NELER İZLEDİM #52

14:50 merababenseda 0 Comments



Merhaba herkese. Keyifler nasıl? Bugün benim izin günüm, bol bol yazıp, okuyup, izleme günü benim için. Sizlere tatlış film önerilerim var. Haydi başlayalım.

     Afişi biz bayanlarda izleme isteği uyandıran The Dressmaker ilk filmimiz. 2015 yapımı The Dressmaker'ı Türkiye'de Düşlerin Terzisi olarak duyduk :( Yaratıcılık. Neyse, başrolde Kate Winslet var, affediyorum bu saçmalıkları. Film, Rosalie Ham'in aynı adlı romanından uyarlama bu arada. Kitabı okuma isteği uyandırdı. Myrtle, küçükken bir takım trajediler yaşamıştır ve kasabadan gönderilmiştir. Bu süreçte Paris'te moda üzerine eğitim alan Myrtle, yıllar sonra kasabaya geri döner. Hem olayların iç yüzünü öğrenmek, hem annesini görmek, hem de kasaba insanları ile arasını düzeltmek ister. Annesi, oldukça huysuz ve unutkan bir kadındır. İkili arasında bolca çekişme yaşanır. Bu arada tabi böyle güzel bir kadın, aşık olur! Kasabanın yakışıklı delikanlısı ile tatlış anlar yaşarlar. Bir yandan da kasaba kadınlarına efffsane elbiseler dikerek muhabbet kurar. 50 li yılların kıyafetlerini görmek, ahh çok güzeldi. En sevdiğim dönem kıyafetleri sanırım. Myrtle, elbise dikedursun, tailihsizlikler yakasını bırakmaz. Aman allahım, ne kadersizliktir o yaa, kadın elini neye atsa kurudu gitti. AYNI BEN. Ben de çok şanssız bi insanımdır :D O yüzden çok sevdim Myrtle'ı. Bizim talihsiz kızımız, küçükken yaşadığı olayın iç yüzünü öğrenir ve herkesten çok feci bir intikam alacaktır. Sonu çok iyiydi gerçekten ayakta alkışlıyorum :D Filmi seviceksiniz bence. Konu, oyunculuklar, KIYAFETLER, MAKYAJ... Güzel bir seyirlik. Kafa dağıtıcı, harika renklerle dolu bir film izlemek isteyenlere.

     Peki ya şimdi çılgınlar gibi ağlayalım mı, ne dersiniz? 2015 yapımı Fathers & Daughters, beni çok etkiledi. Başrollerinde Russell Crowe ve güzeller güzeli Amanda Seyfried var. Pulitzer ödüllü başarılı bir yazar olan Jake Davis, kızı ve karısıyla mutluyken, kahpe kader karısından ayırır onları. 5 yaşındaki kızı ile başbaşa kalan Jake, aslında çok ilgili ve harika bir babadır. Ama bazı rahatsızlıklar nükseder bedeninde, bu yüzden uzun süreliğine hastahaneye yatar. Krizi avantaja çeviren uyuz teyze, minik kızımız Katie'yi yanına alır. Bu süreçte sevdiği herkesi bir bir kaybeden Katie, aşamayacağı yaralar alır. Kimseye bağlanamama ve güven sorunları yaşar. (Üzülme Katie, oluyo öyle) Bu yaralardan sonra düzensiz bir hayat yaşamaya başlar. Yaşadıklarını görünce yuuuh diyebilirsiniz ama çok da yargılamayalım bence. Film bu arada paralel ilerliyor. Bir Katie'nin küçüklük yıllarını babasıyla beraber izliyoruz. Bir de büyümüş artık kadın olmuş hayatını izliyoruz. Ben filmi ciddi anlamda çok beğendim. Salya sümük ağlamak isteyenlere. 

     Hani bazı filmler olur ya, pek beklentiniz olmaz, hatta sıkılacağınızı düşünürsünüz ama filmin sonunda iyi ki izlemişim dersiniz, heh işte The Good Lie benim için öyle bir film oldu. İyi ki izlemişim! 2014 yapımını filmin başrolünde sayılmaz belki ama en tanıdık yüz olarak Reese Witherspoon'u izliyoruz. Gerçek hikayeden uyarlanan filmimiz, 2000'li yıllarda Sudan'dan savaştan kaçan gençlerin ABD'ye giriş iznini ve orada yaşadıklarını anlatıyor. Konu bir kere çok etkileyici, ben böyle şeylerin yaşandığını bilmiyordum. Biz tüm gençlere değil tabi, sadece 4-5 kişiye odaklanıyoruz. Tüm ailelerini kaybeden minik kardeşler, savaş alanından kaçıp, mültecilerin sığındıkları bir kampta yıllarını geçirirler. En sonunda onlara da ABD kapısı açılır. İşte Reese, orada onlara iş konusunda yardımcı olacak kişidir. Ya filmin neresini anlatsam ki, her sahnesi çok güzeldi. Özellikle en baştaki kaçış, hayatta kalmaya çalıştıkları sahneler. Ciddi anlamda öneriyorum, mutlaka izleyin.

     Yine tek başıma gittiğim bir sinema seansında kendimi attığım bir filmdi Tatlım Tatlım. Belki yaşı bizlerden daha büyük olanlar Haybeden Gerçeküstü Aşk gösterisini daha iyi biliyorlardır. Klasik Yılmaz Erdoğan - Demet Akbağ ikilisi. Bu gösterimin 4 çifte bölündüğü ve bir sinema filmine dönüştürüldüğü hali işte Tatlım Tatlım. Her birinin tanışma hikayesiyle başlayıp, aşama aşama ilişkilerinin ilerleyişini izliyoruz. Oyunculuklar ve hikayeyi ben beğendim. Sadece tek olmayan Bülent Emrah Parlak'tı sanırım. Hiç ısınamadım, olmamış. En beğendiklerim Çağlar Çorumlu, Büşra Pekin ve Serkan Keskin'di. Keyifli oynamışlar. Kafa dağıtmalık, tatlı bir film. Dillere dolanan Tatlım Tatlım şarkısının linki için de tık tık


     Nihayet izledim şu K-PAX i. Başım göğe ermedi aslında. Ben bu filmi beğenmedim sanırım :( Linç etmeyin beni sakın. Bazı nedenlerim var. 2001 yapımı filmin başrolü aşkım Kevin Spacey. Filmde Prot olarak izliyoruz kendisini. Prot, kendisinin K-PAX gezegeninden geldiğini ve bir süre sonra oraya döneceğini iddia etmektedir. Havaalanında karıştığı bir olaydan sonra bunları söyleyince tabi, hemen bir pskiyatri kliniğine yatırılır. Orada uzman doktor Mark ile görüşmeler yapar. Sürekli gezegeninden bahseder. İlk başta bu ne saçmalıyor filan diyosunuz ama size ciddi kanıtlar sunuyor, noluyo yahu diyorsunuz. İşte doktor Mark bile tereddütte kalıyor. Prot, bir gün belirler ve o gün gezegenine geri döneceğini söyler. Hastanedeki hastalara da birisini kendisi ile götürebileceğini söyler. Onlar da tabi kim gidicek telaşına düşerler filan. Doktor Mark bu arada Prot'un geçmişini deşmeye başlar. Bişeyler de bulur aslında. Ben açıkçası çok keyif alamadım. Tek keyif aldığım yer; Kevin Spacey'nin muz yediği sahne :D Çook çok iyiydi. Görmenizi isterim. Güzelim filmi de tek bir muz yeme sahnesine indirgemem hoş olmadı belki ama :(


Tekrar görüşmek üzere!

0 yorum:

NELER İZLEDİM #51

10:00 merababenseda 0 Comments



Herkese merhaba. Sanırım ben yalnızlaştığımda bloguma sığınıyorum ya. Kesin. Buralarda bi başıma konuşmak çok iyi geliyor. Yine geldim. Güzel güzel filmler bırakıp gidicem. Beraber birkaç dakika geçirmeye ne dersiniz?

     Sanırım bu filmi izleyene kadar, Steve Jobs ile ilgili onbinbeşyüz tane film olduğunu farketmemiştim. Ben de hepsini aynı film sanıyodum :D Ben Ashton Kutcher'lı olanını izledim. 2013 yapımı. Klasik bir biyografi örneği ama aslında iki biyografi diyebiliriz. Steve Jobs'ın olduğu kadar Apple'ın da geçmişine ışık tutuyor Jobs filmi. Nasıl başladı, neler yaşandı, kolay mıydı, bahsedilen haksızlıklar doğru muydu, başarılı bir marka yaratmanın size neler katıp sizden neler götüreceğini izleyeceksiniz. Çoğumuz zaten biliyoruz ama biraz daha hikayeleşip canlandırılmış olması da fena olmamış. Ashton da iyi oynamış bence. Performansı ile ilgili fazla araştırma yapamadım ama beğenildi diye düşünüyorum. Kalkıp da size biyografik filmi anlatacak değilim ama iyiydi. Diğer Jobs'ları da izlemek istiyorum. O zaman karşılaştırma da yapar link bırakırım. Biyografi ve tabii ki Apple severlere.

     Şimdi sizi 2000'lerin en tatlı filmlerinden birine götürücem. Pay It Forward, yani der ki iyilik yap iyilik bul. Trevor, okulun ilk günü hocası Eugene (Kevin Spacey)'in verdiği ödev üzerine bir proje geliştirir. Projesi şudur: Kendisi 3 kişiye yardım edecektir. Ve yardım ettiği kişilerin herbirinden de 3 kişiye yardım etmesini ister. Böylelikle basit bir iyilik çemberi oluşacaktır. Helal sana koca yürekli Trevor! Barlarda garsonluk yapıp bir yandan oğluna bekar bir anne olarak bakmaya çalışan Arlene, oğlunun yapmaya çalıştıklarını tasvip etmez. İyilik yaptığından değil aslında, evsiz insanlara filan da yardım etmeye çalışınca kadın fıttırır. Okulu basıp Eugene hocamızı bi güzel haşlar. Derken aralarında bi etkileşim de olur. Onlar güzel güzel aşk yaşarken, bizim Trevor da yardımlarına devam eder. Ben keyifle izledim, bi kere konu güzel, oyunculuklar filan ayrı güzel. Kevin Spacey benim zaten Al Pacino'nun gençliğinden sonra aşık olduğum başka bir abimiz :D Filmin sonu beni darma duman edip salya sümük ağlattı gençler, ona göre hazırlıklı olun. Tatlı, naif bir kaliteli yapım izlemek isteyenlere.

     Jennifer Aniston'u alıştığımızın dışında izlediğimiz bir filmde sıra. Cake. Claire, geçirdiği ciddi bir trafik kazası sonrasında tam anlamıyla toparlanamamıştır. Şiddetli sırt ağrıları çekip yürüyemez hale gelmiştir. Aynı zamanda depresyonda da olan Claire (nedenini izleyip görün) hem fiziksel hem de ruhsal olarak oldukça kötü durumdadır. Kendisi gibi sorunlar yaşayan insanların olduğu destek gruplarına katılır. Orada tanıştığı Nina'nın intiharı üzerine çok düşünür ve kadının evine kadar gider. Orada kocası ve geride bıraktığı oğluyla tanışan Claire, hayata tutunmak için biraz da olsa insanların arasına katılmaya çalışır. Oldukça yalnızdır çünkü. Yanındaki tek kişi, ev işlerine yardımcı olan kadın Silvana'dır. Film beni etkiledi ya, kadının o ağrılarını yaşadım resmen. Bence çok iyi bi oyunculuk çıkarmış Jennifer. Filmin bir sahnesinde bence siz de benim gibi gözyaşlarınızı tutamayacaksınız, o nasıl bir oyunculuktur! Düşük bütçeli, bağımsız ama sıkmayan bir film izlemek isteyenlere.

     Ofisten arkadaşım filmin ilk trailer ını gönderdiğinde " kesin gitmeliyim " diye aklıma kazıdığım Split, beni çok heyecanlandırmıştı. Vizyona girince ilk izin günümde gidip izledim. Başrolümüz James McAvoy, kişilik bölünmesi yaşayan biridir. Zaman zaman farklı karakterlere bürünür. Doktorunun kontrolündedir ama her biri karakteri. Sık sık ziyaret edip doktoruyla muhabbet eder. Doktoru, hangi karakterinin baskın olup onu yönlendirdiği bulmaya çalışsa da, James McAvoy (isim veremiyorum çünkü filmde onlarca ismi var) hiç açık vermez. Neyse işte, bu adam bi gün 3 genç kızı kaçırarak evine hapseder. Kızlara bi sapıklık yapmaz ama akıllarını kaçırtacak karakterleri yeter zaten. Bi gün kadın gibi girer odalarına, bi gün 8 yaşında bi çocuk gibi, bi gün takım elbiseli sinirli bi adam gibi. Kızlardan en akıllısı onun en zayıf karakteriyle arkadaşlık kurarak evden kaçış yolları arar ama tabi film işte, pek de kolay değil kaçmak. Gerilimli ve değişik konulu bir filmdi. Hele hele James McAvoy için resmen bir oyunculuk dersi olmuş. Karakterden karaktere girmiş, bayıldım! Ben sadece filmin sonunu anlayamadım. İzleyen varsa altta yorumlarda konuşalım. Tam adapte olamadım o an sinemada, kaçırdım :(

     The Stepford Wives, sırf Nicole Kidman'ın hatrına izlediğim bi filmdi. İzlemesem de olurmuş ama neyse. Joanna, çok başarılı bir televizyon programcısıdır. Bir gün işinden kovulur. Kocası da karısı ve çocuklarını alır, Stepford denilen bir yere taşınırlar. Joanna (Nicole Kidman), ilk başlarda çok çok mutsuz olsa da, oradaki kadınların baskılarıyla aralarına karışıp kaynaşmaya çalışır. Ama ortada bir tuhaflık vardır. Şehirdeki tüm kadınlar mükemmel derecede güzeldir, ellerinden her iş gelir, hep mutludurlar filan. Ama bi değişikler böyle, sanki robot gibiler. Bi partide bir kadın bozuk bi eşya gibi sağa sola hareket edince ortada bi şeylerin döndüğünü anlarlar. Meğersem tüm kocalar, karılarını mükemmelleştirmiştir. Öyle bi makine gibi bi şey var, oraya giriyo kadın, harika biri olarak çıkıyor. Ne yazıkki karşı çıksa da, kendisinin suratsızlığından bıktığı için, kocası Joanna'yı da o makinaya sokar. Değişik, benim pek tarzıma uymayan bir filmdi. Ama çok kötü diyip de hakkını da yiyemem. İzleyeniniz varsa yorumlarını cidden merak ediyorum.

Uğradınız için teşekkür ederim. Bambaşka bir beşlikte görüşmek üzere, sizleri seviyorum.

0 yorum:

NELER İZLEDİM #50

10:00 merababenseda 0 Comments


Merhaba herkese. Baharın gelişiyle beraber üzerimizdeki ağırlık kalktı, sinemalara daha çok gider olduk, film izleme heyecanımız arttı biliyorum. Bende öyle oldu en azından. Yazıp konuşacak o kadar çok film var ki. Kendime bir plan çıkardım, hepsi ara açılmadan yazılacak. Hazırsanız Neler İzledim serimizin 50. sine başlayalım.

    Bu afişi görmeyip, Sunshine Cleaning adını duymayan da yoktur heralde. Benim neredeyse her yerde karşıma çıkıyordu. Ama inanın şu afişteki iki kişinin Emily Blunt ve Amy Adams olduğunu hiç düşünmemiştim. Filmi izlemeye karar verdiğimde bi şaşırdım. Ben normalde bildiğiniz gibi (bilmiyosanız söyliyim) filmin oyuncularını, konusunu pek kurcalamam. Puan ve listelerle ilerlerim. Neyse efendim; Rose, kocasından ayrılmış, oğluyla beraber yaşayan yalnız bir annedir. Gizlice seviştiği evli bir polis sevgilisi vardır. Bir gün bu adam dünyanın en pis işini teklif eder Rose'a. Cinayet mahallerini temizlemek! Yalnız pis filan ama çok iyi kazanç sağlayacaktır. Yanına kardeşi Norah'ı da alır ve yavaş yavaş iş almaya başlarlar. Sıfırdan bi şirket kurmanın hayalleriyle beraber, gittikleri olay mahallerindeki hikayeler de birleşir. Fakat işler biraz da olsa rayından çıkar. Toparlamak zor olucak gibi! Ben keyifle izledim, bi kere konusu değişik hakkını vermek lazım. Oyunculuklar filan apayrı güzeldi. Bence izleneceklerinize ekleyin. Farklı bir konu arayanlara.

bu aşk fazla sürmez
     Yine pek fazla insanın izlemediği, kıyıda köşede kalmış bir film var sırada. I Give It a Year. 2013 yapımı bu filmde, birbirlerini severek evlenen bir çiftimiz var. Nat ve Josh. Aslında her şey çok iyi gidiyordur başta ama etraftaki herkes en fazla 1 yıl sürüyor canlarım bu evlilik dedikleri şey diyince, içlerinden bi sorgulamaya başlıyorlar. Evin içindeki sorunlar, birbirine katlanamamalar filan artınca soluğu evlililik terapistinde alırlar. Bu süreçte, hanım kızımız işi gereği çok yakışıklı ve zengin bir abiyle tanışır. Durduk yere yanlış işlere bulaşır anlayacağınız. Josh ise, yani koca kişisi, zamanında çok sevdiği eski sevgilisi ile tekrar vakit geçirmeye başlar. Aslında artık iyi birer arkadaşlardır ama, eski sevgiliden de arkadaş olunmayacağını biraz kanıtladılar sanki. Ben özellikle filmin sonunu çok sevdim. Yani bu kadar mı rahat olunur, bu kadar mı içinden gelen ne varsa söylenir, helal olsun. Film hem çok komik hem içinde kendinizi ve zamane ilişkilerini sorguladığınız noktalar bolca mevcut. Kısacası; biriyle evlendiniz, körkütük alık oldunuz diye, ömrünüzün sonuna kadar onunla ve katlanamadığınız huylarıyla yaşamak zorunda değilsiniz! Güzel müzikli ve farklı pencereden bakan bir film arayanlara.

victoria
        Uzun zamandır Victoria kadar beni doyuran bir film izlememiştim. Baya anlatacaklarım var bu filmle ilgili. Şimdi ben 2015 yılında filan duymuştum, Almanlar bi film çekmiş ve film plan sekans. Hem de 2 saat 20 dakika! Plan sekans ne derseniz, filmde hiç montaj yok. Yani kamera bi başlıyor ve film bitene kadar asla kapanmıyor. İnanılmaz bir şey gerçekten. Neyse 2 yıl sonra izlemek nasip oldu. Başlıyorum anlatmaya. Victoria, Berlin'e çalışmaya gelmiş bir kızımız. Aslında work and travel gibi bi şey yapıyor. Tam o olmasa da. Film gece Victoria'nın bir barda tek başına dans etmesiyle başlıyor. Sonra bisikletine binip evine gitmek için bar dışına çıkıyor. Ama 4 adet Alman genci kendisini takip edip, bir takım şebeklikler yapar. Sohbet, muhabbet, şakalar filan derken Victoria bi anda geceyi onlarla sokakta geçirmeye başlar. Bir bakkaldan (Bakkal Türk'tü bu arada :) Asın bayrakları) bira çalıp takılırlar. Sonra Victoria saat geç olunca çalıştığı kafeye gidip biraz uyumak ister. Sonrada işe başlayacaktır. Sonne de onunla gelir. Bi anda ne olduysa hepsi kendilerini bir soygunun ortasında bulur. Ama soygunu onlar yapacaktır :( Allahım nasıl gerilimli sahnelerdi anlatamam. Hele sonrası, o kadar yoruldum ki izlerken. Bi de kamera hiç kapanmadı ya, kızın gözleri filan şişti yorgunluktan. Resmen filmi yaşadım. Mutlaka ama mutlaka izlemelisiniz. Şimdi aşağıda filmle ilgili ilginç bilgileri de paylaşıcam. Merakınız biraz daha artsın.

İLGİNÇ BİLGİLER

* Yukarıda da dediğim gibi film plan sekans. Yani 134 dakika boyunca kamera hiç kapanmıyor.
* Film tam 3 kere çekilmiş. En son üçüncüsünde karar kılmışlar.
* Filmin senaryosu sadece ve sadece 12 sayfa.
* Filmi çekmek tabii ki kolay olmamış. Yaşanan en büyük talihsizliği de iyi kotarmışlar. Şöyle ki; bir sahnede Victoria araba kullanıyor. Yanlışlıkla film ekibinin olduğu sokağa giriyor. E kamera da arabada kabak gibi yolu çekiyor. Neyseki arabadaki soygun arkadaşları yanlışlığı farkedince daha kamera çekmeden rol yapar gibi panikleyip kızı uyarıyolar. O arada kameraman da çok doğal bi şekilde arabada eğilip kamerayı havaya kaldırıyo. Victoria da hemen geri vites yapıp sokağı terkediyor. Düşünsenize, kameranın ekibi çektiğini! Önceki sahnelerin hepsi çöp!
* Gece Victoria ile takılan gençlerden biri Türk'tü bu arada. 

stajyer
      Hayatınızda hiç 70 yaşında bir stajyer gördünüz mü? 2015 yapımı The Intern ile görebilirsiniz. Çok bunaldığım bi akşam, kafamı dağıtmak için izledim ben de. Jules, genç bir kadın girişimcidir. Online bir kıyafet alışveriş sitesi sahibidir. Her şeyiyle yakından ilgilendiği bu iş, kadının hayatı olmuştur artık. Tam bir işkolik! Pek sevgili Robert De Niro ise tatlı mı tatlı bir stajyer olarak yer alıyor bu filmde. Eşini kaybedip ardından da emekli olduktan sonra emeklilik hayatına bir türlü alışamaz. Jules'un firmasında yaşlılar için bir stajyer kadrosu açıldığını duyunca hemen başvurur. Kabul de edilir. Bundan sonrası bu yeni ve oldukça teknolojik dünyaya De Niro'nun adapte olma çabası ve Jules ile arasında yaşananlardır. Aşk değil tabii ki, aralarında çok güzel bir dostluk başlar. Aslında Jules en başta bu yaşlı adamla çalışmak pek istemez ama Onun yol gösterişleri, akıl verişleri, desteği o kadar iyi gelir ki, artık yeni asistanı olmuştur bile. İlk başlarda her stajyer gibi işsizlikten sıkılan Ben, sonraları gençlerin dağıtıp bıraktığı masaları toplar, dosyaları düzeltir, Jules'a özel şoförlük yapar, sabahları kahvesini getirir, hatta ve hatta çocuğuna bile bakar:) Samimi, kaliteli oyunculuklar ve keyifli bir hikaye izlemek isteyenlere.

aç kalpler
     Yine beni dumurlara uğratan bir film. 2014 yapımı Hungry Hearts. Aman Allahım ne filmdi! Başrollerde kariyerinde hızlı bir ivme kazanan Adam Driver ve Alba Rohrwacher (bakmadan yazdım!) yer alıyor. Konumuz ise şöyle: Jude ve Mina bir cafede tuvalette kilitli kaldıklarında tanışırlar ve bir daha da ayrılmazlar. Evlenir ve çok geçmeden de anne baba olacaklarını öğrenirler. Buraya kadar sıkıntı yoktur. Her şey bebek doğduktan sonra başlar. Hamileliği sırasında bir medyumdan çocuğunun özel bir çocuk olacağını duyan Mina, tuhaf davranmaya başlar. Çocuğunu emzirmenin dışında vegan olarak besler. Bebeğe asla doğru düzgün yemek vermiyor, doktora bile götürmüyor kadın çıldırdım yerimde ya. Jude ise işin böyle olmayacağını anlar ve gizlice bebeği doktora götürür. Çocuk doğru düzgün gelişmemiş tabi. Doktor hemen bebeğin yüksek proteinli gıdalar yemesi gerektiğini ve düzenli aralıklarla doktora gitmesini söyler. Kadın bunları duyunca tabi delirir. Çocuğu dışarı bile çıkarmak istemiyo çünkü. Dışarısı çok pismiş! Neyse işte adam gizlice bebeği besler filan. Ama kadının yaptıklarını anlatamam size nolur izleyin böyle bi psikopatlık yok. Ablama izle dedim, konusunu azcık anlattım kız ağladı :D Kendisi taze bir anne de, biraz fazla duygusal. Ben çok etkilendim, kesinlikle izleme listenize eklemenizi isterim. Farklı ve sinirden çıldırtacak bir film izlemek isteyenlere.

Canlarım ciğerlerim, başka bir yazıda görüşmek üzere. Sizleri seviyorum.


0 yorum:

NELER İZLEDİM #49

10:00 merababenseda 0 Comments


Merhaba herkese. Yepyeni filmlerle karşınızdayım. Pek giriş yazısı yazacak keyfim de yok aslında. Hemen filmlere geçebiliriz. Bu arada yorumlarınıza hala cevap yazamıyorum :( Aynı sıkıntıyı yaşayanlardan yardım bekliyorum!

    Her kızın küçüklüğünde mutlaka okuduğu, izlediği Kül Kedisi masalını, 2015 yapımıyla bizlerle tekrar buluşturan Cinderella ilk filmimiz. Konusunu anlatmak gibi bir gaflete tabii ki düşmeyeceğim. Bilmeyeniniz yoktur düşünüyorum. Ben genel konseptten bahsediyim biraz. Bir kere başroldeki Cinderella bence çok güzel bir kız değildi, böylesini daha çok sevdim. Saçları çok güzeldi ama onu atlamiyim. Filmde kötü üvey anneyi oynayan kimdi biliyor musunuz? Cate Blanchett! Bu kadına bayılıyorum ya tek kelimeyle. Yine harika bir oyunculuktu. Yani o kadar iyiydi oynamış ki üvey anneyi, ara ara kendinizi içinizden saydırırken bulabilirsiniz. İyilik perisi rolünde ise ta ta tam Helena Bonham Carter! O da çok iyi oynamış. Aslında konu çok kez ısıtılıp geldi önümüze, izlemesek ne olurdu, hiç bi şey. Ama güzel oyunculuklar, büyülü bir dünya, harika görseller için izlenesi. Çocukluğuna dönmek isteyenlere.

     Bu afişi o kadar çok görüyordum ki, artık dedim izliyim. Jennifer Aniston'ı seviyorum ben bu arada. Oyunculuğu filan başarılı, kaderi kötü benim gibi sadece olsun. Filmimizin adı Rumor Has It...Sarah, kız kardeşinin düğünü için nişanlısı ile beraber ailesinin yanına gider. Annesini küçükken kaybetmiş olan Sarah, anneannesinin kafa karıştırıcı bir kaç cümlesinden rahatsız olur. Dediğine göre, anne ve babasının düğününden bir gece önce annesi, üniversiteden sevgilisi olan bir adamla beraber uzak bir şehirde vakit geçirir. Bu adamla bi ara anneanne de vakit geçirmiş bu ara :D Olaya gel. Sonra efendime söyliyim, kısa bir yaş hesabı yaparak, acaba o adam benim babam mıdır diye yanılgıya düşer ve adamın peşine düşer! Nişanlısı da destekleyince, düğünden sonra kalkar adamın yanına gider. Yani baba kız mıyız acaba diye vakit geçirirken işler iyice karışır. Dedikodu işte, uzak durulası! Keyifli bir romantik komedi izlemek isteyenlere.

     Klasik Before ... serilerini sevenler için yakın bir alternatif söylüyorum şimdi. Before We Go. 2014 yapımı romantik filmimizin başrollerinde Chris Evans (sakin olun kızlar) ve tatlış Alice Eve var. Hatta ve hatta on parmağında on marifet olup bizi yakıp kavuran :D Chris bey filmin yönetmenliğini de üstlenmiş. Şimdi efendim; Nick, metro istasyonunda bir müzik aleti çalarak vakit geçirmektedir. Brooke ise çantasını kaybetmiştir ve metronun son seferine binerek evine gitmek için koşturmaktadır. Ama kaçırıyo işte. O sırada Nick ile tanışır. Kendisine yardım için, çantasını bulmayı teklif eder. O arada birbirlerini yavaş yavaş tanımaya başlarlar. Sonra beraber Nick'in eski sevgilisinin de katılacağı bir düğüne giderler. Duygusal anlar yaşanır. Gece ilerledikçe Brooke'un hayatına daha da yakından tanık oluruz. Mesela o gece o metroya binmesinin neden o kadar önemli olduğu? Bence çok tatlı, keyifli bir filmdi. Sonu beni darmadağın etse de... Duygusal bir akşam geçirip, belki de biraz ağlamak isteyenlere.

     Baştan söyliyim, yoran bir film Into the Woods! Ne demek yoran Seda derseniz; film müzikal. Bir yandan masallar, bir yandan yaşananlar, bir yandan da müzikal sahneler derken beni çok yordu ama yanlış anlaşılmasın, keyifliydi. Filmde çocukları olmayan bir kadın ve adam var. Kötü kalpli bir büyücü gelir ve eğer istediği cisimleri kendisine getirirlerse onlara bir çocuk verecektir. Filmde kırmızı başlıklı kızdan, kül kedisine, Rapunzel'den bulutlara uzanan fasulyeye kadar tüm masalsı karakterler var. Bu cisimleri bulmak için yola çıkan adam ve kadının başına gelen olayları izlerken, müzikal bir yolculuğa da çıkıyoruz. Merly Streep, Emily Blunt, Anna Kendrick ve hatta Johnny Depp'i de izlediğimiz film 2014 yapımı. 3 dalda Oscar'a aday olmuş film, çocukluğuna dönmek isteyenlere.

     Bir şey söylicem, afişteki resmen şeytan ayrıntıda gizli olan ayrıntıyı daha şimdi farkettim :D O nasıl bir salıncak ölücem yaa. Off neyse, ben filmi anlatiyim. Filmin adı A Ring By Spring. Caryn, iş hayatında çok başarılı bir kadındır. Erkek arkadaşından evlilik teklifi beklediği sırada, aslında adam kendisinden ayrılmak istediğini açıklamıştır. Bu hafif şiddette bir sarsıntı yaratsa da, kendisini işine verir. Danışmanlık yaptığı bi yerin sahibiyle yakınlaşırlar filan. Bu arada filmin başında bir fal baktırır. Olaylar onun etrafında döner. Film bir TV filmi. O yüzden çok da şey yapmamak lazım. Çünkü film çok boş :D Peki Seda neden izledin derseniz, o gece ablamda kalıyodum, izlenicek bi bunu buldum izledim. Sakın siz izlemeyin, gereksizler gereksizi bir film :D


Yazımızın sonuna geldik. Yorum bırakmasanız da oralardasınız biliyorum. İstatistikler yalan söylemez :) Sizleri seviyorum. Haftaya görüşürüz.

0 yorum:

NELER İZLEDİM #48

20:18 merababenseda 1 Comments


Merhaba herkese. Yeni bir neler izledim yazısıyla beraberiz. Vizyondan bir film izlediğim ve kaçırmanızı istemediğim için izin günümde hemen oturdum bilgisayar başına. Buyrun başlayalım. (Yorumlara anlayamadığım bir şekilde cevap yazamıyorum, en son postlara numara vermemi ileten okuyucuma teşekkürler! Bu sorunu yaşayanlar ve çözüme kavuşturabilenler varsa bana yazabilir mi? :( )

   Fifty Shades of Grey filmine karşı hep bir önyargılıydım nedendir bilinmez. Hakkında çok fazla yazıldı çizildi diye belki de. Ama serinin ikinci filminin vizyona girdiğini görünce artık izlemeliyim dedim ve ilk filmi evde izledim. Christian Grey adlı insan diyeceğim artık ama değil yani bence :( oldukça zengin bir abimizdir. Bir röportaj için Anastasia yani kısacası Anna ile tanışırlar. Ve ilk andan itibaren aralarında karşı konulamaz bir çekim oluşur. Yavaş yavaş sevgililiğe doğru giden yolda birkaç pürüz vardır yalnız. Grey'in iflah olmaz yatak odası kuralları ve fantazileri vardır. Kendisine bir "itaatkar" aramaktadır. Partnerine acı çektirmekten, onların üzerinde töbe estafurullah aletler kullanmaktan büyük haz almaktadır. Bunlar tabii ki oldukça sinematografik şekilde aktarılmış, aklınıza deli dehşet işkenceler gelmesin ama bir kadın olarak gurur kırıcı haraketler olduğunu söylemeden de geçemiyciğim :( Aralarında bir kontrat imzalarlar ve keyiflerine bakmaya başlarlar. Grey, kızımıza akıl almak süprizler de yapar, adeta aşıktır ama kendisine dokunulmasını istemiyor, beraber uyumuyor filan, kızımızı üzüyor anlayacağınız. Sonra işler öyle bir noktada kopuyor ki, aşk bile bir arada tutamıyor. Keyifli bir filmdi, daha önce de izleyebilirmişim aslında.

     Gelelim serinin devam filmi olan Fifty Shades Darker'a. Aşıklarımız artık ayrıdır ve kızımız Anna bir yayım kuruluşunda editör asistanı olarak iş bile bulmuştur. Yakın arkadaşı Jose'nin fotoğraf sergisinde, Grey karşısına çıkar ve yalnızca konuşmak istediğini söyler. Tatlı bir akşam yemeğinin ardından tekrar bir araya gelen çiftimiz, kontrat maddelerini yeniden gözden geçirirler ve artık daha fazla sır olmaması için anlaşırlar. Grey yine yatak odasındaki "Hakim"lik rolüne, Anna da "İtaatkar" rolüne devam eder. Ama tabii çok daha yumuşak çizgilerle. Kızımızın ellerini bağlasa bile seksin ortasında çözüp kenara atabiliyordur artık Grey. Bu sırada hayatlarında artık kıskançlık duygusu da ağır basan çiftimizi, rahat bırakmayan insanlar sarar. Anna'nın patronu, Grey'in eski itaatkarları filan derken ortalık karışır. Ama artık Grey'in de sakinleştiğini gördüğümüz ilişki çok daha normal olmaya başlamıştır. Hala yaptığı şeyleri onaylamıyorum, bazen ağzınız açık kalabilir! Müzikleri efsane ötesi olan filmde en beğendiğim şarkı John Legend'dan One Woman Man! Hemen Spotify'da listenize ekleyip tadını çıkarın. Ve filmi de vizyonda izlemek güzel bir fikir, benden söylemesi.

     Cherly; eşinden boşanmış, annesini yeni kaybetmiş ve bu yas süresinde uyuşturucu sorunları olan orta yaşlı bir kadındır. Hayatında hiçbir şey yolunda gitmeyince oldukça riskli bir karar alır ve Pasific Crest yolunu yürümek için yola çıkar. Bu yol nasıl bir yol derseniz; Kaliforniya'dan geçip Meksika'ya vardığınız, oradan da Kanada'ya ulaştığınız bir rota. Tabii ki bu süreçte iklim, doğa olayları, vahşi yaşam, insanlar, fiziksel sıkıntılar da sizinle beraber. Cherly aslında hem içsel hem de fiziksel bir yolculuğa çıkar. Yaşadıkları, kendini ve hayatı sorgulayışı hiç bitmez. Aç kaldığı, ateş yakamadığı ve suyunun bittiği sahneler beni çok gerdi. Düşünsenize; dağın başında bir başınızasınız ve su yok! Olacak iş değil. Onca psikolojik sıkıntının üzerine böylesi bir yolculuğa çıkma fikri hangi aklın ürünüdür orasını anlamadım, ben dayanamazdım sanırım. Filmle beraber anlıyorsunuz ki aslında, derdiniz kimseyle değil, sadece kendinizle. İçsel hesaplaşmanız bittiğinde çok daha dingin, kendinden emin ve daha pozitif devam edebilirsiniz hayatınıza. Arada yalnız kalmak, kendini dinlemek iyidir! Çok çok keyifli, özellikle kadınların izlemesi gerektiğini düşündüğüm bir yol filmi Wild. Gerçek bir olaydan yola çıkılarak beyaz perdeye aktarılan Wild, Cherly Strayed adlı bir kadının yol hikayelerinden oluşan Wild:From Lost to Found On The Pasific Crest Trail adlı kitaptan uyarlama. Kendisi de çekimlerde bulunarak başrol oyuncusu Reese Witherspoon'a destek olmuş.

     Beni biraz hayal kırıklığına uğratan bir filmde sıra. 2012 yapımı Hyde Park on Hudson'ı başrollerindeki Laura Linney ve Bill Murray'e kanarak izledim desem hiç de yanlış olmaz. Avrupa'da yaşanan savaş İngiltere'yi tedirgin etmektedir. Bu sebeple Amerika'nın desteğini almak için o dönemin başkanı Franklin Roosevelt'in evine konuk olan Kral ve Kraliçe nin ziyareti sırasında yaşananları konu alıyor film. Başkan olmadan önce çocuk felci geçiren Roosevelt'in o dönem hayatına uzak uzak uzak kuzeni Daisy girer. Kendisine hem mental hem de fiziksel olarak neden olduğunu anlamadığım bir şekilde yardım eder. Yani etrafında çilekeş karısı, hizmetkarları varken neden girdi hayatına anlamadım ama aralarında bir çekim de başlar. Tabi psikoloji çok da iyi değildir Roosevelt'in. Daisy'nin hayatına girmesiyle bambaşka olaylar yaşanır çevrede. Ben aslında Franklin Roosevelt'in hayatını anlatan başka bir film izlemiş ve çok beğenmiştim. Warm Springs adlı filmde ne kadar pozitif yönünü tanıdıysak, bu filmde kendisinden nefret ettim. Velhasıl kelam pek keyif aldığım bir film değildi. Yalnızca başkanla ilgili detaylı bilgi almış oldum, o kadar. İzlemeyin.

    Kalemini çok başarılı bulmasam da, filmlerini kafa dağıtıcı olduğu için izlemeyi seviyorum Özcan Deniz'in. Su ve Ateş de onlardan biriydi benim için ama sonunda salak gibi ağladım yaa :D neyse onu anlatırım. Haşmet çok büyük bir aşiretin vasisidir. Karşı aşiretten birini öldürünce Londra'ya kaçar kardeşiyle birlikte. Burada Yağmur isimli kızımız (Yasemin Allen) ile tanışır ve kısa sürede aşık olurlar. Ama kan davasının bitmesi için Haşmet'in karşı aşiretin kızları ile evlenmesi gerekmektedir. İstemeye istemeye kızla evlenir, bizim Yağmur da garibim hamile kalmış bi de Haşmet'ten. Napsın utana sıkıla babasının yanına Türkiye'ye döner. Yağmur'un izini kaybeden Haşmet, bir gün büyüyün oğlu ve Yağmur'u görür ve tekrar beraber olmak için kaçarlar. Ama karısı tutkulu ve iflah olmaz bir aşiret kızıdır, nasıl kaptırır Haşmet'i bir sarışına? Yine tabi kanlar dökülecek, sevenler kavuşamayacak filan. Bu arada filmi, bir kızın kitap okuyuşuyla beraber izliyoruz. Yani olaylar aslında bir romanda geçiyor, biz de kız okudukça izliyoruz olayları. İşte düğüm, o kitabın yazarıyla beraber çözülüyor. Sonunda bu yüzden salak gibi ağladım yaa. Bence kafa dağıtmalık çerezlik bir film. Ağlamak isteyenlere.

Başka bir beşlikte görüşmek üzere. Hoşçakalın.

1 yorum:

NELER İZLEDİM #47

10:00 merababenseda 1 Comments



Herkese merhaba. Yeni yılın ikinci yazısını büyük bir hızla yazdığımı farketmişsinizdir. Bu sene bana iyi geldi. Yeni bir başlangıç gibi sanki, umarım böyle devam eder. Çok duygusal konuşmalar yapmadan, filmlere geçelim biz.

     Kulağımda 'City Of Star' şarkısı varken bu yazıyı yazmak çok ayrı keyif. Vizyona girince ilk izin günümde koşa koşa gittiğim La La Land, uzun zamandır beklediğim bir filmdi. Başrollerinde Ryan Gosling, Emma Stone gibi tatlı oyuncuları bulunduran filmin yönetmeni, Whiplash'ten tanıdığımız Damien Chazelle. (Whiplash'in uzun bir inceleme yazısını yazmıştım, okumak isteyenler tık tık) Baristalık yapan ama hayali oyuncu olmak isteyen Mia ve caz müziğe aşık olan başarılı bir piyanist olan Sebastian'in hayatlarına tanık oluyoruz. İlk başta ayrı ayrı izlediğimiz hayatlar, harika bir aşkla birleşir. İçerisinde bolca müzik, dans, aşk bulunan film sürekli aksiyon halinde. Her ikisi de işlerinde başarılı olmaya çalışırken, ayakları tökezlese de içlerindeki büyük tutku onları vazgeçirmez. Bu film üzerine bir çok yazı okuyacaksınız muhtemelen. Ben en saf haliyle anlatmak istedim. Yani bu filmde çok ama çok tatlı bir aşk ve muhteşem müzikler dinleyeceksiniz. Her iki oyuncunun da şarkı söyleme, dans etme ve Ryan Gosling'in piyano çalma yeteneklerine bayılacaksınız. Kaçırmayın bu filmi ya, vizyondayken izleyin mutlaka. Sight and Sound ve Rolling Stone Dergisi, 2016'nın en güzel filmleri listelerine almış bile. Büyülü aşk hala kaldı mı diyenlere.

BONUS : Filmin birbirinden güzel şarkılarını dinleyebileceğiniz Spotify listesi için buraya tıklayabilirsiniz. Benim favorim şimdilik Emma Stone ve Ryan Gosling'in seslendirdiği City of Star.


     Kalbinizi ısıtıcak bir film daha var sırada. Big Hero 6. Hiro, çok zeki bir çocuktur. Annesi ve babasının ölümünden sonra teyzesi ve abisiyle beraber yaşayan Hiro'nun tek hayali, abisinin de öğrencisi olduğu üniversiteye girerek birbirinden harika robotlar yapmaktır. Üniversite, bir yarışma düzenleyerek en güzel robotu yapan genci, öğrencisi olarak kabul edecektir. Bunu duyan Hiro, mükemmel bir düzenek hazırlar ve yarışmaya katılır. Yarışmayı kazanır ama o gece çok talihsiz bir olay olur ve üniversitede yangın çıkar. Hem düzeneğini hem de çok sevdiği birini kaybeden (spoiler vermiyim) Hiro, hayata karşı tüm inancını kaybetmiştir. Bu sırada abisinin üzerinde çalıştığı Baymax adlı robotla tanışan Hiro, tekrar heyecanını kazanır. Ya o Baymax ne tatlı, ne yumuş bir robottur öyle sarılasım geldi izlerken. Keşke benim de öyle bir robotum olsa :( Efendim işte öyle böyle derken, Baymax'in ve arkadaşlarının yardımıyla yangında kaybettiği düzeneğinin peşine düşen Hiro'yu aksiyon dolu zamanlar beklemektedir. Big Hero 6, 2015 yılının En İyi Animasyon Filmi dalında Oscar ödülünü almakla beraber, şuan IMDb'de güzel bir sırada yer alıyor. Keyifli ve başarılı bir animasyon izlemek isteyenlere.


     The Hunger Games'i daha yeni izlemiş olmaktan dolayı biraz üzgünüm. Serinin ilk filmi, beni resmen hop oturtup hop kaldırdı. O kadar gerildim ki özellikle son sahnelerde. Konusunu bilmeyen yoktur, anlatmaya gerek yok. Gerçekten bu kadar büyük ilgi görmesinin haklı bir sebebi varmış. İzlemeyen varsa şiddetli önerilerimden.








     Hayranlıkla izlediğim Julianne Moore'un yeni filmini Digitürk'te gördüğümde baya heyecanlanmıştım. Sıra buna geldiğinde büyük bir merakla izledim ama benim için büyük bir hayal kırıklığı oldu :( Linda, bir lisede İngilizce öğretmeni olarak çalışmaktadır. Hiç evlenmemiş ve baya da bir yalnız olan Linda'nın hayatı, önceden öğrencisi olan Jason'ın çıkagelmesiyle bir anda renklenir. Üniversiteden avukatlık okuduğunu (sanırım avukatlıktı, tam hatırlayamadım) ama hiç mutlu olmadığını, bir tiyatro oyunu yazdığını söyler. Bunu duyan Linda, Jason'ı cesaretlendirir ve oyunu bitirdiği zaman okulda sergilemeyi teklif eder. Kabul eder etmesine ama okul yönetimi oyunun sonu dahil bir çok noktasına müdahele eder. Bunun oyununa zarar verdiğini düşünen Jason, olaydan hiç mutlu olmaz. Bu sırada tabi Linda ile aralarında yaş farkı olmasına rağmen uygunsuz olaylar da gerçekleşir. Bunca şeyin üzerine her iki tarafın da hayatı alt üst olur. Biraz sıkıcı olsa da süresi kısa olduğu için Julianne Moore sevenler belki izleyebilir.


     Her yerde Christmas ruhu dolaşırken izlediğim çerezlik bir filmdi. A Royal Christmas. Emily, babasının yanında çalışan bir terzidir. Erkek arkadaşı ise dünyalar yakışıklısı (öhö öhö) Leo'dur. Noel yaklaşırken, evine gidip ailesiyle yeni yılı karşılayacığını söyleyen Leo'nun, Emily'e açıklaması gereken bir şey vardır. Yaşadıkları yerde Leo, bir prenstir! Vay vay vay. Baya şanslısın kız Emily. Neyse efendim, Leo ile birlikte prensi olduğu kente giderler. Orada onları cadı mı cadı bir anne bekliyordu. Kendisinin bu kraliyet ailesine yakışmadığını, yaptığı her etkinlikle kızın gözüne sokar. Leo'da pısırık pısırık bi şey yapmaz. Emily, en sonunda kaynanasına hak verir ve evine geri döner. Yaptığı her şeyden pişman olan kaynana (kadının da adını kaynana koyduk iyi mi?), müstakbel gelinini bakalım  geri getirebilecek mi?) Aşırı ama aşırı klişe dolu olan film, yalnızca Christmas ruhu beni kandırdı. Çok izlemeniz lazım değil yani:D



Sonuna kadar okumayı başaranlara çok teşekkürler. İzledikleriniz varsa benimle aşağıda yorumlarınızı paylaşırsanız çok sevinirim. Hepinize güzel bir hafta diliyorum. Görüşmek üzere!


1 yorum:

NELER İZLEDİM #46

10:00 merababenseda 0 Comments



Merhaba herkese. Bazen düşünüyorum da, ileride bi çocuğum olursa (fazla ihtimal vermiyorum), blogumu okur mu acaba? Okursa annem neler saçmalamış mı der, yoksa o da kendine izlenecek filmler seçer mi? Bu soruların cevabını bulursan yavrum, buraya yorum bırak :D Ah şu Boyhood yüzünden duygusalım yaa, neyse biz yazıya başlayalım.

     2014 yapımı Boyhood'u duymayanınız yoktur diye düşünüyorum. Gerçi ben de daha yeni izledim ama Oscar zamanı çok olumlu yorumlarını okumuştum. Richard Linklater'in hem yönetmenliğini hem senaryosunu üstlendiği film, tam 12 yıllık bir serüvene çıkarıyor bizi. Ama bu gerçek 12 yıl. Yani başroldeki Mason, küçük bir çocukken çekimlerine başlayan film, Mason'un ergenlik çağlarında son buluyor. Çok dahice bir fikir değil belki, bir çok insanın aklına gelmiş olabilir ama yönetmenin cesareti ve senaryodaki muhteşemlik helal olsun dedirtiyor. Annesi ve babası boşanmış Mason, annesi ve ablasıyla beraber yaşamaktadır. 12 yıllık süreçte hem kendi hayatındaki değişimler hem aile fertlerindeki değişimler sizi hiç sıkmıyor. Baya herhangi birimizin hayatı gibiydi. Süresi oldukça uzun olan bu filmin, bir haftasonunuzu ayırarak tadını çıkarmanızı tavsiye ediyorum. Çok keyif alacaksınız. Samimi, değişik bir seyirlik arayanlara.

İLGİNÇ BİLGİLER
* Mason'ın ablası rolündeki Samantha, yönetmen Linklater'in kızı. Film çekimlerine çok hevesle başlasa da, son yıllara doğru pek hevesi kalmamış. Ama kızım yani baban orda sanat yapıyor, sen bir havalar. Ne demek sıkıldım?

* Filmin 12 yıllık çekimleri süresince eğer yönetmen Linklater ölseymiş, filmin yönetimini Ethan Hawke üstlenecek şekilde anlaşmışlar. Bu arada Ethan Hawke filmde Mason'ın babası rolünde. O da baya bi yaşlanıyor. Üzülüyorsunuz. Kızlar :(

* Film başladığında başroldeki minnoş Mason 7 yaşında, bittiğinde bıyıklı ergen 19 yaşında oluyor.

* Yönetmen, Mason'ın annesi rolündeki ve bu rolüyle Oscar'ı kucaklayan Patricia Arquette'den bu süre içerisinde hiç bir estetik operasyon geçirmemesini istemiş. Büyük bir özveri kız aferin sana.

     "Bir hayalim var" sözüyle tarihe geçen Martin Luther King'in biyografisi de sayılabilecek Selma, 2014 yapımı bir film. Luther King, kendisi gibi siyahi olan insanların seçme ve seçilme hakkına sahip olabilmeleri için büyük bir direniş başlatır. Bu süreçte zamanın ABD başkanı Lyndon Johnson'ı ikna etmek için çok uğraşır. Tek istedikleri eşit oy hakkı olan, ırkçılığa karşı olan insanlar Luther King'in en büyük destekçisi ve cesaret vereni olmuş. Eğer bu aşağılayıcı ırkçlığa karşı gelen yasayı imzalamazlarsa, King'in önderliğinde bir çok siyahi ve destek veren beyazlar Alabama'nın Selma kentinden Montgomery'yi kadar yürüyeceklerdir. Bir çok yürüyüş denemesi olur, hatta bazıları oldukça kanlı biter ama King hiç vazgeçmez. Film, yayınlandığı yıl oldukça ses getirmiş ve iki adet de Oscar adaylığı bulunmakta. En Özgün Müzik dalında John Legend'in seslendirdiği "Glory" filmiyle Oscar'ı kucaklayan filmin siyahi ve üstelik kadın olan yönetmeni Ava DuVernay da kariyerinde önemli bir basamak atlamış bu filmle. Onun dışında King'e hayat veren David Oyelowo efsane bir oyunculukla ağzınızı açık bırakacak. Okuduğuma göre yıllardır bu rol için bekliyormuş! Oprah Winfrey'i de izleyeceğiniz bu başarılı direniş öyküsünü mutlaka izleyin. Cesaret ve haklılık dolu başkaldırışları sevenlere.

     21 Tapaa Pilata Avioliitto, yani diyor ki Bir Evliliği Mahvetmenin 21 Yolu. Çok kötü bir filmdi yani hiç keyif almadım ama yine de bir kaç cümle yazalım madem. Afişte anlamsız bir poz verdiğini gördüğünüz kızımız üniversitede hocadır ve bir araştırması gereği düğünlerinden itibaren röportaj yaptığı çiftlerle, evlilikten sonra da görüşür ve nelerin değiştiğini filan konuşurlar. Sadece bunu anlatsaydı amenna ama yani olay nerelere nerelere gitmiş. Bir de şuna değinmiş, mahvetmenin 21 yolu varsa, aşık olmanın da 21 yolu vardır. Değinememiş gerçi, beni aşktan soğuttu :D Ay kötü bi filmdi, izlemeyin sakın, tavsiye etmiyorum.
     2014 yapımı, başrollerinde Channing Tatum, Mark Ruffalo ve uzun bir süre onun olduğunu anlamadığım Steve Carell'ın olduğu Foxcather filminde sıra. Güreş sporunun etafında gelişen ağır bir dram olan film, 5 dalda Oscar'a da aday olmuş. Gerçek bir olaya dayanan filmde Mark Schultz aslında çok yetenekli ama doğru düzgün para kazanamayan, yalnız yaşayan bir güreşçidir. Abisi David ise evli ve çocukludur, ayrıca kardeşinin de antrenörlüğünü yapmaktadır. Bir gün ünlü bir işadamı olan John du Pont'tan bir davet alan Mark'ın hayatı bu saatten sonra değişecektir. Yaşadığı şehirde yeni bir güreş takımı kurmak ve bu takımı da olimpiyatlara hazırlamak isteyen du Pont, Mark'ın bu takımın başına geçmesini ister. İlk başta her şey normal giderken, çıkarların çatışması yüzünden takımın başına Mark'ın ağabeyi geçer. Filmin sonu çok ama çok acıklıydı. Sıkılırım sandığım filmden büyük keyif aldım. Başarılı bir gerçek hikaye izlemek isteyen isteyenlere.

     2015 yılına tartışmasız damga vuran, sanat ve ego ile ilgili sinema tarihine adını altın harflerle yazdıran Birdman! Riggan, yıllar yıllar önce çok ünlü bir aktördür ama artık o şan şöhret kalmamıştır. Bu sebeple Broadway'de hem yazıp, hem yönetip hem de oynadığı tiyatro oyunu onun için ölüm kalım meselesi haline gelmiştir. Çekimler sırasında oyunculardan birinde değişiklik yapmak zorunda kalırlar ve Edward Norton devreye girer. Onun da vurdumduymaz bir oyuncu olduğunu göz önünde bulundurursak, provalar ve tiyatronun galası büyük kargaşa içinde geçecektir. Film, değişik bir çekim tekniğiyle çekilmiş. Sahneler sanki tek sekansta gerçekleşiyor gibi. Yani hiç durmadan filmi çekmişler gibi. Ama bunda başarılı yönetmen Inarritu'nun dahiliği konuşmuş. Film, harika oyunculuklar ve değişik bir kurguya sahip olmakla beraber bende büyük bir keyif yarattı. Ama sorup yorumlaştığım bir kaç arkadaşım sıkıldıklarını ilettiler :/ Bilemiyorum artık. Sanat, egoizm, baba kız ilişkisi ve küllerinden yeniden doğmaya çalışan bir oyuncunun hayatına tanık olmak isteyenlere.

Bence hakkımı yemeyelim, bu sefer güzel filmler katmışım heybeme. Siz neler düşünüyorsunuz yazdıklarımla ilgili yorum bırakırsanız çok sevinirim. Tekrar görüşmek üzere, hoşçakalın.


0 yorum: