileten okuyucuma teşekkürler! Bu sorunu yaşayanlar ve çözüme kavuşturabilenler varsa bana yazabilir mi? :( )

   Fifty Shades of Grey filmine karşı hep bir önyargılıydım nedendir bilinmez. Hakkında çok fazla yazıldı çizildi diye belki de. Ama serinin ikinci filminin vizyona girdiğini görünce artık izlemeliyim dedim ve ilk filmi evde izledim. Christian Grey adlı insan diyeceğim artık ama değil yani bence :( oldukça zengin bir abimizdir. Bir röportaj için Anastasia yani kısacası Anna ile tanışırlar. Ve ilk andan itibaren aralarında karşı konulamaz bir çekim oluşur. Yavaş yavaş sevgililiğe doğru giden yolda birkaç pürüz vardır yalnız. Grey'in iflah olmaz yatak odası kuralları ve fantazileri vardır. Kendisine bir "itaatkar" aramaktadır. Partnerine acı çektirmekten, onların üzerinde töbe estafurullah aletler kullanmaktan büyük haz almaktadır. Bunlar tabii ki oldukça sinematografik şekilde aktarılmış, aklınıza deli dehşet işkenceler gelmesin ama bir kadın olarak gurur kırıcı haraketler olduğunu söylemeden de geçemiyciğim :( Aralarında bir kontrat imzalarlar ve keyiflerine bakmaya başlarlar. Grey, kızımıza akıl almak süprizler de yapar, adeta aşıktır ama kendisine dokunulmasını istemiyor, beraber uyumuyor filan, kızımızı üzüyor anlayacağınız. Sonra işler öyle bir noktada kopuyor ki, aşk bile bir arada tutamıyor. Keyifli bir filmdi, daha önce de izleyebilirmişim aslında.

     Gelelim serinin devam filmi olan Fifty Shades Darker'a. Aşıklarımız artık ayrıdır ve kızımız Anna bir yayım kuruluşunda editör asistanı olarak iş bile bulmuştur. Yakın arkadaşı Jose'nin fotoğraf sergisinde, Grey karşısına çıkar ve yalnızca konuşmak istediğini söyler. Tatlı bir akşam yemeğinin ardından tekrar bir araya gelen çiftimiz, kontrat maddelerini yeniden gözden geçirirler ve artık daha fazla sır olmaması için anlaşırlar. Grey yine yatak odasındaki "Hakim"lik rolüne, Anna da "İtaatkar" rolüne devam eder. Ama tabii çok daha yumuşak çizgilerle. Kızımızın ellerini bağlasa bile seksin ortasında çözüp kenara atabiliyordur artık Grey. Bu sırada hayatlarında artık kıskançlık duygusu da ağır basan çiftimizi, rahat bırakmayan insanlar sarar. Anna'nın patronu, Grey'in eski itaatkarları filan derken ortalık karışır. Ama artık Grey'in de sakinleştiğini gördüğümüz ilişki çok daha normal olmaya başlamıştır. Hala yaptığı şeyleri onaylamıyorum, bazen ağzınız açık kalabilir! Müzikleri efsane ötesi olan filmde en beğendiğim şarkı John Legend'dan One Woman Man! Hemen Spotify'da listenize ekleyip tadını çıkarın. Ve filmi de vizyonda izlemek güzel bir fikir, benden söylemesi.

     Cherly; eşinden boşanmış, annesini yeni kaybetmiş ve bu yas süresinde uyuşturucu sorunları olan orta yaşlı bir kadındır. Hayatında hiçbir şey yolunda gitmeyince oldukça riskli bir karar alır ve Pasific Crest yolunu yürümek için yola çıkar. Bu yol nasıl bir yol derseniz; Kaliforniya'dan geçip Meksika'ya vardığınız, oradan da Kanada'ya ulaştığınız bir rota. Tabii ki bu süreçte iklim, doğa olayları, vahşi yaşam, insanlar, fiziksel sıkıntılar da sizinle beraber. Cherly aslında hem içsel hem de fiziksel bir yolculuğa çıkar. Yaşadıkları, kendini ve hayatı sorgulayışı hiç bitmez. Aç kaldığı, ateş yakamadığı ve suyunun bittiği sahneler beni çok gerdi. Düşünsenize; dağın başında bir başınızasınız ve su yok! Olacak iş değil. Onca psikolojik sıkıntının üzerine böylesi bir yolculuğa çıkma fikri hangi aklın ürünüdür orasını anlamadım, ben dayanamazdım sanırım. Filmle beraber anlıyorsunuz ki aslında, derdiniz kimseyle değil, sadece kendinizle. İçsel hesaplaşmanız bittiğinde çok daha dingin, kendinden emin ve daha pozitif devam edebilirsiniz hayatınıza. Arada yalnız kalmak, kendini dinlemek iyidir! Çok çok keyifli, özellikle kadınların izlemesi gerektiğini düşündüğüm bir yol filmi Wild. Gerçek bir olaydan yola çıkılarak beyaz perdeye aktarılan Wild, Cherly Strayed adlı bir kadının yol hikayelerinden oluşan Wild:From Lost to Found On The Pasific Crest Trail adlı kitaptan uyarlama. Kendisi de çekimlerde bulunarak başrol oyuncusu Reese Witherspoon'a destek olmuş.

     Beni biraz hayal kırıklığına uğratan bir filmde sıra. 2012 yapımı Hyde Park on Hudson'ı başrollerindeki Laura Linney ve Bill Murray'e kanarak izledim desem hiç de yanlış olmaz. Avrupa'da yaşanan savaş İngiltere'yi tedirgin etmektedir. Bu sebeple Amerika'nın desteğini almak için o dönemin başkanı Franklin Roosevelt'in evine konuk olan Kral ve Kraliçe nin ziyareti sırasında yaşananları konu alıyor film. Başkan olmadan önce çocuk felci geçiren Roosevelt'in o dönem hayatına uzak uzak uzak kuzeni Daisy girer. Kendisine hem mental hem de fiziksel olarak neden olduğunu anlamadığım bir şekilde yardım eder. Yani etrafında çilekeş karısı, hizmetkarları varken neden girdi hayatına anlamadım ama aralarında bir çekim de başlar. Tabi psikoloji çok da iyi değildir Roosevelt'in. Daisy'nin hayatına girmesiyle bambaşka olaylar yaşanır çevrede. Ben aslında Franklin Roosevelt'in hayatını anlatan başka bir film izlemiş ve çok beğenmiştim. Warm Springs adlı filmde ne kadar pozitif yönünü tanıdıysak, bu filmde kendisinden nefret ettim. Velhasıl kelam pek keyif aldığım bir film değildi. Yalnızca başkanla ilgili detaylı bilgi almış oldum, o kadar. İzlemeyin.

    Kalemini çok başarılı bulmasam da, filmlerini kafa dağıtıcı olduğu için izlemeyi seviyorum Özcan Deniz'in. Su ve Ateş de onlardan biriydi benim için ama sonunda salak gibi ağladım yaa :D neyse onu anlatırım. Haşmet çok büyük bir aşiretin vasisidir. Karşı aşiretten birini öldürünce Londra'ya kaçar kardeşiyle birlikte. Burada Yağmur isimli kızımız (Yasemin Allen) ile tanışır ve kısa sürede aşık olurlar. Ama kan davasının bitmesi için Haşmet'in karşı aşiretin kızları ile evlenmesi gerekmektedir. İstemeye istemeye kızla evlenir, bizim Yağmur da garibim hamile kalmış bi de Haşmet'ten. Napsın utana sıkıla babasının yanına Türkiye'ye döner. Yağmur'un izini kaybeden Haşmet, bir gün büyüyün oğlu ve Yağmur'u görür ve tekrar beraber olmak için kaçarlar. Ama karısı tutkulu ve iflah olmaz bir aşiret kızıdır, nasıl kaptırır Haşmet'i bir sarışına? Yine tabi kanlar dökülecek, sevenler kavuşamayacak filan. Bu arada filmi, bir kızın kitap okuyuşuyla beraber izliyoruz. Yani olaylar aslında bir romanda geçiyor, biz de kız okudukça izliyoruz olayları. İşte düğüm, o kitabın yazarıyla beraber çözülüyor. Sonunda bu yüzden salak gibi ağladım yaa. Bence kafa dağıtmalık çerezlik bir film. Ağlamak isteyenlere.

Başka bir beşlikte görüşmek üzere. Hoşçakalın.

NELER İZLEDİM #37


Herkese merhaba! Tabi eğer buraya uğramayı unutmadıysanız. Biliyorum, yazma konusunda çok verimli değilim ama günde en az 2-3 kere " Hadi Seda bi yazı yaz " diye mutlaka aklımdan geçiyor. Gerçi kimse okumasa da, ben seviyorum burayı, benim tatlı film günlüğüm :) Sizi daha fazla bekletmeden filmlere geçiyorum, buyrunuz.

     Unfaithful'u izlemeyen bir ben kalmışım, tamamlamak istedim. 2002 yapımı, ülkemizde Sadakatsiz ismiyle gösterime giren Unfaithful, dillere destan bir hikaye. Oldukça sakin bir aile hayatları olan Connie ve Edward Sumner çifti, tatlı mı tatlı oğullarıyla beraber yaşamaktadırlar. Her şey dışarıdan keyifli görünse de, anne Connie zaman zaman kendisini yalnız hisseder. Çünkü kocası bir işkolik! Kusura bakma Richard, sana burda biraz kızdım. Her neyse; oldukça güzel ve alımlı bir kadın olan Connie rüzgarlı bir günde taksi çağırdığı sırada bir erkekle tanışır, Paul. Olacak bu ya, talihsiz bir tanışma hikayesi, başlarına daha başka dertler de açacaktır. Ve aldatma hikayemiz burada başlıyor. Paul ile çok tutkulu bir aşk yaşayan Connie'nin gözü, yeri geliyor oğlunu görmüyor, kocasını mı görsün ? Aile, evlilik, sadakati harmanlayan başarılı bir film olmuş. Gerçekten kaliteliydi. Onun dışında Diane Lane su gibi bir kadınmış, hayranlıkla izledim. Bu arada bu rolüyle Oscar'a aday olmuş. Richard Gere ise filmin ilk yarısında çok pasifti. İkinci yarıda adam şaha kalktı inanamadım, neler yaptın sen o tatlış gözlüklerinle Richard oldu mu hiç :D Tatlış gözlüklerine hayran olduğum bir diğer filmi Sabrina' yı şuradan okuyabilirsiniz. Tabi unutmadan Richard Gere ve Diana Lane'nin Unfaithful'un rövanşını alıp çılgın birer aşığı oynadığı Nights in Rodanthe ' yi de şuradan okuyabilirsiniz. 

     Şimdi sırada beni duygudan duyguya sürükleyen 1994 yapımı Natural Born Killers var. Başrollerde Woody Harrelson, Juliette Lewis'in olduğu film, suç ve dram konusunun işlendiği en güzel filmlerden sanırım. Mickey ve Mallory; suçun tam göbeğinde, kafaları sürekli bi dünya gezen iki çılgın aşıktır. Ama gerçekten çılgın aşıklar, böyle bir bağlılık yok! Birbirleri için yapmayacakları şey olmayan çiftin işledikleri cinayetlerin bir nedeni olmamakla beraber, bundan oldukça da keyif almaktadırlar. Yine bir eczane soygununda yakalanır ve medyanın büyük ilgisini çekerler. Halk tarafından da büyük bir merakla takip edilen Mickey ve Mallory, hapishanede ayrı hücrelerde tutulurlar. Bu iki çılgına bunu yapmayacaktınız dostum! Efsane bir ayaklanmayla tekrar kavuşan çiftimiz, kaldıkları yerden devam edecek mi acaba? Filmde öyle sahneler vardı ki çok gerildim. Onun dışında sürekli ama sürekli öpüşen çiftimizin aşkı çok aşırı geldiği için sevemedim. Böyle aşklar görmek istemiyorum :D Ama kesinlikle izlenesi ve yoruma oldukça açık bir film. Ayrıca yönetmen Oliver Stone ve senaristlerden biri Tarantino! 

     Mutlaka afişini gördüğünüz I Origins neden benim blogumda da yer almasındı? Nihayet izledim. 2014 yapımı filmin başrolleri Michael Pitt ve Brit Marling, yönetmeni ve aynı zamanda senaristi ise Mike Cahill. Brit Marling'e bayılıyorum bu arada, harika bir oyuncu. Neyse efendim, filmimiz evrim konusunu kanıtlamak istercesine hızlı bir giriş yapıyor. Genç bilim adamı Ian, yardımcısı Karen ile gece gündüz çalışmaktadır. Bu sürede tatlı bir aşka da tutulan Ian, insan gözünün evrim sürecini araştırdığı için, sürekli farklı insanların gözlerini de çekmektedir. Her insanın kendine özgü gözleri ve dolayısıyla kendi evreni olduğunu kanıtlamak uğruna çıktığı bu yolda, fikirlerini etkileyen çok yıkıcı bir olay yaşar. 7 yıllık bir sürenin sonunda gözlerin veritabanını oluştururlar, kendi oğlunun gözü ile yıllar önce yaşamış bir adamın verileri örtüşünce, araması gereken başka bir gözün peşine düşer. Düşündürücü ve başarılı bir filmdi. Şiddetle öneriyorum.

     2010 yapımı, orijinal adı Going the Distance olan, ama dilimize Seni Uzaktan Sevmek gibi oldukça arabesk bir şekilde geçen film, bu yazımızın romantik komedisi olsun biraz renk katsın. Erin ve Garrett güzel bir ilişki içindeyken Erin stajını tamamlayarak San Fransisco'ya dönmek zorunda kalır. Aslında iş yerinde kalmayı çok fazla istese de, mendebur patronu kızı oyalar. Erin de bir umut belki iş bulur geri dönerim diye düşünür. Bu süreçte ikilimiz için uzak ilişkinin başlangıcı yapılır. Başlarda çok iyi gider aslında, uzun uçak yolculukları aşklarına engel olmaz, fırsat buldukça görüşürler. Ama meşakkatli bir olay olan uzak ilişki, onları da temelinden sarsmaya başlar. Zaman geçtikçe birbirleri için yaptıkları fedakarlıklar bile kavgaya neden olur. Yer yer güldüren bir film -ki ben Drew Barrymore'u çok severim. Film çok bizden ya, sevdim. Tatlı bir pazar sabahı filmi. Sevgilinizle izleyin, sonra romantik komedide ağlarsanız karışmam :D

     Yıllardır izlemeyi sürekli ertelediğim Rust and Bone' u nihayet izledim. İyi ki izlemişim! Filme neden bu kadar heveslendiğimi hatırlamıyorum ama afişini her gördüğümde izlemeliyim diyordum. Konusunu da okumamıştım ayrıca, niye öyle yaptıysam artık :D Konusuna geçelim. Stephanie bir balina eğitmenidir. Gösteriler yapar. Alain ise hayatta dikiş tutturamamış, oğluyla beraber ablasının yanına sığınan bir adamdır. Bir gece kulübünde yolları kesişen çiftimizin bir sonraki buluşması, Stephanie'nin yaşadığı kazadan sonra olur. O feci kazada, balinaların saldırısı sonucu bacaklarını kaybeder Stephanie. Hayata kendini kapattığı sırada Alain onunla zaman geçirir. Yüzmesine yardım eder, para kazanmak için yaptığı dövüşlere onu da getirir, hatta mutlu etmek için seks bile yapar. Bu sıradışı çiftin ilişkisi Alain'in vurdumduymazlığı ile zaman zaman sarsılsa da, aşk işte! Ayrıca filmin sonlarında oğlu ile yaşadığı o talihsizlik beni öyle çok etkiledi ki yastıkları yumrukladım :( Kuru bir aşk filmi değil, her duyguyu yaşatan kaliteli bir film. Zaten Marion Cotillard gerçeğini kimse görmezden gelemez. Kadın rolü yaşadı resmen. Bu arada film Fransızca orjinal dilinde çekilmiş. Yönetmeni Jacques Audiard'ın başarılı başka bir aşk-gerilim filmini de şurada anlatmıştım. Okumak isterseniz link bıraktım.

Yine baya konuştuğum bir yazı oldu, mazur görün. Aralarında izledikleriniz var mı ya da izlemeyi düşündürdüğüm var mı, yorumlarınızı paylaşırsanız çok mutlu olurum. Sıradaki filmleri sağ üstteki renkli afişli kısımdan takip edebilirsiniz. Yok ben seni bekleyemem derseniz üzerlerine tıklayıp inceleyebilirsiniz. Burada olduğunuz için çok teşekkürler. Görüşelim tekrar.

NELER İZLEDİM #31


Nasıl da güzel bir günbatımı. Yalnız ya da değil, bir gün güneşi şöyle uğurlamak istiyorum ben de. Bunu yazalım bi kenara. Neyse biraz da olsa enerji doldum, sizinle konuşmak için motivasyonum tam. Hadi başlayalım.

     Zac Efron'un genç kızlar tarafından yenilip yutulduğu zamanlarda çekilmiş, baya da sevilmiş bir film 17 Again. İşinden kovulmuş, eşiyle de ciddi sıkıntılar yaşayan Mike; ak sakallı bir dedenin anlamadığım büyüsüne denk gelir ve 17 yaşına geri döner. Ama tabi o zamana değil, sadece görüntüsü değişir. Göbekli, yaşlı hali gider; cillop gibi bi genç gelir karşımıza. Öff sonrası acayip klasik zaten. Okula başlar, kızıyla oğlunu orada izler, eşiyle yakınlaşır filan. Beni en çok Mike'ın yanında yaşadığı arkadaşıyla, okul müdiresi arasında yaşananlar eğlendirdi. Adamın über zengin oluşu, yaptığı sıradışı süprizler, beraber Elfçe konuşmaları ve bunu fantaziye dönüştürmeleri filan bombaydı :D Hayatın anlamını ve ailesinin hayatındaki yerini tekrar hatırlayan Mike, bakalım geri döndüğünde her şeyi yoluna koyabilecek mi? Tatmin etmeyebilir sizi ama eğlenceli bi film.

IMDb sırası ve puanı : 442 - 6.4

     Ünlü yönetmen Terry Gilliam'dan, başta medyaya sunulan her bir afişiyle bile dikkatleri üzerine çeken The Zero Theorem'i nihayet izledim. Ben başroldeki Christoph Waltz'u hiç mi bi yerde izlememişim anlamadım ama o kel hali beni oldukça rahatsız etti. O şekilde bi başladım izlemeye. Konu karışık. Qohen bir bilgisayar dehasıdır. Çalıştığı yerden sıfır teoremini açıklaması istenir. Böylelikle istediği özgürlüğe kavuşacaktır. Evine özel bir bilgisayar sistemi kurulur. Orda gece gündüz çalışır. Evinin o kasvetli havası, adamın yalnızlığı çok etkileyiciydi. Arada bir Bainsley adında oldukça çekici bir kadın kendisini farklı kılıklarda ziyaret eder. Onun da büyüsüne kapılan Qohen, amacına ulaşırken biraz sendeler, kafası karışır, hayatını sorgular filan. Evet derin anlamlar içeriyordu ama beni pek yakalayamadı film. Görsel ögelerini ve oyunculukları çok başarılı bulduğumu söylemem gerek. Konuşmak isteyenleri yorumlara bekliyorum.

IMDb sırası ve puanı : 2205 - 6.1


     Aslında Cloud Atlas filmi için pek ümitliydim ama hiç-bir şey an-la-ma-dım. Yine görsellikte zirveye çıkmış bir film. O konuda hemfikiriz. Ama konusunu anlamadım ya, keyif vermedi. Üzgünüm Tom Hanks.








IMDb sırası ve puanı : 697 - 7.5
     Robert Pattinson'u vampirlik dışında bambaşka bir rolde izlediğimiz 2014 yapımı The Rover filmi sıradaki filmimiz. Eric, oldukça sıradan, sıcak bir günde başrolümüz Eric; gittiği benzinlikte bir çete tarafından soyulur. Arabası ele geçirilen ve ortada kalan Eric pes etmez, onların bıraktığı arabayla peşlerine düşür. Fazla aksiyonlu olmasa da alttan alttan germeyi başaran bir kaç takip sahnesi oldukça hoştu. İzlerine kaybettiren hırsızları aramaktan vazgeçmeyen Eric, yolda hırsızlardan birinin kardeşi olan Rey ile karşılaşır. Rey, normal değil pek. Biraz zeka özürü mevcut. Ama çok iyi biri. Ben çok sevdim :) O da Eric'e yardım eder abisini bulması için. Kurak iklimde ordan oraya gezip, arada bir konaklayarak vakit geçiren bu ikili, bakalım adamları kaçtıkları yerden bulabilecekler mi? Çok kıyıda köşede kalmış bir film, ama ben sevdim. Robert'ın çirkinliği hatrına izlenir.

IMDb sırası ve puanı : 3732 - 6.4


     Üç arkadaş ve doğaüstü bir yolculuk hikayesi. 2014 yapımı The Signal, genç oyuncular ve bir adet Laurence Fishburne içeriyor. Bilgisayar ve hackerlıkla yakından ilgilenen ve gizli biri tarafından ilginç mesajlar alan arkadaşlar, bu sinyalin peşine düşerler. Yolculuk sırasında sinyal aldıkları evi bulurlar ve klişe! Gecenin bi vakti girerler o eve. Sonra ordan oraya savrulurlar ve sabah uyandıklarında bembeyaz bir araştırma binasında bulurlar kendilerini. Kız baygın haldedir. Kızın sevgilisi, bir şeylerin yolunda olmadığını anlar ve oradan kurtulmak için o kötürüm haliyle büyük savaş verir. Sedyeyle kaçma kısmına dikkat! Güzel bir kaçış sahnesi daha. Doğaüstü yeteneklerle dolu film, devamlılık hatalarıyla doluydu. Yani bir sahnede kızın tişörtü maviyse, aynı sahnenin ön taraftan çekilmiş halinde tişört pembe mesela. Çok göze batıcı ve dikkat dağıtıcıydı. Onun dışında genç oyuncuların oyunculukları çok çok iyiydi.

IMDb sırası ve puanı : 1538 - 6.1


Nisan ayı güzel bir aydı. Yepyeni başlangıçlar için güzel adımlar attığım. Yorumlarınızı bekliyorum. Şahane bir haftasonu geçirin!

KISA FİLM / SNOWDRIFTER (2012)

Kar dolu geçen günlerimiz adına, tatlı mı tatlı bir kısa film paylaşıyorum sizinle.
 Keyifli pazartesiler. 


detaylı bilgi için FİLMİNEBANDIM 'a uğrayınız.


NELER İZLEDİM #25


Merhaba hoşgeldin! Bugün nasılsın? Ben; karşımda doldurulmayı bekleyen kolilerimle bakışarak, uzun süre internetsiz kalacak olmanın verdiği gerilimle pazar günü blogumu boş bırakmamanın derdine düştüm. Taşınıyoruz ve hayatımda ilk defa taşınıyorum :D Daha öncelerinde çocuk olduğum için her seferinde babaannemlere yollanırdım. Sonra kurulu eve gelirdim. Adeta bir prenses ^^ Şimdi uğraş bakalım Seda. Ben en değerlilerim olan kitaplarımı kolilerken, siz güzel güzel filmleri okuyun. Belki birkaç tane seçip izler, bana güzel enerjiler gönderirsiniz. 


     Kendi kulvarında sanırım oldukça fanı bulunan bir kitaptan filme uyarlama The Perks of Being a Wallflower. Başrollerde tatlılıktan ölen Logan Lerman, güzelliğini aşırı çok kıskandığım Emma Watson :( , ve ve ve hayatımın efsane filmlerinden olan We Need To Talk About Kevin 'le tanıdığım Ezra Miller var. Charlie, liseye yeni başlayan, daha ilk günden okulun biteceği günleri sayan sakin ve oldukça utangaç bir çocuktur. Bir ders sırasında tanıştığı Patrick ile kabuğunu kıran ve Patrick'in üvey kardeşi Sam ile içinizi ısıtıcak platonik bir aşka yelken açan Charlie, zaman geçtikçe kendisine güzel bir ortam yaratır. Çok küçükken kaybettiği teyzesiyle ilgili anıları, O'nu zaman zaman sıkıntıya soksa da yola bir şekilde devam eder. Burda bir sorum var. Teyzesiyle ilgili asıl öğrendiği şey neydi ya? Ben anlamadım. Bilen bi yazarsa sevinirim. Bi de mutlaka bir şans verin bu filme!

SEVDİKLERİM
* Filmde çalan şarkılar! En fes. 

     Bu filmi de daha yeni izledim ya bravo bana. Gerçi daha ne izlemediğim kült filmler var, yazsam blogumu resmen engellersiniz ama, olsun, hepsini ölmeden izlerim inşallah. Harry ve Sally, mecburi bir yolculuk sırasında tanışırlar. Daha sonra yıllarca birbirlerini görmezler. Tekrar karşılaştıklarında hayatlarında köklü değişiklikler olan bu iki insan arasında, duygusallıktan bir tık uzak arkadaşlık başlar. Biri eşinden boşanır gider diğerinin yanında sızlanır, biri sevgilisinden ayrılır gider diğerinin omzunda ağlar. Tabi kanka ayağı ... derler ya o hesap :D Aslında bizimkiler seviyormuş yahu birbirlerini! İşte bu süreçte kaçmalar, kovalamalar falan filan var. Konu basit ve net, ama günümüzde bile en romantik filmlerden biri olmayı başarmış. Tam sevgiliyle izlemelik, onu bi kenara not edin. Bi de şu meşhuuur restorandaki sahneyi, MGM Movies'te sevgili Digitürk kestiği için izleyemedim. Abartı bulanlar varmış ama, bi şey diyemiyorum. İzlenesi. Not edin.

LİSTELER
* Tüm Zamanların En İyi 50 Romantik Filmi #2 ( tık tık )
* En İyi Romantik Filmler (Time Out) #25 ( tık tık )
* En İyi 101 Senaryo (WGA) 40 ( tık tık )
* Empire 500: Tüm Zamanların En İyi 500 Filmi #90 ( tık tık )
* İzlemeniz Gereken 555 Film (ntvmcnbc) #546 ( tık tık )
* Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1001 Film #798 ( tık tık )
* New York Times: Görülmesi Gereken En İyi 1000 Film #965 ( tık tık )

     Michael Fassbender'ı tüm film boyunca kafasında koccaman bir maske ile izlediğimiz çok değişik bir film Frank. Jon, başarılı bir müzisyendir ve artık bir gruba dahil olup kendisini bulmak istemektedir. Soronprfbs adlı oldukça absürd bir gruba, yine çok absürd bir şekilde dahil olan Jon, tam zamanlı işinden bile vazgeçer. Her bir üyesi bambaşka karakterlere sahip olan grup, son albüm çalışmaları için şehir hayatından uzaklaşır ve bir evde çalışmaya başlarlar. Jon, bu ilginç insanları tanıdıkça kararını sorgulasa da, her yeni günle beraber yaşadıklarına hayır diyemez. Grubun baş üyesi Frank, maskeyi sadece sahnede değil, 7/24 kullanır. Bu Jon kadar sizi de delirticek emin olun. Yükselişte olan bir oyuncu için tüm filmi yüzünü kullanmadan oynamak hayli riskli olsa da, sevgili Fassbender ellerini kollarını , ses tonunu bile büyük bir profesyonellikle kullanarak, benden tam puan aldı. Ay mutlaka izleyin, çok farklı bir deneyim.

     Afişiyle bile heyecanlandıran filmleri ben baştan çok seviyorum! Seeking a Friend For The End of The World, başrollerinde hep çok güldüren ama bu filmde hüzünlendirmeyi de ihmal etmeyen Steve Carell ve o uyuzlar uyuzu şekillere soktuğu ağzıyla Keira Knightley'ı barındırıyor. Artık Dünya'nın sonu gelmiştir. Büyük bir çarpışmayla beraber yok olacak Dünya'da geri sayım başlamıştır. Bu büyük kaos içinde karısı tarafından terk edilen Dodge, evinde yalnız başına otururken sevgilisiyle kapışan Penny'i kısa bir süreliğine misafir eder. Aralarında başlayan muhabbetle beraber, Dodge beyefendinin hiç unutamadığı eski sevgilisine ölmeden kavuşmasının planını yaparlar ve yola koyulurlar. Yolda bir çok durağa uğrayıp, ortamdaki kaostan nasiplerini de alan ikili arasında çok naif bir ilişki başlar. Son sahnesiyle beni öldüren film, iyi ki izledim dedirtenlerden. Peki ya siz, dünyanın son saniyelerinde, kimin yanında olmak isterdiniz?

  
     Her zamanki gibi bir devam filmini, ilkini izlemeden izledim. Helal be bana, valla. Büyük başarı. 4: Rise of The Silver Surfer, 2007 yapımı bir fantastik film. Süper kahramanlardan oluşan 4 arkadaşımız, her zamanki gibi dünyayı kurtarma derdindedir. Her birinin çok ilginç güçleri var. En komiği kolları bacakları uzayan Reed'inkiydi. Ya bi de sen takımın beynisin. O girdiğin kılıklar neydi öyle ya :D Jessica Alba da tüm lensli ölü balık bakışlarıyla arzı endam eyliyordu. En sevdiğim kurabiye adamdı valla (Adını ben taktım. Anladınız siz). Yaani kötü değildi. Fırsat bulursam ilkini de izlerim. Sıkmadan izlenebiliyor en azından. 



Okuyan, okumayıp resimlere bakıp kapatan, yorum bırakan bırakmayan herkese çok çok teşekkürler. Biliyorum orda yüzlerce insan var ve hayatınızın birkaç dakikasına eşlik ediyor olmak harika bir duygu. Keyifli bir pazarınız, ardından güzel bir haftanız olsun. Görüşmek üzere.

NELER İZLEDİM #23


Koca bir pazarı evde takılarak geçirmek gibisi yok! Sanırım iki haftada bir bunu uygulamak lazım. Tüm hafta çalışınca, vücut bir detoxa ihtiyaç duyuyor, o belli :)
İzin günümde sabahın köründe müşteriler tarafından uyandırılmış da olsam, ben bu pazarımı çok sevdim. Bugün bol bol bloglarınızı okuyup, yepyeni filmleri not etmeyi planlıyorum. Eğer siz de yeni filmler avlamak isterseniz hadi gelin, size yepyeni 5 filmden bahsediyim.

barbara
     2012 yılına ait, izlenecek listemde bisikletli bir kadın afişiyle birlikte arz-ı endam eden filmimiz Barbara. Soğuk Savaş Dönemi. Doğu Almanya'ya sürülmüş genç bir kadın doktorun, Batı Almanya'ya geçmeye çalışma hikayesi. Barbara çok yalnız bir kadındı. Öyle derinden hissettim. Sürülmüş olmanın verdiği ortama yabancılık çok açıktı. Bir yandan işini yaparken bir yandan kaçmanın planlarını yaparken, duyguları onu ele geçirirse; gitmek mi daha kolay olacak yoksa kalmak mı? Güzel bi soruydu. 2012 Berlinale'de Gümüş Ayı ödülünü kazanmış olan film, bizde de 31. İstanbul Film Festivali'nde "Dünya Festivallerinden" bölümünde boy göstermiş. Yönetmen Christian Petzold, 62. Berlin Film Festivali'nde En İyi Yönetmen Ödülü'nü kapmış. Barbara'ya can veren Nina Hoss'un o soğuk güzelliği filmin en güzel şeylerinden.

SEVDİKLERİM
* Kuvözde yatan bebeklerle ilgili hikaye etkileyiciydi.
* Barbara'nın o kahverengi topuklu ayakkabılarından bana da alabilir miyiz?

darısı başıma
     Listelist'te tavsiyesini okuyup, Digitürkte'de yakalayınca kaçırmayıp izlediğim bir film The Wedding Planner. Konusu oldukça klişe ve dandik olmakla beraber, acayip bir şekilde kendisini izletiyor. Evlilik yaşını çoktan geçmiş olan Jennifer Lopez ablamız, başarılı bir düğün organizatörüdür. Her şeyi, kendi mutluluğunu bile bir kenara bırakıp kendisini işe adamıştır. Bir gün, yolda topuklu ayakkabısının azizliğine uğrar ve doktor bir adamla yolları kesişir. Beraber oldukça hoş vakit geçiren bu ikilinin arasında önemli bir engel vardır: Jennifer'ın, adamın düğününü organize etmesi! Ne kadar da yaratıcı di mi? :D Neyse ama, 2001 yılına göre düşünürsek, tatlış bir konusu olduğunu söyleyebiliriz. Lopez'in bol glosslu dudaklarını, harika kalçasını dert etmem derseniz, alın sevgilinizi/eşinizi yanınıza (Seda, burada hanımlara sesleniyordu) keyifli bir film seyredin. Garantisi benden.

SEVDİKLERİM
* Bu dans sahnesini, Lopez'in mimiklerini çok sevdim. İngilizce versiyonunu bulamadım.
 şuraya tıktık
* Dans sahnesinde Lopez'in giydiği kırmızı elbiseyi de dolabıma bi ekleyiverelim.

the missing picture
     Şimdi sizi çok değişik bir filmle tanıştırıcam. L'image manquante (Eksik Resim). Tüm oyuncularının sadece kilden yapılmış figürlerden oluştuğu, 1970li yılların Kamboçya'sında Kızıl Kmerler tarafından ele geçirilen yönetimin, halka yaşattıklarını izlediğimiz çarpıcı bir film. Kil figürlerin dışında, zamanında çekilmiş gerçek görüntülerin de yer aldığı filmi, bir dış sesle beraber izliyoruz. Adam, kendisini anlatıyor, killer hayat veriyor, biz izliyoruz. Kızıl Kmer rejiminin, insanlarda fiziksel ve ruhsal boyutta açtığı derin yaraları hayretle izleyeceğiniz, ufak da olsa neler olmuş vay anasını diyebileceğimiz farkındalık yaratan bir film. Bol festival ödüllü film, ayrıca 2014 yılında Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar'a aday olmuş, 66. Cannes Film Festivali’nde ”Belirli Bir Bakış” ödülünü kapmış. Yönetmen Rithy Panh'i sabrından ve böylesine başarılı bir film ortaya koymasından ötürü tebrik ediyorum. (tebriği hiç bir zaman u-la-şa-ma-dı)

bal
     Vicdanıyla her zaman büyük bir kavga içindeyken, ölüm meleği olmak ne kadar kolay olabilir ki? Miele (Bal) takma adıyla, tedavisi olmayan hastalıklara sahip ve büyük acılar çeken insanları, çeşitli ilaçlar vererek acılarını dindirmeyi kendine iş edinmiş bir kadının hikayesini izliyoruz. Her seferinde büyük pişmanlıklar yaşıyor, ilacı vucüda enjekte ettikten sonra kimseyle göz göze gelemiyor. Derken bir gün aldığı iş, hayatını tekrar yola sokması için büyük fırsat olur O'nun için. Yaşlı bir adamcağız, ölümcül bir hastalığı olduğunu ve kesin çözümü yani ölümü erkenden yaşamak istediğini söyler. Gerekli ayarlamaları yapan Miele, adamın aslında hasta olmadığını sadece intihar etmek istediğini öğrenir. Bunu engellemek için elinden gelen her şeyi yapar. Bu süreçte aralarında oluşan bağ, Miele'yi vicdanıyla baş başa bırakır. Artık yeni bir yol çizmenin zamanı gelmiştir. 2013 Cannes Film Festival'nden haklı bir ödülle dönen bu filmi izleneceklere ekleyin.

marry me
 



     2014 Belçika yapımı, Türk bir yönetmenin elinden çıkan, klasik bir yabancı damat komedisi. Trouw Met Mij (Marry Me), gereksiz bir filmdi. Çok şükür onu da film seçkime ekledim.






     Daha başka neler izlemişim, sırada neler var merak edenleriniz varsa, yan taraftaki rengarenk bölümden görebilir, bana tavsiye ettiğiniz filmler varsa da seve seve yorum kabul ederim. Mutlu Pazarlar. (Ne kadar mükünse*)



NELER İZLEDİM #20

   

  Merhaba. Hayatımın dönüm noktalarından dönmediğim, ayağımın yarısının köşede, yarısının geride beklediği süreçlerden geçtim. Film izlemedim, kitap okumadım. Sadece çalıştım. Ama artık bir yerlerden başlamalıydım. Şanssız biriyim evet ama, her şey bir gün yoluna giricek. Buna inancım tam. Gelin biz sizinle tatsız şeylerden değil de, filmlerden bahsedelim :)

     You Can Count On Me, başrollerinde The Big C'den hayran olduğum Laura Linney ve Mark Ruffalo'nun olduğunu gördüğümden beri hep aklımdaydı. Bir an önce izlemeliydim ve heyecanla geçtim ekranın karşısına. Sammy ve Terry iki kardeş. Sammy, eşinden boşanmış, küçük bir oğlu olan, bankada çalışan yalnız bir kadındır. Terry ise ailesinden uzakta, oldukça kopuk, beş parasız bir hayat yaşamaktadır. Parasız daha fazla duramaz ve ablasının yanına gelir. Burada yeğeniyle ve ablasıyla vakit geçirir, Herkes filmi çok beğendiğini söylemiş ama bence oldukça sıradan bir flmdi. Oyuncular çok iyiydi tamam ama konunun gideceği noktalar belliydi. Bu filmden çok fazla şey bekliyordum ama karşılamadı beklentilerimi. Kötü bir film  mi, kesinlikle değil. Zaten baş yapımcı Martin Scorsese abimizse, bi bildiği vardır. Sıkılgan biriyseniz, tavsiye ettiklerimin arasında değil.

 
      Yine sıfır keyif aldığım filmlerden. 1997 yapımı Oscar and Lucinda. Fakirlere yardım etmek için kumar oynayan bir rahip. Zamane kadınlarına fark atan ve yüzden zamanın ötesine geçmiş bir iş kadını. Bir kart oyununda tanışan ve birbirlerine aşık olan bu iki insanın çok uçlarda hedefleri vardır. Oscar, camdan bir kilise inşa etmek ister. Herkes O'na karşı çıksa da, Lucinda hep destek olmaktadır. Film bir roman uyarlaması. 126 dakika gibi çok da uzun bir süresi var. Dediğim gibi beni pek sarmadı. Ralph Fiennes ve Cate Blanchett gibi iki harika oyuncuyu izlemek isteyenler buyurabilir. Sadece filmin sonları beni şööyle bir yakalamayı başardı ama, onu ekliyim haksızlık olmasın.

     Ya Seda böyle antin kuntin filmleri nerden buluyosun derseniz, vallahi ben de bilmiyorum. Sırada hangi filmler varsa arasından seçip izliyorum. Anchorman: The Legend of Ron Burgundy de onlardan birisi. Bir tv kanalında spikerlik yapan Ron, oldukça egoist bir insandır. Kanala yeni gelen bayan spiker Veronica, Ron için ciddi bir tehlikedir. Spikerlik konusunda hızlıca yükselen ve başarılar elde eden Veronica'yı kanaldan göndermek için Ron ve salaklar salağı 3 arkadaşı ellerinden geleni yaparlar. Filmden hiç umudum yoktu ama gecenin bi vakti sesim çıkmasın diye kıs kıs güldürdü beni. En en en çok Steve Carell'e güldüm. Bu adam müthiş ya. Yan rollerde olmasına rağmen filmi aldı götürdü. Bu arada film günümüzde değil, 1970'lerde geçiyor.

     1945 yılı. Annesi ve babası müttefikler tarafından esir alınan Lore, 4 küçük kardeşi ile savaşın ortasında kalır. Annesinin gitmeden tembih ettiği gibi, 900 km uzaklıktaki anneannelerine gitmek için yola koyulurlar. Bu bahsettiklerim bir bebek, 3 küçük çocuk bir de genç kızlığa yeni adım atmış Lore. Açlık, savaş, yorgunluk, anne-babasızlık... Yolculuk sırasında karşılarına Yahudi bir genç erkek çıkar. Ona güvenmemesi gerektiğini düşünen Lore, çaresizlik içinde kalınca, yanlarında durmasına izin verir. Filmde sırf yirmi dakika, kıza duyulan tutku ile ilgiliydi. Ama öyle sarsıcı sahneler vardı ki, hala çıkmıyor aklımdan. Hüngür hüngür ağlattı. Oyuncuların çoğu çocuk olmasına rağmen gerçeğe çok yakın oyunculuklar çıkmış. Bu bambaşka yol filmini, izlenecekler listenize mutlaka ekleyin.

 
     Hüngür hüngür ağlatan filmlerden bir diğeri Veda. 2010 yapımı bu film, benim kalemine hayran olduğum Zülfü Livaneli' ye ait. Mustafa Kemal Atatürk hakkında binlerce film, belgesel, kısa film var. Veda'da onlardan biri ama aslında değil. Değil çünkü çok duygu yüklüydü ya. Oyuncular oynamamış, yaşamıştı.  Diyaloglar, bakışlar, müzik!!! öyle bir dokundu ki kalbime, dakikalarca ağladım. Atatürk'ün Selanik'teki küçük hallerinden, 10 kasım 1938 saat dokuzu beş geçeye kadarki başarılar, aşklar, dostluklar, zaferler, yenilgiler, hastalıklar dolu hayatına başka bir bakış. Salih Bozok'un bize anlattığı Atatürk'ü bir daha, bir daha dinlemek için ekleyin listenize.

NELER İZLEDİM #12

    

 Baharın başlangıcı kabul ettğimiz, bu gri günden herkese merhaba. Baharı sevmem, gri güne aşığım şuan. Ama bugünün en güzel yanı 21 Mart Dünya Down Sendromu Farkındalık Günü olması. Google baharı kutlayacağına bunu kutlasaydı daha mutlu olurdum. Sosyal medya hesapları down sendromlu kardeşlerimizle ilgili çok güzel paylaşımlarla doldu taştı. Çok seviniyorum. Onların çok zeki ve özel olduğunu biliyorum. Çocuklarımızı, onların da bizden hiçbir farkı olmadığını öğreterek büyütmeliyiz. Farkındalık, küçük yaşlardan başlar. Acımasız acımasız çocuklar büyütmeyin kurban olayım.

     Sosyal mesajımı da verdiğime göre haftanın beşliğine geçebiliriz. Yine birbirinden farklı alanlarda izlediğim filmlerle karşınızdayım.

hitchcock filmi
     2012 yılında 36 günde çekilmiş filmimiz Hitchcock, ünlü yönetmen Alfred Hitchcock'un meşhur filmi Psycho'yu çekerken yaşadıklarını anlatıyor. Film için mali kaynak bulma zorluğu, başrol oyuncularının seçimi, yönetmen Hitchcock'un karısı Alma ile yaşadıkları, oyuncuların kendi aralarında gerilimleri gibi noktaları işleyen film, biyografi-drama türünde. Ancak bence işin içine hafif de bir gerilim katmışlar, tadından yenmez olmuş. Filmde başarılı çıkarımlar (kişiye göre değişir), tatlı göndermeler mevcut. Mesela filmin sonunda Hitchcock'un omzuna, bir karga konar. Sonraki filmi the birds'e güzel bir gönderme :) Başrolde Antony Hopkins'i, Süleyman Demirel kıvamında izliyoruz. Çok başarılı bir oyunculuktu ya. Helal olsun. Kendisine yapılan makyajla Ocsar'a aday olmuşlar ayrıca. İzlenesi.

my cousin vinny filmi
     Ayy çok keyif aldığım bir film şimdi anlatacağım My Cousin Vinny. İki kafadar, yol üstünde bir markete uğrarlar. Tamamen tesadüfi, market sahibi onlar çıktıktan hemen sonra öldürülür. Tabi şüpheli olarak ikisi yakalanır ve hapse gönderilir. Avukat olarak çocuklardan biri, kuzeni Vinny'i çağırmayı teklif eder. Kız arkadaşı ile birlikte şehire gelen Vinny evet avukattır, ancak bir sorun var. Hiç mahkemeye çıkmamıştır. Eğlenceye bakın şimdi. Bir yandan oranın mahkeme kurallarını, bir yandan gerçek avukatlığı öğrenmeye çalışır. Karşısında da azılı bir avukat vardır. Başrollerde ses tonuyla beni öldüren Joe Pesci, filmdeki rolüyle Oscar kazanan Marisa Tomei, Karate Kid'den tanıdığımız Ralp Macchio var. 1992 yapımı bu filmi sakın kaçırmayın. Beğeneceğinize eminim.

world war z filmi
     Çok uzun zamandır listemde olan Worl War Z'ye sıra geldi. Başrolde Brad Pitt'in olması, izlememle kesinlikle alakalı değildir. Artık ordudan, savaştan elini eteğini sıyıran Gerry (Brad Pitt); iki kızı ve eşiyle gayet tatlış bir hayat sürmektedir. Bir gün arabada giderken zombiler arasında kalınca, heyecan başlar. Ordan oraya koşarak ailesini güvenli bir yere taşıyan Gerry, kaçınılmaz olarak eski işinden çok önemli bir görev için çağırılır. Ailesi için mecbur kabul eder. Dünya'yı zombilerden kurtarma vakti gelmiştir. Ben filmi çok beğendim. Zombilerin sürü halinde koşuşturduğu sahneler ve uçak sahneleri favorim. Brad Pitt'in yapımcılığını da üstlendiği filmin, kariyerindeki en yüksek gişe yapan filmiymiş. IMDb puanı 7 olan film, 2013 yapımı. Mutlaka izleyin.

anna and the king filmi
     1999 yapımı Anna and the King, listemde sürünüyordu yıllardır. Evde tek olduğum bir gün demledim çayımı, geçtim filmin karşısına. Aman Allahım, film bi bitmedi. İki buçuk saat geçmedi bana. Çay bitti. Neyse efendim, konumuz şöyle. 1860larda bir İngiliz öğretmen olan Anna, kocasının ölümünden sonra oğlu ve iki yardımcısıyla yaşamaktadır. Siyam kralı Monhkut'un çağrısıyla saraya gider ve kralın 58 çocuğu ile eşlerini eğitmeye başlar. Oldukça idealist bir öğretmen olan Anna, kralı bile dize getirerek, yanlış bir çok düzeni düzeltir. Bu arada krallığa yaklaşan tehlikeler, kralla Anna arasında filizlenen aşk, çocukların dertleri de vardır. Bakalım kralımız ne yapacak? Bu arada Jodie Foster'ın oğlunu tüm şapşikliğiyle Draco Molfoy oynuyor. Tipini görmeniz lazım :D Tarihe ilginiz varsa izlenebilir bir film.

gentlemen broncos filmi
     En negatif filmi, en sonda yazıyorum. Karşınızda hiçbir şey anlamadığım Gentlemen Broncos. Sakin bir hayatı olan Benjamin roman yazmaktadır. Kendi gibi genç yazar adaylarının katıldığı bir kampa katılır. Aralarında hayran olduğu Chevalier'in de bulunduğu bir jüri, roman denemelerini kendilerine bırakmalarını ister. Kariyeri sıkıntıda olan Chevalier, Benjamin'in romanını çok beğenir. Biraz üzerinde oynadıktan sonra, kitap kendininmiş gibi yayımlatır. Tabi kitap büyük de beğeni toplar. Filmde bi de film çekimi sahneleri, gerçeküstü yaratıklar vardı. Ben valla ne anlatmak istiyor anlamadım. Acayip absürd bir film olmuş. Hiç keyif almadım. Absürd komedi severim aslında ama bu hiç olmamış bence. Yine de seçimi size bırakıyorum.


     Bloguma uğrayıp, yazılarımı okuduğunuz için çok teşekkürler. Umarım güzel öneriler sunabilmişimdir. Keyifli cumartesiler.



Dans la maison (Evde) (2012)


     Françoiz Ozon'un 105 dakikalık gizem/gerilim türündeki filmi bugün çayınıza eşlik etsin istedim. Film, Fransız yapımı. Benim çok sevdiğim ve kesinlikle sinemaya yakışan karakteristik bir yüzü olan Kristin Scott Thomas, Fabrice Luccini, Ernst Umhauer filmin başrol oyuncuları. Bu arada söylemeden geçmeyelim; Thomas, aslında İngiliz, ancak daha çok Fransız yapımlarında harika bir Fransızca ile kendisini görmek mümkün. 

     Germain, bir lisede edebiyat öğretmeni. Karısı da bir resim galerisi sahibi. Germain'in tek derdi öğrencilerine(öğrenen demeyi tercih ediyorlar), kaliteli bir edebi kültür kazandırmak. Öğrencilerinden haftasonlarının nasıl geçtiğini anlattıkları bir ödev hazırlamalarını ister. Oldukça boş ve sıradan ödevlerin arasından Claude'in ödevi ilgisini çeker. Karısı ile de paylaşır.



    Claude ödevinde sınıftaki arkadaşının evine misafir olduğunu ve orada yaşadıklarını anlatır. Ancak bu kadarla sınırlı değil. Ödevin sonu "devam edecek" ile biter. Hayli heyecanlanan Germain, Claude ile yakından ilgilenmeye başlar. Kendi gerçekleştiremediği başarılı roman yazma eylemini Claude üzerinde gerçekleştirmek duygusuna kapılır.
     Claude, arkadaşının evinde ders çalışmanın dışında keşif yapma amacıyla bulunur. Yazdıkları hep bu evde ve evin bireyleri arasında geçmekte. Sınıf arkadaşı Rapha, işkolik baba ve dekorasyona meraklı oldukça güzel anne Esther. Film, tamamen gözetleme, başkalarının hayatını merak etme üzerine başarılı çözümlemeler yapmış. Özellikle en son sahneye dikkat! 

     Filmde bazen hangisi gerçek hangisi hayal ürünü acaba diye düşündürücü ögeler mevcut. Gerilimi yaratan sahneler de buralardan çıkmış zaten. Gerilim derken, hafif bir gerilim olduğunu düşünüyorum. Ama gerildim mi? Gerdin valla Françoiz.

     Claude kesinlikle çok iyi bir oyunculukla yansıtılmış. Sarışın çocuğun bakışları, sinirlenişi hatta gülüşü bile beni rahatsız etti. Ama hep yazsın istedim, hep bir sonraki sayfayı merak ettirdi yazdıkları. Germain ise çocuğa göre daha pasif, çünkü onun kadar başarılı bir yazı geçmişi yok. Bunun farkında. Claude'in yazmaya devam etmesi için elinden gelen her şeyi, hatta yasak şeyleri bile yapmaya hazır. 

     Anne Esther'i pek sevemedim.Ama aynasının önünde Clarins'in ürünlerini görmek benim gibi kozmetik delisi için güzel bir ayrıntıydı.(filmden yakaladığım ayrıntıya bakın). Hadi ama kızlar, hangimiz bayanların aynalarının önünü, sürdüğü ruju merak edip ekstra bir kitlenmiyoruz ekrana?



     Favorilerim Germain'in karısı Jeanne ve çocuk Rapha. Filmde birkaç yerde yönetmenin bazı göndermeler yaptığını okudum, ancak gönderme yapılan kitap ve filme vakıf olamadığım için burda anlatmak istemedim. Ama göndermeleri genel olarak sanatta, özellikle sinemada seviyorum. Teşekkürler Françoiz! Müziklere gelirsek, tırmanan bir müzikle gerilimi yakalamışlar. Başarılı müziklerdi. Ancak bir ikizler sahnesi vardı ki aman allahım, o müzik resmen filmi silip atıcaktı, o kadar olmamış. Yani eğer izlerseniz bana hak vereceksiniz.

     Sonu ile ilgili yine çok muallak yorumlar var ancak bana göre olmamış. Yani çok kötü değil evet ama, hani hafif tırmanan bir gerilimle devam edince şöyle çaat diye vurucu bir son isterdim. Olsun, bu da güzeldi. Filmin başında öğrencilere üniforma zorunluluğu getirerek farklılıkları önleyip, eşitlik yaratmak isteyen okul müdürüne rağmen, aslında her insanın, her evin bambaşka olaylarla çevrili olduğunu da gözümüze sokan film; başkalarının hayatını bu denli merakın sonuçlarını da gözler önüne seriyor. 



     Eleştirmenlerden oldukça iyi dönüşler alan film, ülkemizde sınırlı sayıda salonda yer bulurken, 32. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde de seyircisiyle buluşmuş. 2012 yılında da San Sebastian Film Festivali'nde Altın İstiridye ödülünü kapmış. Tabi bunun dışında 9 ödülü ve birçok adaylığı da bulunan filmin IMDB puanı 7.4, Rotten Tomatoes puanı ise 89. Edebiyatla iç içe filmleri severseniz -ki ben çok severim, Fransız filmlerine de bir sempatiniz varsa, kaliteli bir gerilim filmi size önerim.