2008 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

NELER İZLEDİM #36


Merhaba canım okuyucu. Ben demiştim yazılar birikti, geliyor diye. Sözümü tutarım ! Bu yazıda herkes kendine göre bir film bulacak gibi. Çeşitli oldu, çok da iyi, çok da güzel iyi oldu (bu repliği hayatımdan çıkaramıyorum :D) Haydi başlayalım.

     Romantik ve oldukça tatlı bir filmle açılışı yapalım mı ne dersiniz? Harry Potter serisinden kendisini böyle filmlerde izlerken bi garip olsak da Daniel Radcliffe başrolde. Kendisine Ruby Sparks'tan aşina olduğumuz Zoe Kazan eşlik ediyor. Bir partide tanışan Wallace ve Chantry, ilk saniyeden itibaren birbirlerinin çekimine kapılsa da, kızımızın uzun yıllık bir ilişkisi vardır. Arkadaş olarak görüşmeye devam ederler. Gerçekten arkadaşlar ama haklarını yemeyelim şimdi. Kızın sevgilisi bir iş teklifi alır ve ülke değiştirir. Salya sümük vedalaşırlar - sadece kız ağladı gerçi, adam gider. Uzaktan uzaktan ilişkiyi yürütmeye çalışırlar. Adamın yaptığı hatalar kızı hafif hafif soğuturken, bizim bıçkın delikanlı Wallace da boş durmaz. Kıza deliler gibi aşık olur, artık harekete geçmesi gerekmektedir. Bu sırada kızın kuzeni ve sevgilisi de bu tatlı ikilimize sürekli gaz verirler. Onlar da efsane bir çiftti söylemeden geçemiyciğim. Filmin afişine mutlaka aşinasınızdır, duymuşsunuzdur bi yerlerden. Tavsiye ediyorum, izleyin.

SEVDİKLERİM
* Şarkılar çok nefisti. Neredeyse hepsini Shazam ladım.
* Kapanışındaki görselleri de mutlaka izleyin. Çat diye kapatmayın filmdi :)
* Zoe, sen nasıl 32 yaşındasın anlatır mısın biraz? Ayrıca Ruby Sparks'ta başrolü paylaştığı çocukla sevgililermiş. O da çok efsane bi filmdi bu arada.

     Coen kardeşlerin 2009 yapımı hafif uçuk filmi A Serious Man filmi karşınızda. Larry Gopnik, bir üniversitede fizik profesörü olarak çalışmaktadır. Okulda bir öğrencisinden rüşvet teklifi alıp ardından şantajla suçlandığı sırada, karısının başkasını sevdiğini söyleyip kendisini terk etmesiyle beraber iyice depresif hallere bürünür. İnançlarına da bağlı bir yahudidir aslında. Birçok yahudi din adamıyla da görüşmeler yaparak kendisine bir çıkış yolu arar. Zeka bakımından biraz eksik olan erkek kardeşi de olaylara dahil olunca iyice işin içinden çıkamaz hale gelir. Tabii bi yanda da çocuklar var. Adam delirmesin de ne yapsın! Genel olarak felsefik bir anlatıma sahip olduğu için, çok afedersiniz ama, pek anlamadım ben filmi. Sıkıldım dicem şimdi, Coen kardeşlere ayıp olacak. Pek tad alamadım yani filmden, öyle söyliyim. İzlediyseniz yorum bırakırsanız çok sevinirim.

     Çok çok çok beğendiğim bir film Wendy and Lucy. 2008 yapımı bu filmi daha önce hiç duymamıştım -ki Michelle Williams'ı da severim yani, neden böyle oldu anlamadım. Neyse, filmimiz Wendy'nin ve köpeği Lucy'nin ekseninde gelişmekte. Ablası ve eniştesinin yanında yaşarken, köpeğini de yanına alır, arabasına atlar ve Alaska'ya doğru yola çıkar. Orada bir fabrikada çalışmaktır amacı. Uzun ve yorucu bir yolculuk yapar. Arabasında yatar kalkar. O kısmı çok sevdim. Evi gibiydi, sabah kalkıp bir benzinlikte kişisel bakımını filan yapıyodu. Detay fazlaydı ama o yolculuğu güzel kavrattı.
Derken efendim, Oregon kasabasında arabasının bozulmasıyla başına gelmeyen kalmaz. Bir de köpeği Lucy'yi kaybeder :( Günleri onu bulmakla geçer. Hiç pes etmez. Bence kesinlikle izlemeniz gereken bir film. Yani sessiz, uzun sekansları olan bir film, sıkılırım derseniz bulaşmayın, durduk yere küfür yemiyim :D Ama festival filmi tadını sevenler kaçırmasın. Michelle Williams güzel oynamış.

İLGİNÇ BİLGİLER

* Michelle Williams, klasik bir oyuncu hareketi olarak, karakterine iyice girebilmek için bir kaç gün kendi arabasında uyumuş.
* Yönetmen, Michelle Williams'ın rol için fazla güzel olduğunu düşünüyormuş ve bu konuda endişeleri varmış. Bu sebeple kendisine, sıfır makyajla oynamasının ve çekimlerin sürdüğü iki hafta boyunca saçlarını yıkamamasın sorun olup olmayacağını sormuş. Bingo! Kabul etmiş.
* Williams o kadar pis bi haldeymiş ki, kasaba sakinleri film ekibiyle konuşmaya geldiklerinde filan kadını tanımıyolarmış :D
*Dünyalar tatlısı köpeğimiz Lucy, filmin hem yazarı hem de yönetmeni olan Kelly Reichardt'ın kendi köpeğiymiş.

     Şu filmi izlemeyen bi ben kalmışım arkadaşlar, neden söylemiyorsunuz? Tom Cruise abimizin efsane filmlerinden biri olan Minority Report. Yönetmen Steven Spielberg, bizi 2054 yılına götürüyor. Oldukça ilginç bir polis departmanı geliştirilmiştir ve John da buranın başındadır. Olay şu; üç adet kahin var ve bunlar geleceği görerek nerede bir cinayet işlenecekse haberini vermektedir. Bir yanda katilin ismi, bir yanda kurbanın ismi. Bu bilgileri alan polisler zamanında olay yerine ulaşarak, cinayeti engeller. E tabi işlenmedi diye kimse ceza almayacak diye bir şey yok. Ceza boyutu da ayrı zaten. Çok detaya girmiyim. Zaten filmin başında örnek bir cinayetle her şey anlatılıyo, onu sevdim baya açıklayıcı oldu :D Derken işte olaylar John ve ailesine evrilir. Neler neler dönmüş yani inanamazsınız. Görsel efektler de oldukça başarılıydı. Çok uzatırsam spoiler verebilirim, o yüzden izlemeyenlerin çok acil izlemesini tavsiye ediyorum.

     1997 yılına, Prenses Diana'nın öldüğü zamanlara gidelim şimdi de. 2006 yapımı The Queen, başrol Helen Mirren'e yılın Oscar'ını da kazandırmış. Güzel oyunculuklar garanti yani. Kraliçe Elizabeth'in hayatına yakından tanıklık ettiğimiz film, sizi bir çok noktada şaşırtacak cinsten. Gelinleri Diana'nın trajik bir trafik kazası sonrası ölümü üzerine, bütün ülke ayağa kalkar. Çünkü gerçekten sevilen bir kadınmış, yararlı işler yapmış, ben valla filmde öğrendim. Ülke yasa boğulurken, Kraliçe ve ev halkı sessizliklerini korur. Bunu gören halk, kraliyet ailesine karşı cephe alır ve sarayın önünde çılgın kalabalıklar oluştururlar. Kapıya onbinlerce çiçek, resim, yazı vs bırakarak kendilerince bir anıt oluşturan halk, sarayın da bu yasa katılmasını ister. O dönem koltuğu yeni devralan başbakan Tony Blair, kraliçeyi ve ailesini bakalım ikna edebilecek midir? Biyografi seviyorum ben, kaliteli bir filmdi, sevdim. Bi de ben Prensen Diana'nın kocasını aldattığı sırada öldüğünü sanıyodum, meğer baya boşanmışlar herkes kendi yolundaymış. Kadının günahını aldım :(

Yine çok konuştum, ben bu beşliklerde tutamıyorum kendimi. Yazının sonuna cümleleri atlamadan gelenleri tebrik ediyorum :) Siz neler izlediniz, neler okudunuz, anlattıklarımdan var mıdır izledikleriniz yorum bırakırsanız çok sevinirim. Sırada hangi filmler var merak ederseniz, sağ üst tarafta En Son Neler İzledim kısmından film afişlerine bakabilirsiniz. Güzel bir hafta diliyorum...



NELER İZLEDİM #27


Son üç haftanın en sakin pazarından merhabalar. Bugün dışarı çıkmak yerine evde kalıp, uzun bir kahvaltı yapıp, biraz kendime vakit ayırıp, bloglarda vakit geçirme planımı yürürlüğe koydum. Sizlerle de konuşmak istediğim için bir beşlik yazısı hazırlamak istedim. Buyrunuz efendim.

     Marvin's Room, 1996 yapımı, içerisinde Oscar dahil bir çok ödüle sahip olan dev oyuncuları barındıran, dram ağırlıklı bir film. Genç yaşta hasta babasına bakmak istemeyip sorumluluklarından kaçan Lee, kendisine yeni bir hayat kurmuştur. Yeni hayatı da maddi zorluklar, kötü bir eş ve sorunlu bir evlat yüzünden çok da iyi gitmemektedir. Ama bir gün, kalıp babasına bakmayı tercih eden kız kardeşinden hüzünlü bir çağrı alır. Kardeşi kan kanseridir ve uygun ilik için O'nu ve çocuklarını eve çağırır. İşte, iki kız kardeş arasında geçen yer yer suçlayıcı, ardından bağışlayıcı, sorunlu bir yeğenle teyzesi arasında geçen iyileştirici sohbetler ve hasta babanın hepsinde yarattığı merhamet filmin devamı. Bir tiyatro oyunundan uyarlama olan film, Leonardo DiCaprio'nun asi gençliğini özleyenler için de güzel bir alternatif :)

IMDb sırası ve puanı : 4508 - 6.7

     Klişelikten bir tık da olsa uzaklaşmayı başarmış 2014 yapımı bir filmle devam. Kendime İyi Bak, ismi üzerine biraz düşündüren, afişini görünce de bir izlesem mi izlenimi uyandırdı bende. Şimdi konuyu anlatsam kesin spoiler filan veririm çünkü o derece keskin noktaları var. Durduk yere film zevkinizi mahvetmiyim :D Yani genel olarak konu şu; evlenmeye hazırlanan bir çiftimiz var. Davetiye kısmına geldiklerinde erkek, üniversite arkadaşlarıyla buluşur ve eski sevgilisi hakkında duyduklarıyla kafası bi güzel karışır ve işin peşini bırakmaz. Tabi bu aşamada flashback in allahını yaşıyorlar. Ben filmlerde seviyorum flashbackleri. Begüm Birgören, Onur Öztürk ve Aslı Tandoğan'ın oyunculukları çok iyiydi. 


SEVDİKLERİM

Bu filmde daha önce hiç denk gelmediğim bi şey vardı. Mesela flashbacklerde görüntü önce siyah-beyaz, sonra renkleniyor, ardından tekrar siyah-beyaz a dönüyor. Bu renk geçişlerini sevdim. Farklı geldi, ortama hava kattı :D

IMDb sırası ve puanı : 0 - 6.3

     2008 yapımı, Richard Gere ve Diana Lane'in Unfaithful filminin rövanşını aldığı söylenen :) romantik bir film Nights in Rodanthe. Kocasıyla boşanmanın eşiğinde olan Adrienne, yakın bir arkadaşının küçük oteline birkaç günlüğüne göz kulak olmak için Rodanthe'ye gider. Otelin o haftasonu tek misafiri doktor Paul'dür. Otel küçük olduğu için kahvaltıyı, yemeği, çayı, kahveyi hep Adrienne yapmaktadır. E böyle sıcak, tatlı bir ortamda iki yetişkinin yakınlaşması çok normal.(filmlerde!) Sohbetti, muhabetti, şaraptı, fırtınadan korunmak için koynunda saklanmasıydı filan derken, baya baya birbirlerine aşık olurlar. Ancak Paul, kendi gibi doktor olan oğluna yardıma gidecektir. Neresiydi şimdi tam hatırlamıyorum da, uzak bi ülkeye işte. Bu süreçte sürekli mektuplaşırlar, adeta liseliler gibi. Derken bir gün Paul'ün mektupları kesilir. Acaba neden ? İzleyin ve cevabı bekleyin. Ağlatabilir.

IMDb sırası ve puanı : 0 - 6.0

     Akıllara durgunluk veren, artık kült olmuş bir film Mr. Nobody. 2009 yapımı, başrolde oyunculuk dersi veren Jared Leto. Muhtemelen izlemişsinizdir de, yani hani izlemediyseniz hemen bi not alın. Ben filmlerde paralel sonları seviyorum, bu filmde paralel sonun allahı mevcut. Küçük bir oğlan çocuğu olan Nemo, ayrılan annesi ve babası arasında kalır. Babasıyla kalırsa ne olur, annesiyle giderse ne oluru izlediğimiz film, bize her seçimin hayatımızda ne denli büyük farklılıklar yaratabileceğinin güzel bir dersini veriyor. Ergen Nemo ve yetişkin Nemo'nun birbirinden farklı hayat hikayeleri çok zekice kurgulanmıştı. Kafanız çok karışıyo bi kere onu söyliyim. Çok sakin ve kafanızın rahat olduğu bi zamanda izleyin. Süresi de 2 saatten uzun olunca, size arkanıza yaslanıp bu muhteşem film ziyafetini çekmek kalıyor.


SEVDİKLERİM

* Nemo'nun hayatına giren üç kadının da farklı renklerle karakterize edilmesine bayıldım. Kırmızı-aşkı, mavi-depresifliği, sarı-hırsı ifade etmekteymiş. 

* Jared Leto'nun özellikle akıl hastanesi sahnelerindeki oyunculuğu beni çok rahatsız etti. Rahatsız etti derken kötü anlamda değil, baya baya o içinden çıkılamaz kaosu bakışlarıyla bana hissettirdi. Adam büyük oynamış.

IMDb sırası ve puanı : 851 - 7.9





     Çöp.







IMDb sırası ve puanı : 0 - 4.1

Yorumlaşmak ve karşılıklı olarak bir şeyler paylaşmak, şu blog işinin en güzeli. Okuyan herkese çok teşekkürler. Haftanız sorunsuz ve güzel geçsin!




NELER İZLEDİM #15

    
 Neler İzledim beşliğimize hoşgeldiniz. Evde kısa süreliğine anne rolü üstlenmem nedeniyle yazılarım biraz gecikti. Pazartesi de işe başlayacağım düşünülürse, bu hafta bol bol yazı planlamam lazım. Eğer istekleriniz varsa yorum bırakmayı unutmayın. Biz şimdi beş filmimize bakalım nelermiş.

drugstore cowboy filmi
     1989 yapımı, başrollerinde gencecik Matt Dillon, Kelly Lynch, yeni gözdem Heather Graham'ın bulunduğu polisiye-dram türünde yer alan Drugstore Cowboy'la açılışı yapalım. Uyuşturucu bağımlısı 4 genç, market-eczanelerdeki (oralarda öyle) satılan ilaçları çalarak, uyuşturucu niyetiyle kullanırlar. Birgün içlerinden biri aşırı doz nedeniyle ölür. Ellerinde onlarca ilaç ve bir cesetle kala kalan grup, bir yol ayrımına gelir. Empire'ın seçtiği En İyi 50 Bağımsız Film, New York Time'sın Görülmesi Gereken En İyi 1000 Film ve Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1001 Film listelerinde kendisine yer bulan film, eleştirmenlerden tam not almış. Hatta başrollerden olan Matt Dillon oynadığı filmlerden en sevdiği filmin Drugstore Cowboy olduğunu açıklamış. Conan O'Brian ' ın da favori filmlerindenmiş. Beni güzel noktalardan yakalayan bir filmdi. Öneriyorum efendim.

Hayallerin Peşinde filmi
     2008'de vizyona girdiğinde Titanik'ten sonra Kate Winslet ve Leonardo DiCaprio'nun tekrar biraraya gelişiyle büyük isim yapan Revolutionary Road'u nihayet izledim. Hiç olmasa afişi sürekli karşıma çıkan film, Richard Yates'in aynı adlı romanından uyarlanmış. Frank ve April adlı çiftimiz, 1950'lerin ortalarında, Amerika'da iki çocuklarıyla yaşamaktadır. Film, o zamanların Amerikan evlilik kurumlarına sıradan bir bakış aslında. Adam, işinde mutsuz, her an pes etmeye hazır; kadın, idealleri daha doğrusu hayalleri için her şeyi yapacak kadar gözü kara. Ama geçim derdi, makam mevki aşkı, çıkar çatışmaları karı kocanın istemeden de olsa hayatı kabullenişlerine neden olur. Kadın ve erkeğin bunalımı bir süre sonra sizi de içine alıyor, ben durduk yere gerildim :D 3 Oscar adaylığı bulunan filmi izlemediyseniz, bu cumartesi gecesi için listeye ekleyin bence.

cennet gibi filmi
     Bu gidişle tüm filmlerini izleyeceğim Mark Ruffalo ve klasik sarışın oyunculardan Reese Witherspoon'un başrolde yer aldığı 2005 yapımı fantastik, romantik komedi türündeki Just Like Heaven tüm klişeliğiyle karşımızda. Genç, başarılı ve işine aşık bir doktor olan Elizabeth, bir akşam arkadaşlarının O'na ayarladığı erkekle buluşmaya giderken trafik kazası yapar ve komaya girer. İki dünya arasında sıkışıp kalan Elizabeth'in ölmesi beklenirken, evi peyzaj mimarı David'e kiralanır. Klasik olarak duvarlardan geçen, David'den başkasına görünemeyen Elizabeth ile aşk-nefret ilişkisi yaşayan David, kadını tekrar dünyaya döndürmeye çalışır. Tek başına izlenince hafif hüzün yaratan, sevgiliyle izlenince tatlı romantik bir filme dönüştüğü söylenen Just Like Heaven, Marc Levy'nin aynı adlı romanından uyarlama. Arada da böyle risksiz, klişe filmlere ihtiyaç duyuyor bünyeler.

sekiz saniye filmi
     Kendini izletmeyi başaran, sosyal medyada adından sıkça söz edilen 8 Saniye. yönetmeni Ömer Faruk Sorak'ın daha önceki Aşk Tesadüfleri Sever filmine sevgimden gittim diyebilirim. Esra, Almanya'da 3 ablası ve yaşlı anne babasıyla yaşayan bir kız. Çocukluğundan beri gördüğü rüyalarla başı dertte. Büyüdükçe ve hayatta/aşkta yaşadıklarının yükü de ağırlaşınca, rüyaların boyu da değişir. Diyor ki; gece uyansan kalksan ve yatağa baktığında hala uyumakta olan kendini görsen sen ne yaparsın? Bu cümle psikolojimi bozdu arkadaşlar. Herhalde kafayı yerdim :D Başrol Esra İnal'ın ilk oyunculuk deneyimi ve bu konuyla ilgili hiçbir deneyimi yok. Hatta dediğine göre sette ilk zamanlar kameralar nerde, nereye bakması gerek hiç bilmiyormuş. Belki de bu yüzden çok doğal oynamış. Filmden nefret etmedim ama bu "bir sabah kalktım ve dedim ki artık hayatım değişmeli" klişeleri beni biraz boğuyor.

vanilla sky filmi
     Kafa Karıştıran Filmler Listesi ' nde yer bulmuş ve benim kafamı ciddi anlamda karıştıran Vanilla Sky ile kapanışı yapalım. Kafam hala karışık olduğu için konuyu nasıl toparlasam bilemiyorum ama bi bakalım. Yakışıklı, zengin ve çapkın (muhteşem üçlü) David (Tom Cruise), evindeki bir partide  tanıştığı Sofia'ya (Penelepe Cruz) fena halde tutulur. Tamam artık hayatımın aşkını buldum kafasındayken, kendisine tutuk olan Julie'nin (Cameron Diaz) "haydi arabaya atla, bi kaçamak yapalım" teklifine ne yazık ki hayır diyemez. Araba fena bir kaza yapar ve David'in yüzü artık tanınmayacak haldedir. Yüzünü eski haline döndüreceğinin vaadini veren doktorlara kendini teslim eden David'in yaşadıkları, sadece bir ilüzyon mu acaba? Kafamı çok karıştıran bu filmden çıkardığım en güzel şey; bir kereden nolur dediğimiz yasak şeyler hayatımızı kabusa dönüştürebilir.Alın size risk!Abre los ojos filminin Amerikan çevrimi olan Vanilla Sky, Cruz'un en beğenilen performanslarından biri.

     Yine daldan dala atladım, sizler için araştırmalar yaptım, elimde ince belli bardağımla izlediğim filmleri tarihe geçirmek istedim. Umarım beğenerek okumuşsunuz. İzlediğiniz ya da izlemeyi düşünmeye karar verdiğiniz filmler varsa yorum bırakın, konuşalım! Yeni filmlerde görüşmek üzere.

NELER İZLEDİM #11

     

Merhaba okuyucu. Bu ara hastalıklarımdan dolayı çok film izleyemesem de, yine de sizlerle paylaşmak için dersimi çalıştım. Bilmiyorum, yazdıklarımı okuyup önerdiğim filmleri izleyen var mı ama, anahtar kelime aramalarına bakarsam geçenlerde The Departed'ı izleyen çok oldu sanırım :D Ay blog yazmak çok eğlenceli. Hadi filmlere geçelim biz.

     İlk filmimiz 1986 yılına ait Pretty in Pink. Başrol oyuncularından Molly Ringwald gençliğinde ne kadar güzel bir kızmış. Bence role cuk oturmuş. Tanıdık pek insan yok ama Jon Cryer'i gençlik haliyle görmek iyi oldu. Kızımız Andie, babasıyla birlikte yaşayan, pembe rengi çok seven, okulun popüler kızları tarafından alaya alınan biri. Jon Cryer'la iyi arkadaş olmasına rağmen çocuk kıza aşıktır. Peşinden koşmasına rağmen Andie daha karizmatik birine aşık olur. Ama çocuk zengin filan. Aşırı klişe bir film ama kendini sıkmadan izlettiriyor. Özellikle havuz sahnesi çok eğlenceliydi. Keşke bizim liselerde öyle olsa dedirtti. Film Grease filminin çekildiği lisede çekilmiş. Ayrıca Jodie Foster, Andie rolünü reddetmiş. İyi yapmış. Kızlar, filmi sadece size öneriyorum. Erkekler izlerse beni vurabilirler :D

     The Lone Ranger çok uzun zamandır listemdeydi. Hazır Digitürk'te yakalamışken kaçırmadım. Sanırım bu tür filmlerden keyif almaya başlayışım Django Unchained ile oldu. Efsane bir film. The Lone Ranger da bana hafiften o tadı verdi. Bir hukuk adamı John Reid ile maskeli bir savaşçının yollarının kesişmesiyle serüven başlar. Bizimkiler iyi taraf tabii ki. Konuyu tam anlatabileceğimi sanmıyorum. Güzel noktalarla birbirine bağlanmış. Çekildiği zamanlar bir ara çekimlere ara verilmiş, maddi sıkıntılardan. Sanırım beklediği ilgiyi de görememiş, çok ilginç. Ben çok çok çok beğendim. Özellikle sondaki tren sahneleri şahaneydi. Yönetmen Gore Verbinski. Depp'e eşlik eden diğer maskelimiz de Armie Hammer. Helena Bonham Carter de keyifli bir rolle göz kırpıyor. Mutlaka izleneceklere ekleyin

     War of the Worlds, yönetmen Spielberg'e merakım nedeniyle izlendi. Eşinden ayrılmış bir baba (Tom Cruise), haftasonunu sorunlu çocuklarıyla beraber geçirmektedir. Her şey oldukça sıradanken şiddetli şimşekler çakar ve hava birden griye döner. Çoluk çocuk korkunca tabi, baba da noluyo diye dışarı çıkar, bi de ne görsün. Yerin altından üç bacaklı dev yaratıklar çıkar. Tripod misali. Hemen çocukları çalışan tek arabaya atan baba, başlar şehirden uzaklaşmaya. Ama kaçmak ne mümkün. Tüm dünyayı ele geçirmişler. Baktım, Türkiye de fena :D Konu açıkçası görmeye alışık olduğumuz türdendi ama yönetmen farkını konuşturmuş. Tüm zamanların en çok hasılat yapan filmlerinden de biri olmayı başaran War of the Worlds (kaynak:filimadamı), bence güzel bir cumartesi akşamı filmi.

     İşte başucu filmlerimden biri olmayı başarmış The School of Rock! Ne keyifli bir filmdin sen ya. Valla anlatırken bile gülüyorum. Başrollerde High Fidelity'deki rolü gibi çılgın atan Jack Black, çok sevdiğim oyunculardan Joan Cusack var. Rock grubundan atılan Jack, işsizliğe dayanamayarak, arkadaşına gelen öğretmenlik teklifini gizlice kabul eder. Herkes onu arkadaşı Ned Schneebly sanarken, o hiç çaktırmadan başlar işe. Müzik dersi dışında hiçbir ders işlemeyen Jack'in aklına, sınıftaki birbirinden yetenekli öğrencilerden oluşan bir grup kurup, yarışmaya katılmak gelir. Pek yanaşmayan öğrencilere, hergün müzik eğitim verir. Rock müziğin efsane isimlerini tek tek tanıtır, hatta çaldıkları enstrümana göre yapacakları hareketleri bile öğretir.Çok keyifli, tam bir cumartesi sabahı filmi. Aşırı öneriyorum.

 


      Üstüne pek konuşmak istemiyorum. Uyarı amaçlı yazıyorum. Çok çok çok kötü bir film. Keanu Reeves ve Jennifer Connelly bile kurtaramamış filmi. Nasıl kabul edip oynamışlar anlamadım. Valla yarım da bırakamadım, huyumu biliyosunuz. Siz sakın izlemeyin!

görseller: IMDb, filimadamı.com

NELER İZLEDİM #8

     İyi pazarlar. Yine yoğun geçen bir haftanın ardından karşınızdayım. 24 saat yetmiyor. Yetişemiyorum. Geçtiğimiz pazardan sonra bu kadar sevinmek bünyeye fazla geldi sanırım. Güzel haberlerin yanında üzücü haberler de alıyorum. Bir yanım yine buruk. İnşallah güzel günler göreceğiz, ballı yanaklar, yumuk eller, minik ayaklar... Haydi bu pazarın beşliğine bakalım.

     2013 yapımı bir komedi The Heat. Ateşli Aynasızlar çevirisi de komik olmuş. Başrollerinde Sandra Bullock ve Mike & Molly den sevdiğim Melissa McCarthy var. Melissa rolünün hakkını kesinlikle dibine kadar vermiş. Sandra hakkında pek emin değilim. Ama yine de üstesinden gelmiş. Burdan tebrik ediyorum. İkisi de işine aşık polisler. Sandra biraz daha kurallarına bağlı, sıkıcı bir tip. Melissa cığım ise tombik, kafasına göre adam tutuklayan, karısını aldatan adamların bile hakkından gelen biri. İkisi de bir dava yüzünden aynı time düşerler. Uyuşturucu satan bir şebekeyi çökertmek için yapmadıkları kalmaz. Filmin seveni olduğu kadar sevmeyeni de var. Ama genel kanı çıtır çerezlik bir film olduğu yönünde. Sıkılmayacağınızı garanti ediyorum. Özellikle Melissa'ya çok güleceksiniz.

     Stephan King severlerin kitabını mutlaka okuduğu Hayvan Mezarlığı'nın 1989'da çekilmiş filmi karşınızda. Kitabın konusu, King'in kedisinin yolda araba altında kalmasıyla oluşmaya başlamış. Trajik bir ilham. 4 kişilik çekirdek bir aile, doktor olan baba nedeniyle taşrada bir eve taşınırlar. Tabi bir de kedileri var. Karşı evlerinde yaşlı bir amca oturur. Evlerinin yan tarafından aşağı doğru uzanan yolun hayvan mezarlığına çıktığını söyleyen yaşlı adam, onları bir de uyarır: Bu mezarlık, başka türlüdür. Eğer bir insan buraya gömülürse, geri dönüşü pek iyi olmayacaktır. E ama seni uyardı be adam, daha ne kaşınıyorsun?  Filmin senaryosu King'e ait. Yönetmen ise Mary Lambert. Zamanında oldukça ses getiren Hayvan Mezarlığı, eski zamanlardan günümüze kalan orta başarıda bir korku filmi. İzlenebilir.

     Beni oldukça şaşırtan, 2008 yapımı bir komedi filmi The Rocker. Eskiden çok çılgın bir çıkış yapan rock grubunun davulcusudur Fish. İlk meşhur oldukları konserden sonra, menajerlerinin dayatması ile Fish gruptan atılır. Film daha sonra uzun yıllar ileriye götürür bizi. Çağrı merkezi gibi bir yerde çalışıyor olan Fish, eski grubunun şarkılarını duyunca her seferinde lanet eder. İşinden de kovulan Fish, ablasının yanına taşınır. Yeğeninin okulda kurduğu rock grubunun davulcu aramasıyla devreye giren Fish, o küçük grubu bambaşka yerlere taşıyarak, eski grubundan da intikam almaya çalışır. Kıyıda köşede kalmış, ama gerçekten çok eğlenceli bir film. Filmin süprizleri Emma Stone, Bradley Cooper (kalp) ve Jason Sudekis oldu. Öneriyorum ya, izleyin.

     Sizin gibi canavarları ben yerim Allahım o kadar keyifli bir animasyondu ki, tekrar tekrar izlerim sanırım.2013 yapımı bu animasyonda, bildiğiniz üniversiteleri unutacaksınız. Mike küçüklüğünden beri bu üniversiteyi kazanıp, korkunç bir canavar olmanın hayallerini kurar.Sonunda isteğine kavuşur. Küçük filan ama çok çalışkan da bir canavar Mike. Geleneksel korku yarışmasına katılmak ister, ancak grubuna kimse katılmak istemez. O da işte napsın, en yeteneksiz, en korkunç olmayan canavarlara muhtaç kalır. Derme çatma kurulan grupla günlerce çalışarak, yarışmaya hazırlanırlar. Bakalım rakiplerini yenebilecekler mi? Sevimli Canavarlar filminden sonra gösterime girmesine rağmen, o filmin öncesine yolculuk yapıyoruz. Mike'ın yurttaki oda numarası ile benim oda numaramın aynı olması ekstra bir bonustu Çok çok sevdim!

 



 Söylenecek söz yok. Nefis bir görsel şölen, harika bir kurgu. Gösterimden ya kalkmıştır, ya da kalkmak üzeredir. Evde ilk ikisini izleyip, Beş Ordunun Savaşı'nı da kaçırmayın!





     Görüşmek dileğiyle sevgili okur. Okuyan herkese bin teşekkür. Keyifli pazarlar.