NELER İZLEDİM #26

10:11 merababenseda 5 Comments


Özledim! Yazmayı, sizinle konuşmayı, buralarda anı biriktirmeyi özledim. Taşınma işi ve interneti bağlamakta sınırları zorlayan Turkcell Superonline sağolsun, baya geriledim; hem izlemek, hem yazmak konusunda. Neyse ki kitaplarım beni yalnız bırakmadı. Bu haftasonu blogumu hiç yazısız bırakmak istemiyorum. Hemen neler izledim beşliğime başlayalım bence. Çaylar hazır mı acaba?

donnie darko
     Afişi insanda hafif bir iticilik yaratsa da, bunca insanın bir bildiği olmalıydı ve ben de onlardan biri olmalıydım. 2001 yapımı Donnie Darko'nun  başrollerinde oyunculuk kariyerinin belki de en önemli filminde yer alan Jake Gyllenhaal ve tanıdık isimlerden gerçekte ve filmde de ablası olan Maggie Gyllenhaal mevcut. Şizofreni geçmişi olan liseli Donnie, bir kazadan sağ olarak kurtulur. Ve o kaza gecesinde bir tavşan maskotuyla karşılaşır. Kendisine 28 gün,6 saat, 42 dakika, 12 saniye sonra dünyanın sona ereceğini söyler. Devamlı gördüğü bu dev tavşan, Donnie'nin hayatını riske sokar. Olasılıklar, zamanda yolculuk, yer yer gençlik bunalımlarının yer aldığı film kült olmuş durumda. Anlatmak istediğini anlamakta zorluk çeksem de, soundtracklerine a şık ol dum. İzlerken beni filme bağlayan önemli noktalardan biriydi. Filmde olasılık ve paralel sonları sevenler kaçırmasın.

SEVDİKLERİM

* Soundtrackler efsane!
* Donnie : Neden o aptal tavşan kostümünü giyiyorsun?
   Tavşan : Sen neden o aptal insan kostümünü giyiyorsun?

LİSTELER

* En İyi 50 Bağımsız Film (Empire) #2 ( tık tık )
* Tüm Zamanların En İyi 50 Zamanda Yolculuk Filmi (totalfilm) #3 ( tık tık )
* Son Yıllarda Çekilen Düşük Bütçeli En İyi 50 Film #5 ( tık tık )
* 100 Uçuk Film (366weirdmovies)  #8 ( tık tık )
* Uludağ Sözlük Başlangıç 200 Tavsiye Film Listesi #17 ( tık tık )
* Kafa Karıştıran Filmler Listesi (classreal) #39 ( tık tık )
Empire 500: Tüm Zamanların En İyi 500 Filmi #53 ( tık tık )
* En İyi 100 Bilim-Kurgu Filmi (total sci-fi online) #71 ( tık tık )
İzlemeniz Gereken 555 Film (ntvmcnbc) #152 ( tık tık )

     Zaman yolculuğundan devam edelim. Saçları her ne kadar kendine özgü olsa da, her sahnede gözüne girdiği için kendisine çok sinirlendiğim Meg Ryan ve ahhh! kelimelerin kifayetsiz kaldığı Hugh Jackman'ın başrollerinde olduğu 2001 yapımı bir film. Farklı yüzyıllarda yaşamış/yaşayan bir kadın ve bir erkeğin yollarının kesiştiği bu filmde, Kate'in eski erkek arkadaşı bir köprüden atlayarak kendisini 19.yy'a taşıyan bir geçit keşfeder. Gittiği zamanda evlendirilmek üzere olan bir dükle, yani Leopold'la karşılaşır. Bir kaza sonucu, geçitten günümüze dönmeye çalışırken o da ne! Leopold da geçitten aşağı düşer! Fırfırlı yakaları, vatkalı omuzları, tam bir beyefendi gibi yemek yiyişleriyle Leopold, artık Kate'in çok yakınındadır. Birbirlerine inanmakta zorluk çekseler de, kabul edelim kızlar, Meg Ryan bile olsa, bir düke karşı koyamaz. Çok eğlenceli, romantikli.

     Listeme nereden eklediğimi hatırlamadığım, psikolojimi çok derinden bozan bir film Child of God. Yönetmenliğini James Franko'nun yaptığı film, 2013 yılından. 1960'lı yıllarda normal insan kategorisinin çok çok dışında kalan Lester Ballard'ın sıradışı hayat hikayesinin konu alındığı film, bence dehşet ögelerinin anasını ağlatmış. Yani ben izlerken sahnelerde kanım dondu. Korku filmi değil bi kere onu baştan söyliyim. Aslında genele baktığımızda dram yüklü çünkü akıl sağlığı yerinde olmayan, para kullanmayan, yalnız yaşayan, şiddete eğilimi her suçundan sonra biraz daha artan Lester'a ufak da olsa acıyorsunuz. Çünkü halk tarafından kabul görmüyor, görmeye de niyeti yok. Tek isteği bir eş! Ama Lester tamam insan eş ister de, sen naptın öyle? Olur mu hiç? Lester'a hayat veren Scott Haze dehşet bir oyunculuk çıkarmış. Sağolsun iğrendirdi kendisinden. Farklı bir alternatif. İzlenesi.

     Kaliteli eski yapımları ne kadar sevdiğimi belki biliyorsunuzdur. İşte üstad Hitchcock'un 1955 yapımı To Catch a Thief''ine karşı koyamadım. Zamanında müthiş mücevher soygunları gerçekleştirmiş olan John Robie, artık bu işlerden elini eteğini çekmiştir. En son bir soygunla suçlanınca çareyi kaçmakta bulur. Kaldığı otelde çok zengin bir anne-kızla tanışır. Kızımız güzeller güzeli Grace Kelly. Ya sen ne güzel bir kadınmışsın. O havalar, işveler, cilveler harikaydı :) Neyse işte, derken bu annenin de mücevherleri çalınır. Yine Robie'nin başına kalınca, artık hırsızı yakalamaya karar verir. Ben bi ara Grace Kelly'den filan şüphelendim. Aslında güzel olabilirdi! Bunu bi düşünseydin Alfred. Filmde çok çok meşhur bir sahne olan arabayla kaçış sahnesi mevcut. Burada arabayı kullanan Grace'in ve korkudan kendinden geçen Cary Grant'ın mimikleri çok iyiydi. Ve bir üzücü ayrıntı: Meşhur sahnenin geçtiği yolda, yıllar sonra Grace Kelly, trajik bir trafik kazası geçirir ve ölür. Kader.

SEVDİKLERİM

* Grace Kelly'nin filmde giydiği her elbise birer efsaneyd, Hepsi benim olsun istedim. Şuan hala önemli markalarda bu elbiselerden ilham alındığı çok belli. Grace Kelly'nin de bunları harika taşımış olması önemli bir etken.

LİSTELER

* New York Times: Görülmesi Gereken En İyi 1000 Film #899 ( tık tık )

     Yönetmenin veda filmi olarak sunduğu, 2013 yapımı, Oscar'a aday olmuş dramatik yönü ağır basan bir animasyon Kaze Tachinu/The Wind Rises.2.Dünya Savaşında kullanılan Mitsubishi A6M Zero uçağının mucidi olan Jiro Horikoshi'nin hayatını konu alıyor. Küçüklükten başlayan pilot olma hayalleri, uçaklara ilgisi, ama gözlük kullanması nedeniyle uçağı kullanmaktan ziyade yapımına yönlenmek zorunda kalışıyla açılışı yapıyor film. İcat aşamasında yaşadığı baskılar, apansız gelen bir aşk, işine olan tutkusu vs çok güzel yayılmış bu 126 dakikalık filme. Süresi evet çok uzun ama ben izlerken hiç sıkılmadım. Görseller çok başarılıydı. Müzikleri de öyle. Özellikle 2 müzik vardı çok sık çalan, ikisi de gerçekten güzeldi, sevdim. Bir ayrıntı: Yönetmen Hayao Miyazaki'nin izledikten sonra ağladığı tek filmiymiş. Herkes beğenmeyebilir ama ilgilenenler çıkabilir.

Sabah uyanıp gri,puslu bir hava beklerken güneşli, tatlı bir hava görmenin mutluluğuyla, şimdi gidip simit,poğaça aliyim da, bizimkilere bi kahvalti patlatiyim :) Siz neler izlediniz, yazdıklarımdan var mı ilginizi çeken, yorum bırakırsanız çok mutlu olurum. Yan taraftan sıradaki filmleri görebilirsin. Bol keyifli pazarlar.

5 yorum:

Sevdim Sizi Bir Kere

10:00 merababenseda 0 Comments


Uzun süre ara verdiğim sevdim sizi bir kere yazı dizimle tekrar buralardayım. Günlük hayatta sürekli beğendiğim, ilgimi çeken şeyleri not ediyorum, sizlere de bahsedebilmek için. Bakalım listeyi neler doldurmuş.

*

" Kızım delirdin mi sen kışın ortasındayız " diyen annelere aldırmadan, fıstık parçalı olan bidolu'muzu buzluğa atıyoruz. Birkaç saat sonra çıkarıp hafif dondurma kıvamındaki bol kremalı gofretimizin tadını çıkarıyoruz. Yedikten sonra da tecrübelerimizi gelip burda Seda'yla paylaşıyoruz.

*

Uzun zamandır takip ettiğim tatlı mı tatlı MissFiruz dan kazandığım şahane bir ruj da sevdiklerim arasında! Burdan tekrar teşekkür ediyorum. Şu deli kız Kendall Jenner'ın meşhur ettiği bir renkti sanırım Twig. Deli meli ama aferin, çok başarılı bir seçim. Ben rujda koyu renk tercih ederim ama koyu sürmediğim zaman dudaklarımda mutlaka Mac - Twig oluyor. Esmerlerde tam rengini gösteriyor, ama beyaz tenliyseniz biraz pembe durabilir, onu söyliyim. Onun dışında çok joker bir renk. Hazır yılbaşı da yaklaşıyorken kendine bir tane hediye edebilirsin belki :)

*

Instagram'ın yanında kendini pek gösteremese de Snapchat şuan yükselişte sanırım. Ben kullanmayı çok seviyorum en azından. Çok daha samimi geliyo. İşte Snapchatte ana sayfada bazı digital platformların da snapchat adresleri bulunmakta. Ben orda National Geography'yi keşfettim ve her gün bakmadan duramıyorum! Mükemmel bilgiler, fotoğraflar dışında ingilizcenizi de geliştirebileceğiniz bir adres. Snapchati olanlar mutlaka baksın.

*

Yürümeye üşenen biri olarak ayın 1 i itibariyle Yoga'ya başladım :) Başka bir egzersiz dalı tabii ki düşünemezdim. Bunda tabiki sıralı ve planlı olan her şeyi sevdiğim için bu her günü sırasıyla takip eden YouTube serisi etkili oldu. Hem hocam da çok tatlı. Adı Adriene. Saçını öylesine dandik bağlıyor, öylesine umursamaz ama çok tatlı :D Ben başladım bakalım. Baya da güzel oluyor, rahatlatıyor kesinlikle. Hesabın linkini şööööyle bırakıyorum. Hadi, 1 ocakta sen başla!

*
Evimin dibinde olan ama iş yoğunluğu ve kendi fiziksel yorgunlum sebebiyle gitmeye cesaret edemediğim Tüyap kitap fuarının ardından İdefix, beklenen sanal kitap fuarını başlattı. Kitap kurtları için bence 1 sene bekleyip yıl sonunda büyük bir vurgun yapmak için çok avantajlı indirimler mevcut. Ben şimdiden 2 kere alışveriş yaptım. 31 aralık a kadar devam eden bu fuara mutlaka tıkla . Hayat çok kısa, okunacak çok kitap var!

Sen bu ara neler sevdin, neler aldın, neler okudun, neler dinledin? Seda mutlaka şuna da bir bak dediğin şeyi benimle paylaşmayı unutma olur mu? Pazar günü haftanın beşliğiyle ben yine buralarda olucam. Görüşmek üzere. Keyifli haftasonları!



0 yorum:

Ne Dinliyorum

12:00 merababenseda 6 Comments


Kalben, 2015 yılının son aylarında en güzel keşfimsin. Yemişim 10.000.000 tık alıp bas bağıran İrem Derici'yi. Seni zaten kimse keşfetmesin. Biz bize dinleyelim. 

En son TNK'de olmuştu. İlk albümlerinden beri çılgınca dinlerdim. Sonra bi Yine Yazı Bekleriz vakası olmuştu ki sormayın. Özellikle müzikte popüler kültürü çekemiyorum. Sadece siz dinleyin ama benim canım takipçilerim.

Görüşelim sonra!

6 yorum:

NELER İZLEDİM #25

10:30 merababenseda 6 Comments


Merhaba hoşgeldin! Bugün nasılsın? Ben; karşımda doldurulmayı bekleyen kolilerimle bakışarak, uzun süre internetsiz kalacak olmanın verdiği gerilimle pazar günü blogumu boş bırakmamanın derdine düştüm. Taşınıyoruz ve hayatımda ilk defa taşınıyorum :D Daha öncelerinde çocuk olduğum için her seferinde babaannemlere yollanırdım. Sonra kurulu eve gelirdim. Adeta bir prenses ^^ Şimdi uğraş bakalım Seda. Ben en değerlilerim olan kitaplarımı kolilerken, siz güzel güzel filmleri okuyun. Belki birkaç tane seçip izler, bana güzel enerjiler gönderirsiniz. 


     Kendi kulvarında sanırım oldukça fanı bulunan bir kitaptan filme uyarlama The Perks of Being a Wallflower. Başrollerde tatlılıktan ölen Logan Lerman, güzelliğini aşırı çok kıskandığım Emma Watson :( , ve ve ve hayatımın efsane filmlerinden olan We Need To Talk About Kevin 'le tanıdığım Ezra Miller var. Charlie, liseye yeni başlayan, daha ilk günden okulun biteceği günleri sayan sakin ve oldukça utangaç bir çocuktur. Bir ders sırasında tanıştığı Patrick ile kabuğunu kıran ve Patrick'in üvey kardeşi Sam ile içinizi ısıtıcak platonik bir aşka yelken açan Charlie, zaman geçtikçe kendisine güzel bir ortam yaratır. Çok küçükken kaybettiği teyzesiyle ilgili anıları, O'nu zaman zaman sıkıntıya soksa da yola bir şekilde devam eder. Burda bir sorum var. Teyzesiyle ilgili asıl öğrendiği şey neydi ya? Ben anlamadım. Bilen bi yazarsa sevinirim. Bi de mutlaka bir şans verin bu filme!

SEVDİKLERİM
* Filmde çalan şarkılar! En fes. 

     Bu filmi de daha yeni izledim ya bravo bana. Gerçi daha ne izlemediğim kült filmler var, yazsam blogumu resmen engellersiniz ama, olsun, hepsini ölmeden izlerim inşallah. Harry ve Sally, mecburi bir yolculuk sırasında tanışırlar. Daha sonra yıllarca birbirlerini görmezler. Tekrar karşılaştıklarında hayatlarında köklü değişiklikler olan bu iki insan arasında, duygusallıktan bir tık uzak arkadaşlık başlar. Biri eşinden boşanır gider diğerinin yanında sızlanır, biri sevgilisinden ayrılır gider diğerinin omzunda ağlar. Tabi kanka ayağı ... derler ya o hesap :D Aslında bizimkiler seviyormuş yahu birbirlerini! İşte bu süreçte kaçmalar, kovalamalar falan filan var. Konu basit ve net, ama günümüzde bile en romantik filmlerden biri olmayı başarmış. Tam sevgiliyle izlemelik, onu bi kenara not edin. Bi de şu meşhuuur restorandaki sahneyi, MGM Movies'te sevgili Digitürk kestiği için izleyemedim. Abartı bulanlar varmış ama, bi şey diyemiyorum. İzlenesi. Not edin.

LİSTELER
* Tüm Zamanların En İyi 50 Romantik Filmi #2 ( tık tık )
* En İyi Romantik Filmler (Time Out) #25 ( tık tık )
* En İyi 101 Senaryo (WGA) 40 ( tık tık )
* Empire 500: Tüm Zamanların En İyi 500 Filmi #90 ( tık tık )
* İzlemeniz Gereken 555 Film (ntvmcnbc) #546 ( tık tık )
* Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1001 Film #798 ( tık tık )
* New York Times: Görülmesi Gereken En İyi 1000 Film #965 ( tık tık )

     Michael Fassbender'ı tüm film boyunca kafasında koccaman bir maske ile izlediğimiz çok değişik bir film Frank. Jon, başarılı bir müzisyendir ve artık bir gruba dahil olup kendisini bulmak istemektedir. Soronprfbs adlı oldukça absürd bir gruba, yine çok absürd bir şekilde dahil olan Jon, tam zamanlı işinden bile vazgeçer. Her bir üyesi bambaşka karakterlere sahip olan grup, son albüm çalışmaları için şehir hayatından uzaklaşır ve bir evde çalışmaya başlarlar. Jon, bu ilginç insanları tanıdıkça kararını sorgulasa da, her yeni günle beraber yaşadıklarına hayır diyemez. Grubun baş üyesi Frank, maskeyi sadece sahnede değil, 7/24 kullanır. Bu Jon kadar sizi de delirticek emin olun. Yükselişte olan bir oyuncu için tüm filmi yüzünü kullanmadan oynamak hayli riskli olsa da, sevgili Fassbender ellerini kollarını , ses tonunu bile büyük bir profesyonellikle kullanarak, benden tam puan aldı. Ay mutlaka izleyin, çok farklı bir deneyim.

     Afişiyle bile heyecanlandıran filmleri ben baştan çok seviyorum! Seeking a Friend For The End of The World, başrollerinde hep çok güldüren ama bu filmde hüzünlendirmeyi de ihmal etmeyen Steve Carell ve o uyuzlar uyuzu şekillere soktuğu ağzıyla Keira Knightley'ı barındırıyor. Artık Dünya'nın sonu gelmiştir. Büyük bir çarpışmayla beraber yok olacak Dünya'da geri sayım başlamıştır. Bu büyük kaos içinde karısı tarafından terk edilen Dodge, evinde yalnız başına otururken sevgilisiyle kapışan Penny'i kısa bir süreliğine misafir eder. Aralarında başlayan muhabbetle beraber, Dodge beyefendinin hiç unutamadığı eski sevgilisine ölmeden kavuşmasının planını yaparlar ve yola koyulurlar. Yolda bir çok durağa uğrayıp, ortamdaki kaostan nasiplerini de alan ikili arasında çok naif bir ilişki başlar. Son sahnesiyle beni öldüren film, iyi ki izledim dedirtenlerden. Peki ya siz, dünyanın son saniyelerinde, kimin yanında olmak isterdiniz?

  
     Her zamanki gibi bir devam filmini, ilkini izlemeden izledim. Helal be bana, valla. Büyük başarı. 4: Rise of The Silver Surfer, 2007 yapımı bir fantastik film. Süper kahramanlardan oluşan 4 arkadaşımız, her zamanki gibi dünyayı kurtarma derdindedir. Her birinin çok ilginç güçleri var. En komiği kolları bacakları uzayan Reed'inkiydi. Ya bi de sen takımın beynisin. O girdiğin kılıklar neydi öyle ya :D Jessica Alba da tüm lensli ölü balık bakışlarıyla arzı endam eyliyordu. En sevdiğim kurabiye adamdı valla (Adını ben taktım. Anladınız siz). Yaani kötü değildi. Fırsat bulursam ilkini de izlerim. Sıkmadan izlenebiliyor en azından. 



Okuyan, okumayıp resimlere bakıp kapatan, yorum bırakan bırakmayan herkese çok çok teşekkürler. Biliyorum orda yüzlerce insan var ve hayatınızın birkaç dakikasına eşlik ediyor olmak harika bir duygu. Keyifli bir pazarınız, ardından güzel bir haftanız olsun. Görüşmek üzere.

6 yorum:

NELER İZLEDİM #24

15:55 merababenseda 4 Comments


Günaydın pazar severler. Pazarınız nasıl başladı, nasıl sonlandı (gün sonunda okuyanlar için) yorum bıraksanıza, merak ediyorum. Ben yine evdeyim. Bari siz gezin. Neyse efendim, iki haftadır filmlerimi yeniden bir düzene sokma derdindeydim. İzleyeceklerim, listelerim güzel güzel hazırlandı. Filmlerim şimdi sıralarını bekliyorlar. Bakalım 2015 bitene kadar başka neler izleyeceğim. Biz klasik pazar beşliğimize başlayalım yavaştan.

     Woody Allen'ın bildiğimiz çizgisinin dışına çıktığı, zamanında sinemaseverleri heyecanlandırdığı 2005 yapımı Match Point! Başrollerde Scarlett Johansson, Matthew Goode (bu şerefsizi burdan hatırlayalım :D), Jonathan Rhys Meyers falan filan var. Başarılı bir tenis hocası olan Chris, Londra'da zenginlerin bolca dahil olduğu bir spor okulunda işe başlar. Çok geçmeden Tom'la tanışıp arkadaş olurlar. Ailesine bile yavaş yavaş dahil olan Chris, Tom'un kız kardeşiyle bir ilişkiyle başlar. İşini şansa bırakmak istemeyen ve aklını kullanarak zengin olmak isteyen Chris, bu ilişkiyi hemen evliliğe taşır. Bu sırada Tom'un nişanlısı Nola ile tanışması ise, filmi tamamen başka bir boyuta taşıyor. Nola'ya aşık, karısıyla para için evlenmiş olan Chris; Nola ile Tom'un ayrılmasından sonra bakalım ne karar verecektir? Gerilim ve romantizm dolu bir film.

LİSTELER
* Altyazı Dergisi: 2000'lerin En İyi 50 Filmi #26 (tık tık)
* İzlemeniz Gereken 555 Film (ntvmsnbc) #294  (tık tık)

SEVDİKLERİM
* Kaçınılmaz cevap. Scarlett Johansson'un güzelliği! Senin yüzünden kaçımız depresyona girdik be vicdansız kadın :(

     Woody Allen ile iştahıma iştah kattığım bir hafta olmuşsa demek ki. 2013 yılını kasıp kavuran, afişini her gördüğümde "kalk kız izle" dediğim ama bir türlü fırsat bulamadığım Blue Jasmine! Zengin kocası dolandırıcılık yüzünden hapise girip, kendisine de hiç para kalmayan Jasmine mecburen üvey kardeşinin yanına San Fransisco'ya gider. Kız kardeşiyle hiçbir konuda anlaşamayan Jasmine, bu hızlı düşüşünün getirdiği psikolojik sorunlarla baş etmekte zorluk çeker. Bir yandan kız kardeşinin veletleri ve işçi erkek arkadaşı, bir yandan patronunun sapıklıkları, bir yandan parasızlık. Şimdi bu kadın napsın siz söyleyin. Gözleri her daim ağlayacakmış gibi bakan Jasmine, tekrar eski sınıfına atlayabilecek midir? Gelsin mi tekrar zengin bir koca? :D Allen'ın sınıf farklılıklarına derinlemesine baktığı mükemmel bir film. Özellikle Cate Blanchett eşsiz bir oyunculukla Oscar, Altın Küre ve Bafta dahil onlarca ödül kazandı. Kaçırmayın!

     Şu afişin tatlılığına bi bakın, sonra okumaya devam edin :) 2013 yapımı Gabrielle, Williams sendromuna sahip bir genç kızın hayatına değiniyor. Nedir ne değildir bu hastalık bilemem ama bir diğer adı "mutluluk sendromu" imiş. Sosyal herhangi bir korkuları olmayan bu insanların yüzünde sürekli bir gülümseme hali mevcutmuş. Gabrielle de onlardan biri. Kendisi gibi hasta olan insanlarla beraber bir okula gitmekte. Burada bir konsere hazırlanmaktalar. Hep beraber şarkılar türküler söylüyorlar. Afişte gördüğünüz Gabrielle ve Martin birbirlerine aşıklar (kalp kalp kalp). Herkes gibi bir hayat yaşamak isteyen bu aşıklara özellikle Martin'in annesi karşı çıkar ve Martin'i okuldan alır. Sevenleri ayırmayın allahsızlar! Bu süreçte Gabrielle'in en büyük destekçisi ablasıdır ama o da Hindistan'a sevgilisinin yanına gitme hazırlıklarında :( Çok tatlı, sakin bir film. İzlenesi.

SEVDİKLERİM
* Okulda söyledikleri şarkılar
* Gabrielle'in ablası. Çok güzel kadın maşallah :D

  
     2014 yapımı, saçma olmanın kıyısında yüzen bir film. Metropol hayatında kendine başarılı bir yer edinmiş Tess, terfi almayı umarken işten çıkarıldığını öğrenir. Beklenmedik bir anda aldığı bu haberle yıkılan kadın, işiyle ilgili bir konferansa katılmak için Porto Rico'ya gider. Hem yeni ilişkiler kurup kendisine bir iş arayıp, hem de hayatını gözden geçiren Tess, yaklaşan kasırga nedeniyle orada mahsur kalır. Bu sırada yakışıklı ve cool bir adam olan Carter'la tanışır. Yaaaaani, eh işte. Kafa dağıtmalık, sıradan bir film. Kötü değil ama aşırı da harika değil.


     Tüyleri diken diken eden çok başarılı bir film The Square (Al Midan). 2011 yılında Mısır'da yönetime karşı başlayan isyanın tam ortasından izlediğimiz bir yapıt. Adeta bir diktatör olan Hüsnü Mübarek ve onun zihniyetine karşı başlatılan başkaldırı çok ateşli devam eder. İstediklerini alırlar ama bitmez yaşanan acılar. Sadece Mübarek devrilmiştir. Onun zihniyetine sahip insanlar yine devrededir. Hem bunlarla uğraşılır hem Müslüman Kardeşler'le. Olayı yolundan saptıran bir grup olan Müslüman Kardeşler'le de bambaşka bir savaş başlamıştır. Derken Muhammed Mursi gelir başa. Sadece insanca yaşamak isteyen insanların yıllarca verdiği bu savaş sonuca ulaşacak ve Tahrir Meydanı zafer çığlıklarıyla inleyecek. Sık sık Gezi Parkı olaylarını hatırlatan efsane bir yapıt. 86. Oscar Ödülleri'nde En İyi Belgesel dalında aday olan bu efsaneyi mutlaka listenize ekleyin.


Herkese sağlıklı bir hafta diliyorum. Mutlu keyifli filan demiycem, önce sağlık! Hepinizi kucaklıyorum. Seviyorum...

4 yorum:

SADECE

22:24 merababenseda 2 Comments




Güzel müzik hala var. Biliyodum.

2 yorum:

NELER İZLEDİM #23

14:33 merababenseda 10 Comments


Koca bir pazarı evde takılarak geçirmek gibisi yok! Sanırım iki haftada bir bunu uygulamak lazım. Tüm hafta çalışınca, vücut bir detoxa ihtiyaç duyuyor, o belli :)
İzin günümde sabahın köründe müşteriler tarafından uyandırılmış da olsam, ben bu pazarımı çok sevdim. Bugün bol bol bloglarınızı okuyup, yepyeni filmleri not etmeyi planlıyorum. Eğer siz de yeni filmler avlamak isterseniz hadi gelin, size yepyeni 5 filmden bahsediyim.

barbara
     2012 yılına ait, izlenecek listemde bisikletli bir kadın afişiyle birlikte arz-ı endam eden filmimiz Barbara. Soğuk Savaş Dönemi. Doğu Almanya'ya sürülmüş genç bir kadın doktorun, Batı Almanya'ya geçmeye çalışma hikayesi. Barbara çok yalnız bir kadındı. Öyle derinden hissettim. Sürülmüş olmanın verdiği ortama yabancılık çok açıktı. Bir yandan işini yaparken bir yandan kaçmanın planlarını yaparken, duyguları onu ele geçirirse; gitmek mi daha kolay olacak yoksa kalmak mı? Güzel bi soruydu. 2012 Berlinale'de Gümüş Ayı ödülünü kazanmış olan film, bizde de 31. İstanbul Film Festivali'nde "Dünya Festivallerinden" bölümünde boy göstermiş. Yönetmen Christian Petzold, 62. Berlin Film Festivali'nde En İyi Yönetmen Ödülü'nü kapmış. Barbara'ya can veren Nina Hoss'un o soğuk güzelliği filmin en güzel şeylerinden.

SEVDİKLERİM
* Kuvözde yatan bebeklerle ilgili hikaye etkileyiciydi.
* Barbara'nın o kahverengi topuklu ayakkabılarından bana da alabilir miyiz?

darısı başıma
     Listelist'te tavsiyesini okuyup, Digitürkte'de yakalayınca kaçırmayıp izlediğim bir film The Wedding Planner. Konusu oldukça klişe ve dandik olmakla beraber, acayip bir şekilde kendisini izletiyor. Evlilik yaşını çoktan geçmiş olan Jennifer Lopez ablamız, başarılı bir düğün organizatörüdür. Her şeyi, kendi mutluluğunu bile bir kenara bırakıp kendisini işe adamıştır. Bir gün, yolda topuklu ayakkabısının azizliğine uğrar ve doktor bir adamla yolları kesişir. Beraber oldukça hoş vakit geçiren bu ikilinin arasında önemli bir engel vardır: Jennifer'ın, adamın düğününü organize etmesi! Ne kadar da yaratıcı di mi? :D Neyse ama, 2001 yılına göre düşünürsek, tatlış bir konusu olduğunu söyleyebiliriz. Lopez'in bol glosslu dudaklarını, harika kalçasını dert etmem derseniz, alın sevgilinizi/eşinizi yanınıza (Seda, burada hanımlara sesleniyordu) keyifli bir film seyredin. Garantisi benden.

SEVDİKLERİM
* Bu dans sahnesini, Lopez'in mimiklerini çok sevdim. İngilizce versiyonunu bulamadım.
 şuraya tıktık
* Dans sahnesinde Lopez'in giydiği kırmızı elbiseyi de dolabıma bi ekleyiverelim.

the missing picture
     Şimdi sizi çok değişik bir filmle tanıştırıcam. L'image manquante (Eksik Resim). Tüm oyuncularının sadece kilden yapılmış figürlerden oluştuğu, 1970li yılların Kamboçya'sında Kızıl Kmerler tarafından ele geçirilen yönetimin, halka yaşattıklarını izlediğimiz çarpıcı bir film. Kil figürlerin dışında, zamanında çekilmiş gerçek görüntülerin de yer aldığı filmi, bir dış sesle beraber izliyoruz. Adam, kendisini anlatıyor, killer hayat veriyor, biz izliyoruz. Kızıl Kmer rejiminin, insanlarda fiziksel ve ruhsal boyutta açtığı derin yaraları hayretle izleyeceğiniz, ufak da olsa neler olmuş vay anasını diyebileceğimiz farkındalık yaratan bir film. Bol festival ödüllü film, ayrıca 2014 yılında Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar'a aday olmuş, 66. Cannes Film Festivali’nde ”Belirli Bir Bakış” ödülünü kapmış. Yönetmen Rithy Panh'i sabrından ve böylesine başarılı bir film ortaya koymasından ötürü tebrik ediyorum. (tebriği hiç bir zaman u-la-şa-ma-dı)

bal
     Vicdanıyla her zaman büyük bir kavga içindeyken, ölüm meleği olmak ne kadar kolay olabilir ki? Miele (Bal) takma adıyla, tedavisi olmayan hastalıklara sahip ve büyük acılar çeken insanları, çeşitli ilaçlar vererek acılarını dindirmeyi kendine iş edinmiş bir kadının hikayesini izliyoruz. Her seferinde büyük pişmanlıklar yaşıyor, ilacı vucüda enjekte ettikten sonra kimseyle göz göze gelemiyor. Derken bir gün aldığı iş, hayatını tekrar yola sokması için büyük fırsat olur O'nun için. Yaşlı bir adamcağız, ölümcül bir hastalığı olduğunu ve kesin çözümü yani ölümü erkenden yaşamak istediğini söyler. Gerekli ayarlamaları yapan Miele, adamın aslında hasta olmadığını sadece intihar etmek istediğini öğrenir. Bunu engellemek için elinden gelen her şeyi yapar. Bu süreçte aralarında oluşan bağ, Miele'yi vicdanıyla baş başa bırakır. Artık yeni bir yol çizmenin zamanı gelmiştir. 2013 Cannes Film Festival'nden haklı bir ödülle dönen bu filmi izleneceklere ekleyin.

marry me
 



     2014 Belçika yapımı, Türk bir yönetmenin elinden çıkan, klasik bir yabancı damat komedisi. Trouw Met Mij (Marry Me), gereksiz bir filmdi. Çok şükür onu da film seçkime ekledim.






     Daha başka neler izlemişim, sırada neler var merak edenleriniz varsa, yan taraftaki rengarenk bölümden görebilir, bana tavsiye ettiğiniz filmler varsa da seve seve yorum kabul ederim. Mutlu Pazarlar. (Ne kadar mükünse*)


10 yorum:

NELER İZLEDİM #22

15:19 merababenseda 7 Comments

Balkonumda şuan beni uzaktan uzaktan kesen bir kuşla beraber yazdığım yazıma hoşgeldiniz. Harika bir pazar tatili olmasa da, evde olmanın keyfi ayrı. Hele bi de erkenden işlerinizi halledip, soğuk bir içecek alıp, bloglara dalmanın keyfi paha biçilemez. Eğer siz de bir şekilde bu pazar benim bloguma daldıysanız, yeni bir yazıyla karşılamak isterim sizi. Buyrunuz efendim.

öteki kadın
     2014 yapımı, başrollerinde yaşlanmayan kadın Cameron Diaz, tüm sevimliliğiyle Leslie Mann ve aptal sarışın formülasyonuna cuk oturan Kate Upton var. Yakışıklı ve evli bir adamın, karısından gizli kaç ilişkisi olabilir? Gördüğünüz gibi tek değil ve kadınların da birbirlerinden haberi yok, aşırı aşıklar. Ama bir gün gerçeğin farkına varıp, üçlü bir voltran oluşturmaya karar verirler ve işte o zaman eğlence başlar. Cameron Diaz'ın bence pek bi numarası yoktu. Başarılı oynamış evet ama bence filmin yıldızı Leslie Mann'di. Ses tonuna, hareketlerine, mimiklerine, saf hallerine bayıldım. Yaşadığı panik atak sahnesine deli gibi güldüğüm bu kadını daha çok izlemek istiyorum. Eğlenceli, çıtır çerez bir film. Adamın başına gelenler içinizi rahatlatacak emin olun:) Yaşasın kadınların gücü. *Bonus olarak Nicki Minaj ve kalçası da filmde.

360 filmi
   
  Birbirine bağlı hayatlarla ilgili filmleri, şu blogu açıp, araştırmalarımı derinleştirince ne kadar çok sevdiğimi farkettim. İşte 360 da onlardan biri. Filmin açılışı, ünlü olmak isteyen bir kenar mahalle kızıyla yapılıyor. Ardından bambaşka hayatlara dokunuyor. Kocasını aldatan işinde başarılı bir kadın, karısını aldatmanın eşiğinden dönen bir koca, yıllardır kızının cesedini arayan bir baba, yıkılmak üzere olan bir evlilik. Öyle noktalarda birbirlerine bağlanmışlar ki, vay anasını dedim. Anlatıcak belli bir konusu yok. Dediğim gibi içerisinde bolca konu var. İzlemeyi bayadır ertelediğim bir filmdi. Güzel, sakin bir alternatif. 2011 yapımı bu film önerdiklerimden !



gloria filmi
     Bu yazının yıldız filmi sanırım Gloria. 50li yaşlarında, kocasından boşanmış, iki yetişkin çocuk sahibi Gloria'nın tek eğlencesi, akşamları süslenip, kendi yaşıtlarının katıldığı dans partilerine katılmaktır. Böyle akşamlardan birinde kendisi gibi bir adamla tanışır ve romantik, tutku dolu bir ilişkiye başlar. O yaştan sonra da bazı şeyler bitmiyormuş görmüş oldum :D İlişkileri devam ettikçe aslında kendini de yeniden keşfeden Gloria, durması gereken yeri, isteklerini farkediyor ve o yaştan sonra hayatını kendisi yönlendirmeyi öğrenen bir kadın olarak karşımıza çıkıyor. Kadının yalnızlığı bazen içime dokunsa da, bravo da dedirtti. 2014 yılı Oscar'larında Şili adına en iyi yabancı film kategorisinde yarışan Gloria, festivallerden bir çok ödülle dönmüş. Tek eleştirim, gözlüğü kadını çok karikatürize etmiş :/ İzlenesi.

senin hikayen film
   

  Oldukça klişe, Türk filmlerine yakışır bir senaryo Senin Hikayen. Sevmedim diyemem, işten geldiğimde izledim. Keyifliydi. Oyunculuklar başarılı, müzikler güzel, konu çok bizden. Çocuk yapıp yapmamaya karar veremeyenler izlerse belki içlerinde bi kıpırtı hissederler, ne biliyim. Tek bir sahnesi içime çok oturdu, konu çok bizden dedim ya, işte bu cümleler de tam benden... Ne kadar güzel "sana ihtiyacım var" diyor. Hafif bir kızgınlık mevcut!






düzenbaz
     1970li yıllarda yaşanmış gerçek bir olaydan yola çıkılarak çekilen filmimiz 2013 yapımı American Hustle. İşlerinde oldukça başarılı olan dolandırıcı bir çift, maalesef bir gün yakalanırlar. Hapise girmemek için yapmaları gerek bir şey vardır: FBI için çalışmak. Kendileri gibi bu işin kurdu olmuş insanları ortaya çıkarmak için planlar yaparlar. Açıkçası ben olayları çok kavrayamadım. Bu ilk kez başıma gelen bir olay değil, daha önceki yazılarımda da anlamadığım bir çok film olduğunu görmüşsünüzdür :D Filmde en çok beğendiğim Christian Bale'in ve  Jennifer Lawrence'ın efsane oyunculukları. Amy Adams'ın da hakkını yemek istemiyorum. Yaptığı o bronz makyajlar, saçları... Dehşet bir güzellik. Gördüğünüz gibi konudan çok oyunculara dadanmışım :D Ama başarılı bir film olduğu kesin.


Bu haftaki pazar beşliğimizin sonuna geldik. Benim gazoz da bitti zaten. Yeni neler izlemişim, sırada hangi filmler var merak ediyorsanız sağ taraftaki rengarenk afişlerin bulunduğu yere bakabilirsiniz  Herkese mutlu bir pazar ve sakin bir haftaiçi diliyorum. Görüşmek üzere '

7 yorum:

NELER İZLEDİM #21

16:25 merababenseda 11 Comments

Öyle bir boşluk hali işte. Ne izletir, ne okutur, ne yazdırır.
Denemeye değer.
Kendine gelmeli.

     Inside Llewyn Davis, afişine oldukça aşina olduğum, izlediğimde vay anasını Coen Kardeşler diyeceğime emin olduğum bir filmdi. Beni yanıltmadı. 2013 yapımı Türkçesi "Sen Şarkılarını Söyle" olan film. bizi 1961 lere götürüyor. Tatlı mı tatlı bir folk sanatçısı olan Llewyn Davis, New York piyasasında kendine bir yer bulmaya çalışmaktadır. Bazen yatacak bir yer bile bulamazken, elinde komşularının kedisiyle ordan oraya savrulmaktadır. Bi kere filmin müzikleri nefis ötesi. Başrol oyuncusu Oscar Isaac'in sesi öyle harika ki, film bittikten sonra youtube'dan mutlaka aratıp parçaları dinleyeceğinize eminim. Filmde bonus olarak güzellikten baş döndüren Carey Mulligan ve  Justin Timberlake var. Adeta bir sepya efektiyle çekilmiş gibi görünen filmi sessiz sakin bir akşamınızda kaçırmayın derim.

     Harika bir bağımsız filmle devam edelim. Krugovi (Kesişen Hayatlar), 2013 yapımı, 2014 yılı yabancı dilde en iyi film kategorisinde Sırbistan adına Oscar'a aday olmuş. 1993 yılı Bosna'sındayız. Sırp asker Marko, asker arkadaşları tarafından yolun ortasında dövülen bir müslümanı kurtarmaya çalışırken öldürülür. Marko'nun hayatına bir şekilde değmiş insanların yıllar içerisindeki kesişen hayatlarını oldukça başarılı bir zincirle izliyoruz. Marko'nun yalnız yaşayan babası, o çok sevdiği nişanlısı, kurtardığı müslüman bakkal, doktor arkadaşı, kendisini öldüren şerefsiz asker arkadaşı... Sakin sakin ilerleyen ama içinize işleyen hikayelerle sizi sarıp sarmalayan en güzel bağımsız film örneklerinden. Listeye ekleyin.


     Baştan söylüyorum, bu filmi izlemeden hayatınıza devam etmeyin. Çok keyif aldığım, başucuma koyduğum filmlerden Lunch Box (Dabba/Sefer Tası). Hindistan yapımı bu film, çok keyifli bir konuya sahip. Ülkede, her gün kadınlar eşlerine öğlen yemeklerini sefer tasında yolluyorlar. Ama bu iş güçlü bir taşıma ağı içeriyor, görünce şaşırıcaksınız :D Amcalar, sefer taslarını evlerden alıp tek tek sahiplerine ulaştırıyor. İşte böyle bir gün, kocasından ilgi isteyen Ila'nın özene bezene hazırladığı tas, hayattan sıfır zevk alan, emekliliğini bekleyen Saajan'a ulaşır yanlışlıkla. Kısa bir süre sonra yanlışlığı fark ederler ve aralarında ufak notlaşmalar başlar. Birbirlerini hiç görmeden aralarında güçlü bir bağ oluşan ikilinin sonunu merak ediceksiniz. Ve de çok seviceksiniz, biliyorum.

     Sevgili Deep'in blogunda gördüğüm ve izlediğim 2011 yapımı bir film Sound of My Voice. Psikoljik bilim kurgu tadındaki filmin yönetmeni Zal Batmanglij. Senaryo ise Zal ve filmin başrol oyuncusu Brit Marling'e ait. Gelecekten geldiğini iddia eden bir kadın, kadının kurduğu gizli bir tarikat, her gün onu dinlemeye gelen onlarca insan... Gazeteci bir çift, bu kadının ve tarikatın haberini yapmak isterler. Onlar da meraklı birer tarikat üyesi gibi görünüp, içlerine sızarlar. Amaçları tamamen tarafsız bir şekilde ortamı gözlemek olsa da, zaman ilerledikçe onlar da kapılmaya başlarlar. İçeriye girerken yaptıkları el hareketlerine bayılmış olsam da, film için mutlaka izleyin diyemiyorum. Ben beğendim ama herkes sevmeyebilir. Canım Deep'in yazısını şurdan okuyabilir, bir de ondan dinleyebilirsiniz.

      Benim en sevdiğim oyuncu kesinlikle Julianne Moore, bu kadına hayranım! Evde yalnız olduğum bir akşam, ne izlesem acaba diye düşünüp, benim keyfimi yerine getirecek tek insanın Moore olduğuna karar verdim, açtım hemen Still Alice'ı. Bir çok yerde mutlaka okumuşsunuz. Büyük ses getiren filmlerdendi. Üniversitede başarılı bir profesör olan Alice'in, çok sevdiği bir eşi, kalabalık da bir ailesi vardır. Bir süre sonra günlük hayattaki en basit şeyleri unuttuğunu fark eder. Bu iş sıklaşınca hemen bir doktorla görüşür. Hastalığı gittikçe ilerleyen Alice, alzheimer olduğu gerçekleğiyle yüzleşir. Dehşet bir oyunculukla bize hastalığı resmen yaşan Moore'a hayran olmak dışında, hastalık hakkında çok doğru ve ilginç bilgiler de öğreniyorsunuz. Annemin de çok beğendiği bir film oldu. Anne-kız tavsiye ediyoruz.


     Filmlerime geri dönmenin keyfini yaşıyorum, Tabii aynı zaman da sizlere de kavuşmanın keyfi hiçbir şeyde yok. Tekrar çok içten merhabalar. Yorumlarınızı bekliyorum. Görüşelim, mutlaka.



11 yorum:

NELER İZLEDİM #20

16:54 merababenseda 3 Comments

   

  Merhaba. Hayatımın dönüm noktalarından dönmediğim, ayağımın yarısının köşede, yarısının geride beklediği süreçlerden geçtim. Film izlemedim, kitap okumadım. Sadece çalıştım. Ama artık bir yerlerden başlamalıydım. Şanssız biriyim evet ama, her şey bir gün yoluna giricek. Buna inancım tam. Gelin biz sizinle tatsız şeylerden değil de, filmlerden bahsedelim :)

     You Can Count On Me, başrollerinde The Big C'den hayran olduğum Laura Linney ve Mark Ruffalo'nun olduğunu gördüğümden beri hep aklımdaydı. Bir an önce izlemeliydim ve heyecanla geçtim ekranın karşısına. Sammy ve Terry iki kardeş. Sammy, eşinden boşanmış, küçük bir oğlu olan, bankada çalışan yalnız bir kadındır. Terry ise ailesinden uzakta, oldukça kopuk, beş parasız bir hayat yaşamaktadır. Parasız daha fazla duramaz ve ablasının yanına gelir. Burada yeğeniyle ve ablasıyla vakit geçirir, Herkes filmi çok beğendiğini söylemiş ama bence oldukça sıradan bir flmdi. Oyuncular çok iyiydi tamam ama konunun gideceği noktalar belliydi. Bu filmden çok fazla şey bekliyordum ama karşılamadı beklentilerimi. Kötü bir film  mi, kesinlikle değil. Zaten baş yapımcı Martin Scorsese abimizse, bi bildiği vardır. Sıkılgan biriyseniz, tavsiye ettiklerimin arasında değil.

 
      Yine sıfır keyif aldığım filmlerden. 1997 yapımı Oscar and Lucinda. Fakirlere yardım etmek için kumar oynayan bir rahip. Zamane kadınlarına fark atan ve yüzden zamanın ötesine geçmiş bir iş kadını. Bir kart oyununda tanışan ve birbirlerine aşık olan bu iki insanın çok uçlarda hedefleri vardır. Oscar, camdan bir kilise inşa etmek ister. Herkes O'na karşı çıksa da, Lucinda hep destek olmaktadır. Film bir roman uyarlaması. 126 dakika gibi çok da uzun bir süresi var. Dediğim gibi beni pek sarmadı. Ralph Fiennes ve Cate Blanchett gibi iki harika oyuncuyu izlemek isteyenler buyurabilir. Sadece filmin sonları beni şööyle bir yakalamayı başardı ama, onu ekliyim haksızlık olmasın.

     Ya Seda böyle antin kuntin filmleri nerden buluyosun derseniz, vallahi ben de bilmiyorum. Sırada hangi filmler varsa arasından seçip izliyorum. Anchorman: The Legend of Ron Burgundy de onlardan birisi. Bir tv kanalında spikerlik yapan Ron, oldukça egoist bir insandır. Kanala yeni gelen bayan spiker Veronica, Ron için ciddi bir tehlikedir. Spikerlik konusunda hızlıca yükselen ve başarılar elde eden Veronica'yı kanaldan göndermek için Ron ve salaklar salağı 3 arkadaşı ellerinden geleni yaparlar. Filmden hiç umudum yoktu ama gecenin bi vakti sesim çıkmasın diye kıs kıs güldürdü beni. En en en çok Steve Carell'e güldüm. Bu adam müthiş ya. Yan rollerde olmasına rağmen filmi aldı götürdü. Bu arada film günümüzde değil, 1970'lerde geçiyor.

     1945 yılı. Annesi ve babası müttefikler tarafından esir alınan Lore, 4 küçük kardeşi ile savaşın ortasında kalır. Annesinin gitmeden tembih ettiği gibi, 900 km uzaklıktaki anneannelerine gitmek için yola koyulurlar. Bu bahsettiklerim bir bebek, 3 küçük çocuk bir de genç kızlığa yeni adım atmış Lore. Açlık, savaş, yorgunluk, anne-babasızlık... Yolculuk sırasında karşılarına Yahudi bir genç erkek çıkar. Ona güvenmemesi gerektiğini düşünen Lore, çaresizlik içinde kalınca, yanlarında durmasına izin verir. Filmde sırf yirmi dakika, kıza duyulan tutku ile ilgiliydi. Ama öyle sarsıcı sahneler vardı ki, hala çıkmıyor aklımdan. Hüngür hüngür ağlattı. Oyuncuların çoğu çocuk olmasına rağmen gerçeğe çok yakın oyunculuklar çıkmış. Bu bambaşka yol filmini, izlenecekler listenize mutlaka ekleyin.

 
     Hüngür hüngür ağlatan filmlerden bir diğeri Veda. 2010 yapımı bu film, benim kalemine hayran olduğum Zülfü Livaneli' ye ait. Mustafa Kemal Atatürk hakkında binlerce film, belgesel, kısa film var. Veda'da onlardan biri ama aslında değil. Değil çünkü çok duygu yüklüydü ya. Oyuncular oynamamış, yaşamıştı.  Diyaloglar, bakışlar, müzik!!! öyle bir dokundu ki kalbime, dakikalarca ağladım. Atatürk'ün Selanik'teki küçük hallerinden, 10 kasım 1938 saat dokuzu beş geçeye kadarki başarılar, aşklar, dostluklar, zaferler, yenilgiler, hastalıklar dolu hayatına başka bir bakış. Salih Bozok'un bize anlattığı Atatürk'ü bir daha, bir daha dinlemek için ekleyin listenize.

3 yorum:

MİM / BEN KÜÇÜKKEN

10:00 merababenseda 12 Comments


Merhabalar herkese. Bu perşembe gününde sizleri tatlı mı tatlı bir mimle karşılamak istedim. Pek sevdiğim, bloguna, tarzına, kalemine hayran olduğum Deep beni mimlemiş. Hiç vakit kaybetmeden başlayalım bence, zira kendimle ilgili bu saçma ötesi bilgileri yazma cesareti her an kaybolabilir :D Buyrunuz;

  • 5 yaşımda okuma yazmayı öğrendim. Kendi kendime hee, öyle öğreten filan yok. Annemler ablamı çalıştırırken kenardan hep izlermişim. Sonra bi gün anneme "Ben okuyabiliyorum eheheh" demişim. Annem de bu kesin ilgi çekmek istiyo, gazeteyi hayatta okuyamaz demiş, eline bi gazete almış, açmış bi sayfa, oku demiş. Ben döktürmüşüm. Annem tabi sonra çok utanmış, sarılmış bana ağlamış filan. Öğrensek suç, öğrenmesek suç tabi o zamanlar.
  • Çay bardağını dibine kadar asla içemezdim. Çayın çöpü dediğimiz şeyleri böcek sanırdım, o kısma gelince bardağı büyük bir korkuyla anneme teslim ederdim. Çayla muhabbetimiz küçükken pek derindi anlayacağınız.
  • Ekmek üzerine sürülmüş her şeyi adı gibi yerdim. Yani sadece ekmeğin üstünü yer, geri kalanını haklı bir gururla bırakırdım.
  • Vitaminsizlikten olsa gerek, 1.sınıfta tırnaklarım büzüşmüştü. Bilenler bilir, tırnaklarım nokta nokta içe çöküktü. Geceleri yatağımdan kalkar, yerde kimse duymadan ağlardım. Yakarışlarım da şu şekildeydi: " Neden ben Allahım, ben sana naptım, bütün arkadaşlarımın tırnakları düpdüzgün, benimkiler neden böyle ühühühü " Derin mevzu, depresyondayım.
  • Büyüyünce ne olacağımla ilgili sorulara " dansöz " ya da " manken " gibi cevaplar verirdim. Hem de babamın yanında. Biri de dememişti " dansöz ne alaka yavrum? " diye. 
  • Babamın olmadığı geceler annemle yatardık. Beni önce ayağında sallardı. Ben uyuyor numarası yapar, uykuya yatakta dalardım. Ama öncesinde annemin gecenin bi vakti izlediği Gerçek Kesit'i, Perihan Savaş'ın dudak kalemine hayran hayran bakarak tek gözüm açık izlerdim. O zamanlar tabi Müge Anlı filan yok, varsa yoksa Gerçek Kesit. Ya sen 5 yaşında çocuksun, napcan Gerçek Kesiti acaba?
  • Anasınıfında arkadaşlarımı etrafımı toplar, onlara hikaye okurdum. Acayip bir iç geşmişliği vardı üstümde. Resim ve boyama saatleri felaketim olurdu, ağlardım.
  • Yılmaz Morgül ve Zeki Müren i birbirine benzetir, ikisinden de çok korkardım. Televizyonda çıktıkları anda kafamı yastıklara gömerdim. Oysaki seviyorum şuan ikisine de.

  • İnsanlar öpüşünce hamile kalır sanırdım. Filmlerde iki saniyelik de olsa gördüğümüz sahnelerde dehşete kapılır, nolcak şimdi, mecbur evlencek bu oyuncular derdim. Yaa sana dert mi yok.
  • Ödevlerimi cuma gününden yapardım ablamın hayret dolu bakışları altında. Cumartesi ve Pazar kendimi rahat hissetmem önemliydi. Şimdi bile, alışkanlık, iş yerinde bikaç gün stoklu etiket hazırlıyorum. Gerilim bünyeme yaramıyo.
  • Sabahları ekmek almaya gittiğimde önden bi halley olsun, bi cim tart olsun (hatırlamayan bizden değildir) yer, kahvaltıya öyle otururdum. Tabi yolda yerdim, bu önemli bi nokta.
Bence bu kadar saçmalık yeter :D Fotoğrafım anasınıfından. İlk profesyonel fotoğraf çekimim. Kızlarla öncesinde nasıl poz vericeğimizi bile konuşmuştuk. Ama ağzımı öyle yapıcağımla ilgili kararı, çekim esnasında vermişim gibi görünüyor. Toka ise kız olduğumu belli etmek amaçlı :D

Ben bu mimi yaparken çok keyif aldım, o günlere gittim, salaklıklarıma hayret etmekle kalmadım, üzerine hayran oldum. O kafalar bi daha gelmez. Anılarınıza sahip çıkın. Haydi, isteyen herkes mimi yapsın, yaparsa da linkini aşağıya bıraksın. 

Keyifli bir gün hepimizin olsun...

12 yorum:

NELER İZLEDİM #19

17:32 merababenseda 4 Comments

   

 Baharı sevmem ama en sevdiğim ay mayıstır. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu derseniz, cevabım yok. Yaşadığım en güzel mayıs da değildi ama farklı olduğu kesin. Film izleme bakımından kısır bir döneme de girmiş olsam, telafisi mümkün. Neler izledim okumak ister misiniz?

     Allahım afişin salaklığına bakın ya :D Aylar önce Nacho Libre'nin kamera arkası görüntülerini izlemiştim. Ne değişik film demiştim. Sonra filmi de izlemek kısmet oldu. Absürt komedide belki de en başarılı aktörlerden biri olan Jack Black'i çok severim. School of Rock gönlümün efendilerindendir. Bilenler bilir, bilmeyenleri şöyle alalım . Nacho, yetimlerin yaşadığı bir manastırda büyümüştür. Kendisi gibi yetim olan çocuklara yemek yaparak yaşamını sürdürmektedir. Bir gün çocuklara daha kaliteli yemekler yapabilmek için çok para kazanmayı aklına koyar ve bunu da güreşerek kazanacaktır. Film komik ve absürt olmasının yanında bence çok naif bir konuya sahip. Nacho'nun saflığı, rahibeye aşkı falan çok hoştu. Bi de soundtrackleri kesinlikle çok başarılı. Filmi almış götürmüş. 2006 yapımı bu film, önerdiklerim arasında.

     Çoğu kişinin 1989 yapımı bu filmden haberi olduğunu sanmıyorum. Başrollerde Robert De Niro ve Sean Penn ve bonus olarak Demi Moore'un botoxsuz gencecik hali var desem? Ned ve Jim, bir hapishanede mahkumdurlar. Karşılarına bir fırsat çıkar ve kaçmayı başarırlar. Bir anda kendilerini bir kilisede rahip olarak bulurlar. Başta ayak uydurmakta zorlansalar da yavaş yavaş alışırlar. Tabii yanlış anlaşılmalar, polisten saklanma çalışmalar da devam eder. Yaşadıkları yerden de kaçmaya çalışırken başlarına gelmeyen kalmaz. Tamam melek değiller ama bence çok kötü insanlar da değillerdi. Polis daha kötüydü :D Ben Ned ve Jim'i sevdim. Ama eklemem gereken bir şey var ki; Sean Penn gençken ne çirkinmiş be. Herkes beğenmeyebilir ama ben sevdim. Sakin bir alternatif.

     Biyografi seviyorum, hele de filmde ayrı seviyorum. Bu seferki film, eski Amerikan başkanlarından Franklin Roosevelt hakkında. Roosevelt, başkan olmadan önce, seçim kampanyaları filan düzenlerken, bir gezisi sırasında çocuk felcine yakalanır. Artık yürüyemez hale gelen Roosevelt'in en büyük destekçisi, hastalıktan önce aldattığı (Allahın olmayan sopası yine devrede) karısı Eleanor Roosevelt'tir. Bir süre izole bir hayat yaşayan Franklin, bir kaplıcadan davet alır. Şansını denemek için yola çıkar. Artık burdan sonra kendisine inancı geri gelir. Kendisi gibi hasta olan insanlarla beraber her gün egzersizler yapar. Yürüme yetisini yavaş yavaş geri kazanan Roosevelt, bu hastalıkla ilgili bilinçlendirme çalışmaları da yapar. Sırada, Amerika'ya başkan olmak vardır. Bir TV filmi olan Warm Springs'in 3 Altın Küre adaylığı mevcut. Başarılı bir biyografik film örneği.

     İsmiyle beni kalbimden vuran 2013 yapımı Labor Day var sırada. Kocası tarafından aldatılınca oğluyla beraber bir başına yaşayan yalnız bir anne rolünde pek sevgili Kate Winslet var. Bir gün alışveriş sırasında yaralı bir halde olan Frank ile yolları kesişir. Frank, kaçak bir suçludur ve anneyle oğlunu tehdit ederek evlerinde saklanır. Yaşından büyük sorumlulukları olan oğul Henry hem asosyal annesini idare etmek hem de bu suçluyla baş etmek zorundadır. Ortam yavaş yavaş ısınmaya başlar ancak televizyonda sürekli Frank'in fotoğrafları dönmektedir. Zaman geçtikçe anne Adele ve Frank arasında tutku dolu bir aşk başlar. Aslında Frank'in göründüğü kadar kötü biri olmadığını düşünen anne oğul için Frank, yitirilen bir eş ve bir baba görevi görmektedir. Daralan çember, bu üçlüyü birbirinden ayıracak mıdır acaba? İzlenesi.




   Tek kelimeyle ÇÖP. Böyle vasat bir film olamaz. Konusu resmen "ay siz yorulmayın biz daha filmin ortalarında katili açıklayalım" tadında. Bi de en sonda güya yaptıkları zekilikleri tek tek açıklayan suçlu yok mu aman allahım. Sakın izlemeyin.





     Son zamanlarda izlediğim filmlere göz atmak ve sırada hangi filmler olduğunu görmek isterseniz, sağ tarafta sizi rengarenk bir kısım bekliyor. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. Yorumlarınızı bekliyorum.

Instagram: merababenseda

4 yorum: