1989. 2013 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

NELER İZLEDİM #11

     

Merhaba okuyucu. Bu ara hastalıklarımdan dolayı çok film izleyemesem de, yine de sizlerle paylaşmak için dersimi çalıştım. Bilmiyorum, yazdıklarımı okuyup önerdiğim filmleri izleyen var mı ama, anahtar kelime aramalarına bakarsam geçenlerde The Departed'ı izleyen çok oldu sanırım :D Ay blog yazmak çok eğlenceli. Hadi filmlere geçelim biz.

     İlk filmimiz 1986 yılına ait Pretty in Pink. Başrol oyuncularından Molly Ringwald gençliğinde ne kadar güzel bir kızmış. Bence role cuk oturmuş. Tanıdık pek insan yok ama Jon Cryer'i gençlik haliyle görmek iyi oldu. Kızımız Andie, babasıyla birlikte yaşayan, pembe rengi çok seven, okulun popüler kızları tarafından alaya alınan biri. Jon Cryer'la iyi arkadaş olmasına rağmen çocuk kıza aşıktır. Peşinden koşmasına rağmen Andie daha karizmatik birine aşık olur. Ama çocuk zengin filan. Aşırı klişe bir film ama kendini sıkmadan izlettiriyor. Özellikle havuz sahnesi çok eğlenceliydi. Keşke bizim liselerde öyle olsa dedirtti. Film Grease filminin çekildiği lisede çekilmiş. Ayrıca Jodie Foster, Andie rolünü reddetmiş. İyi yapmış. Kızlar, filmi sadece size öneriyorum. Erkekler izlerse beni vurabilirler :D

     The Lone Ranger çok uzun zamandır listemdeydi. Hazır Digitürk'te yakalamışken kaçırmadım. Sanırım bu tür filmlerden keyif almaya başlayışım Django Unchained ile oldu. Efsane bir film. The Lone Ranger da bana hafiften o tadı verdi. Bir hukuk adamı John Reid ile maskeli bir savaşçının yollarının kesişmesiyle serüven başlar. Bizimkiler iyi taraf tabii ki. Konuyu tam anlatabileceğimi sanmıyorum. Güzel noktalarla birbirine bağlanmış. Çekildiği zamanlar bir ara çekimlere ara verilmiş, maddi sıkıntılardan. Sanırım beklediği ilgiyi de görememiş, çok ilginç. Ben çok çok çok beğendim. Özellikle sondaki tren sahneleri şahaneydi. Yönetmen Gore Verbinski. Depp'e eşlik eden diğer maskelimiz de Armie Hammer. Helena Bonham Carter de keyifli bir rolle göz kırpıyor. Mutlaka izleneceklere ekleyin

     War of the Worlds, yönetmen Spielberg'e merakım nedeniyle izlendi. Eşinden ayrılmış bir baba (Tom Cruise), haftasonunu sorunlu çocuklarıyla beraber geçirmektedir. Her şey oldukça sıradanken şiddetli şimşekler çakar ve hava birden griye döner. Çoluk çocuk korkunca tabi, baba da noluyo diye dışarı çıkar, bi de ne görsün. Yerin altından üç bacaklı dev yaratıklar çıkar. Tripod misali. Hemen çocukları çalışan tek arabaya atan baba, başlar şehirden uzaklaşmaya. Ama kaçmak ne mümkün. Tüm dünyayı ele geçirmişler. Baktım, Türkiye de fena :D Konu açıkçası görmeye alışık olduğumuz türdendi ama yönetmen farkını konuşturmuş. Tüm zamanların en çok hasılat yapan filmlerinden de biri olmayı başaran War of the Worlds (kaynak:filimadamı), bence güzel bir cumartesi akşamı filmi.

     İşte başucu filmlerimden biri olmayı başarmış The School of Rock! Ne keyifli bir filmdin sen ya. Valla anlatırken bile gülüyorum. Başrollerde High Fidelity'deki rolü gibi çılgın atan Jack Black, çok sevdiğim oyunculardan Joan Cusack var. Rock grubundan atılan Jack, işsizliğe dayanamayarak, arkadaşına gelen öğretmenlik teklifini gizlice kabul eder. Herkes onu arkadaşı Ned Schneebly sanarken, o hiç çaktırmadan başlar işe. Müzik dersi dışında hiçbir ders işlemeyen Jack'in aklına, sınıftaki birbirinden yetenekli öğrencilerden oluşan bir grup kurup, yarışmaya katılmak gelir. Pek yanaşmayan öğrencilere, hergün müzik eğitim verir. Rock müziğin efsane isimlerini tek tek tanıtır, hatta çaldıkları enstrümana göre yapacakları hareketleri bile öğretir.Çok keyifli, tam bir cumartesi sabahı filmi. Aşırı öneriyorum.

 


      Üstüne pek konuşmak istemiyorum. Uyarı amaçlı yazıyorum. Çok çok çok kötü bir film. Keanu Reeves ve Jennifer Connelly bile kurtaramamış filmi. Nasıl kabul edip oynamışlar anlamadım. Valla yarım da bırakamadım, huyumu biliyosunuz. Siz sakın izlemeyin!

görseller: IMDb, filimadamı.com

NELER İZLEDİM #10

     Keyifli pazarlar sevgili okuyucu. Haftanız nasıl geçti? Benim pek iyi geçtiği söylenemez. Diken üstündeyim diyebilirim. Battı batıcak az kaldı. Ay neyse, biz filmlerimizi konuşalım, keyfimiz yerimize gelsin. Haftanın beşliği başlıyor...


     2010 yapımı, konusuna göre 107 dakikalık uzun bir süreye sahip ilk filmimiz Morning Glory. Başrollerinde, erkek arkadaşımın pek sevdiği Rachel McAdams!!!, benim pek sevdiğim Harrison Ford ve Diana Keaton var. Kızımız okulundan mezun olduğundan beri çok sıkı çalışmaktadır. İşine aşık diyebiliriz. Televizyon sektöründe yapımcı olarak çalışan Rachel, hayallerinin kanalında işe başlar. Birbirine oldukça zıt karakterlere sahip Harrison ve Diana'yı, aynı haber programında sunucu olmaya ikna eden Rachel, hem onlarla uğraşır, hem de reyting savaşı vermektedir. Özellikle Harrison amcamız, çok sıkı. Oldukça çerezlik, güzel bir film. Nötrüm yani. İzlenebilitesi var. IMDb'den 6.5, Rotten Tomatoes'tan da 55 alan film, pek şaşırtan türden değil.


     Leyla ile Mecnun severlerin eminim kaçırmadığı bir film Bana Masal Anlatma. Hala vizyonda olan filmin başrollerinde Behzat Ç. den tanıdığımız Fatih Artman, Güneşi bekleyen Hande Doğandemir, komedide kendini geç de olsa kanıtlayan Cengiz Bozkurt, bonus olarak da Yılmaz Erdoğan var. Bambaşka diyarlardan gelen Ayperi, dünyamıza yabancıdır ve O'nu ilk bulan minibüs şöförü Rıza'dır. Kıza hem yardımcı olur, hem de yavaştan aşık olur. Onun dışında artık klasikleşmiş mahalle hikayeleri mevcut. Türk sineması artık şu klişeden sıyrılmalı ama neyse. Cengiz Bozkurt bence filmin yıldızıydı. Çok komik sahneleri vardı. Komedi, azıcık gözyaşı, bol klişe dolu filmi biz başarılı bulduk. Bence güzel bir pazar kahvaltısı filmi. Öneriyorum efendim.


     İlk 5 dakikasından sonra beni dumura uğratan 2013 yapımı bir film The Secret Life of Walter Mitty. Başrollerinde komedilerden aşina olduğumuz ve filmin yönetmenliğini de yapan Ben Stiller, Nedimeler filminden tanıyıp çok sevdiğim Kristen Wiig, çok şukela bir bonus da Sean Penn. Walter, bir dergide fotoğraf bölümünde çalışmakta. Çekim aşaması değil ama, yıkanması vs. Bir gün önemli bir fotoğrafçı olan Sean Penn, kendisine çok değerli bir pozunu yollar, ancak Walter onu kaybeder, ya da kaybettiğini sanar! Bu arada derginin yeni genel müdürü çalışanları işten kovar. Bir derdi daha var tabi. Kayıp pozu, derginin yeni sayısında kapak olarak kullanmak. Walter büyük bir çıkmazın içine girerek, fotoğrafın peşine düşer. Yer yer fantastik sahneleri de bulunan filmi değişik bulmakla beraber, çok beğendim. İzleyiniz.


     İki Oscar ödülünü kapmış olmasına rağmen, benim gönlümü maalesef kazanamamış olan bir film Crazy Heart. İsmi de yeni msn adresi açan mahallemizin haşin delikanlısının nicki gibi :D Çok ayıp ediyorum şuan, beni affetsinler. Film, 2009 yapımı. Başrollerinde, rolüyle hem Oscar'ı hem de Altın Küre'yi kucaklayan Jeff Bridges, Maggie Gyllenhaal (yazması bir ölüm olan soyadlarından), haşin boy Colin Farrell. Gençliğinde şöhretin zirvelerinde dolanan Bad Blake, artık o şaşaalı günleri geride bırakmış, öyle böyle albüm yapıp para kazanmaya çalışır. Bir yandan kendisiyle röportaj yapan hanım kızımıza gönlünü kaptırır. Ya ben nedense filmin içine çok dalamadım, pek keyif alamadım. Müzikleri çok başarılı, oyunculuklar da keza öyle ama, konusunu aşırı klişe buldum. 


     Sırf Once Upon A Time'dan aşık olduğum Rumpelstilskin başrolde diye izledim yemin ediyorum. Ama film aslında En İyi Müzik dalında OScar'ı da kapmış, bol ödüllü bir 1997 yapımı. Zamanında kadınlar matinesi diye bilinen yerlerde, erkek striptizcilerin moda olduğu günler. Hem işlerinde hem de evlerinde dikiş tutturamayan 6 erkek, bu işe el atarlar. Birbirlerinden hem fiziksel hem de karakter bakımından oldukça farklı olan bu erkeklerin tek amaçları, o matinelerde kendilerine yer bulup sahne alabilmek. Başlarlar çalışmalara, başlarına gelmeyen de kalmaz tabi. Öyle böyle derken, eşlerinin de bulunduğu matineye bakalım çıkabilecekler mi? Çok eğlencelik, oldukça farklı bir konuya sahip filmi büyük keyifle izledim. Müzikleri gerçekten şahane. Özellikle de son sahne bomba! İzleyiniz.


     Geldik bir pazar beşliğinin daha sonuna. Buraya kadar okuyan varsa tebrik ediyorum. İzledikleriniz ya da ilginizi çeken bir film varsa, aşağıya yorum olarak bırakmayı unutmayın. Ben şimdi takip ettiğim bloglarımı okuyup keyif yapma niyetindeyim. Sizlere de keyifli pazarlar.

NELER İZLEDİM #8

     İyi pazarlar. Yine yoğun geçen bir haftanın ardından karşınızdayım. 24 saat yetmiyor. Yetişemiyorum. Geçtiğimiz pazardan sonra bu kadar sevinmek bünyeye fazla geldi sanırım. Güzel haberlerin yanında üzücü haberler de alıyorum. Bir yanım yine buruk. İnşallah güzel günler göreceğiz, ballı yanaklar, yumuk eller, minik ayaklar... Haydi bu pazarın beşliğine bakalım.

     2013 yapımı bir komedi The Heat. Ateşli Aynasızlar çevirisi de komik olmuş. Başrollerinde Sandra Bullock ve Mike & Molly den sevdiğim Melissa McCarthy var. Melissa rolünün hakkını kesinlikle dibine kadar vermiş. Sandra hakkında pek emin değilim. Ama yine de üstesinden gelmiş. Burdan tebrik ediyorum. İkisi de işine aşık polisler. Sandra biraz daha kurallarına bağlı, sıkıcı bir tip. Melissa cığım ise tombik, kafasına göre adam tutuklayan, karısını aldatan adamların bile hakkından gelen biri. İkisi de bir dava yüzünden aynı time düşerler. Uyuşturucu satan bir şebekeyi çökertmek için yapmadıkları kalmaz. Filmin seveni olduğu kadar sevmeyeni de var. Ama genel kanı çıtır çerezlik bir film olduğu yönünde. Sıkılmayacağınızı garanti ediyorum. Özellikle Melissa'ya çok güleceksiniz.

     Stephan King severlerin kitabını mutlaka okuduğu Hayvan Mezarlığı'nın 1989'da çekilmiş filmi karşınızda. Kitabın konusu, King'in kedisinin yolda araba altında kalmasıyla oluşmaya başlamış. Trajik bir ilham. 4 kişilik çekirdek bir aile, doktor olan baba nedeniyle taşrada bir eve taşınırlar. Tabi bir de kedileri var. Karşı evlerinde yaşlı bir amca oturur. Evlerinin yan tarafından aşağı doğru uzanan yolun hayvan mezarlığına çıktığını söyleyen yaşlı adam, onları bir de uyarır: Bu mezarlık, başka türlüdür. Eğer bir insan buraya gömülürse, geri dönüşü pek iyi olmayacaktır. E ama seni uyardı be adam, daha ne kaşınıyorsun?  Filmin senaryosu King'e ait. Yönetmen ise Mary Lambert. Zamanında oldukça ses getiren Hayvan Mezarlığı, eski zamanlardan günümüze kalan orta başarıda bir korku filmi. İzlenebilir.

     Beni oldukça şaşırtan, 2008 yapımı bir komedi filmi The Rocker. Eskiden çok çılgın bir çıkış yapan rock grubunun davulcusudur Fish. İlk meşhur oldukları konserden sonra, menajerlerinin dayatması ile Fish gruptan atılır. Film daha sonra uzun yıllar ileriye götürür bizi. Çağrı merkezi gibi bir yerde çalışıyor olan Fish, eski grubunun şarkılarını duyunca her seferinde lanet eder. İşinden de kovulan Fish, ablasının yanına taşınır. Yeğeninin okulda kurduğu rock grubunun davulcu aramasıyla devreye giren Fish, o küçük grubu bambaşka yerlere taşıyarak, eski grubundan da intikam almaya çalışır. Kıyıda köşede kalmış, ama gerçekten çok eğlenceli bir film. Filmin süprizleri Emma Stone, Bradley Cooper (kalp) ve Jason Sudekis oldu. Öneriyorum ya, izleyin.

     Sizin gibi canavarları ben yerim Allahım o kadar keyifli bir animasyondu ki, tekrar tekrar izlerim sanırım.2013 yapımı bu animasyonda, bildiğiniz üniversiteleri unutacaksınız. Mike küçüklüğünden beri bu üniversiteyi kazanıp, korkunç bir canavar olmanın hayallerini kurar.Sonunda isteğine kavuşur. Küçük filan ama çok çalışkan da bir canavar Mike. Geleneksel korku yarışmasına katılmak ister, ancak grubuna kimse katılmak istemez. O da işte napsın, en yeteneksiz, en korkunç olmayan canavarlara muhtaç kalır. Derme çatma kurulan grupla günlerce çalışarak, yarışmaya hazırlanırlar. Bakalım rakiplerini yenebilecekler mi? Sevimli Canavarlar filminden sonra gösterime girmesine rağmen, o filmin öncesine yolculuk yapıyoruz. Mike'ın yurttaki oda numarası ile benim oda numaramın aynı olması ekstra bir bonustu Çok çok sevdim!

 



 Söylenecek söz yok. Nefis bir görsel şölen, harika bir kurgu. Gösterimden ya kalkmıştır, ya da kalkmak üzeredir. Evde ilk ikisini izleyip, Beş Ordunun Savaşı'nı da kaçırmayın!





     Görüşmek dileğiyle sevgili okur. Okuyan herkese bin teşekkür. Keyifli pazarlar.