1994 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

NELER İZLEDİM #39


Merhaba herkese. Hazır bayram tatilini bulmuşken peş peşe post yapmamak olmazdı. Filmlerim de çok birikti malum, listenin bayağı altında kaldım. Yine iç açan nefis filmlerle burdayım. Hemen başlayalım mı, ne dersiniz?

serseri mayınlar
     Bir Ferzan Özpetek filmi olan 2010 yapımı Mine Vaganti ile açılışı yapalım. İtalya'da makarna üretimi yapan köklü bir aileye konuk oluyoruz. Ailenin oğullarından biri, eşcinsel olduğunu ve bunu herkese açıklayıp hiç de sevmediği makarna işlerinden elini çekmek istediğini abisine anlatır. Bu, kendisini biraz da olsa rahatlatır, ancak tüm ailenin sofrada olduğu sırada tam açıklama yapacakken, birisi yoluna taş koyar! Hem de çok fena valla. Bunun üzerine hastanelik olan babasına daha fazla kıyamaz ama gün geçtikçe içi içini yer. Bu sırada fabrika işleri için güzeller güzeli bir kadınla tanışır. Duygularında dalgalanmalar yaşansa da, bir anda çıkıp gelen erkek arkadaşı yine O'nu düşündürür. Aslında Tommaso'nun yapmak istediği şey çok basitti. Kararını herkese açıklayıp, Roma'da edebiyatla iç içe bir hayat yaşamak. Ama etrafındakiler, abisi, babası ve daha bir çok insan için hayatını erteleyecektir.

SEVDİKLERİM
* Alba rolündeki oyuncunun saçına, yüzüne, oyunculuğuna bayıldım. Valla cesaretim olsa tekrar gidip o kısalıkta kestirirdim saçlarımı :)
* Baba rolü de tam bir babaydı yani. Şahane oyunculuklar var filmde.
* Ve sanırım filme dair en sevdiğim şey; son sahne. Hem düğünün hem cenazenin bir araya geçişi çok başarılı olmuş. Ve bingo! Sezen Aksu'dan harika bir şarkı. Kutlama isimli şarkıyı daha önce hiç duymamıştım. Her gün birkaç doz dinliyorum. En önemlisi de, bu şarkıyı kullanmak istediğim çok önemli bir gün var :) Filmde çalan şarkılar genel olarak güzeldi.

zamanda aşk
     Şu afişi görmeyen yoktur herhalde :) Her yerde karşıma çıktı en sonunda dayanamadım izledim. İyi ki izlemişim dedirtenlerden ama, durun bakın okuyun. Tim'in çocukluğundan başlıyor film. Annesi, babası ve kız kardeşiyle çok da normal olmayan bir ailedir. Bir gün babası, kendisine, ailelerindeki erkeklerin sıradışı bir özelliği olduğunu söyler. Zamanda yolculuk yapabilmektedirler! Bunu öğrendikten sonra hak verirsiniz ki hayatı eskisi gibi olmayacaktır. Güzeller güzeli Mary'e aşık olduktan sonra, bu özelliğini sıkça kullanır. Yaa o değil de, ne kadar güzel bi aşk yaşadılar. İzlerken mutluluklarına ağladım :D Çok ciddiyim, çok hoşuma gitti. Benim sulugözlülüğümü bi kenara bırakalım, filme devam edelim. Bu zamanda yolculuk olayı iyi hoş ama kendi içerisinde bazı kuralları da var. Özellikle Mary'nin hamile kalışı bu kuralları etkilemekte. Yani bazı sahnelerde oldukça şaşırıp 'niye gittin şimdi sen taa o kadar geriye' diye düşünebilirsiniz. Ben filmi sırf aşk üzerine kurulu bir film diye düşünüyordum ama beni ters köşe yaptı. Aile çok daha ön planda. Mutlaka izleyin.

hayatımın şansı
     Intouchables filmiyle gönüllere taht kuran Omar Sy'dan, Fransız yapımı bir komedi/dram filmi. Senegal'den 10 yıl önce Fransa'ya kaçak olarak gelen Samba, hala çalışma izni alamamıştır. Üç kuruş para için, bulduğu her işte çalışmaktadır. Amcasıyla beraber yaşayan Samba'nın başı bir gün belaya girer. E bela belayı çeker, çalışma izni olmadığı için sınırdışı edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Bu sırada göçmenlik bürosunda çalışan Alice ile tanışırlar. Alice, Samba'ya nasıl bir yol izleyeceği konusunda yardımcı olacaktır. Alice de garibim zaten kendi dertleri yetmiyomuş gibi bi de başına Samba çıkar. Psikolojik sorunlarının yanında bir de uyku problemi çeken Alice, karşı konulamaz biçimde Samba'ya ilgi duymaktadır. Yer yer güldüren filmde, dram ögeleri de ağır basmakta. Ben yani özellikle son sahnelerde bayağı hüzünlendim. Herkes sevmeyebilir biraz ağır akıyor film ama kaliteli olduğunu çok net söyleyebilirim.

ince kırmızı hat
     Şimdi size İkinci Dünya Savaşı'nın tam ortasına götürüyorum. 1998 yapımı, içerisinde şahane oyuncuların olduğu tam bir savaş filmi The Thin Red Line. Japonya'ya karşı savaşan Amerikan ordusu, Pasifik Adaları'nda bulunmaktadır. Bu filmde olay, tarih dersi vermek değil onu baştan söylemeliyim. Filmde askerlerin psikolojik dirençlerini izliyoruz. Hiç durmadan, gözlerini dahi kırpmadan savaşırken; arkada bıraktıklarını, kendi aralarında yaşadıklarını, bazılarının korkularına tanık oluyoruz. Filmin süresi 2 saat 50 dakika, kimilerine uzun gelebilir ama film tam bir sanat şöleni. Film izlemeyi gerçekten sevenler kaçırmasın. Sorgulanması gereken, ders alınması gereken bir çok hikaye mevcut. Aynı adlı romandan uyarlama olan film, bir çok kişi tarafından Er Ryan'ı Kurtarmak ile karşılaştırılsa da, kimileri tarafından ona bir cevap olduğu da söylenmekte. Ben Er Ryan'ı henüz izlemedim. Yorumu size bırakıyorum.

     Saygılar.











Sizlere öneri sunmak, tavsiye vermek o kadar hoşuma gidiyor ki, film izlerken hep not alıyorum :) Uğradığınız için teşekkür ederim. Yorumlarınızı bekliyorum. Sadece filmle ilgili olmasına gerek yok, ses de verseniz güzel oluyor :) Başka bir beşlikte görüşmek üzere. Sendromsuz pazartesilere...


NELER İZLEDİM #37


Herkese merhaba! Tabi eğer buraya uğramayı unutmadıysanız. Biliyorum, yazma konusunda çok verimli değilim ama günde en az 2-3 kere " Hadi Seda bi yazı yaz " diye mutlaka aklımdan geçiyor. Gerçi kimse okumasa da, ben seviyorum burayı, benim tatlı film günlüğüm :) Sizi daha fazla bekletmeden filmlere geçiyorum, buyrunuz.

     Unfaithful'u izlemeyen bir ben kalmışım, tamamlamak istedim. 2002 yapımı, ülkemizde Sadakatsiz ismiyle gösterime giren Unfaithful, dillere destan bir hikaye. Oldukça sakin bir aile hayatları olan Connie ve Edward Sumner çifti, tatlı mı tatlı oğullarıyla beraber yaşamaktadırlar. Her şey dışarıdan keyifli görünse de, anne Connie zaman zaman kendisini yalnız hisseder. Çünkü kocası bir işkolik! Kusura bakma Richard, sana burda biraz kızdım. Her neyse; oldukça güzel ve alımlı bir kadın olan Connie rüzgarlı bir günde taksi çağırdığı sırada bir erkekle tanışır, Paul. Olacak bu ya, talihsiz bir tanışma hikayesi, başlarına daha başka dertler de açacaktır. Ve aldatma hikayemiz burada başlıyor. Paul ile çok tutkulu bir aşk yaşayan Connie'nin gözü, yeri geliyor oğlunu görmüyor, kocasını mı görsün ? Aile, evlilik, sadakati harmanlayan başarılı bir film olmuş. Gerçekten kaliteliydi. Onun dışında Diane Lane su gibi bir kadınmış, hayranlıkla izledim. Bu arada bu rolüyle Oscar'a aday olmuş. Richard Gere ise filmin ilk yarısında çok pasifti. İkinci yarıda adam şaha kalktı inanamadım, neler yaptın sen o tatlış gözlüklerinle Richard oldu mu hiç :D Tatlış gözlüklerine hayran olduğum bir diğer filmi Sabrina' yı şuradan okuyabilirsiniz. Tabi unutmadan Richard Gere ve Diana Lane'nin Unfaithful'un rövanşını alıp çılgın birer aşığı oynadığı Nights in Rodanthe ' yi de şuradan okuyabilirsiniz. 

     Şimdi sırada beni duygudan duyguya sürükleyen 1994 yapımı Natural Born Killers var. Başrollerde Woody Harrelson, Juliette Lewis'in olduğu film, suç ve dram konusunun işlendiği en güzel filmlerden sanırım. Mickey ve Mallory; suçun tam göbeğinde, kafaları sürekli bi dünya gezen iki çılgın aşıktır. Ama gerçekten çılgın aşıklar, böyle bir bağlılık yok! Birbirleri için yapmayacakları şey olmayan çiftin işledikleri cinayetlerin bir nedeni olmamakla beraber, bundan oldukça da keyif almaktadırlar. Yine bir eczane soygununda yakalanır ve medyanın büyük ilgisini çekerler. Halk tarafından da büyük bir merakla takip edilen Mickey ve Mallory, hapishanede ayrı hücrelerde tutulurlar. Bu iki çılgına bunu yapmayacaktınız dostum! Efsane bir ayaklanmayla tekrar kavuşan çiftimiz, kaldıkları yerden devam edecek mi acaba? Filmde öyle sahneler vardı ki çok gerildim. Onun dışında sürekli ama sürekli öpüşen çiftimizin aşkı çok aşırı geldiği için sevemedim. Böyle aşklar görmek istemiyorum :D Ama kesinlikle izlenesi ve yoruma oldukça açık bir film. Ayrıca yönetmen Oliver Stone ve senaristlerden biri Tarantino! 

     Mutlaka afişini gördüğünüz I Origins neden benim blogumda da yer almasındı? Nihayet izledim. 2014 yapımı filmin başrolleri Michael Pitt ve Brit Marling, yönetmeni ve aynı zamanda senaristi ise Mike Cahill. Brit Marling'e bayılıyorum bu arada, harika bir oyuncu. Neyse efendim, filmimiz evrim konusunu kanıtlamak istercesine hızlı bir giriş yapıyor. Genç bilim adamı Ian, yardımcısı Karen ile gece gündüz çalışmaktadır. Bu sürede tatlı bir aşka da tutulan Ian, insan gözünün evrim sürecini araştırdığı için, sürekli farklı insanların gözlerini de çekmektedir. Her insanın kendine özgü gözleri ve dolayısıyla kendi evreni olduğunu kanıtlamak uğruna çıktığı bu yolda, fikirlerini etkileyen çok yıkıcı bir olay yaşar. 7 yıllık bir sürenin sonunda gözlerin veritabanını oluştururlar, kendi oğlunun gözü ile yıllar önce yaşamış bir adamın verileri örtüşünce, araması gereken başka bir gözün peşine düşer. Düşündürücü ve başarılı bir filmdi. Şiddetle öneriyorum.

     2010 yapımı, orijinal adı Going the Distance olan, ama dilimize Seni Uzaktan Sevmek gibi oldukça arabesk bir şekilde geçen film, bu yazımızın romantik komedisi olsun biraz renk katsın. Erin ve Garrett güzel bir ilişki içindeyken Erin stajını tamamlayarak San Fransisco'ya dönmek zorunda kalır. Aslında iş yerinde kalmayı çok fazla istese de, mendebur patronu kızı oyalar. Erin de bir umut belki iş bulur geri dönerim diye düşünür. Bu süreçte ikilimiz için uzak ilişkinin başlangıcı yapılır. Başlarda çok iyi gider aslında, uzun uçak yolculukları aşklarına engel olmaz, fırsat buldukça görüşürler. Ama meşakkatli bir olay olan uzak ilişki, onları da temelinden sarsmaya başlar. Zaman geçtikçe birbirleri için yaptıkları fedakarlıklar bile kavgaya neden olur. Yer yer güldüren bir film -ki ben Drew Barrymore'u çok severim. Film çok bizden ya, sevdim. Tatlı bir pazar sabahı filmi. Sevgilinizle izleyin, sonra romantik komedide ağlarsanız karışmam :D

     Yıllardır izlemeyi sürekli ertelediğim Rust and Bone' u nihayet izledim. İyi ki izlemişim! Filme neden bu kadar heveslendiğimi hatırlamıyorum ama afişini her gördüğümde izlemeliyim diyordum. Konusunu da okumamıştım ayrıca, niye öyle yaptıysam artık :D Konusuna geçelim. Stephanie bir balina eğitmenidir. Gösteriler yapar. Alain ise hayatta dikiş tutturamamış, oğluyla beraber ablasının yanına sığınan bir adamdır. Bir gece kulübünde yolları kesişen çiftimizin bir sonraki buluşması, Stephanie'nin yaşadığı kazadan sonra olur. O feci kazada, balinaların saldırısı sonucu bacaklarını kaybeder Stephanie. Hayata kendini kapattığı sırada Alain onunla zaman geçirir. Yüzmesine yardım eder, para kazanmak için yaptığı dövüşlere onu da getirir, hatta mutlu etmek için seks bile yapar. Bu sıradışı çiftin ilişkisi Alain'in vurdumduymazlığı ile zaman zaman sarsılsa da, aşk işte! Ayrıca filmin sonlarında oğlu ile yaşadığı o talihsizlik beni öyle çok etkiledi ki yastıkları yumrukladım :( Kuru bir aşk filmi değil, her duyguyu yaşatan kaliteli bir film. Zaten Marion Cotillard gerçeğini kimse görmezden gelemez. Kadın rolü yaşadı resmen. Bu arada film Fransızca orjinal dilinde çekilmiş. Yönetmeni Jacques Audiard'ın başarılı başka bir aşk-gerilim filmini de şurada anlatmıştım. Okumak isterseniz link bıraktım.

Yine baya konuştuğum bir yazı oldu, mazur görün. Aralarında izledikleriniz var mı ya da izlemeyi düşündürdüğüm var mı, yorumlarınızı paylaşırsanız çok mutlu olurum. Sıradaki filmleri sağ üstteki renkli afişli kısımdan takip edebilirsiniz. Yok ben seni bekleyemem derseniz üzerlerine tıklayıp inceleyebilirsiniz. Burada olduğunuz için çok teşekkürler. Görüşelim tekrar.

NELER İZLEDİM #30



Mis gibi bir pazar var buralarda. Oralarda durum nedir? Tüm gün gezip dolaşıcaksın tahminimce. Eve dönerken bi kaç atıştırmalık al da film izlersin belki. Onu da aşağıdan seçebilirsin :)

     İlk anlatacağım film, son zamanlarda aşırı keyif aldığım dilimize Yetenek Avcısı olarak çevrilen Million Dollar Arm. 2014 yapımı, gözümden kaçmış bir yapım. Başrollerinde Mad Man'den tanıdığımız Jon Hamm, Life of Pi'den sinemaya ciddi bir giriş yapan Suraj Sharma var. Gerçek bir olayı anlatan filmin konusuna gelirsek, JB adında sporcuların menajerliğini yapan yakışıklı bir abimiz var. İşinde ciddi sıkıntılar yaşamakta ve deli paralar kazanan ünlü sporcuları kendisiyle çalışmaya bir türlü ikna edememekte. Düşünür düşünür ve madem ünlüler bizimle çalışmıyor, o zaman biz kendimiz büyük bir sansasyonla sporcu yetiştirip ona menajerlik yaparız der. Bunun için kriket sporunu seçer, keşfedilmemiş bir vaha olarak gördüğü Hindistan'a doğru yola çıkar. Burada aylarını geçirerek, Hintli çocuklar arasından seçimler yapılır. Kriket'in k sinden anlamayan iki çocuğu da yanına alıp ülkesine dönen JB, bakalım sıfırdan iki sporcu yetiştirebilecek mi? Film öyle keyifli, öyle sıkmıyor ki, sporla ilgili hiçbi şeyi beğenmeyen beni benden aldı. Hindistan'daki çekimler, hintli çocukların saflığı, çeviride ona yardım eden Amit'in tatlığı filan olay. Mutlaka bir izleyin. Pişman etmez, keyif verir. Filmin sonunda filme konu olan herkesin fotoğrafları akıyor. Kapatmayın!

SEVDİKLERİM

* JB'ye oyuncu seçinde yardımcı olan yaşlı amcanın sonlarda yaptığı şey beni çok duygulandırdı. Masadan kalktığı sahne!

* JB'nin son sahnelerde hintli sporcuların dualarına katılması tüylerimi diken diken yaptı.

* Amit! Çok tatlı bir karakterdi. Mimikleri efsane :)

IMDb sırası ve puanı : 2840 - 7.1

     Senatör Robert F. Kennedy'nin öldürüldüğü geceye yavaş yavaş yaklaşmak ve o sırada çok yakınlarında başka neler oluyor öğrenmek ister misiniz? Duymuşsunuzdur, başkanlığa çok yaklaşan Kennedy, halka seslendiği bir otelde suikasta kurban gitti. Ambassador Hotel'de gerçekleşen kanlı gecenin sabahından itibaren, konuşmaya kadar geçen sürede, otelde kalan/çalışan insanların hayatlarına dokunuyoruz. Evlenmeye hazırlanan genç bir çift, gecede sahne alacak alkolik şöhret geçkini bir kadın, birbirlerine her baktıklarında tekrar aşık olan adeta ikinci baharlarını yaşayan başka bir çift, otelin mutfağında çalışanlar arasında yaşanan çok öğretici diyaloglar... Ben şu blogu açtım açalı biyografi türündeki filmleri çok sevdiğimi farkettim. Bobby'de onlardan biri oldu. Kennedy'nin görüntülerine de yer verilen film sayesinde güzel şeyler öğrendim. Klasik ama etkileyici.

SEVDİKLERİM

* Shia LaBeouf ! Filmde hangi rolde olduğunu söylemicem ama Sia'nın yarım milyar izlenen Elastic Heart klibinde oynayan ( şuradan tık tık ) delikanlı abimizi bakalım siz bulabilecek misiniz? Ben resmen şok!

IMDb puanı : 7.0


     Fransız romantizmini ince bir komediyle beraber seven kimler? Ben çok seviyorum da. La chance de ma vie de onlardan biri. Julien adlı bir beyefendi, evlilik danışmanlığı yapmaktadır. Çoğu ilişkiyi üzerindeki ölü toprağından kurtarıp canlandıran Julien, terzi kendi söküğünü dikemez misali bir türlü istediği aşkı bulamaz. Ve başına şöyle talihsiz bir şey musallat olmuştur: Sevgili olduğu kızların başına, ilişkileri boyunca gelmeyen kalmaz. Hiçbir işleri yolunda gitmez, ölümlerden dönerler. Tabii bi süre sonra bunun nedeninin Julien olduğunu anlarlar, vururlar tekmeyi. Derken güzeller güzeli Johanna ile tanışırlar. Tasarımcı olan kadın işinde hızlı bir yükselişteyken, olur olmadık şeyler yüzünden hayatın alt üst olur. Ama çok da aşıktır. E şimdi nolucak? Konu çok liseli gibi farkındayım ama öyle değil. Orta yaş romantizmi ve komedisi var karşımızda. Mizah ince, keyifli.

IMDb puanı : 6.1


     Maske ile tanışmamış olan bir genç olduğunu düşünmüyorum. Şu yeşil suratı babaannem bile biliyo olabilir, öyle ünlü. Küçükken çizgi filmleriyle büyüdüm gibi klişe bir laf etmek istemiyorum, ama durum bu. Ablamla gözlerimizi ayırmadan izlerdik. Çizgi film olmasına rağmen aslında bende hafif de bir ürperti yapardı, yalan değil. Sinema filmini de televizyonda verdiklerini hatırlıyorum, Jim Carrey filan aklımda kalmış. Ama baştan sona izlemek 24 yaşıma nasipmiş. Gelelim The Mask'in konusuna. Stanley Ipkiss, yanlışlıkla takıp etkisi altına girdiği maskeyle fırtınalar koparır. Olay akışını tam sıraya koyamıyorum ama yanlış anlaşılmalar, kendini aklamaya çalışmalar, seksi Cameron Diaz ve efsane bir Jim Carrey oyunculuğu mevcut filmde. Ya Jim Carrey'nin oyunculuğu çok çok çok iyiydi ya. Adam insanüstü oynamış. Bu filmi hala izlememiş olduğunuzu düşünmüyorum. İzlemediyseniz, hemen şimdi açın, hemen! Konusunu da anlatmak yerine Maske'yle duygusal bağımı anlatmak istedim. Siz de bahsedin biraz :)

İLGİNÇ BİLGİLER

* Maskenin o devasa büyüklükteki dişleri, aslında sadece Jim Carrey'nin konuşmadığı sahnelerde kullanılmak üzere tasarlanmış. Ama Jim Carrey, adamımsın, karakterine daha iyi oturacağını düşünerek o dişlerle konuşmayı öğrenmiş.

* Maske'nin giydiği muz renkli takım elbise, aslında Jim Carrey'nin annesinin, ilk stand-up gösterisinde giymesi için diktiği takım elbiseymiş. Çok yaratıcı :)

* Jim Carrey, Maske karakterini babasından ilham alarak renklendirmiş.

* Cameron Diaz'ın ilk filmiymiş. Ne şans!

* Maske'nin bi çok sahnesinde Jim Carrey doğaçlama oynamış. Esprileri o anda yaratan Carrey'nin sahneleri çok başarılı bulunduğu için kesilmemiş. Bu doğaçlama oynama olayı Carrey'nin Me, Myself & Irene filminde de vardı. Hatta karşılıklı oynadığı oyuncuların o andaki şaşkınlıkları filan da kesilmemişti :) O da güzel film bu arada. Yazısını şuraya bırakıyorum. Okumak isteyenlere.



     Bende öyle sinema eleştirmenlerinin gözü yok. Filmden keyif alıyor muyum, ona bakarım. O yüzden The Revenant benim en sevdiğim filmler arasına haklı bir şekilde kuruldu. Leo, o heykel sana helal olsun. Ne büyük oynamışsın, bizi ne çok mest ettin izlerken, koçum benim be. Konusunu duymamış olmanız imkansız. Anlatarak sıkamicam pek sevgili okuyucularımı. E daha ne söyleyim, izleyin!