2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

NELER İZLEDİM #39


Merhaba herkese. Hazır bayram tatilini bulmuşken peş peşe post yapmamak olmazdı. Filmlerim de çok birikti malum, listenin bayağı altında kaldım. Yine iç açan nefis filmlerle burdayım. Hemen başlayalım mı, ne dersiniz?

serseri mayınlar
     Bir Ferzan Özpetek filmi olan 2010 yapımı Mine Vaganti ile açılışı yapalım. İtalya'da makarna üretimi yapan köklü bir aileye konuk oluyoruz. Ailenin oğullarından biri, eşcinsel olduğunu ve bunu herkese açıklayıp hiç de sevmediği makarna işlerinden elini çekmek istediğini abisine anlatır. Bu, kendisini biraz da olsa rahatlatır, ancak tüm ailenin sofrada olduğu sırada tam açıklama yapacakken, birisi yoluna taş koyar! Hem de çok fena valla. Bunun üzerine hastanelik olan babasına daha fazla kıyamaz ama gün geçtikçe içi içini yer. Bu sırada fabrika işleri için güzeller güzeli bir kadınla tanışır. Duygularında dalgalanmalar yaşansa da, bir anda çıkıp gelen erkek arkadaşı yine O'nu düşündürür. Aslında Tommaso'nun yapmak istediği şey çok basitti. Kararını herkese açıklayıp, Roma'da edebiyatla iç içe bir hayat yaşamak. Ama etrafındakiler, abisi, babası ve daha bir çok insan için hayatını erteleyecektir.

SEVDİKLERİM
* Alba rolündeki oyuncunun saçına, yüzüne, oyunculuğuna bayıldım. Valla cesaretim olsa tekrar gidip o kısalıkta kestirirdim saçlarımı :)
* Baba rolü de tam bir babaydı yani. Şahane oyunculuklar var filmde.
* Ve sanırım filme dair en sevdiğim şey; son sahne. Hem düğünün hem cenazenin bir araya geçişi çok başarılı olmuş. Ve bingo! Sezen Aksu'dan harika bir şarkı. Kutlama isimli şarkıyı daha önce hiç duymamıştım. Her gün birkaç doz dinliyorum. En önemlisi de, bu şarkıyı kullanmak istediğim çok önemli bir gün var :) Filmde çalan şarkılar genel olarak güzeldi.

zamanda aşk
     Şu afişi görmeyen yoktur herhalde :) Her yerde karşıma çıktı en sonunda dayanamadım izledim. İyi ki izlemişim dedirtenlerden ama, durun bakın okuyun. Tim'in çocukluğundan başlıyor film. Annesi, babası ve kız kardeşiyle çok da normal olmayan bir ailedir. Bir gün babası, kendisine, ailelerindeki erkeklerin sıradışı bir özelliği olduğunu söyler. Zamanda yolculuk yapabilmektedirler! Bunu öğrendikten sonra hak verirsiniz ki hayatı eskisi gibi olmayacaktır. Güzeller güzeli Mary'e aşık olduktan sonra, bu özelliğini sıkça kullanır. Yaa o değil de, ne kadar güzel bi aşk yaşadılar. İzlerken mutluluklarına ağladım :D Çok ciddiyim, çok hoşuma gitti. Benim sulugözlülüğümü bi kenara bırakalım, filme devam edelim. Bu zamanda yolculuk olayı iyi hoş ama kendi içerisinde bazı kuralları da var. Özellikle Mary'nin hamile kalışı bu kuralları etkilemekte. Yani bazı sahnelerde oldukça şaşırıp 'niye gittin şimdi sen taa o kadar geriye' diye düşünebilirsiniz. Ben filmi sırf aşk üzerine kurulu bir film diye düşünüyordum ama beni ters köşe yaptı. Aile çok daha ön planda. Mutlaka izleyin.

hayatımın şansı
     Intouchables filmiyle gönüllere taht kuran Omar Sy'dan, Fransız yapımı bir komedi/dram filmi. Senegal'den 10 yıl önce Fransa'ya kaçak olarak gelen Samba, hala çalışma izni alamamıştır. Üç kuruş para için, bulduğu her işte çalışmaktadır. Amcasıyla beraber yaşayan Samba'nın başı bir gün belaya girer. E bela belayı çeker, çalışma izni olmadığı için sınırdışı edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Bu sırada göçmenlik bürosunda çalışan Alice ile tanışırlar. Alice, Samba'ya nasıl bir yol izleyeceği konusunda yardımcı olacaktır. Alice de garibim zaten kendi dertleri yetmiyomuş gibi bi de başına Samba çıkar. Psikolojik sorunlarının yanında bir de uyku problemi çeken Alice, karşı konulamaz biçimde Samba'ya ilgi duymaktadır. Yer yer güldüren filmde, dram ögeleri de ağır basmakta. Ben yani özellikle son sahnelerde bayağı hüzünlendim. Herkes sevmeyebilir biraz ağır akıyor film ama kaliteli olduğunu çok net söyleyebilirim.

ince kırmızı hat
     Şimdi size İkinci Dünya Savaşı'nın tam ortasına götürüyorum. 1998 yapımı, içerisinde şahane oyuncuların olduğu tam bir savaş filmi The Thin Red Line. Japonya'ya karşı savaşan Amerikan ordusu, Pasifik Adaları'nda bulunmaktadır. Bu filmde olay, tarih dersi vermek değil onu baştan söylemeliyim. Filmde askerlerin psikolojik dirençlerini izliyoruz. Hiç durmadan, gözlerini dahi kırpmadan savaşırken; arkada bıraktıklarını, kendi aralarında yaşadıklarını, bazılarının korkularına tanık oluyoruz. Filmin süresi 2 saat 50 dakika, kimilerine uzun gelebilir ama film tam bir sanat şöleni. Film izlemeyi gerçekten sevenler kaçırmasın. Sorgulanması gereken, ders alınması gereken bir çok hikaye mevcut. Aynı adlı romandan uyarlama olan film, bir çok kişi tarafından Er Ryan'ı Kurtarmak ile karşılaştırılsa da, kimileri tarafından ona bir cevap olduğu da söylenmekte. Ben Er Ryan'ı henüz izlemedim. Yorumu size bırakıyorum.

     Saygılar.











Sizlere öneri sunmak, tavsiye vermek o kadar hoşuma gidiyor ki, film izlerken hep not alıyorum :) Uğradığınız için teşekkür ederim. Yorumlarınızı bekliyorum. Sadece filmle ilgili olmasına gerek yok, ses de verseniz güzel oluyor :) Başka bir beşlikte görüşmek üzere. Sendromsuz pazartesilere...


NELER İZLEDİM #37


Herkese merhaba! Tabi eğer buraya uğramayı unutmadıysanız. Biliyorum, yazma konusunda çok verimli değilim ama günde en az 2-3 kere " Hadi Seda bi yazı yaz " diye mutlaka aklımdan geçiyor. Gerçi kimse okumasa da, ben seviyorum burayı, benim tatlı film günlüğüm :) Sizi daha fazla bekletmeden filmlere geçiyorum, buyrunuz.

     Unfaithful'u izlemeyen bir ben kalmışım, tamamlamak istedim. 2002 yapımı, ülkemizde Sadakatsiz ismiyle gösterime giren Unfaithful, dillere destan bir hikaye. Oldukça sakin bir aile hayatları olan Connie ve Edward Sumner çifti, tatlı mı tatlı oğullarıyla beraber yaşamaktadırlar. Her şey dışarıdan keyifli görünse de, anne Connie zaman zaman kendisini yalnız hisseder. Çünkü kocası bir işkolik! Kusura bakma Richard, sana burda biraz kızdım. Her neyse; oldukça güzel ve alımlı bir kadın olan Connie rüzgarlı bir günde taksi çağırdığı sırada bir erkekle tanışır, Paul. Olacak bu ya, talihsiz bir tanışma hikayesi, başlarına daha başka dertler de açacaktır. Ve aldatma hikayemiz burada başlıyor. Paul ile çok tutkulu bir aşk yaşayan Connie'nin gözü, yeri geliyor oğlunu görmüyor, kocasını mı görsün ? Aile, evlilik, sadakati harmanlayan başarılı bir film olmuş. Gerçekten kaliteliydi. Onun dışında Diane Lane su gibi bir kadınmış, hayranlıkla izledim. Bu arada bu rolüyle Oscar'a aday olmuş. Richard Gere ise filmin ilk yarısında çok pasifti. İkinci yarıda adam şaha kalktı inanamadım, neler yaptın sen o tatlış gözlüklerinle Richard oldu mu hiç :D Tatlış gözlüklerine hayran olduğum bir diğer filmi Sabrina' yı şuradan okuyabilirsiniz. Tabi unutmadan Richard Gere ve Diana Lane'nin Unfaithful'un rövanşını alıp çılgın birer aşığı oynadığı Nights in Rodanthe ' yi de şuradan okuyabilirsiniz. 

     Şimdi sırada beni duygudan duyguya sürükleyen 1994 yapımı Natural Born Killers var. Başrollerde Woody Harrelson, Juliette Lewis'in olduğu film, suç ve dram konusunun işlendiği en güzel filmlerden sanırım. Mickey ve Mallory; suçun tam göbeğinde, kafaları sürekli bi dünya gezen iki çılgın aşıktır. Ama gerçekten çılgın aşıklar, böyle bir bağlılık yok! Birbirleri için yapmayacakları şey olmayan çiftin işledikleri cinayetlerin bir nedeni olmamakla beraber, bundan oldukça da keyif almaktadırlar. Yine bir eczane soygununda yakalanır ve medyanın büyük ilgisini çekerler. Halk tarafından da büyük bir merakla takip edilen Mickey ve Mallory, hapishanede ayrı hücrelerde tutulurlar. Bu iki çılgına bunu yapmayacaktınız dostum! Efsane bir ayaklanmayla tekrar kavuşan çiftimiz, kaldıkları yerden devam edecek mi acaba? Filmde öyle sahneler vardı ki çok gerildim. Onun dışında sürekli ama sürekli öpüşen çiftimizin aşkı çok aşırı geldiği için sevemedim. Böyle aşklar görmek istemiyorum :D Ama kesinlikle izlenesi ve yoruma oldukça açık bir film. Ayrıca yönetmen Oliver Stone ve senaristlerden biri Tarantino! 

     Mutlaka afişini gördüğünüz I Origins neden benim blogumda da yer almasındı? Nihayet izledim. 2014 yapımı filmin başrolleri Michael Pitt ve Brit Marling, yönetmeni ve aynı zamanda senaristi ise Mike Cahill. Brit Marling'e bayılıyorum bu arada, harika bir oyuncu. Neyse efendim, filmimiz evrim konusunu kanıtlamak istercesine hızlı bir giriş yapıyor. Genç bilim adamı Ian, yardımcısı Karen ile gece gündüz çalışmaktadır. Bu sürede tatlı bir aşka da tutulan Ian, insan gözünün evrim sürecini araştırdığı için, sürekli farklı insanların gözlerini de çekmektedir. Her insanın kendine özgü gözleri ve dolayısıyla kendi evreni olduğunu kanıtlamak uğruna çıktığı bu yolda, fikirlerini etkileyen çok yıkıcı bir olay yaşar. 7 yıllık bir sürenin sonunda gözlerin veritabanını oluştururlar, kendi oğlunun gözü ile yıllar önce yaşamış bir adamın verileri örtüşünce, araması gereken başka bir gözün peşine düşer. Düşündürücü ve başarılı bir filmdi. Şiddetle öneriyorum.

     2010 yapımı, orijinal adı Going the Distance olan, ama dilimize Seni Uzaktan Sevmek gibi oldukça arabesk bir şekilde geçen film, bu yazımızın romantik komedisi olsun biraz renk katsın. Erin ve Garrett güzel bir ilişki içindeyken Erin stajını tamamlayarak San Fransisco'ya dönmek zorunda kalır. Aslında iş yerinde kalmayı çok fazla istese de, mendebur patronu kızı oyalar. Erin de bir umut belki iş bulur geri dönerim diye düşünür. Bu süreçte ikilimiz için uzak ilişkinin başlangıcı yapılır. Başlarda çok iyi gider aslında, uzun uçak yolculukları aşklarına engel olmaz, fırsat buldukça görüşürler. Ama meşakkatli bir olay olan uzak ilişki, onları da temelinden sarsmaya başlar. Zaman geçtikçe birbirleri için yaptıkları fedakarlıklar bile kavgaya neden olur. Yer yer güldüren bir film -ki ben Drew Barrymore'u çok severim. Film çok bizden ya, sevdim. Tatlı bir pazar sabahı filmi. Sevgilinizle izleyin, sonra romantik komedide ağlarsanız karışmam :D

     Yıllardır izlemeyi sürekli ertelediğim Rust and Bone' u nihayet izledim. İyi ki izlemişim! Filme neden bu kadar heveslendiğimi hatırlamıyorum ama afişini her gördüğümde izlemeliyim diyordum. Konusunu da okumamıştım ayrıca, niye öyle yaptıysam artık :D Konusuna geçelim. Stephanie bir balina eğitmenidir. Gösteriler yapar. Alain ise hayatta dikiş tutturamamış, oğluyla beraber ablasının yanına sığınan bir adamdır. Bir gece kulübünde yolları kesişen çiftimizin bir sonraki buluşması, Stephanie'nin yaşadığı kazadan sonra olur. O feci kazada, balinaların saldırısı sonucu bacaklarını kaybeder Stephanie. Hayata kendini kapattığı sırada Alain onunla zaman geçirir. Yüzmesine yardım eder, para kazanmak için yaptığı dövüşlere onu da getirir, hatta mutlu etmek için seks bile yapar. Bu sıradışı çiftin ilişkisi Alain'in vurdumduymazlığı ile zaman zaman sarsılsa da, aşk işte! Ayrıca filmin sonlarında oğlu ile yaşadığı o talihsizlik beni öyle çok etkiledi ki yastıkları yumrukladım :( Kuru bir aşk filmi değil, her duyguyu yaşatan kaliteli bir film. Zaten Marion Cotillard gerçeğini kimse görmezden gelemez. Kadın rolü yaşadı resmen. Bu arada film Fransızca orjinal dilinde çekilmiş. Yönetmeni Jacques Audiard'ın başarılı başka bir aşk-gerilim filmini de şurada anlatmıştım. Okumak isterseniz link bıraktım.

Yine baya konuştuğum bir yazı oldu, mazur görün. Aralarında izledikleriniz var mı ya da izlemeyi düşündürdüğüm var mı, yorumlarınızı paylaşırsanız çok mutlu olurum. Sıradaki filmleri sağ üstteki renkli afişli kısımdan takip edebilirsiniz. Yok ben seni bekleyemem derseniz üzerlerine tıklayıp inceleyebilirsiniz. Burada olduğunuz için çok teşekkürler. Görüşelim tekrar.

NELER İZLEDİM #32


Güzel bir mayıs gününden herkese merhaba. Uzayan gündüzler film izlemek için şahane fırsatlar yarattı benim için. Yazacak o kadar çok film birikti ki! Hepsini sizlere anlatmak için sabırsızlanıyorum. Eşsiz bir zerafetin kokusunu alabildiğimiz bu güzel görselden sonra beş filmimizi anlatmaya başlayabiliriz. Haydi buyrun.

     2011 yapım; başrollerinde Selena Gomez, Leighton Meester ve çok sevdiğim rahmetli Cory Monteith'in olduğu çerezlik bir film. Kızımız Grace yaz tatilinde yıllardır hayalini kurduğu Paris'e seyehat etmek istemektedir. Ailesi bunu kabul eder ancak bir şartla; üvey kardeşi Meg de onunla beraber gelicektir. Grace, Meg ve biraz çatlak arkadaşları Emma yola çıkarlar. Turla katıldıkları gezi pek de başarılı geçmez ve yollarını kaybettikleri bi akşam yağmurdan sığındıkları otelde inanılmaz şeyler olur! Grace'in çok ünlü ve zengin bir İngiliz kızına benzetilmesi ile olaylar başlar.İlk başta bunu açıklamak istese de, bir anda sahip olduğu yüksek sosyete hali çok hoşlarına gider. Kızı taklit ederek, bir çok faaliyete katılıp bir de aşık olurlar :) Yani böyle eğlenceli, çok kafa yormayan güzel bir film.

IMDb puanı ve sırası : 5,8 - 3382 

     Şu afişi görmeyip, hatta benim gibi bu yaşına kadar izlemeyen kimse yoktur herhalde. 1996 yılından çok sıkı bir tutku, aşk filmi The English Patient. Başrollerinde Ralp Fiennes, Juliette Binoche, Kristin Scott Thomas (çok seviyorum bu kadını), Colin Firth filan var. II. Dünya Savaşı sırasında başarılı bir pilot olan Almasy, harita oluşturmakla görevlendirilir. İtalya'dan Kuzey Afrika'nın çöllerine kadar yayılan aşk hikayesi, 2 saat 40 dakikalık da bir seyir sunuyor. Geçirdiği uçak kazası sonrasında vücudunun büyük kısmı yanan Almasy'e bir hemşire yardım etmektedir. Hemşireye yaşadıklarını anlatan Almasy ile birlikte filmde çok sık flashback yaşıyoruz. Bir adet tutkulu yasak aşkla birlikte, hemşirenin çok çok naif bir aşkına da tanıklık ettiğimiz film, mutlaka izlemeniz gerekenlerden. Bir çok adaylığı ve 9 adet de Oscar ödülü bulunan film, 1997 yılına damga vuranlardan.

SEVDİKLERİM
* Filmin çoğuna hakim olan o sarı görüntü.
* Juliette Binoche nin ağlayışı! Ya bir insan nasıl bu kadar güzel ağlayabilir aklım almıyor. Yani benim gerçek hayattaki ağlayışımdan daha gerçekçiydi öyle söyliyim :D Zaten bu rolüyle Oscar'ı çok haklı bir şekilde kucaklamış.

İLGİNÇ BİLGİLER
* Ralp Fiennes'a yanık görüntüsünü elde etmek için yapılan makyaj 5 saat sürmekteymiş. Sadece kafasının görünüp vücudunun örtünün altında kaldığı sahnelerde bile pek sevgili Fiennes, tüm vücuduna yanık makyajının yapılmasını istemiş. Karaktere girecek adam, önemli.

IMDb puanı ve sırası : 7,4 - 1315

     Adını taşıyan şarkısıyla birçoğumuzun diline dolanmış olan Prensesin Uykusu, ünlü yönetmen Çağan Irmak'ın bizlere ve Türk Sinemasına güzel bir armağanı niteliğinde. 2010 yapımı film, çok harika oyuncuları barındırmakta. Sevinç Erbulak (Kuzenler dizisini sevenler yorumlarda ses versin :) ), Güldür Güldür le daha çok kişiye ulaşan Çağlar Çorumlu, usta oyuncu Genco Erkal... Aziz, bir kütüphanede memur olarak çalışmaktadır. Yaşadığı evin üst katına taşınan bekar anne Seçil ve kızı Gizem ile biraz da olsa neşe bulan dünyalar tatlısı Aziz'in mutluluğu, Gizem'in daldığı derin uykuyla gölgelenir. Küçük kız uykudayken yer yer masalsı karakterlerle buluştuğumuz filmde, oyunculuklar muazzam. Öyle ki, basit bir konusu olsa da kendisini izlettiriyor. Uyku sürecinde Aziz ve Seçil'in yakınlaşması, Genco Erkal'dan apayrı bir oyunculuk seyri, müzikler, Redd... Sonu ağlatmalı filmlerden. 

IMDB puanı : 6,8

     Afişinin saçmalığına aldırmayıp izlediğim 2013 yapımı Gus adlı film, keşke o saçmalığa aldırsaydın Seda dedirtti. Çocukları olmayan tatlı çiftimizin yakın bir arkadaşı, istemeyerek hamile kalır. Oldukça klişe bir senaryoyla, tabii ki bebeği ailemiz sahiplenir. Hamilelik sürecinde de yanlarında kalmasını istedikleri arkadaşları oldukça çılgın biri aslında. Bu zaman zaman onlara sıkıntı yaratsa da, gün gelir doğum gerçekleşir. Ahh ah, ama annelik duyguları, arkadaşınıza ciddi bir kazık atmanıza engel değilmiş! Yakışmadı seni kızıl şeytan! İzlemeyin. Sıkıcıydı.


IMDb puanı : 5,1 :(

     Peki kısa bir filmle devam etmeye ne dersiniz? Wedding Cake, 2013 yapımı çok ama çok tatlı bir kısa film. Düğünlerde afiyetle yediğimiz pastanın üzerini süsleyen gelin ve damat figürleri, düğün yerine gelene kadar kutunun içinde canlanırsa ne olur? Şahane bir görsel şölen olur :D Resmen evliliğin her aşamasını yaşayan minyatür gelin ve damadımız, zaman zaman tutkulu birer aşık, zaman zaman birbirlerine düşman iki karı koca olurlar. Full versiyonunu bulamadım ama şuraya bıraktığım linke tıklayarak, neyden bahsettiğimi anlayabilirsiniz :) 




Yazımın sonuna kadar okuduysanız öncelikle çok teşekkürler :) Anlattıklarımın arasından izledikleriniz ya da izlemek istedikleriniz var mı? Son zamanlarda neler izlediniz? Seda şuna da bi bak dediğiniz neler var tatlı yorumlarınızı bekliyorum. Beni çok mutlu ediyo da :)
Tekrar görüşmek üzere, kendine iyi bak :)

NELER İZLEDİM #30



Mis gibi bir pazar var buralarda. Oralarda durum nedir? Tüm gün gezip dolaşıcaksın tahminimce. Eve dönerken bi kaç atıştırmalık al da film izlersin belki. Onu da aşağıdan seçebilirsin :)

     İlk anlatacağım film, son zamanlarda aşırı keyif aldığım dilimize Yetenek Avcısı olarak çevrilen Million Dollar Arm. 2014 yapımı, gözümden kaçmış bir yapım. Başrollerinde Mad Man'den tanıdığımız Jon Hamm, Life of Pi'den sinemaya ciddi bir giriş yapan Suraj Sharma var. Gerçek bir olayı anlatan filmin konusuna gelirsek, JB adında sporcuların menajerliğini yapan yakışıklı bir abimiz var. İşinde ciddi sıkıntılar yaşamakta ve deli paralar kazanan ünlü sporcuları kendisiyle çalışmaya bir türlü ikna edememekte. Düşünür düşünür ve madem ünlüler bizimle çalışmıyor, o zaman biz kendimiz büyük bir sansasyonla sporcu yetiştirip ona menajerlik yaparız der. Bunun için kriket sporunu seçer, keşfedilmemiş bir vaha olarak gördüğü Hindistan'a doğru yola çıkar. Burada aylarını geçirerek, Hintli çocuklar arasından seçimler yapılır. Kriket'in k sinden anlamayan iki çocuğu da yanına alıp ülkesine dönen JB, bakalım sıfırdan iki sporcu yetiştirebilecek mi? Film öyle keyifli, öyle sıkmıyor ki, sporla ilgili hiçbi şeyi beğenmeyen beni benden aldı. Hindistan'daki çekimler, hintli çocukların saflığı, çeviride ona yardım eden Amit'in tatlığı filan olay. Mutlaka bir izleyin. Pişman etmez, keyif verir. Filmin sonunda filme konu olan herkesin fotoğrafları akıyor. Kapatmayın!

SEVDİKLERİM

* JB'ye oyuncu seçinde yardımcı olan yaşlı amcanın sonlarda yaptığı şey beni çok duygulandırdı. Masadan kalktığı sahne!

* JB'nin son sahnelerde hintli sporcuların dualarına katılması tüylerimi diken diken yaptı.

* Amit! Çok tatlı bir karakterdi. Mimikleri efsane :)

IMDb sırası ve puanı : 2840 - 7.1

     Senatör Robert F. Kennedy'nin öldürüldüğü geceye yavaş yavaş yaklaşmak ve o sırada çok yakınlarında başka neler oluyor öğrenmek ister misiniz? Duymuşsunuzdur, başkanlığa çok yaklaşan Kennedy, halka seslendiği bir otelde suikasta kurban gitti. Ambassador Hotel'de gerçekleşen kanlı gecenin sabahından itibaren, konuşmaya kadar geçen sürede, otelde kalan/çalışan insanların hayatlarına dokunuyoruz. Evlenmeye hazırlanan genç bir çift, gecede sahne alacak alkolik şöhret geçkini bir kadın, birbirlerine her baktıklarında tekrar aşık olan adeta ikinci baharlarını yaşayan başka bir çift, otelin mutfağında çalışanlar arasında yaşanan çok öğretici diyaloglar... Ben şu blogu açtım açalı biyografi türündeki filmleri çok sevdiğimi farkettim. Bobby'de onlardan biri oldu. Kennedy'nin görüntülerine de yer verilen film sayesinde güzel şeyler öğrendim. Klasik ama etkileyici.

SEVDİKLERİM

* Shia LaBeouf ! Filmde hangi rolde olduğunu söylemicem ama Sia'nın yarım milyar izlenen Elastic Heart klibinde oynayan ( şuradan tık tık ) delikanlı abimizi bakalım siz bulabilecek misiniz? Ben resmen şok!

IMDb puanı : 7.0


     Fransız romantizmini ince bir komediyle beraber seven kimler? Ben çok seviyorum da. La chance de ma vie de onlardan biri. Julien adlı bir beyefendi, evlilik danışmanlığı yapmaktadır. Çoğu ilişkiyi üzerindeki ölü toprağından kurtarıp canlandıran Julien, terzi kendi söküğünü dikemez misali bir türlü istediği aşkı bulamaz. Ve başına şöyle talihsiz bir şey musallat olmuştur: Sevgili olduğu kızların başına, ilişkileri boyunca gelmeyen kalmaz. Hiçbir işleri yolunda gitmez, ölümlerden dönerler. Tabii bi süre sonra bunun nedeninin Julien olduğunu anlarlar, vururlar tekmeyi. Derken güzeller güzeli Johanna ile tanışırlar. Tasarımcı olan kadın işinde hızlı bir yükselişteyken, olur olmadık şeyler yüzünden hayatın alt üst olur. Ama çok da aşıktır. E şimdi nolucak? Konu çok liseli gibi farkındayım ama öyle değil. Orta yaş romantizmi ve komedisi var karşımızda. Mizah ince, keyifli.

IMDb puanı : 6.1


     Maske ile tanışmamış olan bir genç olduğunu düşünmüyorum. Şu yeşil suratı babaannem bile biliyo olabilir, öyle ünlü. Küçükken çizgi filmleriyle büyüdüm gibi klişe bir laf etmek istemiyorum, ama durum bu. Ablamla gözlerimizi ayırmadan izlerdik. Çizgi film olmasına rağmen aslında bende hafif de bir ürperti yapardı, yalan değil. Sinema filmini de televizyonda verdiklerini hatırlıyorum, Jim Carrey filan aklımda kalmış. Ama baştan sona izlemek 24 yaşıma nasipmiş. Gelelim The Mask'in konusuna. Stanley Ipkiss, yanlışlıkla takıp etkisi altına girdiği maskeyle fırtınalar koparır. Olay akışını tam sıraya koyamıyorum ama yanlış anlaşılmalar, kendini aklamaya çalışmalar, seksi Cameron Diaz ve efsane bir Jim Carrey oyunculuğu mevcut filmde. Ya Jim Carrey'nin oyunculuğu çok çok çok iyiydi ya. Adam insanüstü oynamış. Bu filmi hala izlememiş olduğunuzu düşünmüyorum. İzlemediyseniz, hemen şimdi açın, hemen! Konusunu da anlatmak yerine Maske'yle duygusal bağımı anlatmak istedim. Siz de bahsedin biraz :)

İLGİNÇ BİLGİLER

* Maskenin o devasa büyüklükteki dişleri, aslında sadece Jim Carrey'nin konuşmadığı sahnelerde kullanılmak üzere tasarlanmış. Ama Jim Carrey, adamımsın, karakterine daha iyi oturacağını düşünerek o dişlerle konuşmayı öğrenmiş.

* Maske'nin giydiği muz renkli takım elbise, aslında Jim Carrey'nin annesinin, ilk stand-up gösterisinde giymesi için diktiği takım elbiseymiş. Çok yaratıcı :)

* Jim Carrey, Maske karakterini babasından ilham alarak renklendirmiş.

* Cameron Diaz'ın ilk filmiymiş. Ne şans!

* Maske'nin bi çok sahnesinde Jim Carrey doğaçlama oynamış. Esprileri o anda yaratan Carrey'nin sahneleri çok başarılı bulunduğu için kesilmemiş. Bu doğaçlama oynama olayı Carrey'nin Me, Myself & Irene filminde de vardı. Hatta karşılıklı oynadığı oyuncuların o andaki şaşkınlıkları filan da kesilmemişti :) O da güzel film bu arada. Yazısını şuraya bırakıyorum. Okumak isteyenlere.



     Bende öyle sinema eleştirmenlerinin gözü yok. Filmden keyif alıyor muyum, ona bakarım. O yüzden The Revenant benim en sevdiğim filmler arasına haklı bir şekilde kuruldu. Leo, o heykel sana helal olsun. Ne büyük oynamışsın, bizi ne çok mest ettin izlerken, koçum benim be. Konusunu duymamış olmanız imkansız. Anlatarak sıkamicam pek sevgili okuyucularımı. E daha ne söyleyim, izleyin!


NELER İZLEDİM #29



Sadece Brad Pitt ve O'nun o dehşet gülümsemesiyle de karşılayabilirdim sizi ama, ahh şu Gwyneth, kandırdı beni sarı çiyan. Ne güzel bir kare değil mi sevgili okur? Merhaba bu arada, çok özledim sizi. Konuşacak çok şey birikti. Ve aşırı enerjiğim. Bakalarım neler dökülücek ağzımdan :) Buyrunuz, sohbetimiz başlasın.

     Film izlemeyi bir yaşam biçimi olarak kabul etmiş :D çoğu insanın hayatından geçmiş bir film sanırım Seven. O kadar çok karşıma çıkıyordu ki, hep de erteledim. Ama artık zamanı gelmişti. Gone Girl'le son yılların altın vuruşunu yapan David Fincher'ın küllerinden doğduğu söylenen film 1995 yapımı. Bir adet emekliye ayrılmak üzere olan ama son işini almış bir dedektif olan Somerset, bir adet de oldukça çılgın, 2 dakika sonrasını düşünmeyen deli dolu dedektif Mills'imiz var. John Doe tarafında işlenen peşi sıra cinayetleri çözmek ikisinin görevidir. Farkettikleri nokta, her cinayetin nedeni, ölen insanların 7 büyük günahtan birini işlemiş olmasıdır. Ama hepsi, kendi günahlarını işleyerek ölüyor. Mesela açlık. Çok şişman olan bir adam öldürülür. Adam çok yemek yemeye zorlanıyor ve ölüyor. Çok ilginç değil mi? İşte böyle böyle zincirleme devam ediyor olaylar. Filmde sürekli yağmur yağıyor. Çok ama çok kasvetli bir ortam. İçinizi ısıtıcak tek şey Brad'in gülüş... ay ne diyorum ben :D Katil kim diye çok merak ediyorsunuz onu söylemem gerek. Kim olduğunu söyleyip tadını kaçırmiyim ama, eyyy adam o nasıl bir oyunculuk! Mutlaka izlemişsinizdir. Ama izlemediyseniz, hazır havalar da soğuk ve kasvetliyken bi izleyin. Benim mesela tekrar izleme gibi bi planım var.

SEVDİKLERİM

* Bir pazarlama stratejisi olarak, oldukça ünlü bir oyuncunun canlandırdığı katil, afişte ve trailerlarda kesinlikle yer almamış. İlk olarak filmi izleyerek öğrenmiş seyirciler! 

* Film bitişinde cast, her zaman olduğu gibi aşağıdan yukarı değil, yukarıdan aşağıya doğru akıyor. Bu Stoker filminde de vardı. O filmle ilgili zırvaladıklarım için de şuraya bi tıklayabilirsiniz. Farklı.

* Gwyneth Paltrow'un 23 yaşındaki duru güzelliği! Bizde güzele güzel denir. Hiç kıskanmam. 

IMDb sırası ve puanı : 355 - 8.6

     Çağan Irmak'ın filmlerini sanırım seviyorum. Çok bi numarası olmasa bile izletiyor kendini. Bu da Türk sineması kıstasım için şuan yeterli. Demet Akbağ ve Yetkin Dikinciler'in başrollerinde olduğu film, buram buram yaz kokuyor. Demet Akbağ'ın oyunculuğunu çok beğeniyorum. Böyle şey, yaşıyor gibi oynuyor. Tabi biraz yaşlandı artık. Ama oynuyor kadın. Konusuna gelelim. Eşini yeni kaybeden Nadide, bir torunu ve yetişkin iki çocuğu olmasına rağmen, evlendiği için zamanında yarım bıraktığı üniversitesine geri döner. Bölümü de su ürünleri mi neydi öyle bi şey. Derler kapsamında araştırma yapmak için sinirli bir kaptanı olan gemiyle denizlere açılırlar. Ve olaylar gelişir. Güzeldi yani, yer yer duygulandırdı da. Artık vizyonda değil ama tv de kesin verirler. Denk gelirseniz izleyin.

IMDb puanı : 6.7


     Hiç izlemeye yeltenmeyeceğim bir film türü sanırım Looking For Eric. Ama Deep tavsiye eder de izlemez miyim? İzledim. Eric, hayattan soğumuş, en dibe inmiş, postacı bir abimizdir. Üvey evlatları ile beraber yaşayıp, onların sorunlarıyla filan uğraşmaktadır. Bir gün hayalinde ünlü futbolcu Eric Cantona'yı görür. Ama baya kanlı canlı karşısında durmakta. Hayattan, sorunlardan bahsediyorlar. Bir gün Eric'in başı, üvey evlatlarının biri yüzünden belaya girer. İşte bu beladan, Eric Cantona kurtaracaktır kendisini. Diğer yandan iş arkadaşlarıyla olan bağlılıklarını da çok sevdim. Ne biliyim, o şişman abi çok tatlıydı bence. Çok babacan :D Neyse, ben Eric Cantona'ya daha önce hiç rastlamadım sanırım. Emin değilim. Yer yer O'nun efsanevi gollerinin görüntülerine de yer verilmekte. Ayrıca Cantona çok tipsiz olmakla beraber, acayip karizmatik, allah günah yazmasın. Deep'in de dediği gibi, gündelik bir hayat hikayesi. Çok çabuk sıkılan biri değilseniz, akşam yemeğini hazırlarken bi yandan izlenesi.

IMDb puanı : 7.2


     Woody Allen'dan bir sağa bir sola karışmadan duramayan, birbirinden farklı bi çok tadı damağınızda bırakan bir film. Açılışı kocası tarafından aldatılan yaşlı bir hanımefendinin falcıya gidip ondan medet ummasıyla yapıyoruz. Ordan annesi gibi evliliğinde ve işinde dikiş tutturamayan kızına geçip, yazarlıkta bir türlü istediği başarıyı elde edemeyip karşı apartmandaki kırmızılı kadını her gün gizlice izlemekten kendini alamayan damadına geçiyoruz. Benim en sevdiğim kısımlar sanırım aldatan yaşlı koca rolündeki Antony Hopkins'in yeni çıtır sevgilisinin olduğu yerlerdi. Aman allahım bu kadar mı salak, saf, para manyağı, sıfır kültürlü bir kadın olabilir. İngiliz aksanıyla beraber karışınca beni çok eğlendirdi. Spor salonundaki bölümler hele efsane :D Bu arada Antony dedim, Hopkins dedim, kalp atışlarınız hızlandı mı? Ben çok severim kendisini de. Çok uzatmiyim, keyifli, su gibi akan, derdini güzel anlatan, gerçi çok da bi derdi olmayan bir film. Güzeldi, izlenesi. İlginç de bi bilgi not düşiyim: Yönetmen Woody Allen, usta oyuncu Antony Hopkins'in filmde oynamayı kabul edeceğine hiç ama hiç ihtimal vermiyomuş. Oynamış, çok da iyi güzel oynamış.

IMDb puanı ve sırası : 6.3 - 4268


     Şu filmi ucundan kıyısından da olsa izlemeyen yoktur sanırım. Televizyonda ne kadar sık verirlerse versinler, yeşilçamın o sırrı çözülemeyen "izledikçe bıkmama" olayı burda da geçerli. Kemal Sunal'ın hayat verdiği Seyid karakteri, bir apartmanda çekirdek ailesiyle beraber yaşayıp, kapıcılık yapmaktadır. Hem apartmanın hem de sakinlerinin kahrını çeken Seyid efendi, apartmana hırsızlık yapmak için taşınan bir kadın ve bir erkek sayesinde hayatına az da olsa renk katar. Apartman yöneticisi kılıbığın teki, o istifa edip yerine geçen adam kurallarına sıkı sıkıya bağlı huysuz. Seyid bunlarla uğraşırken bi de karısı hamile olduğunu öğrenmez mi! " Karının üstüne ceketimizi atsak hamile kalıyor doktor " diyerek, esaslı kahkahalar attıran Seyid, tüm bu zorlukların üstesinden gelip, iyiliklerinin karşılığını elbet alıcak! Çok çok çok keyifli, Zeki Ökten yönetmenliğinde 1976 yapımı bir film. Bir pazar kahvaltınızı yapıp, üzerine keyif kahvelerinizi içerken size eşlik etmeli mutlaka. Bana güvenin, çok keyifli. Ufak da bir sorum olucaktı: Acaba filmin geçtiği apartman İstanbul'un hangi semtinde bilen var mıdır? Aşırı merak ediyorum da :)

Daha sakin, daha barışçıl, daha kardeşçe yaşanılan bir ülke isteğiyle bitiriyorum yazımı. Kara günler çabuk biter, hepimiz yine keyiflerimize dalar gideriz de, şehit ailelerinin ateşi hiç ama hiç sönmez. İşte benim içime en çok oturan şey. Hayat gerçekten çok garip.

Mutlu Pazarlar.


NELER İZLEDİM #20

   

  Merhaba. Hayatımın dönüm noktalarından dönmediğim, ayağımın yarısının köşede, yarısının geride beklediği süreçlerden geçtim. Film izlemedim, kitap okumadım. Sadece çalıştım. Ama artık bir yerlerden başlamalıydım. Şanssız biriyim evet ama, her şey bir gün yoluna giricek. Buna inancım tam. Gelin biz sizinle tatsız şeylerden değil de, filmlerden bahsedelim :)

     You Can Count On Me, başrollerinde The Big C'den hayran olduğum Laura Linney ve Mark Ruffalo'nun olduğunu gördüğümden beri hep aklımdaydı. Bir an önce izlemeliydim ve heyecanla geçtim ekranın karşısına. Sammy ve Terry iki kardeş. Sammy, eşinden boşanmış, küçük bir oğlu olan, bankada çalışan yalnız bir kadındır. Terry ise ailesinden uzakta, oldukça kopuk, beş parasız bir hayat yaşamaktadır. Parasız daha fazla duramaz ve ablasının yanına gelir. Burada yeğeniyle ve ablasıyla vakit geçirir, Herkes filmi çok beğendiğini söylemiş ama bence oldukça sıradan bir flmdi. Oyuncular çok iyiydi tamam ama konunun gideceği noktalar belliydi. Bu filmden çok fazla şey bekliyordum ama karşılamadı beklentilerimi. Kötü bir film  mi, kesinlikle değil. Zaten baş yapımcı Martin Scorsese abimizse, bi bildiği vardır. Sıkılgan biriyseniz, tavsiye ettiklerimin arasında değil.

 
      Yine sıfır keyif aldığım filmlerden. 1997 yapımı Oscar and Lucinda. Fakirlere yardım etmek için kumar oynayan bir rahip. Zamane kadınlarına fark atan ve yüzden zamanın ötesine geçmiş bir iş kadını. Bir kart oyununda tanışan ve birbirlerine aşık olan bu iki insanın çok uçlarda hedefleri vardır. Oscar, camdan bir kilise inşa etmek ister. Herkes O'na karşı çıksa da, Lucinda hep destek olmaktadır. Film bir roman uyarlaması. 126 dakika gibi çok da uzun bir süresi var. Dediğim gibi beni pek sarmadı. Ralph Fiennes ve Cate Blanchett gibi iki harika oyuncuyu izlemek isteyenler buyurabilir. Sadece filmin sonları beni şööyle bir yakalamayı başardı ama, onu ekliyim haksızlık olmasın.

     Ya Seda böyle antin kuntin filmleri nerden buluyosun derseniz, vallahi ben de bilmiyorum. Sırada hangi filmler varsa arasından seçip izliyorum. Anchorman: The Legend of Ron Burgundy de onlardan birisi. Bir tv kanalında spikerlik yapan Ron, oldukça egoist bir insandır. Kanala yeni gelen bayan spiker Veronica, Ron için ciddi bir tehlikedir. Spikerlik konusunda hızlıca yükselen ve başarılar elde eden Veronica'yı kanaldan göndermek için Ron ve salaklar salağı 3 arkadaşı ellerinden geleni yaparlar. Filmden hiç umudum yoktu ama gecenin bi vakti sesim çıkmasın diye kıs kıs güldürdü beni. En en en çok Steve Carell'e güldüm. Bu adam müthiş ya. Yan rollerde olmasına rağmen filmi aldı götürdü. Bu arada film günümüzde değil, 1970'lerde geçiyor.

     1945 yılı. Annesi ve babası müttefikler tarafından esir alınan Lore, 4 küçük kardeşi ile savaşın ortasında kalır. Annesinin gitmeden tembih ettiği gibi, 900 km uzaklıktaki anneannelerine gitmek için yola koyulurlar. Bu bahsettiklerim bir bebek, 3 küçük çocuk bir de genç kızlığa yeni adım atmış Lore. Açlık, savaş, yorgunluk, anne-babasızlık... Yolculuk sırasında karşılarına Yahudi bir genç erkek çıkar. Ona güvenmemesi gerektiğini düşünen Lore, çaresizlik içinde kalınca, yanlarında durmasına izin verir. Filmde sırf yirmi dakika, kıza duyulan tutku ile ilgiliydi. Ama öyle sarsıcı sahneler vardı ki, hala çıkmıyor aklımdan. Hüngür hüngür ağlattı. Oyuncuların çoğu çocuk olmasına rağmen gerçeğe çok yakın oyunculuklar çıkmış. Bu bambaşka yol filmini, izlenecekler listenize mutlaka ekleyin.

 
     Hüngür hüngür ağlatan filmlerden bir diğeri Veda. 2010 yapımı bu film, benim kalemine hayran olduğum Zülfü Livaneli' ye ait. Mustafa Kemal Atatürk hakkında binlerce film, belgesel, kısa film var. Veda'da onlardan biri ama aslında değil. Değil çünkü çok duygu yüklüydü ya. Oyuncular oynamamış, yaşamıştı.  Diyaloglar, bakışlar, müzik!!! öyle bir dokundu ki kalbime, dakikalarca ağladım. Atatürk'ün Selanik'teki küçük hallerinden, 10 kasım 1938 saat dokuzu beş geçeye kadarki başarılar, aşklar, dostluklar, zaferler, yenilgiler, hastalıklar dolu hayatına başka bir bakış. Salih Bozok'un bize anlattığı Atatürk'ü bir daha, bir daha dinlemek için ekleyin listenize.

NELER İZLEDİM #16

     Nasıl  geçti günler bakiyim haftanın ortasına kadar, yüzünüzü yıkamaya bile üşenecek kadar sıkıntılı mı yoksa kırmızı bir rujla bile havanızı değiştirerek günü kurtarmayla mı? ( Kadın okuyucularıma ithafen, erkekler ne yapar böyle durumlarda bilemedim :/ ) Amaan boşverin hadi, yaslanın arkanıza, size güzel filmler anlatmaya geldim. Haydi bakalım.

     Blogumun ilk yazılarından olan Airplane 'i yazdığımda pek tatlı bloggerlardan Deep : "Top Secret'i izle bak" demişti. Ben de izle diyorsa bir bildiği var diyerek, geçtim filmin başına. ZAZ ekibi yine yapmış yapacağını. Ba yıl dım. Filmin absürd bir komedi olduğunu unutmayın öncelikle. Benim sanırım en sevdiğim film türlerinden biri oldu. Ünlü bir rock yıldızı olan Nick ile gizli bir örgütte çalışan Hillary, bir rastlantı sonucu tanışırlar. Birbirlerine aşık olmalarıyla da olaylar gelişir. Katıla katıla güldüğüm o kadar çok sahne var ki. En sevdiklerimden Pizza House'taki dans sahnesi, filmin açılışındaki sahil sahneleri filan bombaydı. Tüm Zamanların En Absürd Komedi Filmleri nde de kendine yer bulan filmin başrollerinde pek sevgili Val Kilmer ve güzeller güzeli Lucy Gutteridge var. Yönetmenlerin şahaneliğine söylenecek söz yok. Çok aşırı tavsiye ediyorum.


     2010 yapımı tv filmi olarak çekilen Temple Grandin'i izlemeyi uzun süredir planlıyordum. Nihayet listeden silindi. Temple Grandin, otistik bir birey olarak hayatını sıradan insanlar gibi sürdürmektedir. Bir yaz annesi onu teyzesinin çiftliğine gönderir. Burada ineklerin sakinleştiği bir düzeneği keşfeder ve kendisi de denemek ister. Çok ilginçtir ki, O da aynı şekilde sinirini, üzüntüsünü, gerginliğini böyle bir düzenekte yok eder. Artık yurttaki odasında bile en vazgeçilmez eşyasıdır. Otistik olmasına rağmen üniversiteyi büyük bir başarıyla bitirir ve yükses lisansını sığırların davranışları üzerine yapar. Çevreden gelen ötekileştirme çabalarına rağmen zekasıyla her şeyin üstesinden gelir. Halen hayvancılık tesislerinde kullanılmakta olan bir düzenek tasarlayarak tarihe geçer. Temple Grandin in hayat hikayesini izlediğimiz filmde başrol, muhteşem oyuncu Claire Danes'e emanet. Bu rolüyle Altın Küre ve Emmy'yi kucaklamış bulunuyor. Mutlaka izlemelisiniz.

     2014 yapımı, listeme girer girmez izlediğim film The Babadook. Ablamın bizde kaldığı bir gece, korku filmi manyağı olan annem film izleyelim dedi. Bende ne biliyim, o an digitürk'te en korkunçlu bu göründü gözüme, açtık başladık izlemeye. Ablam, malum utanmalı bir sahnede "öff çok saçma" diyip izlemeyi bıraktı. Annem de; "ben bunu geçen gece izledim" diyince, kaldım bi başıma. Filme karşı nötrüm. İlk yarım saatinde beni yakalayabilecek bir ipucu bekledim filmden. Ama sahneler aktı, aktı; ben bir türlü adapte olamadım. Küçük oğluyla yalnız yaşayan bir kadının, bir kitapta okuyup etkisinden çıkamadığı karabasanla savaşını izliyoruz. Düşük bütçeli bir film olan The Babadook bittiğinde, hayal kırıklığına uğradım. Ama hakkında biraz araştırma yaptığımda, taşları yerine oturttum. Aslında bu filme psikolojik gerilim türünde demeliyiz. Korku diyince beklentiler insanı üzüyor. Çok kötü değil, denk gelirseniz bi izleyin derim. Beğenmeyenleri olduğu kadar, beğenenleri de çokça mevcut.

     2013 yapımı Filistin'in bağrından kopup gelmiş bir film Omar. Fırında çalışan Omar, geceleri de 'Özgürlük Savaşçısı' olarak İsrail'e karşı saldırılar düzenler. Birgün yakalanır; sevgilisinin abisini ve birçok arkadaşını ele vermemek için yaptıkları kanun dışı işleri neredeyse üstlenmiştir. Hapishanede oldukça şanssız bir şekilde ağzından bir şeyler kaçırınca dışarıya çıkmayı başaran Omar, sevgilisiyle evlilik hayelleri kurarken, bir darbede ondan yer. Ama acaba gerçekler O'nun sandığı gibi midir? Tam bir festival filmi onu söyliyim. Yani bu tarz, biraz ağır aksak ilerleyen filmlerden hoşlanmıyorsanız, izlemeyin. Gerçi Omar çok da ağır değildi, temponun yükseldiği nokta bolca var. Günümüz Hollywood aşklarından bıkan benim için, bambaşka bir coğrafyada, bambaşka bir kültürde yaşayan iki aşık görmek güzeldi. Değişik yaa, ne biliyim. Birbirlerine bakışları bile.  Geçen sene En İyi Yabancı Film dalında Oscar'a aday olan Omar, izlenesi.

   İzlenecekler listemdeki bir filme daha tik atabilir miyiz lütfen? Teşekkürler. Coen kardeşlerden 10 dalda Oscar adaylığı bulunan True Grit, bu yazımızın son filmi. Öldürülen babasının intkamını almak isteyen Hailee adındaki küçük kızımız, katilin peşine düşmeden önce yanına bir yardımcı almak ister. Bunun içinde yaşlı, içkiye düşkün, adeta bir korsan gibi tek gözü kapalı Rooster Cogburn'ün kapısını çalar. Alacak verecek konusunda da anlaşınca düşerler yola. Ama peşlerinde oldukları Tom Chaney'nin ardında bir tek onlar yoktur. Filmin yine sonlarına doğru onun Matt Damon olduğunu anladığım (alkışlar) LaBoef da azılı katili aramaktadır. Yolları kesişince tehlikelerle dolu bir yolcuk başlar. Eğer Django Unchained, The Lone Ranger tadındaki filmleri seviyorsanız, eminim True Grit'i de seviceksiniz. Ben bayılıyorum! Coen kardeşlere saygı duruşu ile bu haftaki beşliğimizi bitiriyorum. Görüşelim arada, yorumlarınızı bekliyorum. Haftanın ortasından sevgiler.



NELER İZLEDİM #14

     Bu ara izlediğim filmler oldukça birikti. Beşlik yazılarıyla bu birikimi az da olsa eritiyorum. Kendinize de ufak notlar alabileceğiniz yazıma hemmen başlıyorum.

     Reha Erdem'in hem yönetmenliğini hem senaristliğini üstlendiği son filmi Şarkı Söyleyen Kadınlar. Büyükada'ya gidiyoruz. Ada, muhtemel bir deprem tehlikesi nedeniyle boşaltılmaktadır. Ama bu karara karşı gelip, adadaki hayatına devam edenler vardır. Mesut da onlardan biri. Yardımcısıyla beraber oldukça sıkıcı bir hayat sürerken, hasta oğlu Adem şehirden kalkıp baba evine gelir. Bu arada evin yardımcısı (Binnur Kaya), ormanda kimsesiz bi kız bulur. Mesut'un arkadaşı yaşlı doktor, bu kimsesiz kıza evini açar. Film bu karakterler etrafında dolanıyor. Aa bir de Adem'in karısı var, Aylin Aslım. Oyunculuğu çok kötüydü. Adem karakterini oynayan Philip Arditti de biraz tiyatro oyunculuğuna kaçmıştı. Onun dışında tek söyleyeceğim, ben bu filmden hiç ama hiçbir şey anlamadım. Beni çok aştı. Ama güzel bir şeyler anlattığı kesin. Binnur Kaya için izlenebilir.

     Evde "do you wanna build a snowmaaan?" diye diye dolanan kızkardeşimin ısrarlarına dayanamadım ve iki Oscar'lı (en iyi animasyon ve en iyi şarkı) Frozen'la nihayet tanıştık. Arendelle krallığı, kraliçeleri Elsa'nın lanetli gücü yüzünden sonsuz bir kışa teslim olmuştur. Bu yükü daha fazla kaldıramayıp, sarayı terkeden Elsa'yı bulma görevi de kardeşi Anna'nındır. Çünkü bu laneti yine ortadan kaldıracak olan Elsa'dır. Anna'nın yanında bir dağ adamı Kristoff ve onun sadık geyiği Swen vardır. Sonra onlara dünya tatlısı Olaf da katılır. (En sevilen karakterlerden biri Olaf). E tabi bu yolculuk kolay olmayacaktır. Kara kış izlerken bile insanı üşütüyor :D Çok samimi, eğlenceli bir animasyon. Favorim Anna! Dünya çapında 1 milyar doları aşan gişe hasılatı bulunan Frozen, ülkemizde de 1,1 milyon kişi tarafından izlenmiş. E hadi açın bir Let it go dinleyin. Filmi izlemeyi de unutmayın.

     Pek bana göre olmayan, ama kötü olmayan filmlerden biri Snitch. 18 yaşındaki oğlu, arkadaş kurbanı olup evinde bir paket uyuşturucuyla bulunan John, oğlu için her şeyi yapmaya hazırdır. Avukat (Susan Sarandon), bu şebekeyi çökertmelerine yardım ederse, oğlunu hapisten çıkaracağını söyler. Adam da napsın işte, kabul eder. Kendisine ait bir lojistik şirketi bulunan John, işyerinde gözüne kestirdiği, uyuşturucu kartelleriyle daha önceden ilişkisi bulunan Daniel'i de yardım için ikna eder. Oldukça aksiyon dolu bir plana başlarlar. Beylerin çok daha keyif alacağını düşündüğüm bir film. Başrollerde Dwayne Johnson, Barry Pepper (karizması öldürüyor), Jon Bernthal var. 2013 yapımı film 112 dakika.


     Bu filmi nasıl daha önce keşfetmemişim ben, inanamıyorum. The Kids Are All Right, 2010 yapımı ve benim en sevdiğim oyuncuları (Mia Wasikowska , Julianne Moore, Mark Ruffalo) buluşturan bir film. Lezbiyen bir çift olan Nic ve Jules, zamanında yapay döllenme ile iki çocuk sahibi olurlar. Büyüyüp de babalarını merak eden çocuklar, kendisine ulaşırlar. Anneleri ilk başta karşı çıksa da, adamı eve davet ederek daha iyi tanımak isterler. Her şey buraya kadar gayet normaldir. Bahçe işlerine ilgi duyan Jules'e, baba Paul'den kendi bahçe düzeniyle de ilgilenmesi için teklif gelir. Bu iş sürecinde Paul ve Jules arasında çok dehşet şeyler olur! Digitürk bu kısımları kesmiş hep :D Aman diyim ebeveynlerinizle filan izlemeyin, kestiklerine göre pek iyi şeyler değil :D Filmden çok keyif aldım, hiç sıkılmadım. Tam bir pazar sabahı filmi. Mutlaka izleyin. Unutmadan, filmin 4 Oscar adaylığı var.

     Beni gerilimlerden gerilime sürükleyen bir film daha. No Country For Old Men (Yaşlılara Yer Yok). 2007 yapımı filmin başrol oyuncuları Javier Bardem, Josh Brolin, Tommy Lee Jones; yönetmen ise Coen kardeşler. Konusu şöyle: İçinde iki milyon dolar bulunan bir çanta bulan Llewelyn, çantayı alır ve yaşadığı yeri terkeder. Karısını da annesine gönderen Llewelyn, paranın peşinde olan psikopatlar psikopatı Anton'dan bucak bucak kaçar. Javier Bardem gerek saç kesimi, gerek yüzündeki o ifadesizlik, gerek sakin duruşuyla on numara bir psikopatlık çıkarmış ortaya. O kadar iticiydi ki size anlatamam. Elinde o kendine has özellik taşıyan değişik silahının bulunduğu sahnelerde aşırı gerildim. Bu rolüyle zaten Oscar'ı kucaklamış. Çok çok çok iyi bir film. Zaten IMDb Top 250 Listesi'nde de 171. sıradan kendisine güzel bir yer kapmış. Filmin toplam 8 Oscar adaylığı bulunuyor.

     Umarım keyifle okuyup, izlenecek filmler listenize bikaç film eklemişsinizdir. Yorumlarınızı bekliyorum. Keyifli bir gününüz olsun.




NELER İZLEDİM #10

     Keyifli pazarlar sevgili okuyucu. Haftanız nasıl geçti? Benim pek iyi geçtiği söylenemez. Diken üstündeyim diyebilirim. Battı batıcak az kaldı. Ay neyse, biz filmlerimizi konuşalım, keyfimiz yerimize gelsin. Haftanın beşliği başlıyor...


     2010 yapımı, konusuna göre 107 dakikalık uzun bir süreye sahip ilk filmimiz Morning Glory. Başrollerinde, erkek arkadaşımın pek sevdiği Rachel McAdams!!!, benim pek sevdiğim Harrison Ford ve Diana Keaton var. Kızımız okulundan mezun olduğundan beri çok sıkı çalışmaktadır. İşine aşık diyebiliriz. Televizyon sektöründe yapımcı olarak çalışan Rachel, hayallerinin kanalında işe başlar. Birbirine oldukça zıt karakterlere sahip Harrison ve Diana'yı, aynı haber programında sunucu olmaya ikna eden Rachel, hem onlarla uğraşır, hem de reyting savaşı vermektedir. Özellikle Harrison amcamız, çok sıkı. Oldukça çerezlik, güzel bir film. Nötrüm yani. İzlenebilitesi var. IMDb'den 6.5, Rotten Tomatoes'tan da 55 alan film, pek şaşırtan türden değil.


     Leyla ile Mecnun severlerin eminim kaçırmadığı bir film Bana Masal Anlatma. Hala vizyonda olan filmin başrollerinde Behzat Ç. den tanıdığımız Fatih Artman, Güneşi bekleyen Hande Doğandemir, komedide kendini geç de olsa kanıtlayan Cengiz Bozkurt, bonus olarak da Yılmaz Erdoğan var. Bambaşka diyarlardan gelen Ayperi, dünyamıza yabancıdır ve O'nu ilk bulan minibüs şöförü Rıza'dır. Kıza hem yardımcı olur, hem de yavaştan aşık olur. Onun dışında artık klasikleşmiş mahalle hikayeleri mevcut. Türk sineması artık şu klişeden sıyrılmalı ama neyse. Cengiz Bozkurt bence filmin yıldızıydı. Çok komik sahneleri vardı. Komedi, azıcık gözyaşı, bol klişe dolu filmi biz başarılı bulduk. Bence güzel bir pazar kahvaltısı filmi. Öneriyorum efendim.


     İlk 5 dakikasından sonra beni dumura uğratan 2013 yapımı bir film The Secret Life of Walter Mitty. Başrollerinde komedilerden aşina olduğumuz ve filmin yönetmenliğini de yapan Ben Stiller, Nedimeler filminden tanıyıp çok sevdiğim Kristen Wiig, çok şukela bir bonus da Sean Penn. Walter, bir dergide fotoğraf bölümünde çalışmakta. Çekim aşaması değil ama, yıkanması vs. Bir gün önemli bir fotoğrafçı olan Sean Penn, kendisine çok değerli bir pozunu yollar, ancak Walter onu kaybeder, ya da kaybettiğini sanar! Bu arada derginin yeni genel müdürü çalışanları işten kovar. Bir derdi daha var tabi. Kayıp pozu, derginin yeni sayısında kapak olarak kullanmak. Walter büyük bir çıkmazın içine girerek, fotoğrafın peşine düşer. Yer yer fantastik sahneleri de bulunan filmi değişik bulmakla beraber, çok beğendim. İzleyiniz.


     İki Oscar ödülünü kapmış olmasına rağmen, benim gönlümü maalesef kazanamamış olan bir film Crazy Heart. İsmi de yeni msn adresi açan mahallemizin haşin delikanlısının nicki gibi :D Çok ayıp ediyorum şuan, beni affetsinler. Film, 2009 yapımı. Başrollerinde, rolüyle hem Oscar'ı hem de Altın Küre'yi kucaklayan Jeff Bridges, Maggie Gyllenhaal (yazması bir ölüm olan soyadlarından), haşin boy Colin Farrell. Gençliğinde şöhretin zirvelerinde dolanan Bad Blake, artık o şaşaalı günleri geride bırakmış, öyle böyle albüm yapıp para kazanmaya çalışır. Bir yandan kendisiyle röportaj yapan hanım kızımıza gönlünü kaptırır. Ya ben nedense filmin içine çok dalamadım, pek keyif alamadım. Müzikleri çok başarılı, oyunculuklar da keza öyle ama, konusunu aşırı klişe buldum. 


     Sırf Once Upon A Time'dan aşık olduğum Rumpelstilskin başrolde diye izledim yemin ediyorum. Ama film aslında En İyi Müzik dalında OScar'ı da kapmış, bol ödüllü bir 1997 yapımı. Zamanında kadınlar matinesi diye bilinen yerlerde, erkek striptizcilerin moda olduğu günler. Hem işlerinde hem de evlerinde dikiş tutturamayan 6 erkek, bu işe el atarlar. Birbirlerinden hem fiziksel hem de karakter bakımından oldukça farklı olan bu erkeklerin tek amaçları, o matinelerde kendilerine yer bulup sahne alabilmek. Başlarlar çalışmalara, başlarına gelmeyen de kalmaz tabi. Öyle böyle derken, eşlerinin de bulunduğu matineye bakalım çıkabilecekler mi? Çok eğlencelik, oldukça farklı bir konuya sahip filmi büyük keyifle izledim. Müzikleri gerçekten şahane. Özellikle de son sahne bomba! İzleyiniz.


     Geldik bir pazar beşliğinin daha sonuna. Buraya kadar okuyan varsa tebrik ediyorum. İzledikleriniz ya da ilginizi çeken bir film varsa, aşağıya yorum olarak bırakmayı unutmayın. Ben şimdi takip ettiğim bloglarımı okuyup keyif yapma niyetindeyim. Sizlere de keyifli pazarlar.