1996 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

NELER İZLEDİM #35

volver

Merhaba canım okuyucu. Çok uzun zamandır uğrayamadım buraya. Bu süre içerisinde teyze oldum! Günlerim süt kokulu minik bi mucizeyle geçerken, filmlerime de ara verdim. Ancak bomba gibi geri döndüm. Bu aralar sık sık uğrayınız, zira postlar peş peşe gelecek.
Not: Bu yazıyı yazıp, programa koyduğumda; güzel ülkem en azından umut içerisindeydi. Böyle olmasını hiç istemezdim...

dönüş
     Sanırım Pedro Almodovar ile ilk tanışmam bu filmle oldu. Ne yazık! Filmin baş köşesine kadınları yerleştiren bunu en iyi yapan yönetmenlerden biri olduğunu anladım. Güzeller güzeli Raimunda, kızı ve kızkardeşiyle oldukça sıradan ama zor bir hayat yaşamaktadır. Hayatta kalmak için birden fazla işte bile çalışan Raimunda'nın hayatı, teyzesinin ölümünden ve kızının başına gelenlerden sonra tamamen değişir. Çünkü; yangında ölen annesi, büyük bir sırla beraber yarım kalan işlerini tamamlamak için geri döner. Ayrıca saklaması gereken bir adet de ceset vardır! Üç kuşak kadının başlarına gelenler öyle bizden ki, yönetmene ve oyunculara hayran kalmamak elde değil. Zaten başroldeki altı kadın da 2006 Cannes Film Festivali'nde en iyi kadın oyuncu ödülüne layık görülmüş. Büyük başarı. Bu filmi mutlaka izlemelisiniz. Yorumlarınızı merak ediyorum.

SEVDİKLERİM
* Penolepe Cruz'un alelade yapılmış siyah göz makyajı.
* Her ne kadar ses O'na ait olmasa da, şarkı söylediği sahnede güzel bir oyunculuk dersi vermesi.

İLGİNÇ BİLGİLER
* Sıradan bir kadın profiline erişmesi istenen Penolepe Cruz'un, poposunun daha büyük görünmesi için yapay popo takılmış. Yönetmenin özel isteğiymiş. kadın bir popoyla bambaşka bi karakter yaratmış.

öldürme zamanı
      Nefis bir film daha. A Time To Kill karşınızda. 1996 yılına gidiyoruz. Siyah-beyaz ayrımının hüküm sürdüğü bir kasabada, siyahi bir adamın 10 yaşındaki kızı tecavüze uğrar. Tecavüz edenler de (bu şekilde bahsetmek istemezdim ama açıklayıcı olması için siyah-beyaz demek durumundayım) beyaz ve ayrıca oldukça ırkçı insanlardır. Suçlular yakalanır, yargılanmak üzereyken küçük kızın babası öfkesine yenik düşer ve kızına bu iğrençliği yapanları öldürür. Film bundan sonra babanın, yani bir siyahiye yapılan ırkçılığın adalet dünyasındaki yerini işliyor. Avukat Jack Tyler ve Ellen, babayı kurtarmak için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Bu uğurda ellerindeki her şeyi kaybetseler bile, davalarından vazgeçmezler. Gerçekten tokat gibi bir film. İzlerken duygudan duyguya sürükleniyorsunuz. Baba rolünde izlediğimiz Samuel L. Jackson, bu rolüyle Altın Küre'ye aday gösterilmiştir.

SEVDİKLERİM
* " Now imagine she's white." Filmi tek başına özetleyen efsane bir replik.

günbatımından şafağa
     İzleyicileri "nefret edenler-çok beğenenler" şeklinde ikiye ayırmış bir film From Dusk Till Dawn. Başrollerinde gençlik haliyle kasıp kavuran George Clooney, filmin aynı zamanda senaryosunu da yazan Quentin Tarantino, dehşet güzellikteki Salma Hayek var. Baştan söylemek istiyorum, film tamamen ters köşe. İlk yarı ve ikinci yarı arasında, filmin türü bambaşka bi boyuta geçiyor. Ben bunu bilmeden izledim ve "noluyo şimdi yaa" diye diye izledim. Seth ve Richard birbirlerinden tamamen farklı iki kardeştir. Yasadışı yollarla para kazanırlar. Yine bir gün önemli bir iş için Meksika'ya gitmeleri gerekir. Sınırdan geçmek için karavanla tatile çıkmış bir baba, kızı ve oğlunu rehin alırlar. Bundan sonra hep beraberlerdir. Filmle aynı adı taşıyan gece klubüne vardıktan sonra her şey tamamen değişir. Harika kızların dans ettiği bir gece kulübünde işler ne kadar rayından çıkabilir ki? İzleyin ve görün :)

İLGİNÇ BİLGİLER
* Salma Hayek'in dans ettiği piton, gerçekmiş! 
* Erkeklerin büyük bir beğeniyle izlediğini tahmin ettiğim pitonlu dans sahnesinde, Salma Hayek'in herhangi bir kareografisi yokmuş. Yönetmen Robert Rodriguez sadece müziği hissedip dans etmesini istemiş.

the selfish giant
     Sizi çok derin düşüncelere sevk edecek bir film The Selfish Giant. İki küçük yakın arkadaş Arbor ve Swifty başrollerimiz. Geçim sıkıntısı yaşayan iki ailenin çocukları olarak hayata devam eden bu minikler, okuldan arta kalan zamanlar hurdacılık yapmaktadırlar. Tamamen tesadüf eseri para kazanmaya başladıklarında, okula gitmektense işe gitmek Arbor'a daha tatlı gelmiştir. Zaten Arbor, Swifty'e göre çok daha yaramaz bir çocuktur. Zaman zaman yanlış işler de yapsalar, kazandıkları parayı ailelerine vermek en büyük mutluluklarıdır. Ama film, öyle acımasız, öyle iç acıtan bir sonla veda ediyor ki, ağlamamak mümkün değil. Hikaye aslında bizlere hiç yabancı değil. Etrafımızda böyle çocuklar hep görüyoruz. Ama sonunun böyle olacağını tahmin edememiştim. Gerçekten iyi ki izlemişim dedirten bir film. Festival filmi sevenlere şiddetle öneriyorum. Tek rahatsız edici nokta, oyuncuların ağır bir ingiliz aksanıyla konuşması. Bazen rahatsız edici olabiliyor -ki bazı ülkelerde ana dilleri ingilizce olmasına rağmen, ingilizce altyazıyla seyirciyle buluşmuş.

aşka dair
     Gerilim ve dram dolu filmlerden sonra, içinizi açacak bir filmle kapanışı yapalım. Filmimizin adı A Case of You. Yazarlık hayatında pek de iyi dikiş tutturamamış olan Sam, her gün gittiği kafede sarışın tatlı bir kıza aşık olur. Şanslıdır ki, kız orada çalışmaktadır. İstediği zaman onu görebilmesinin yanında, ismini de öğrenir. Günümüzün olmazsa olmazı Facebook sağolsun, Sam'e bu yolda çok yardımcı olacaktır. Kızımız Birdie'nin profilinde gezinerek, nelerden hoşlanıp hoşlanmadığını öğrenir. Gitar çalan erkeklerden mi hoşlanıyo, hemen ders alır. Sevdiği bir kitap, hemen okunur. Böylelikle Birdie'ye ideal bir sevgili olduğunu kanıtlayacaktır. İşler beklediğinden de kolay gider ve birbirlerine aşık olurlar! Ama olmadığı biri gibi davranmak, Sam'i bir noktadan sonra yıpratacak mıdır acaba? Çok tatlı bir filmdi. Başroldeki kızı çok sevdim. Müzikler de başarılıydı. İzlenesi.

Sağ tarafta, son zamanlarda izlediğim filmlerin afişlerini görebilirsiniz. Yani bu demek oluyor ki, merak ettiğiniz filmleri görürseniz beklemede kalın. Öne almamı istediğiniz varsa yorumlarda belirtebilirsiniz. Okuyup, zaman geçiren herkese çok teşekkürler. 


NELER İZLEDİM #32


Güzel bir mayıs gününden herkese merhaba. Uzayan gündüzler film izlemek için şahane fırsatlar yarattı benim için. Yazacak o kadar çok film birikti ki! Hepsini sizlere anlatmak için sabırsızlanıyorum. Eşsiz bir zerafetin kokusunu alabildiğimiz bu güzel görselden sonra beş filmimizi anlatmaya başlayabiliriz. Haydi buyrun.

     2011 yapım; başrollerinde Selena Gomez, Leighton Meester ve çok sevdiğim rahmetli Cory Monteith'in olduğu çerezlik bir film. Kızımız Grace yaz tatilinde yıllardır hayalini kurduğu Paris'e seyehat etmek istemektedir. Ailesi bunu kabul eder ancak bir şartla; üvey kardeşi Meg de onunla beraber gelicektir. Grace, Meg ve biraz çatlak arkadaşları Emma yola çıkarlar. Turla katıldıkları gezi pek de başarılı geçmez ve yollarını kaybettikleri bi akşam yağmurdan sığındıkları otelde inanılmaz şeyler olur! Grace'in çok ünlü ve zengin bir İngiliz kızına benzetilmesi ile olaylar başlar.İlk başta bunu açıklamak istese de, bir anda sahip olduğu yüksek sosyete hali çok hoşlarına gider. Kızı taklit ederek, bir çok faaliyete katılıp bir de aşık olurlar :) Yani böyle eğlenceli, çok kafa yormayan güzel bir film.

IMDb puanı ve sırası : 5,8 - 3382 

     Şu afişi görmeyip, hatta benim gibi bu yaşına kadar izlemeyen kimse yoktur herhalde. 1996 yılından çok sıkı bir tutku, aşk filmi The English Patient. Başrollerinde Ralp Fiennes, Juliette Binoche, Kristin Scott Thomas (çok seviyorum bu kadını), Colin Firth filan var. II. Dünya Savaşı sırasında başarılı bir pilot olan Almasy, harita oluşturmakla görevlendirilir. İtalya'dan Kuzey Afrika'nın çöllerine kadar yayılan aşk hikayesi, 2 saat 40 dakikalık da bir seyir sunuyor. Geçirdiği uçak kazası sonrasında vücudunun büyük kısmı yanan Almasy'e bir hemşire yardım etmektedir. Hemşireye yaşadıklarını anlatan Almasy ile birlikte filmde çok sık flashback yaşıyoruz. Bir adet tutkulu yasak aşkla birlikte, hemşirenin çok çok naif bir aşkına da tanıklık ettiğimiz film, mutlaka izlemeniz gerekenlerden. Bir çok adaylığı ve 9 adet de Oscar ödülü bulunan film, 1997 yılına damga vuranlardan.

SEVDİKLERİM
* Filmin çoğuna hakim olan o sarı görüntü.
* Juliette Binoche nin ağlayışı! Ya bir insan nasıl bu kadar güzel ağlayabilir aklım almıyor. Yani benim gerçek hayattaki ağlayışımdan daha gerçekçiydi öyle söyliyim :D Zaten bu rolüyle Oscar'ı çok haklı bir şekilde kucaklamış.

İLGİNÇ BİLGİLER
* Ralp Fiennes'a yanık görüntüsünü elde etmek için yapılan makyaj 5 saat sürmekteymiş. Sadece kafasının görünüp vücudunun örtünün altında kaldığı sahnelerde bile pek sevgili Fiennes, tüm vücuduna yanık makyajının yapılmasını istemiş. Karaktere girecek adam, önemli.

IMDb puanı ve sırası : 7,4 - 1315

     Adını taşıyan şarkısıyla birçoğumuzun diline dolanmış olan Prensesin Uykusu, ünlü yönetmen Çağan Irmak'ın bizlere ve Türk Sinemasına güzel bir armağanı niteliğinde. 2010 yapımı film, çok harika oyuncuları barındırmakta. Sevinç Erbulak (Kuzenler dizisini sevenler yorumlarda ses versin :) ), Güldür Güldür le daha çok kişiye ulaşan Çağlar Çorumlu, usta oyuncu Genco Erkal... Aziz, bir kütüphanede memur olarak çalışmaktadır. Yaşadığı evin üst katına taşınan bekar anne Seçil ve kızı Gizem ile biraz da olsa neşe bulan dünyalar tatlısı Aziz'in mutluluğu, Gizem'in daldığı derin uykuyla gölgelenir. Küçük kız uykudayken yer yer masalsı karakterlerle buluştuğumuz filmde, oyunculuklar muazzam. Öyle ki, basit bir konusu olsa da kendisini izlettiriyor. Uyku sürecinde Aziz ve Seçil'in yakınlaşması, Genco Erkal'dan apayrı bir oyunculuk seyri, müzikler, Redd... Sonu ağlatmalı filmlerden. 

IMDB puanı : 6,8

     Afişinin saçmalığına aldırmayıp izlediğim 2013 yapımı Gus adlı film, keşke o saçmalığa aldırsaydın Seda dedirtti. Çocukları olmayan tatlı çiftimizin yakın bir arkadaşı, istemeyerek hamile kalır. Oldukça klişe bir senaryoyla, tabii ki bebeği ailemiz sahiplenir. Hamilelik sürecinde de yanlarında kalmasını istedikleri arkadaşları oldukça çılgın biri aslında. Bu zaman zaman onlara sıkıntı yaratsa da, gün gelir doğum gerçekleşir. Ahh ah, ama annelik duyguları, arkadaşınıza ciddi bir kazık atmanıza engel değilmiş! Yakışmadı seni kızıl şeytan! İzlemeyin. Sıkıcıydı.


IMDb puanı : 5,1 :(

     Peki kısa bir filmle devam etmeye ne dersiniz? Wedding Cake, 2013 yapımı çok ama çok tatlı bir kısa film. Düğünlerde afiyetle yediğimiz pastanın üzerini süsleyen gelin ve damat figürleri, düğün yerine gelene kadar kutunun içinde canlanırsa ne olur? Şahane bir görsel şölen olur :D Resmen evliliğin her aşamasını yaşayan minyatür gelin ve damadımız, zaman zaman tutkulu birer aşık, zaman zaman birbirlerine düşman iki karı koca olurlar. Full versiyonunu bulamadım ama şuraya bıraktığım linke tıklayarak, neyden bahsettiğimi anlayabilirsiniz :) 




Yazımın sonuna kadar okuduysanız öncelikle çok teşekkürler :) Anlattıklarımın arasından izledikleriniz ya da izlemek istedikleriniz var mı? Son zamanlarda neler izlediniz? Seda şuna da bi bak dediğiniz neler var tatlı yorumlarınızı bekliyorum. Beni çok mutlu ediyo da :)
Tekrar görüşmek üzere, kendine iyi bak :)

NELER İZLEDİM #27


Son üç haftanın en sakin pazarından merhabalar. Bugün dışarı çıkmak yerine evde kalıp, uzun bir kahvaltı yapıp, biraz kendime vakit ayırıp, bloglarda vakit geçirme planımı yürürlüğe koydum. Sizlerle de konuşmak istediğim için bir beşlik yazısı hazırlamak istedim. Buyrunuz efendim.

     Marvin's Room, 1996 yapımı, içerisinde Oscar dahil bir çok ödüle sahip olan dev oyuncuları barındıran, dram ağırlıklı bir film. Genç yaşta hasta babasına bakmak istemeyip sorumluluklarından kaçan Lee, kendisine yeni bir hayat kurmuştur. Yeni hayatı da maddi zorluklar, kötü bir eş ve sorunlu bir evlat yüzünden çok da iyi gitmemektedir. Ama bir gün, kalıp babasına bakmayı tercih eden kız kardeşinden hüzünlü bir çağrı alır. Kardeşi kan kanseridir ve uygun ilik için O'nu ve çocuklarını eve çağırır. İşte, iki kız kardeş arasında geçen yer yer suçlayıcı, ardından bağışlayıcı, sorunlu bir yeğenle teyzesi arasında geçen iyileştirici sohbetler ve hasta babanın hepsinde yarattığı merhamet filmin devamı. Bir tiyatro oyunundan uyarlama olan film, Leonardo DiCaprio'nun asi gençliğini özleyenler için de güzel bir alternatif :)

IMDb sırası ve puanı : 4508 - 6.7

     Klişelikten bir tık da olsa uzaklaşmayı başarmış 2014 yapımı bir filmle devam. Kendime İyi Bak, ismi üzerine biraz düşündüren, afişini görünce de bir izlesem mi izlenimi uyandırdı bende. Şimdi konuyu anlatsam kesin spoiler filan veririm çünkü o derece keskin noktaları var. Durduk yere film zevkinizi mahvetmiyim :D Yani genel olarak konu şu; evlenmeye hazırlanan bir çiftimiz var. Davetiye kısmına geldiklerinde erkek, üniversite arkadaşlarıyla buluşur ve eski sevgilisi hakkında duyduklarıyla kafası bi güzel karışır ve işin peşini bırakmaz. Tabi bu aşamada flashback in allahını yaşıyorlar. Ben filmlerde seviyorum flashbackleri. Begüm Birgören, Onur Öztürk ve Aslı Tandoğan'ın oyunculukları çok iyiydi. 


SEVDİKLERİM

Bu filmde daha önce hiç denk gelmediğim bi şey vardı. Mesela flashbacklerde görüntü önce siyah-beyaz, sonra renkleniyor, ardından tekrar siyah-beyaz a dönüyor. Bu renk geçişlerini sevdim. Farklı geldi, ortama hava kattı :D

IMDb sırası ve puanı : 0 - 6.3

     2008 yapımı, Richard Gere ve Diana Lane'in Unfaithful filminin rövanşını aldığı söylenen :) romantik bir film Nights in Rodanthe. Kocasıyla boşanmanın eşiğinde olan Adrienne, yakın bir arkadaşının küçük oteline birkaç günlüğüne göz kulak olmak için Rodanthe'ye gider. Otelin o haftasonu tek misafiri doktor Paul'dür. Otel küçük olduğu için kahvaltıyı, yemeği, çayı, kahveyi hep Adrienne yapmaktadır. E böyle sıcak, tatlı bir ortamda iki yetişkinin yakınlaşması çok normal.(filmlerde!) Sohbetti, muhabetti, şaraptı, fırtınadan korunmak için koynunda saklanmasıydı filan derken, baya baya birbirlerine aşık olurlar. Ancak Paul, kendi gibi doktor olan oğluna yardıma gidecektir. Neresiydi şimdi tam hatırlamıyorum da, uzak bi ülkeye işte. Bu süreçte sürekli mektuplaşırlar, adeta liseliler gibi. Derken bir gün Paul'ün mektupları kesilir. Acaba neden ? İzleyin ve cevabı bekleyin. Ağlatabilir.

IMDb sırası ve puanı : 0 - 6.0

     Akıllara durgunluk veren, artık kült olmuş bir film Mr. Nobody. 2009 yapımı, başrolde oyunculuk dersi veren Jared Leto. Muhtemelen izlemişsinizdir de, yani hani izlemediyseniz hemen bi not alın. Ben filmlerde paralel sonları seviyorum, bu filmde paralel sonun allahı mevcut. Küçük bir oğlan çocuğu olan Nemo, ayrılan annesi ve babası arasında kalır. Babasıyla kalırsa ne olur, annesiyle giderse ne oluru izlediğimiz film, bize her seçimin hayatımızda ne denli büyük farklılıklar yaratabileceğinin güzel bir dersini veriyor. Ergen Nemo ve yetişkin Nemo'nun birbirinden farklı hayat hikayeleri çok zekice kurgulanmıştı. Kafanız çok karışıyo bi kere onu söyliyim. Çok sakin ve kafanızın rahat olduğu bi zamanda izleyin. Süresi de 2 saatten uzun olunca, size arkanıza yaslanıp bu muhteşem film ziyafetini çekmek kalıyor.


SEVDİKLERİM

* Nemo'nun hayatına giren üç kadının da farklı renklerle karakterize edilmesine bayıldım. Kırmızı-aşkı, mavi-depresifliği, sarı-hırsı ifade etmekteymiş. 

* Jared Leto'nun özellikle akıl hastanesi sahnelerindeki oyunculuğu beni çok rahatsız etti. Rahatsız etti derken kötü anlamda değil, baya baya o içinden çıkılamaz kaosu bakışlarıyla bana hissettirdi. Adam büyük oynamış.

IMDb sırası ve puanı : 851 - 7.9





     Çöp.







IMDb sırası ve puanı : 0 - 4.1

Yorumlaşmak ve karşılıklı olarak bir şeyler paylaşmak, şu blog işinin en güzeli. Okuyan herkese çok teşekkürler. Haftanız sorunsuz ve güzel geçsin!




NELER İZLEDİM #13

     Merhaba sevgili okuyucu. Aşırı yoğun, duygusal yönden bol dalgalanmalı bir haftanın ardından karşınızdayım. Her hafta yazdığım beşlik yazısını bir gün gecikmeli de olsa sizlerle paylaşacak olmak inanın harika. Buyrun başlayalım.

yatağımdaki düşman
     1991 yapımı Sleeping with the Enemy (Yatağımdaki Düşman), dram-gerilim türünde bir film. Başrollerinde güzeller güzeli Julia Roberts, şerefsiz,asabi,obsesif koca rolünde Patrick Bergin ve Kevin Anderson var. Konusu şöyle: Laura genç ve güzel bir kadındır. Kocasıyla dışarıdan kusursuz görünen ancak içinde şiddet de içeren kıskançlıkla örülü tehlikeli bir evlilikleri vardır. Öyle ki kocası, Laura'yı annesinin cenazesine bile yollamaz. Bütün bunlardan yorulan Laura, bir gün bir plan yapar ve evden kaçmanın zekice bir yolunu bulur. Kendisine uzaklarda yeni bir hayat kuran Laura kocasından tamamen kurtulabilecek mi bakalım. Gerilim türünü tamamen karşılıyor. Başarılı bir film. Özellikle Laura'nın akşam elma toplaması, sonra bahçede salıncağında oturması, ne biliyim içimi huzurla doldurda. Acıdım kadına heralde. Zamanında da büyük ilgi görmüş film. Mutlaka izleyin.

sıkışık
     Benim çok keyif aldığım, değişik bir filmdi #Stuck. Avukat kızımız Holly ve muhasebeci Guy, oldukça değişik bir şekilde bir akşam barda tanışırlar. Sonra gece onları alır götürür tabi, Guy'ın evinde sabahlarlar. İşe geç kalan Holly'yi arabasıyla bırakmayı teklif eden Guy, çok pişman olacaktır. Çünkü saatlerce sürecek bir trafiğe yakalanırlar. İşte film ikisinin arabada saatler geçirerek istemeden de olsa birbirlerini tanımaları üzerine gelişiyor. Belirli aralıklara bir gece öncesine gidiyoruz ve sondan başa doğru tanıştıkları geceyi izliyoruz. Aynı zamanda trafikte kalan diğer arabalara da şöyle bir göz atıyoruz. İkisi de aşk hayatında istediklerini bulamamışken trafikte saatlerce baş başa kalıp, birbirlerini gerçekten tanıyıp şans vericekler mi bakalım? Bence pizza eşliğinde izlemelik tatlı bir cumartesi akşamı filmi. Öneriyorum.

çıplak ayaklar
     1967 yapımı mükemmel bir filmde sıra. Barefoot in the Park. Başrollerde Robert Redford ve güzeller güzeli Jane Fonda var. Güzeller güzeli diyorum çünkü gerçekten harika bir kadınmış gençken. Şimdiki hallerine bakıyorum da inanamadım! Hayat çok acımacız bazen. Neyse efendim, filmimiz yeni evli çiftimiz Paul ve Corie'nin balayından başlıyor. Corie, kocasına aşırı düşkün. Öyle ki 5 gün boyunca balayı odalarından çıkmıyolar :D Paul daha sakin bir tip. Balayından sonra küçük ama sevimli evlerine taşınmaları ile evlilik gerçek yüzünü gösterir. Corie'nin annesi ve üst kattaki komşuları da işin içine girince neler neler olur. Ben eski filmleri çok seviyorum. Özellikle tek planda neredeyse 10-15 dakika geçen sahneler çok hoşuma gidiyor. Bu filmde de o şekildeydi. Aşırı keyifli, sevgiliniz/kocanızla izlemelik bir pazar sabahı filmi. Mutlaka not edin.

hard eight
     1996 yapımı Sydney, bir diğer adıyla Hard Eight şimdiki filmimiz. Başrollerde Philip Baker Hall, John C. Reilly, Gwyneth Paltrow var. Yönetmen ise Paul Thomas Anderson. John, hayattan umudunu kestiği bir anda Sydney ile tanışır ve hayatı bir gecede değişir. Kumar oynamanın inceliklerini öğrenerek yıllar içinde kendini toparlar. Kumarhanede çalışan Clementine'den hoşlanan John, Sydney'in de yardımıyla kadınla tanışır. Ne olduysa o zamandan sonra olur zaten, işler karışır. Konu oldukça basit ancak orta kararda başarılı işlenmiş diyebiliriz. Beğenmeyenleri de oldukça çok belirtmek gerekir. Yan karakterlere çok da bulaşmayan film 4 kişi etrafında dönüyor diyebiliriz. Ama filmin benim için en güzel bonusu rahmetli Philip Seymour Hoffman'dı. Küçücük rolünü nasıl devleştirdiğini görmek için bile izlenesi. Bir de tabi Samuel L. Jackson abimizi de unutmamak lazım.

iyi günde kötü günde
    Her zaman olduğu gibi yazımızı lanet bir filmle noktalıyoruz. O da For better or worse oluyor. Böylesine bomboş! bir film olmayı nasıl başarmış çok merak ediyorum. Yine de kayıtlara geçsin, konusunu yaziyim. Kocasını kaybetmiş, bir oğlu ve yaşlı babasıyla yaşayan bir kadın. Düğün organizasyon işiyle ilgilenmekte. Dükkanının hemen yanına boşanma avukatı olan bir adam ofis açar. Oldukça zıt bir durumla karşı karşıya kalan kadın ve adamı daha fena bi şey beklemekte. Kadının oğluyla adamın kızı sevgili çıkarlar. Ayy klişelikten öldüm yemin ediyorum. Bi kere kadın çok yaşlıydı. Adam da aşırı gençti. Bi de göz kenarlarına yalandan kırışıklık yapmışlar ki tam bir plastik makyaj faciası. Kadının babası zaten kocası gibi duruyordu ben anlamadım nasıl bir cast yapmışlar. İzlemeyin valla sinirlerim zıpladı.

     Umarım keyifle okumuşsunuzdur, bu haftasonunuza yetişemedim ama hafta içi yapacağınız film kaçamaklarına belki bir faydam dokunur. Siz neler izlediniz, çok keyifli dediğiniz ya da aman uzak dur dediğiniz filmler oldu mu, yorum bırakırsanız çok sevinirim. Sağlıklı bir hafta diliyorum.