2007 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

NELER İZLEDİM #42


Herkese merhaba, şahane bir haftayı daha geride bıraktık. Eski yazma hevesime geri döndüğüm bir gerçek, hatta içerikte biraz değişiklik yapıp, vizyondaki filmlere de göz atacağız. Haydi başlayalım.

     Nejat İşleri'i severim, Serenay Sarıkaya'da çok güzel kız, ses tonu filan oldukça etkileyici. İkimizin Yerine filmine gidip biraz ağlamak istedim aslında. Aaa tabi, ben artık tek başıma sinemaya gidiyorum, içimi çeke çeke ağlıyorum bi kenarda çok güzel oluyo. Tabi girerken ve çıkarken insanlar tek başıma gelmiş olmamı biraz garipsese de, çok keyifli oluyor, bir gün sen de dene mutlaka :) Çiçek, 18 yaşında, oldukça sıradan bir hayata sahip lise öğrencisi bir genç kızdır. 18. doğumgünü pastasının mumlarını üflerken, hayatını tamamen değiştirecek bir dilek dilediğinin farkında değildir. Yeni gelen edebiyat hocasına aşık olup, ondan özel ders almanın da yolunu bulan Çiçek, yaşının da verdiği heyecanla bambaşka hayallere kapılır. Bu süreçte ailesinde de bir takım gariplikler olduğunu farkeder. Çok detaya giremiyorum, çok spoiler a müsait bir konusu var. Bir ara noluyo yaa ensest ilişkiler mi dönüyo burda diye sorgulamanız çok muhtemel ama başarılı bir kurtarış var senaryoda. Ben keyif aldım aslında filmden ama sanki biraz uzundu. Yani hadi artık biraz çabuk aksın dediğim zamanlar olmadı değil ama güzel oyunculuklar ve klasik bir aşk hikayesi izeyip biraz ağlamak isteyen bünyeleri tatmin edecektir.

     Duyduğuma göre çok acımasız eleştirilere maruz kalmış Benim Adım Feridun. Ben herhangi bir yorum okumadan, fragmanını izlemeden gittim. Çağan Irmak severim, Halil Sezai'nin de asıl mesleği olan oyunculuğundan çok ayrı bir keyif alırım. Kaçırmak istemedim açıkçası ve salonda yerimi aldım. Ersan, 4 yıllık ilişkisi olan, geçimini çeviri yaparak kazanan oldukça sıradan ve sevgilisine göre sıkıcı bir adamdır. Bir gün sevgilisi tarafından terkedilir. Özge Borak ile olan bu ayrılık sahnesi, filmin açılış sahnesi ve başarılı oynadılar. Gerçi Özge Borak biraz ağlayamama sorunu yaşadı ama herneyse. Derkeen bizim Ersan, ayrılık acısıyla başetmeye çalışır. Bir süre sonra Erdek'e annesinin yanına gidip kafa dağıtmak ister. Bir akşam sahilde içerken bir düğün olduğunu görür. Amacı girip bikaç kadeh bi şeyler içip çıkmaktır. Ama damadın babası bizim Ersan'ı görüp "Feridun'um hoşgeldin" diye boynuna atlayınca işler karışır. Yıllardır küs olduğu kardeşinin oğlu sandığı Ersan'ı alıp masalarına oturturlarve büyük bir yanlışa batar Ersan. Artık kendisi de kaptırır bu yalana kendini ve bir anda Feridun gibi davranmaya başlar. Filmin çoğu aslında bu düğün salonunda geçiyor. Büşra Pekin de asi bir kadın olarak Ersan'ın aklını başından alır tabii. Ben büyük bir keyifle izledim. Oyunculuklar bi kere çok iyiydi, espriler dozundaydı. Salondan mutlu ayrıldım, tavsiye ediyorum ben. Şöyle içinizi ısıtacak, yer yer güldürücek tatlı bir film.

     Son vizyon filmimiz ise İkinci Şans. Asmalı Konak'tan sonra Nurgül-Özcan çifti tekrar yan yana! Cemal; 40 yaşında, oldukça başarılı bir restoran sahibi, genç kızlarla vakit geçirmeyi seven bir adamdır. Yasemin de 40 larındadır. Özel bir okulda matematik öğretmenliği yapan Yasemin'in Çiçek adında bir de kızı vardır. Her ikisi de yalnız birer anne ve baba olan Yasemin ve Cemal'in yolları, çocuklarının sayesinde tesadüfü bir şekilde kesişir. Oldukça sert geçen ilk görüşme sonrası birbirlerinin gönlünü alan ikilimiz, farketmeden birbirlerinin çekimlerine kapılır. Ama Cemal'in o büyük, karışık dünyası Yasemin'i korkutur. Eski kocasının kendisini genç bir kız için terkettiği zamanları hatırlayarak bu aşktan kaçar. Filmin çoğu sahnesi çok gereksiz olmakla beraber birkaç sahnesi beni yine salak gibi ağlattı :D Bir kere Nurgül Yeşilçay çok çok çok güzel bi kadın. Yani ağzım açık izledim her sahnede. Genç aşkları izlemeye alışkınız ama böyle orta yaş aşkları da ayrı bir hüzünlü oluyormuş onu farkettim. Tavsiye edebileceğim bir film değil, en azından sinemada izlemek için ama ilerde bir pazar günü kafa dağıtmalık bir film olabilir. Çok kötü değildi. Özellikle favorim Özcan Deniz'in oğlu rolündeki Mahmut. Filme çok ayrı bi hava katmış :)

     Margot at the Wedding, çok sıkıcı bir filmdi allah affetsin. Sırf Nicole Kidman ve aşkım Jack Black için izledim ama kurtarmadı. Margot, oğlu ile birlikte kızkardeşinin ikinci evliliği için yanlarına gider. Burada bir yandan düğüne hazırlanırlar, bir yandan iki kız kardeş yer yer gerilimli anlar yaşarlar. Annelerinden kalma evde geçen olaylar, saçmalar ötesiydi. Ağaca çıkmalar, saçma muhabbetler, aldatmalar, kıskançlıklar vs içim şişti. Sanırım tek eğlendiğim sahne Jack Black'li sahnelerdi. Sonu da oldukça saçmaydı. İzlemeyin sevgili okurlarım.




      Oblivion ile ilgili söyleyecek çok sözü olanlar mutlaka vardır ama benim yok. Beğenmedim, daha doğrusu anlamadım. Kafam çok karıştı, kim haklı, neden öyle, acaba hangisi doğru diye diye çok bulandı beynim. Konusu şöyle; dünya üzerinde savaşlardan sonra kalan hayati kaynakları kurtarmakla görevli Tom Cruise, bir gün devriye gezerken bir kadınla karşılaşır ve Onu alarak yaşadıkları yere getirir. Kadının gelişiyle birlikte bir çok şey su yüzüne çıkar ve aslında neden orda olduklarının farkına varır Tom abimiz. Bu türü sevenlerin yüzünü güldürecek bir film olduğu kesin ama benim arşivimde çok da önemli bir yer edinemedi.




Uğrayıp, kurduğum cümleleri okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Haftaya tekrar görüşmek istiyorum. Yazma aşkımı kaybetmeden tabi! Hepinize şimdiden güzel ve bol filmli bir haftasonu diliyorum. Görüşmek üzere!


NELER İZLEDİM #25


Merhaba hoşgeldin! Bugün nasılsın? Ben; karşımda doldurulmayı bekleyen kolilerimle bakışarak, uzun süre internetsiz kalacak olmanın verdiği gerilimle pazar günü blogumu boş bırakmamanın derdine düştüm. Taşınıyoruz ve hayatımda ilk defa taşınıyorum :D Daha öncelerinde çocuk olduğum için her seferinde babaannemlere yollanırdım. Sonra kurulu eve gelirdim. Adeta bir prenses ^^ Şimdi uğraş bakalım Seda. Ben en değerlilerim olan kitaplarımı kolilerken, siz güzel güzel filmleri okuyun. Belki birkaç tane seçip izler, bana güzel enerjiler gönderirsiniz. 


     Kendi kulvarında sanırım oldukça fanı bulunan bir kitaptan filme uyarlama The Perks of Being a Wallflower. Başrollerde tatlılıktan ölen Logan Lerman, güzelliğini aşırı çok kıskandığım Emma Watson :( , ve ve ve hayatımın efsane filmlerinden olan We Need To Talk About Kevin 'le tanıdığım Ezra Miller var. Charlie, liseye yeni başlayan, daha ilk günden okulun biteceği günleri sayan sakin ve oldukça utangaç bir çocuktur. Bir ders sırasında tanıştığı Patrick ile kabuğunu kıran ve Patrick'in üvey kardeşi Sam ile içinizi ısıtıcak platonik bir aşka yelken açan Charlie, zaman geçtikçe kendisine güzel bir ortam yaratır. Çok küçükken kaybettiği teyzesiyle ilgili anıları, O'nu zaman zaman sıkıntıya soksa da yola bir şekilde devam eder. Burda bir sorum var. Teyzesiyle ilgili asıl öğrendiği şey neydi ya? Ben anlamadım. Bilen bi yazarsa sevinirim. Bi de mutlaka bir şans verin bu filme!

SEVDİKLERİM
* Filmde çalan şarkılar! En fes. 

     Bu filmi de daha yeni izledim ya bravo bana. Gerçi daha ne izlemediğim kült filmler var, yazsam blogumu resmen engellersiniz ama, olsun, hepsini ölmeden izlerim inşallah. Harry ve Sally, mecburi bir yolculuk sırasında tanışırlar. Daha sonra yıllarca birbirlerini görmezler. Tekrar karşılaştıklarında hayatlarında köklü değişiklikler olan bu iki insan arasında, duygusallıktan bir tık uzak arkadaşlık başlar. Biri eşinden boşanır gider diğerinin yanında sızlanır, biri sevgilisinden ayrılır gider diğerinin omzunda ağlar. Tabi kanka ayağı ... derler ya o hesap :D Aslında bizimkiler seviyormuş yahu birbirlerini! İşte bu süreçte kaçmalar, kovalamalar falan filan var. Konu basit ve net, ama günümüzde bile en romantik filmlerden biri olmayı başarmış. Tam sevgiliyle izlemelik, onu bi kenara not edin. Bi de şu meşhuuur restorandaki sahneyi, MGM Movies'te sevgili Digitürk kestiği için izleyemedim. Abartı bulanlar varmış ama, bi şey diyemiyorum. İzlenesi. Not edin.

LİSTELER
* Tüm Zamanların En İyi 50 Romantik Filmi #2 ( tık tık )
* En İyi Romantik Filmler (Time Out) #25 ( tık tık )
* En İyi 101 Senaryo (WGA) 40 ( tık tık )
* Empire 500: Tüm Zamanların En İyi 500 Filmi #90 ( tık tık )
* İzlemeniz Gereken 555 Film (ntvmcnbc) #546 ( tık tık )
* Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1001 Film #798 ( tık tık )
* New York Times: Görülmesi Gereken En İyi 1000 Film #965 ( tık tık )

     Michael Fassbender'ı tüm film boyunca kafasında koccaman bir maske ile izlediğimiz çok değişik bir film Frank. Jon, başarılı bir müzisyendir ve artık bir gruba dahil olup kendisini bulmak istemektedir. Soronprfbs adlı oldukça absürd bir gruba, yine çok absürd bir şekilde dahil olan Jon, tam zamanlı işinden bile vazgeçer. Her bir üyesi bambaşka karakterlere sahip olan grup, son albüm çalışmaları için şehir hayatından uzaklaşır ve bir evde çalışmaya başlarlar. Jon, bu ilginç insanları tanıdıkça kararını sorgulasa da, her yeni günle beraber yaşadıklarına hayır diyemez. Grubun baş üyesi Frank, maskeyi sadece sahnede değil, 7/24 kullanır. Bu Jon kadar sizi de delirticek emin olun. Yükselişte olan bir oyuncu için tüm filmi yüzünü kullanmadan oynamak hayli riskli olsa da, sevgili Fassbender ellerini kollarını , ses tonunu bile büyük bir profesyonellikle kullanarak, benden tam puan aldı. Ay mutlaka izleyin, çok farklı bir deneyim.

     Afişiyle bile heyecanlandıran filmleri ben baştan çok seviyorum! Seeking a Friend For The End of The World, başrollerinde hep çok güldüren ama bu filmde hüzünlendirmeyi de ihmal etmeyen Steve Carell ve o uyuzlar uyuzu şekillere soktuğu ağzıyla Keira Knightley'ı barındırıyor. Artık Dünya'nın sonu gelmiştir. Büyük bir çarpışmayla beraber yok olacak Dünya'da geri sayım başlamıştır. Bu büyük kaos içinde karısı tarafından terk edilen Dodge, evinde yalnız başına otururken sevgilisiyle kapışan Penny'i kısa bir süreliğine misafir eder. Aralarında başlayan muhabbetle beraber, Dodge beyefendinin hiç unutamadığı eski sevgilisine ölmeden kavuşmasının planını yaparlar ve yola koyulurlar. Yolda bir çok durağa uğrayıp, ortamdaki kaostan nasiplerini de alan ikili arasında çok naif bir ilişki başlar. Son sahnesiyle beni öldüren film, iyi ki izledim dedirtenlerden. Peki ya siz, dünyanın son saniyelerinde, kimin yanında olmak isterdiniz?

  
     Her zamanki gibi bir devam filmini, ilkini izlemeden izledim. Helal be bana, valla. Büyük başarı. 4: Rise of The Silver Surfer, 2007 yapımı bir fantastik film. Süper kahramanlardan oluşan 4 arkadaşımız, her zamanki gibi dünyayı kurtarma derdindedir. Her birinin çok ilginç güçleri var. En komiği kolları bacakları uzayan Reed'inkiydi. Ya bi de sen takımın beynisin. O girdiğin kılıklar neydi öyle ya :D Jessica Alba da tüm lensli ölü balık bakışlarıyla arzı endam eyliyordu. En sevdiğim kurabiye adamdı valla (Adını ben taktım. Anladınız siz). Yaani kötü değildi. Fırsat bulursam ilkini de izlerim. Sıkmadan izlenebiliyor en azından. 



Okuyan, okumayıp resimlere bakıp kapatan, yorum bırakan bırakmayan herkese çok çok teşekkürler. Biliyorum orda yüzlerce insan var ve hayatınızın birkaç dakikasına eşlik ediyor olmak harika bir duygu. Keyifli bir pazarınız, ardından güzel bir haftanız olsun. Görüşmek üzere.

NELER İZLEDİM #14

     Bu ara izlediğim filmler oldukça birikti. Beşlik yazılarıyla bu birikimi az da olsa eritiyorum. Kendinize de ufak notlar alabileceğiniz yazıma hemmen başlıyorum.

     Reha Erdem'in hem yönetmenliğini hem senaristliğini üstlendiği son filmi Şarkı Söyleyen Kadınlar. Büyükada'ya gidiyoruz. Ada, muhtemel bir deprem tehlikesi nedeniyle boşaltılmaktadır. Ama bu karara karşı gelip, adadaki hayatına devam edenler vardır. Mesut da onlardan biri. Yardımcısıyla beraber oldukça sıkıcı bir hayat sürerken, hasta oğlu Adem şehirden kalkıp baba evine gelir. Bu arada evin yardımcısı (Binnur Kaya), ormanda kimsesiz bi kız bulur. Mesut'un arkadaşı yaşlı doktor, bu kimsesiz kıza evini açar. Film bu karakterler etrafında dolanıyor. Aa bir de Adem'in karısı var, Aylin Aslım. Oyunculuğu çok kötüydü. Adem karakterini oynayan Philip Arditti de biraz tiyatro oyunculuğuna kaçmıştı. Onun dışında tek söyleyeceğim, ben bu filmden hiç ama hiçbir şey anlamadım. Beni çok aştı. Ama güzel bir şeyler anlattığı kesin. Binnur Kaya için izlenebilir.

     Evde "do you wanna build a snowmaaan?" diye diye dolanan kızkardeşimin ısrarlarına dayanamadım ve iki Oscar'lı (en iyi animasyon ve en iyi şarkı) Frozen'la nihayet tanıştık. Arendelle krallığı, kraliçeleri Elsa'nın lanetli gücü yüzünden sonsuz bir kışa teslim olmuştur. Bu yükü daha fazla kaldıramayıp, sarayı terkeden Elsa'yı bulma görevi de kardeşi Anna'nındır. Çünkü bu laneti yine ortadan kaldıracak olan Elsa'dır. Anna'nın yanında bir dağ adamı Kristoff ve onun sadık geyiği Swen vardır. Sonra onlara dünya tatlısı Olaf da katılır. (En sevilen karakterlerden biri Olaf). E tabi bu yolculuk kolay olmayacaktır. Kara kış izlerken bile insanı üşütüyor :D Çok samimi, eğlenceli bir animasyon. Favorim Anna! Dünya çapında 1 milyar doları aşan gişe hasılatı bulunan Frozen, ülkemizde de 1,1 milyon kişi tarafından izlenmiş. E hadi açın bir Let it go dinleyin. Filmi izlemeyi de unutmayın.

     Pek bana göre olmayan, ama kötü olmayan filmlerden biri Snitch. 18 yaşındaki oğlu, arkadaş kurbanı olup evinde bir paket uyuşturucuyla bulunan John, oğlu için her şeyi yapmaya hazırdır. Avukat (Susan Sarandon), bu şebekeyi çökertmelerine yardım ederse, oğlunu hapisten çıkaracağını söyler. Adam da napsın işte, kabul eder. Kendisine ait bir lojistik şirketi bulunan John, işyerinde gözüne kestirdiği, uyuşturucu kartelleriyle daha önceden ilişkisi bulunan Daniel'i de yardım için ikna eder. Oldukça aksiyon dolu bir plana başlarlar. Beylerin çok daha keyif alacağını düşündüğüm bir film. Başrollerde Dwayne Johnson, Barry Pepper (karizması öldürüyor), Jon Bernthal var. 2013 yapımı film 112 dakika.


     Bu filmi nasıl daha önce keşfetmemişim ben, inanamıyorum. The Kids Are All Right, 2010 yapımı ve benim en sevdiğim oyuncuları (Mia Wasikowska , Julianne Moore, Mark Ruffalo) buluşturan bir film. Lezbiyen bir çift olan Nic ve Jules, zamanında yapay döllenme ile iki çocuk sahibi olurlar. Büyüyüp de babalarını merak eden çocuklar, kendisine ulaşırlar. Anneleri ilk başta karşı çıksa da, adamı eve davet ederek daha iyi tanımak isterler. Her şey buraya kadar gayet normaldir. Bahçe işlerine ilgi duyan Jules'e, baba Paul'den kendi bahçe düzeniyle de ilgilenmesi için teklif gelir. Bu iş sürecinde Paul ve Jules arasında çok dehşet şeyler olur! Digitürk bu kısımları kesmiş hep :D Aman diyim ebeveynlerinizle filan izlemeyin, kestiklerine göre pek iyi şeyler değil :D Filmden çok keyif aldım, hiç sıkılmadım. Tam bir pazar sabahı filmi. Mutlaka izleyin. Unutmadan, filmin 4 Oscar adaylığı var.

     Beni gerilimlerden gerilime sürükleyen bir film daha. No Country For Old Men (Yaşlılara Yer Yok). 2007 yapımı filmin başrol oyuncuları Javier Bardem, Josh Brolin, Tommy Lee Jones; yönetmen ise Coen kardeşler. Konusu şöyle: İçinde iki milyon dolar bulunan bir çanta bulan Llewelyn, çantayı alır ve yaşadığı yeri terkeder. Karısını da annesine gönderen Llewelyn, paranın peşinde olan psikopatlar psikopatı Anton'dan bucak bucak kaçar. Javier Bardem gerek saç kesimi, gerek yüzündeki o ifadesizlik, gerek sakin duruşuyla on numara bir psikopatlık çıkarmış ortaya. O kadar iticiydi ki size anlatamam. Elinde o kendine has özellik taşıyan değişik silahının bulunduğu sahnelerde aşırı gerildim. Bu rolüyle zaten Oscar'ı kucaklamış. Çok çok çok iyi bir film. Zaten IMDb Top 250 Listesi'nde de 171. sıradan kendisine güzel bir yer kapmış. Filmin toplam 8 Oscar adaylığı bulunuyor.

     Umarım keyifle okuyup, izlenecek filmler listenize bikaç film eklemişsinizdir. Yorumlarınızı bekliyorum. Keyifli bir gününüz olsun.




Estomago: A Gastronomic Story (Estomago: Bir Gastronomi Öyküsü) (2007)

 
     Bugün bol acıktırmalı bir filmden bahsedelim mi ne dersiniz? Çaylar hazırsa başlıyorum. Filmimiz Brezilya-İtalya ortak yapımı 113 dakikalık nefis bir film. Başrollerinde Joao Miguel ve Fabiula Nascimento olan filmin yönetmeni Marcos Jorge.

     Kahramanımız Nonato, köyden indim şehire tadında, cebinde beş kuruşu yokken tesadüf eseri kenar mahalle restorantının birinde aşçı olarak işe başlar. Derken bir gün ünlü bir restorant sahibi bol göbekli bir adam, kendisinin enfes yemek yaptığını fark eder ve Nonato'yu kendi iş yerine transfer eder. O aralarda bir hayat kadını ile tanışır. Kendine bir şekilde bir yol çizer. Filmde  Nonato'nun hapishanedeki hallerini de paralel olarak izlemekteyiz.




    Nonato, aslında saf gibi duruyor ama kibirli. Çok da yetenekli. Kendisinin farkında. Bunu özellikle hapishanede çok iyi kulanıyor. Tanıştığı hayat kadını ise aslında yemeğe, seksten daha düşkün. Bu adam bu tipiyle nasıl tavlamış bu kadını derseniz, cevabı çok basit. Adam harika bir aşçı. Ya beni bile acıktırdı yemin ediyorum. Kadın da zaten bir yemek yiyor ki görmeniz lazım, O tavuk köftesinden buralarda bir yerde satmaları lazım, acayip canım çekti. Bi de üstüne acı sos döktü de yedi allahsız kadın!

      Nonato'nun mapuslara nasıl düştüğünü film ilerledikçe öğreniceksiniz. Benim en sevdiğim sahneler zaten bu hapishane sahneleriydi. Aman allahım o nasıl bir karınca yemeği, o nasıl bir açlık hali, o nasıl bir yemek yapma aşkıdır. Hayretler içerisindeyim. Bi ara hapishane ağasının, bizim Nonato'ya bi işi düşüyor. Sevip saydığı bir grup için güzel bir ziyafet sofrası hazırlamasını istiyor. İşte aslında bence filmin en üst noktalarına çıkılan bölümler buralardı. Yine paralel şekilde tabi. Spoiler vermek istemiyorum. Bu konuyu kapatalım.

     2008 Berlin Film Festivali'nde de yer alan film, ülkemizde 2010 Ankara Film Festivali'nde seyircisiyle buluşmuş. 27 ödülü ve bir çok da adaylığı bulunan film; IMDB'den 7.7, Rotten Tomatoes'tan da 85 almış. Oldukça kaliteli olan bu filmi keyifle izleyeceğinizi garanti edebilirim. Süresine aldanmayın, 2 saat nasıl geçmiş anlamayacaksınız. Ayrıca; çayınızın yanına ufak atıştırmalıklar mı eklersiniz, yoksa bi yandan makarnanın suyunu ocağa mı koyarsınız bilmiyorum ama, sakın açken izlemeyin.