2006 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

NELER İZLEDİM #41


Herkese merhaba sevgili okur. Oldukça mahcubum size ve tabii ki güzelim film günlüğüme. Ama öyle filmler izledim, öyle farklı hayatlar tanıdım ki, artık anlatmanın zamanı geldi. Başlıyorum, hazır mısınız?

     Ben aslında böyle filmler izlemezdim ama şu blogu açtıktan sonra, şans vermeyi iyi öğrendim sanırım. Three Kings dev oyuncuları ve oldukça etkileyici bir konuyu barındıran 1999 yapımı bir film. Archie, yani karizmatik oyuncumuz George Clooney ve iki yakın arkadaşı, Amerikan askeri olarak görev yapmaktadırlar. Körfez Savaşı'nın sonunda, ellerine bir harita geçer. Bu haritaya göre, Irak'ta, çöldeki bir mağarada yüklü miktarda altın vardır. Askerlik yapmaktan bıkmış bu üç adam, düşerler yollara. Tabi Irak askerleri onlara rahat vermezler. Yakalanıp işkence görmelerine rağmen, kaçarak altınlara ulaşırlar ama bu sefer de, yardım etmeleri gereken yerel halk vardır. Aksiyon dolu ama yer yer hüzünlendiren sahnelere de sahip bu film, benden geçer not aldı. Mark Whalberg gerçeğini de göz ardı etmeden, listenize ekleyebilirsiniz. Kaliteli bir yapım. Bu arada; film Irak'ta yasaklanmış durumda.

     The Time Traveler's Wife, ben lise sondayken vizyona girmişti. O zamanlar bi yerde trailer ını izleyip çok meraklanmıştım. Ama ineklik yapıcaz ya, sinemaya filan gitmek yok. Öyle kaldı, izlemek şimdiye kısmetmiş. Henry ve Clare, birbirlerine aşık iki insandır. Bir kütüphanede tanıştıklarında, bu Clare için bir ilk olabilir ama Henry, Clare'i zaten tanıyordur! Ay Seda ne diyosun Allah aşkına dediğinizi duyar gibiyim, ama bu zaman yolculuğu yapan bir adamın hikayesi! Henry ve Clare, Clare daha çok küçük bir kızken tanışırlar. İleride bir gün tanışacaklarına söz veren Henry, sözünü tutar. Çiftimiz evlenir. Ama Henry'nin bu yolculukları bazen çok uzun sürmektedir. Hatta adam gidip geldiğinde baya psikolojisi filan bozulup geliyor. Artık neler görüp neler yaşıyo orası süpriz olsun size. Beni yine hayal kırıklığına uğratmayan bir film oldu. Bol aşk, romantizm, arada gözyaşı filan, oldukça izlenesi.

* Rachel McAdams'ın bu üçüncü zaman yolculuğu konulu filmi. Biri, çok tatlış About Time -ki yazısını şuraya bırakıyorum, bir diğeri de birazdan anlatacağım Midnight in Paris!

     Sırada, Clint Easwood'un yönetmenliğini yaptığı 2003 yapımı Mystic River var. Sean Penn, Tim Robbins ve Kevin Bacon'un (bu adamı da ayrı bi seviyorum. Herkesler tanımaz :)) çocukken çok iyi üç arkadaştır. Fakat bir gün, Dave (Tim Robbins), tanımadığı iki adam tarafından arabaya bindirilir ve götürülür. İşte o günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Aradan yıllar geçer, hepsi büyür koca koca adamlar olur. Bir gün Jimmy'nin (Sean Penn) in kızı kaybolur. Kasabada büyük bir kaos ortamı yaşanırken, kızın cansız bedeni ormanda bulunur. Peki kim ve neden öldürmüştür bu kızcağızı? Bu süreçte izleyicilere katil kim gerilimi yaşatılıyor. Valla ben öyle kişilerden şüphelendim ki, en sonunda şaştım kaldım, baya farklı bir yerden vurdu çünkü. Konusu belki biraz yavaş akıyor olabilir, arada sıkıldım itiraf ediyorum ama oyunculuklar filan oldukça efsane. Bu da tavsiye ettiklerimden.

     İki sevdiğim oyuncu, oldukça günahkar bir filmde bir araya gelirse! Kate Winslet ve Patrick Wilson'lu dram ve romantizm ağırlıklı Little Children, 2006 yapımı. Sarah, o kadar sıkıcı bir hayat yaşamaktadır ki, tek eğlencesi kızını parka götürdüğünde okuyabildiği kitabı ve yaşlı kankalarıyla beraber yaptıkları kitap günleridir. Yine bir park gününde, yakışıklı bir baba gelir parka. Oğluyla ilginen baba, diğer annelerin dikkatini çeker ve Sarah ile iddiaya girerler. Bakalım adamla konuşup muhabbet edebilecek midir? Hatta sanırım sarılması mı lazımdı orayı tam hatırlayamadım. Neyse işte, bunlar orda birbirlerine abayı yakarlar. Çocuklarıyla beraber her gün havuza gidip orda da iyice kaynaşırlar derken, olanlar olur, afişten de anlaşılacağı üzre :D Kadının kocası şerefsizin teki bi kere, kadın ne yapsın ama Dave'in karısı hakkında kötü düşünemiyorum. Bence aldatılmayı haketmedi :( İyi kurgulanmış, sıkmayan bir film. Üzerine düşündürücü. En sondaki kararı ben takdir ettim açıkçası, izlediyseniz sizin de fikrinizi merak ediyorum. Bu arada film, romandan uyarlama. Okumak isterdim, keyifli bir serüven olurdu.

     Geldik yazının yıldızı Midnight in Paris'e. Ahh bu büyülü Paris görsellerini sinemada izlemeyi öyle çok isterdim ki... Her neyse, yönetmenliğini Woody Allen'in yaptığı film 2011 yapımı. Gil, bir yazardır. Nişanlısı Inez ve kızın ailesiyle birlikte Paris'e tatile gelirler. Ailenin yalnızca alışveriş odaklı bir tatil yapışı, kendisine yeni ufuklar açmak isteyen Gil'i oldukça sıkar. Bir akşam yemekten sonra tek başına biraz yürümek istediğini söyler. Dolaşa dolaşa yürürken, eskilerden kalma bir arabanın kapısı açılır ve Gil'i içeriye davet ederler. Partiye gittiği zaman, nostaljik konseptli bir parti olduğunu düşünen Gil, yanıldığını anlar. Çünkü kendisi 1920'de bir Paris gecesindedir artık. Bir yanında Fitzgerald'lar, diğer yanında Hemingway, bikaç gün sonra Salvador Dali filan da girer işin içine. Delirmemek mümkün değil tabi ama, her geceyi sabırsızlıkla bekleyen Gil, bir de üstüne aşık olur. Yazarlığına deli dehşet ufuklar açacağı kesin olan 1920 geceleri, enfes görsellerle birleşmiş, harika bir seyirlik. Owen Wilson severler kaçırmasın. Bu adamın konuşmasına da ayrı bayılıyorum. Ah bir de, Rachel McAdams, bu zaman yolculuğunda Gil'in nişanlısı olarak karşımızda!

Fakat bu sefer iyi filmler izlemişim, siz ne düşünüyorsunuz? Yorumlarınızı benimle paylaşmayı unutmayın ve sırada hangi filmler var merak ederseniz, sağ taraftaki Neler İzledim başlıklı renkli afişli kısma bakmayı unutmayın. Görüşmek üzere!

NELER İZLEDİM #36


Merhaba canım okuyucu. Ben demiştim yazılar birikti, geliyor diye. Sözümü tutarım ! Bu yazıda herkes kendine göre bir film bulacak gibi. Çeşitli oldu, çok da iyi, çok da güzel iyi oldu (bu repliği hayatımdan çıkaramıyorum :D) Haydi başlayalım.

     Romantik ve oldukça tatlı bir filmle açılışı yapalım mı ne dersiniz? Harry Potter serisinden kendisini böyle filmlerde izlerken bi garip olsak da Daniel Radcliffe başrolde. Kendisine Ruby Sparks'tan aşina olduğumuz Zoe Kazan eşlik ediyor. Bir partide tanışan Wallace ve Chantry, ilk saniyeden itibaren birbirlerinin çekimine kapılsa da, kızımızın uzun yıllık bir ilişkisi vardır. Arkadaş olarak görüşmeye devam ederler. Gerçekten arkadaşlar ama haklarını yemeyelim şimdi. Kızın sevgilisi bir iş teklifi alır ve ülke değiştirir. Salya sümük vedalaşırlar - sadece kız ağladı gerçi, adam gider. Uzaktan uzaktan ilişkiyi yürütmeye çalışırlar. Adamın yaptığı hatalar kızı hafif hafif soğuturken, bizim bıçkın delikanlı Wallace da boş durmaz. Kıza deliler gibi aşık olur, artık harekete geçmesi gerekmektedir. Bu sırada kızın kuzeni ve sevgilisi de bu tatlı ikilimize sürekli gaz verirler. Onlar da efsane bir çiftti söylemeden geçemiyciğim. Filmin afişine mutlaka aşinasınızdır, duymuşsunuzdur bi yerlerden. Tavsiye ediyorum, izleyin.

SEVDİKLERİM
* Şarkılar çok nefisti. Neredeyse hepsini Shazam ladım.
* Kapanışındaki görselleri de mutlaka izleyin. Çat diye kapatmayın filmdi :)
* Zoe, sen nasıl 32 yaşındasın anlatır mısın biraz? Ayrıca Ruby Sparks'ta başrolü paylaştığı çocukla sevgililermiş. O da çok efsane bi filmdi bu arada.

     Coen kardeşlerin 2009 yapımı hafif uçuk filmi A Serious Man filmi karşınızda. Larry Gopnik, bir üniversitede fizik profesörü olarak çalışmaktadır. Okulda bir öğrencisinden rüşvet teklifi alıp ardından şantajla suçlandığı sırada, karısının başkasını sevdiğini söyleyip kendisini terk etmesiyle beraber iyice depresif hallere bürünür. İnançlarına da bağlı bir yahudidir aslında. Birçok yahudi din adamıyla da görüşmeler yaparak kendisine bir çıkış yolu arar. Zeka bakımından biraz eksik olan erkek kardeşi de olaylara dahil olunca iyice işin içinden çıkamaz hale gelir. Tabii bi yanda da çocuklar var. Adam delirmesin de ne yapsın! Genel olarak felsefik bir anlatıma sahip olduğu için, çok afedersiniz ama, pek anlamadım ben filmi. Sıkıldım dicem şimdi, Coen kardeşlere ayıp olacak. Pek tad alamadım yani filmden, öyle söyliyim. İzlediyseniz yorum bırakırsanız çok sevinirim.

     Çok çok çok beğendiğim bir film Wendy and Lucy. 2008 yapımı bu filmi daha önce hiç duymamıştım -ki Michelle Williams'ı da severim yani, neden böyle oldu anlamadım. Neyse, filmimiz Wendy'nin ve köpeği Lucy'nin ekseninde gelişmekte. Ablası ve eniştesinin yanında yaşarken, köpeğini de yanına alır, arabasına atlar ve Alaska'ya doğru yola çıkar. Orada bir fabrikada çalışmaktır amacı. Uzun ve yorucu bir yolculuk yapar. Arabasında yatar kalkar. O kısmı çok sevdim. Evi gibiydi, sabah kalkıp bir benzinlikte kişisel bakımını filan yapıyodu. Detay fazlaydı ama o yolculuğu güzel kavrattı.
Derken efendim, Oregon kasabasında arabasının bozulmasıyla başına gelmeyen kalmaz. Bir de köpeği Lucy'yi kaybeder :( Günleri onu bulmakla geçer. Hiç pes etmez. Bence kesinlikle izlemeniz gereken bir film. Yani sessiz, uzun sekansları olan bir film, sıkılırım derseniz bulaşmayın, durduk yere küfür yemiyim :D Ama festival filmi tadını sevenler kaçırmasın. Michelle Williams güzel oynamış.

İLGİNÇ BİLGİLER

* Michelle Williams, klasik bir oyuncu hareketi olarak, karakterine iyice girebilmek için bir kaç gün kendi arabasında uyumuş.
* Yönetmen, Michelle Williams'ın rol için fazla güzel olduğunu düşünüyormuş ve bu konuda endişeleri varmış. Bu sebeple kendisine, sıfır makyajla oynamasının ve çekimlerin sürdüğü iki hafta boyunca saçlarını yıkamamasın sorun olup olmayacağını sormuş. Bingo! Kabul etmiş.
* Williams o kadar pis bi haldeymiş ki, kasaba sakinleri film ekibiyle konuşmaya geldiklerinde filan kadını tanımıyolarmış :D
*Dünyalar tatlısı köpeğimiz Lucy, filmin hem yazarı hem de yönetmeni olan Kelly Reichardt'ın kendi köpeğiymiş.

     Şu filmi izlemeyen bi ben kalmışım arkadaşlar, neden söylemiyorsunuz? Tom Cruise abimizin efsane filmlerinden biri olan Minority Report. Yönetmen Steven Spielberg, bizi 2054 yılına götürüyor. Oldukça ilginç bir polis departmanı geliştirilmiştir ve John da buranın başındadır. Olay şu; üç adet kahin var ve bunlar geleceği görerek nerede bir cinayet işlenecekse haberini vermektedir. Bir yanda katilin ismi, bir yanda kurbanın ismi. Bu bilgileri alan polisler zamanında olay yerine ulaşarak, cinayeti engeller. E tabi işlenmedi diye kimse ceza almayacak diye bir şey yok. Ceza boyutu da ayrı zaten. Çok detaya girmiyim. Zaten filmin başında örnek bir cinayetle her şey anlatılıyo, onu sevdim baya açıklayıcı oldu :D Derken işte olaylar John ve ailesine evrilir. Neler neler dönmüş yani inanamazsınız. Görsel efektler de oldukça başarılıydı. Çok uzatırsam spoiler verebilirim, o yüzden izlemeyenlerin çok acil izlemesini tavsiye ediyorum.

     1997 yılına, Prenses Diana'nın öldüğü zamanlara gidelim şimdi de. 2006 yapımı The Queen, başrol Helen Mirren'e yılın Oscar'ını da kazandırmış. Güzel oyunculuklar garanti yani. Kraliçe Elizabeth'in hayatına yakından tanıklık ettiğimiz film, sizi bir çok noktada şaşırtacak cinsten. Gelinleri Diana'nın trajik bir trafik kazası sonrası ölümü üzerine, bütün ülke ayağa kalkar. Çünkü gerçekten sevilen bir kadınmış, yararlı işler yapmış, ben valla filmde öğrendim. Ülke yasa boğulurken, Kraliçe ve ev halkı sessizliklerini korur. Bunu gören halk, kraliyet ailesine karşı cephe alır ve sarayın önünde çılgın kalabalıklar oluştururlar. Kapıya onbinlerce çiçek, resim, yazı vs bırakarak kendilerince bir anıt oluşturan halk, sarayın da bu yasa katılmasını ister. O dönem koltuğu yeni devralan başbakan Tony Blair, kraliçeyi ve ailesini bakalım ikna edebilecek midir? Biyografi seviyorum ben, kaliteli bir filmdi, sevdim. Bi de ben Prensen Diana'nın kocasını aldattığı sırada öldüğünü sanıyodum, meğer baya boşanmışlar herkes kendi yolundaymış. Kadının günahını aldım :(

Yine çok konuştum, ben bu beşliklerde tutamıyorum kendimi. Yazının sonuna cümleleri atlamadan gelenleri tebrik ediyorum :) Siz neler izlediniz, neler okudunuz, anlattıklarımdan var mıdır izledikleriniz yorum bırakırsanız çok sevinirim. Sırada hangi filmler var merak ederseniz, sağ üst tarafta En Son Neler İzledim kısmından film afişlerine bakabilirsiniz. Güzel bir hafta diliyorum...



NELER İZLEDİM #35

volver

Merhaba canım okuyucu. Çok uzun zamandır uğrayamadım buraya. Bu süre içerisinde teyze oldum! Günlerim süt kokulu minik bi mucizeyle geçerken, filmlerime de ara verdim. Ancak bomba gibi geri döndüm. Bu aralar sık sık uğrayınız, zira postlar peş peşe gelecek.
Not: Bu yazıyı yazıp, programa koyduğumda; güzel ülkem en azından umut içerisindeydi. Böyle olmasını hiç istemezdim...

dönüş
     Sanırım Pedro Almodovar ile ilk tanışmam bu filmle oldu. Ne yazık! Filmin baş köşesine kadınları yerleştiren bunu en iyi yapan yönetmenlerden biri olduğunu anladım. Güzeller güzeli Raimunda, kızı ve kızkardeşiyle oldukça sıradan ama zor bir hayat yaşamaktadır. Hayatta kalmak için birden fazla işte bile çalışan Raimunda'nın hayatı, teyzesinin ölümünden ve kızının başına gelenlerden sonra tamamen değişir. Çünkü; yangında ölen annesi, büyük bir sırla beraber yarım kalan işlerini tamamlamak için geri döner. Ayrıca saklaması gereken bir adet de ceset vardır! Üç kuşak kadının başlarına gelenler öyle bizden ki, yönetmene ve oyunculara hayran kalmamak elde değil. Zaten başroldeki altı kadın da 2006 Cannes Film Festivali'nde en iyi kadın oyuncu ödülüne layık görülmüş. Büyük başarı. Bu filmi mutlaka izlemelisiniz. Yorumlarınızı merak ediyorum.

SEVDİKLERİM
* Penolepe Cruz'un alelade yapılmış siyah göz makyajı.
* Her ne kadar ses O'na ait olmasa da, şarkı söylediği sahnede güzel bir oyunculuk dersi vermesi.

İLGİNÇ BİLGİLER
* Sıradan bir kadın profiline erişmesi istenen Penolepe Cruz'un, poposunun daha büyük görünmesi için yapay popo takılmış. Yönetmenin özel isteğiymiş. kadın bir popoyla bambaşka bi karakter yaratmış.

öldürme zamanı
      Nefis bir film daha. A Time To Kill karşınızda. 1996 yılına gidiyoruz. Siyah-beyaz ayrımının hüküm sürdüğü bir kasabada, siyahi bir adamın 10 yaşındaki kızı tecavüze uğrar. Tecavüz edenler de (bu şekilde bahsetmek istemezdim ama açıklayıcı olması için siyah-beyaz demek durumundayım) beyaz ve ayrıca oldukça ırkçı insanlardır. Suçlular yakalanır, yargılanmak üzereyken küçük kızın babası öfkesine yenik düşer ve kızına bu iğrençliği yapanları öldürür. Film bundan sonra babanın, yani bir siyahiye yapılan ırkçılığın adalet dünyasındaki yerini işliyor. Avukat Jack Tyler ve Ellen, babayı kurtarmak için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Bu uğurda ellerindeki her şeyi kaybetseler bile, davalarından vazgeçmezler. Gerçekten tokat gibi bir film. İzlerken duygudan duyguya sürükleniyorsunuz. Baba rolünde izlediğimiz Samuel L. Jackson, bu rolüyle Altın Küre'ye aday gösterilmiştir.

SEVDİKLERİM
* " Now imagine she's white." Filmi tek başına özetleyen efsane bir replik.

günbatımından şafağa
     İzleyicileri "nefret edenler-çok beğenenler" şeklinde ikiye ayırmış bir film From Dusk Till Dawn. Başrollerinde gençlik haliyle kasıp kavuran George Clooney, filmin aynı zamanda senaryosunu da yazan Quentin Tarantino, dehşet güzellikteki Salma Hayek var. Baştan söylemek istiyorum, film tamamen ters köşe. İlk yarı ve ikinci yarı arasında, filmin türü bambaşka bi boyuta geçiyor. Ben bunu bilmeden izledim ve "noluyo şimdi yaa" diye diye izledim. Seth ve Richard birbirlerinden tamamen farklı iki kardeştir. Yasadışı yollarla para kazanırlar. Yine bir gün önemli bir iş için Meksika'ya gitmeleri gerekir. Sınırdan geçmek için karavanla tatile çıkmış bir baba, kızı ve oğlunu rehin alırlar. Bundan sonra hep beraberlerdir. Filmle aynı adı taşıyan gece klubüne vardıktan sonra her şey tamamen değişir. Harika kızların dans ettiği bir gece kulübünde işler ne kadar rayından çıkabilir ki? İzleyin ve görün :)

İLGİNÇ BİLGİLER
* Salma Hayek'in dans ettiği piton, gerçekmiş! 
* Erkeklerin büyük bir beğeniyle izlediğini tahmin ettiğim pitonlu dans sahnesinde, Salma Hayek'in herhangi bir kareografisi yokmuş. Yönetmen Robert Rodriguez sadece müziği hissedip dans etmesini istemiş.

the selfish giant
     Sizi çok derin düşüncelere sevk edecek bir film The Selfish Giant. İki küçük yakın arkadaş Arbor ve Swifty başrollerimiz. Geçim sıkıntısı yaşayan iki ailenin çocukları olarak hayata devam eden bu minikler, okuldan arta kalan zamanlar hurdacılık yapmaktadırlar. Tamamen tesadüf eseri para kazanmaya başladıklarında, okula gitmektense işe gitmek Arbor'a daha tatlı gelmiştir. Zaten Arbor, Swifty'e göre çok daha yaramaz bir çocuktur. Zaman zaman yanlış işler de yapsalar, kazandıkları parayı ailelerine vermek en büyük mutluluklarıdır. Ama film, öyle acımasız, öyle iç acıtan bir sonla veda ediyor ki, ağlamamak mümkün değil. Hikaye aslında bizlere hiç yabancı değil. Etrafımızda böyle çocuklar hep görüyoruz. Ama sonunun böyle olacağını tahmin edememiştim. Gerçekten iyi ki izlemişim dedirten bir film. Festival filmi sevenlere şiddetle öneriyorum. Tek rahatsız edici nokta, oyuncuların ağır bir ingiliz aksanıyla konuşması. Bazen rahatsız edici olabiliyor -ki bazı ülkelerde ana dilleri ingilizce olmasına rağmen, ingilizce altyazıyla seyirciyle buluşmuş.

aşka dair
     Gerilim ve dram dolu filmlerden sonra, içinizi açacak bir filmle kapanışı yapalım. Filmimizin adı A Case of You. Yazarlık hayatında pek de iyi dikiş tutturamamış olan Sam, her gün gittiği kafede sarışın tatlı bir kıza aşık olur. Şanslıdır ki, kız orada çalışmaktadır. İstediği zaman onu görebilmesinin yanında, ismini de öğrenir. Günümüzün olmazsa olmazı Facebook sağolsun, Sam'e bu yolda çok yardımcı olacaktır. Kızımız Birdie'nin profilinde gezinerek, nelerden hoşlanıp hoşlanmadığını öğrenir. Gitar çalan erkeklerden mi hoşlanıyo, hemen ders alır. Sevdiği bir kitap, hemen okunur. Böylelikle Birdie'ye ideal bir sevgili olduğunu kanıtlayacaktır. İşler beklediğinden de kolay gider ve birbirlerine aşık olurlar! Ama olmadığı biri gibi davranmak, Sam'i bir noktadan sonra yıpratacak mıdır acaba? Çok tatlı bir filmdi. Başroldeki kızı çok sevdim. Müzikler de başarılıydı. İzlenesi.

Sağ tarafta, son zamanlarda izlediğim filmlerin afişlerini görebilirsiniz. Yani bu demek oluyor ki, merak ettiğiniz filmleri görürseniz beklemede kalın. Öne almamı istediğiniz varsa yorumlarda belirtebilirsiniz. Okuyup, zaman geçiren herkese çok teşekkürler. 


NELER İZLEDİM #30



Mis gibi bir pazar var buralarda. Oralarda durum nedir? Tüm gün gezip dolaşıcaksın tahminimce. Eve dönerken bi kaç atıştırmalık al da film izlersin belki. Onu da aşağıdan seçebilirsin :)

     İlk anlatacağım film, son zamanlarda aşırı keyif aldığım dilimize Yetenek Avcısı olarak çevrilen Million Dollar Arm. 2014 yapımı, gözümden kaçmış bir yapım. Başrollerinde Mad Man'den tanıdığımız Jon Hamm, Life of Pi'den sinemaya ciddi bir giriş yapan Suraj Sharma var. Gerçek bir olayı anlatan filmin konusuna gelirsek, JB adında sporcuların menajerliğini yapan yakışıklı bir abimiz var. İşinde ciddi sıkıntılar yaşamakta ve deli paralar kazanan ünlü sporcuları kendisiyle çalışmaya bir türlü ikna edememekte. Düşünür düşünür ve madem ünlüler bizimle çalışmıyor, o zaman biz kendimiz büyük bir sansasyonla sporcu yetiştirip ona menajerlik yaparız der. Bunun için kriket sporunu seçer, keşfedilmemiş bir vaha olarak gördüğü Hindistan'a doğru yola çıkar. Burada aylarını geçirerek, Hintli çocuklar arasından seçimler yapılır. Kriket'in k sinden anlamayan iki çocuğu da yanına alıp ülkesine dönen JB, bakalım sıfırdan iki sporcu yetiştirebilecek mi? Film öyle keyifli, öyle sıkmıyor ki, sporla ilgili hiçbi şeyi beğenmeyen beni benden aldı. Hindistan'daki çekimler, hintli çocukların saflığı, çeviride ona yardım eden Amit'in tatlığı filan olay. Mutlaka bir izleyin. Pişman etmez, keyif verir. Filmin sonunda filme konu olan herkesin fotoğrafları akıyor. Kapatmayın!

SEVDİKLERİM

* JB'ye oyuncu seçinde yardımcı olan yaşlı amcanın sonlarda yaptığı şey beni çok duygulandırdı. Masadan kalktığı sahne!

* JB'nin son sahnelerde hintli sporcuların dualarına katılması tüylerimi diken diken yaptı.

* Amit! Çok tatlı bir karakterdi. Mimikleri efsane :)

IMDb sırası ve puanı : 2840 - 7.1

     Senatör Robert F. Kennedy'nin öldürüldüğü geceye yavaş yavaş yaklaşmak ve o sırada çok yakınlarında başka neler oluyor öğrenmek ister misiniz? Duymuşsunuzdur, başkanlığa çok yaklaşan Kennedy, halka seslendiği bir otelde suikasta kurban gitti. Ambassador Hotel'de gerçekleşen kanlı gecenin sabahından itibaren, konuşmaya kadar geçen sürede, otelde kalan/çalışan insanların hayatlarına dokunuyoruz. Evlenmeye hazırlanan genç bir çift, gecede sahne alacak alkolik şöhret geçkini bir kadın, birbirlerine her baktıklarında tekrar aşık olan adeta ikinci baharlarını yaşayan başka bir çift, otelin mutfağında çalışanlar arasında yaşanan çok öğretici diyaloglar... Ben şu blogu açtım açalı biyografi türündeki filmleri çok sevdiğimi farkettim. Bobby'de onlardan biri oldu. Kennedy'nin görüntülerine de yer verilen film sayesinde güzel şeyler öğrendim. Klasik ama etkileyici.

SEVDİKLERİM

* Shia LaBeouf ! Filmde hangi rolde olduğunu söylemicem ama Sia'nın yarım milyar izlenen Elastic Heart klibinde oynayan ( şuradan tık tık ) delikanlı abimizi bakalım siz bulabilecek misiniz? Ben resmen şok!

IMDb puanı : 7.0


     Fransız romantizmini ince bir komediyle beraber seven kimler? Ben çok seviyorum da. La chance de ma vie de onlardan biri. Julien adlı bir beyefendi, evlilik danışmanlığı yapmaktadır. Çoğu ilişkiyi üzerindeki ölü toprağından kurtarıp canlandıran Julien, terzi kendi söküğünü dikemez misali bir türlü istediği aşkı bulamaz. Ve başına şöyle talihsiz bir şey musallat olmuştur: Sevgili olduğu kızların başına, ilişkileri boyunca gelmeyen kalmaz. Hiçbir işleri yolunda gitmez, ölümlerden dönerler. Tabii bi süre sonra bunun nedeninin Julien olduğunu anlarlar, vururlar tekmeyi. Derken güzeller güzeli Johanna ile tanışırlar. Tasarımcı olan kadın işinde hızlı bir yükselişteyken, olur olmadık şeyler yüzünden hayatın alt üst olur. Ama çok da aşıktır. E şimdi nolucak? Konu çok liseli gibi farkındayım ama öyle değil. Orta yaş romantizmi ve komedisi var karşımızda. Mizah ince, keyifli.

IMDb puanı : 6.1


     Maske ile tanışmamış olan bir genç olduğunu düşünmüyorum. Şu yeşil suratı babaannem bile biliyo olabilir, öyle ünlü. Küçükken çizgi filmleriyle büyüdüm gibi klişe bir laf etmek istemiyorum, ama durum bu. Ablamla gözlerimizi ayırmadan izlerdik. Çizgi film olmasına rağmen aslında bende hafif de bir ürperti yapardı, yalan değil. Sinema filmini de televizyonda verdiklerini hatırlıyorum, Jim Carrey filan aklımda kalmış. Ama baştan sona izlemek 24 yaşıma nasipmiş. Gelelim The Mask'in konusuna. Stanley Ipkiss, yanlışlıkla takıp etkisi altına girdiği maskeyle fırtınalar koparır. Olay akışını tam sıraya koyamıyorum ama yanlış anlaşılmalar, kendini aklamaya çalışmalar, seksi Cameron Diaz ve efsane bir Jim Carrey oyunculuğu mevcut filmde. Ya Jim Carrey'nin oyunculuğu çok çok çok iyiydi ya. Adam insanüstü oynamış. Bu filmi hala izlememiş olduğunuzu düşünmüyorum. İzlemediyseniz, hemen şimdi açın, hemen! Konusunu da anlatmak yerine Maske'yle duygusal bağımı anlatmak istedim. Siz de bahsedin biraz :)

İLGİNÇ BİLGİLER

* Maskenin o devasa büyüklükteki dişleri, aslında sadece Jim Carrey'nin konuşmadığı sahnelerde kullanılmak üzere tasarlanmış. Ama Jim Carrey, adamımsın, karakterine daha iyi oturacağını düşünerek o dişlerle konuşmayı öğrenmiş.

* Maske'nin giydiği muz renkli takım elbise, aslında Jim Carrey'nin annesinin, ilk stand-up gösterisinde giymesi için diktiği takım elbiseymiş. Çok yaratıcı :)

* Jim Carrey, Maske karakterini babasından ilham alarak renklendirmiş.

* Cameron Diaz'ın ilk filmiymiş. Ne şans!

* Maske'nin bi çok sahnesinde Jim Carrey doğaçlama oynamış. Esprileri o anda yaratan Carrey'nin sahneleri çok başarılı bulunduğu için kesilmemiş. Bu doğaçlama oynama olayı Carrey'nin Me, Myself & Irene filminde de vardı. Hatta karşılıklı oynadığı oyuncuların o andaki şaşkınlıkları filan da kesilmemişti :) O da güzel film bu arada. Yazısını şuraya bırakıyorum. Okumak isteyenlere.



     Bende öyle sinema eleştirmenlerinin gözü yok. Filmden keyif alıyor muyum, ona bakarım. O yüzden The Revenant benim en sevdiğim filmler arasına haklı bir şekilde kuruldu. Leo, o heykel sana helal olsun. Ne büyük oynamışsın, bizi ne çok mest ettin izlerken, koçum benim be. Konusunu duymamış olmanız imkansız. Anlatarak sıkamicam pek sevgili okuyucularımı. E daha ne söyleyim, izleyin!


NELER İZLEDİM #19

   

 Baharı sevmem ama en sevdiğim ay mayıstır. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu derseniz, cevabım yok. Yaşadığım en güzel mayıs da değildi ama farklı olduğu kesin. Film izleme bakımından kısır bir döneme de girmiş olsam, telafisi mümkün. Neler izledim okumak ister misiniz?

     Allahım afişin salaklığına bakın ya :D Aylar önce Nacho Libre'nin kamera arkası görüntülerini izlemiştim. Ne değişik film demiştim. Sonra filmi de izlemek kısmet oldu. Absürt komedide belki de en başarılı aktörlerden biri olan Jack Black'i çok severim. School of Rock gönlümün efendilerindendir. Bilenler bilir, bilmeyenleri şöyle alalım . Nacho, yetimlerin yaşadığı bir manastırda büyümüştür. Kendisi gibi yetim olan çocuklara yemek yaparak yaşamını sürdürmektedir. Bir gün çocuklara daha kaliteli yemekler yapabilmek için çok para kazanmayı aklına koyar ve bunu da güreşerek kazanacaktır. Film komik ve absürt olmasının yanında bence çok naif bir konuya sahip. Nacho'nun saflığı, rahibeye aşkı falan çok hoştu. Bi de soundtrackleri kesinlikle çok başarılı. Filmi almış götürmüş. 2006 yapımı bu film, önerdiklerim arasında.

     Çoğu kişinin 1989 yapımı bu filmden haberi olduğunu sanmıyorum. Başrollerde Robert De Niro ve Sean Penn ve bonus olarak Demi Moore'un botoxsuz gencecik hali var desem? Ned ve Jim, bir hapishanede mahkumdurlar. Karşılarına bir fırsat çıkar ve kaçmayı başarırlar. Bir anda kendilerini bir kilisede rahip olarak bulurlar. Başta ayak uydurmakta zorlansalar da yavaş yavaş alışırlar. Tabii yanlış anlaşılmalar, polisten saklanma çalışmalar da devam eder. Yaşadıkları yerden de kaçmaya çalışırken başlarına gelmeyen kalmaz. Tamam melek değiller ama bence çok kötü insanlar da değillerdi. Polis daha kötüydü :D Ben Ned ve Jim'i sevdim. Ama eklemem gereken bir şey var ki; Sean Penn gençken ne çirkinmiş be. Herkes beğenmeyebilir ama ben sevdim. Sakin bir alternatif.

     Biyografi seviyorum, hele de filmde ayrı seviyorum. Bu seferki film, eski Amerikan başkanlarından Franklin Roosevelt hakkında. Roosevelt, başkan olmadan önce, seçim kampanyaları filan düzenlerken, bir gezisi sırasında çocuk felcine yakalanır. Artık yürüyemez hale gelen Roosevelt'in en büyük destekçisi, hastalıktan önce aldattığı (Allahın olmayan sopası yine devrede) karısı Eleanor Roosevelt'tir. Bir süre izole bir hayat yaşayan Franklin, bir kaplıcadan davet alır. Şansını denemek için yola çıkar. Artık burdan sonra kendisine inancı geri gelir. Kendisi gibi hasta olan insanlarla beraber her gün egzersizler yapar. Yürüme yetisini yavaş yavaş geri kazanan Roosevelt, bu hastalıkla ilgili bilinçlendirme çalışmaları da yapar. Sırada, Amerika'ya başkan olmak vardır. Bir TV filmi olan Warm Springs'in 3 Altın Küre adaylığı mevcut. Başarılı bir biyografik film örneği.

     İsmiyle beni kalbimden vuran 2013 yapımı Labor Day var sırada. Kocası tarafından aldatılınca oğluyla beraber bir başına yaşayan yalnız bir anne rolünde pek sevgili Kate Winslet var. Bir gün alışveriş sırasında yaralı bir halde olan Frank ile yolları kesişir. Frank, kaçak bir suçludur ve anneyle oğlunu tehdit ederek evlerinde saklanır. Yaşından büyük sorumlulukları olan oğul Henry hem asosyal annesini idare etmek hem de bu suçluyla baş etmek zorundadır. Ortam yavaş yavaş ısınmaya başlar ancak televizyonda sürekli Frank'in fotoğrafları dönmektedir. Zaman geçtikçe anne Adele ve Frank arasında tutku dolu bir aşk başlar. Aslında Frank'in göründüğü kadar kötü biri olmadığını düşünen anne oğul için Frank, yitirilen bir eş ve bir baba görevi görmektedir. Daralan çember, bu üçlüyü birbirinden ayıracak mıdır acaba? İzlenesi.




   Tek kelimeyle ÇÖP. Böyle vasat bir film olamaz. Konusu resmen "ay siz yorulmayın biz daha filmin ortalarında katili açıklayalım" tadında. Bi de en sonda güya yaptıkları zekilikleri tek tek açıklayan suçlu yok mu aman allahım. Sakın izlemeyin.





     Son zamanlarda izlediğim filmlere göz atmak ve sırada hangi filmler olduğunu görmek isterseniz, sağ tarafta sizi rengarenk bir kısım bekliyor. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. Yorumlarınızı bekliyorum.

Instagram: merababenseda

NELER İZLEDİM #17

   

Uzun süredir haftasonu kavramım yoktu. Ama ne güzel bir şeymiş şu cumartesi, hele pazar, ahh allahım. Şimdi haftanın beşliğiyle beraber sizinle birkaç dakika geçireceğiz. Yaslanın arkanıza. Belki güzel filmler keşfedersiniz.

   Eminim daha önce böyle bir film izlememişsinizdir. En azından ben izlemedim. Konusu, mekanlar, ışıklar bi değişik geldi bana ya. Ama kötü anlamda değil, sevdim filmi. Konusu şu şekilde: Amy ve nişanlısı beraber güzel bir evde yaşamaktadır. Amy, yemek yapmaya, yemeye ve insanları yedirip saatlerce yemeğin aroması hakkında konuşmaya bayılan bir kadındır. Nişanlısını zaman zaman çıldırtsa da huyundan vazgeçemez. Hatta yemek yaparken sahne bir anda yemek programı setine dönüşüyor, ışıklar filan patlıyor, harika olmuş :D Karşı komşuları Saffron da küçüklükten beri oyunculuk yapan, ama artık kariyerinde düşüşe geçmiş, psikolojik sorunları olan bir kadındır. Yemek yiyememe sorunu var. Amy ile aralarında çok farklı bir ilişki başlar. Derken birgün Saffron ortadan kaybolur ve bir polis O'nu aramak için Amy'nin kapısını çalar. Alttan alttan geren bir film. Sonu dehşet değişik. Etkilendim. Farklı bir alternatif olduğu kesin.

   Yeni başlayan eski film merakıma eşlik eden güzellerden biri Gentlemen Prefer Blondes. Esmer arkadaşlarım, isme çok fazla alınmazsa keyifli bir film izleyecekleri kesin. Başrollerde Marilyn Monroe ve Jane Russell'i izlediğimiz bu 1953 yapımı filmin konusu hayli matrak. Dorothy ve Lorelei sahne şovları sunan iki güzel bayandır. Lorelei (Marilyn Monroe) biraz safça bir kadındır, Dorothy ise oldukça oturaklı. Lorelei, zengin koca bulup evlenmenin hayallerini kurarken; tavladığı kendi gibi safça bir adamı ikna etmeyi başarır. Adamın parasıyla da gemiye atladıkları gibi Paris'e yola çıkarlar. Gemide başlarına gelmeyen kalmaz tabi, Lorelei boş durur mu. Orda da bir mücevherin peşine düşer. "Mücevher takacak yeni yerler bulmaya bayılıyorum" repliğiyle beni benden alan Marilyn Monroe'nun kusursuz güzelliğini izleyeceğiniz film, önemli listelerde de üst sıralarda yer alıyor.

     Araya bir de romantik komedi sıkıştıralım. Failure to Launch. Filmin afişinin dandikliği dışında çerezlik olduğunu söyleyebilirim. Tripp, 35 yaşında hala anne ve babasıyla yaşayan yetişkin bir erkektir. Kendisi bu durumdan ne kadar memnun olsa da anne ve babası artık bir sevgili bulup ayrı eve çıkmasını istemektedirler. Bunu doğrudan biricik oğullarına söylemek yerine, işi Paula'ya bırakırlar. Yani işin uzmanına. Paula, evden bir türlü ayrılmayan erkeklerle sevgili olup, onları ayrı eve çıkmaya ikna etmek gibi, saçmalar saçması bir mesleğe sahiptir. Tripp'in talihsiz sahneleri, Zooey Deschanel'in tatlı mı tatlı mimikleri, Bülbülü Öldürmek'e güzel atıfları ile kendisini izletmeyi başaran film 2006 yapımı. Ama en güzelini sona sakladım: Sarah Jessica Parker! Arada gözlere bayram niyetine Bradley Cooper var kızlar dikkat!

     Uçakta geçen filmleri hepimiz seviyoruz bence. Bu da onlardan biri, 7500. Konusuna ilk başta çok vakıf olamamakla birlikte, sardı beni. Şeytan tüyü var filmde arkadaşlar. Yoksa bu senaryoyla ortalamayı zorlar. Los Angelas'tan Tokyo'ya doğru uçuşa geçen uçakta, her telden insan vardır. Yeni evli bir çift, boşanma arefesinde bir başka çift, gotik bir kızımız, pilotla fingirdeyen hostesimiz, hamile miyim acaba diye düşünüp duran bir kadın, sonracığımaa Jamie Chung var. Yolculuk sırasında doğaüstü olaylar filan oluyor. Film kötü değildi kesinlikle, sıkılmadım ama bence anlatılan hikayelerin ucu açık kaldı. Öyle olunca da saçma olmuş. Mesela o ölen adamın olayı neydi? Kan bulaşmasının bir yere bağlanmasını bekledim hep. O kadar gösterdiler ki. İzlemeyin diyemem, keyif alanlarınız muhakkak olacaktır. Ben biraz nötrüm.

 

      Stephan King'in romanından, çok afedersiniz, rezil edilen bir film uyarlaması Dreamcatcher. Üzerine konuşmak bile istemiyorum. Zaten muhtemelen konuşamam çünkü hiçbir şey anlamadım yemin ederim. Bir kere hasta çocuk, küçükken normal görünümdeydi. Büyüyünce ağzı, yürüyüşü hasta insan moduna sokmuşlar. Neyse yaa, filmden sıfır keyif aldım. Onu söyliyim. Ay bi de King bey kitabın haklarını 1 dolara satmış. O bile fazla o.




     Çok negatif bitirdim yazıyı affedin :D Şimdi yorumlarınızı bekliyorum, izledikleriniz ya da dur bi Seda ya şunu izliyim dedikleriniz varsa yazmayı unutmayın. Keyifli haftasonları hadi bakalım.

The Departed (Köstebek) (2006)


     Merhaba, hoşgeldin sevgili okur. Bugün sana günlerdir yazılmayı bekleyen, başucu filmim olmayı başarmış The Departed'dan bahsedeceğim.

     Martin Scorsese abimizin yönetmenliğini yaptığı filmin başrolleri, kalp krizi nedeni. Jack Nicholson, Leonarda DiCaprio, tüm mıy mıylığıyla Matt Damon, Vera Farmiga, Mark Whalberg ... Say say bitmez muazzam bir kadro. 151 dakikalık oldukça da uzun bir süreye sahip.


     Konusu aslında biraz karışık. Yani her olay birbirine bir ilmekle bağlı ilerliyor. Leonardo, polis akademisinden mezun. Matt Damon da aynı şekilde. Matt'in çocukluğundan itibaren Nicholson ile yakın bir bağı var aynı zamanda. Ama Nicholson, azılı bir mafya lideri! dı dı dı dınnn. Çocukluğundan yetiştirdiği bir adamı akademiye sokup, ileride de O'ndan yararlanmak isteme düşüncesi var. Nitekim de bunu başarıyor.


     Ama Leonardo'cuğum için, işler pek de umduğu gibi gitmez. Mesleğini icra edebilmesi için kendisine bir gizli iş teklif edilir. Yapacak başka bir şey bulamayan ve mesleğini de geri kazanmak isteyen Leo, işi kabul eder. Artık, mafya babalarının arasına karışıp, kendilerine bilgi sızdıracaktır. Tabi Matt Damon şerefsizi de, polislikte gittikçe yükselmekte, Nicholson'a yardım etmekte. Konu bunun etrafında şekillenip, dallanıp budaklanıyor anlayacağınız. Bir süre sonra kedi fare oyununa dönüyor ama kim kedi kim fare, cevaplar sürekli değişiyor. Çok çok iyi bir nokta!

     Film ile ilgili yapacağım ilk yorum, sürükleyici olması. 151 dakika dedim, sıkılırım dedim ama hayır, ilgiyi hep ayakta tutmayı başarmışlar. Oyunculuklar zaten muazzam. Bebek yüzlümüz Leonardo'nun en iyi performanslarından biri olduğu söyleniyor. Kadın karakter Vera Farmiga da oldukça başarılıydı. Matt Damon'a yazının başından beri saydırmış olabilirim ama filmde gerçekten acayip gıcık oldum. Demek ki O da iyi oynamış, aferin. Film, f ile başlayan o malum küfürü en çok içeren filmlerdenmiş aynı zamanda. (Kaynak IMDB) 200 küsür kez duymanız mümkün. Ona göre.
     Filmin sonlarına doğru zirve yapan çok sahne mevcut. Ama özellikle bir asansör sahnesi vardı ki, kendime hakim olamadım. Sanırım o sahnede izleyen herkes benim gibi bir tepki vermiş. Resmen hiç abartmıyorum ağzım açık kaldı. Dehşet bir sahneydi! Aynı zamanda yanlış adres olayını da başarılı buldum. Ya film zeki bir filmdi genel olarak. İzleyin allah aşkına.

     Hong Kong menşeili bir filmden de uyarlama olduğu söylenen filmin, en iyi uyarlama senaryo da dahil 4 Oscar'ı, 3 de Altın Küre Ödülü mevcut. Tabi bunların dışında içinde BAFTA'nın da bulunduğu onlarca adaylığı var. IMDB Top 250 listesinde 45. sıradan kendisine bir yer kapan The Departed; IMDB'den 8.5, Rotten Tomatoes'tan da 91'i alarak beni hiç şaşırtmadı. Ayrıca Brad Pitt de yapımcılar arasında. Çok aşırı tavsiye ediyorum. İzlerseniz gelin konuşalım.


NELER İZLEDİM #9

  

Geçen pazarın beşliğini yazmamışım. Affınıza sığınıyorum. İzlediğim filmler de birikti. Yorumlarımı özlediniz bence. Başlayalım hemen efendim.

     Beyonce bebeğimin bu bol müzikli filmini kaçırmam mümkün müydü? Hayır değildi. 2006 yapımı drama, müzikal türündeki filmin başrollerinde çok harika insanlar var: Beyonce, Jamie Foxx, Eddie Murphy, Jennifer Hudson. Çok ilginçtir, Jennifer Hudson'ın adını duymamıştım hiç. Meğer kendisi American Idol yarışması birincilerindenmiş ve bu rolü kapmak için 782 kişiyi elemiş. Bence de başarılı bir seçim olmuş, zira hem sesi hem de oyunculuğu muazzamdı. E bir de Oscar'ı kazanmış. Helal olsun. Konu oldukça klasik. 3 genç kız, kendi grupları ile yarışmalara filan katılıyorlar. Jamie Foxx onlara plak teklifi yapıyor. Ama bir şartla: 1 numaralı şarkıcıları Jennifer değil Beyonce olacaktır. Çekişmeler, mükemmel şarkılar, aşk, ihtiras... Keyifli bir filmdi efendim.

   Off, acayip bayık bir filmdi. Yani George Clooney bile kurtaramadı. 2002 yapımı, bir uzay aracında geçen film, aslında ilginç bir konuya sahip. Eski, yakın bir arkadaşının önemli bir ricasıyla, psikiyatrist Chris, uzay istasyonuna gönderilir. Yalnızca 2 mürettabatın bulunduğu araçta normal şeylerin olmadığını anlayan Chris, bir cevap aramaya çalışır. Kalan 2 kişi, kendisine uyumamasını tavsiye eder. Çünkü uyursa, gerçekle rüya, hayal vs hep birbirine karışır. Ölmüş yakınları yanlarına gelir filan. Hiç sevemedim filmi. Natascha McElhone'yi ama çok beğendim. Kadın çok güzel maşallah. Filmi sevenlerin olabileceğini düşünüyorum. Çok da bıçak sırtı kötülükte değil. İzlerseniz ya da izlediyseniz bi yorum bırakın bakalım.


    İşte size çok keyifli bir film. Me, myself and Irene. Adını çokça duyduğum 2000 yapımı bu filmi hep izlemek istemiştim. Jim Carrey faktöründen mi yoksa senaryo mu bilmiyorum ama gerçekten çok komik ve hiç sıkmayan bir filmdi. Konuyu da nasıl anlatsam bilemedim. Spoiler verip keyfini de kaçırmak istemem. Charlie, emektar bir polis. 3 tane de oğlu var! Oğullarını kendi büyütür, güzel de bir hayatları vardır. Derken Charlie bir anda kişilik bölünmesi yaşar. Kendi karakterinden tamamen farklı bir hale bürünen Charlie, o kadar komik hallere giriyor ki, inanamazsınız. Hem kahkahalarla güldüm hem ağzım açık kaldı. Özellikle bir sahnede:) Jim Carrey'e Renee Zellweger eşlik ediyor. Yönetmen ise Farrelly kardeşler. Mutlaka bir pazar sabahı, elinizde çayınız, izleyin.

     Şimdi çok değişik bir filmden bahsedeceğim. 2014 yapımı Maps to the Stars. Filmle ilgili çok yazı okudum ve merak etmiştim. Kısıtlı salonda gösterime giren filmi, neyse ki son gününde izleyebildim. İyi ki de izlemişim. Öncelikle başroldeki Julianne Moore'u çok beğeniyorum. Kadın döktürmüş. Rolüyle Altın Küreye de aday olmuş. Gözden düşmekte olan bir aktrist rolünde. Rol kapmaya çalışıyor, ama ölmüş oyuncu annesinin hayali kendisini rahatsız etmekte. Birden hayatına genç bir kız, asistan olarak giriyor. Bu kız da Stoker filminden sevdiğim Mia Wasikowska. Bu kızla ilgili çok detay vermek istemiyorum. Çünkü hayatlar enteresan bir şekilde birbirine bağlanıyor. Filmin sevmeyeni çok fazla ama ben beğendim. Farklı bir bakış açısı olmuş sinemada. Mutlaka izleyin.

     Çerezlik film olmazsa olmaz. Sex and the City'den izleyip çok sevdiğim Sarah Jesicca Parker'lı 2011 yapımı bir film I Don't Know How She Does It. İsmi de yazana kadar canım çıktı. Kate, işine aşık, başarılı bir finans uzmanı. Aynı zamanda evli, 2 çocuk sahibi. Hmm, bize de bi anlatsa şunun sırlarını di mi kızlar? Efendim, evinde her ne kadar vakit geçirmek istese de, çok önemli bir iş teklifi alır Kate. Belirli zamanlarda şehir değiştirmesi gereken bu işte, yaşlı ama yakışıklı, zengin bir amca ile çalışır. Adam hafiften Kate'e aşık gibi olsa da, Kate kocasına aşıktır. Hem eviyle ilgilenip çocuklarının, kocasının gönlünü yapar, hem işinin peşinde koşar. Kadın her yerde kadın. Filmde bile rahat yok. Keyifli, sıkıntısız, ama boş bir film. SJP severler ve biraz kafa dağıtmak isteyenler izlesin derim.

 
  Buraya kadar okuyan okuyucularıma çook teşekkür ediyorum. Siz hep okuyun, ben hep yazarım. Sonra da tavsiyelerimi izleyin, gelin konuşalım. Keyifli pazarlar!