2011 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

NELER İZLEDİM #41


Herkese merhaba sevgili okur. Oldukça mahcubum size ve tabii ki güzelim film günlüğüme. Ama öyle filmler izledim, öyle farklı hayatlar tanıdım ki, artık anlatmanın zamanı geldi. Başlıyorum, hazır mısınız?

     Ben aslında böyle filmler izlemezdim ama şu blogu açtıktan sonra, şans vermeyi iyi öğrendim sanırım. Three Kings dev oyuncuları ve oldukça etkileyici bir konuyu barındıran 1999 yapımı bir film. Archie, yani karizmatik oyuncumuz George Clooney ve iki yakın arkadaşı, Amerikan askeri olarak görev yapmaktadırlar. Körfez Savaşı'nın sonunda, ellerine bir harita geçer. Bu haritaya göre, Irak'ta, çöldeki bir mağarada yüklü miktarda altın vardır. Askerlik yapmaktan bıkmış bu üç adam, düşerler yollara. Tabi Irak askerleri onlara rahat vermezler. Yakalanıp işkence görmelerine rağmen, kaçarak altınlara ulaşırlar ama bu sefer de, yardım etmeleri gereken yerel halk vardır. Aksiyon dolu ama yer yer hüzünlendiren sahnelere de sahip bu film, benden geçer not aldı. Mark Whalberg gerçeğini de göz ardı etmeden, listenize ekleyebilirsiniz. Kaliteli bir yapım. Bu arada; film Irak'ta yasaklanmış durumda.

     The Time Traveler's Wife, ben lise sondayken vizyona girmişti. O zamanlar bi yerde trailer ını izleyip çok meraklanmıştım. Ama ineklik yapıcaz ya, sinemaya filan gitmek yok. Öyle kaldı, izlemek şimdiye kısmetmiş. Henry ve Clare, birbirlerine aşık iki insandır. Bir kütüphanede tanıştıklarında, bu Clare için bir ilk olabilir ama Henry, Clare'i zaten tanıyordur! Ay Seda ne diyosun Allah aşkına dediğinizi duyar gibiyim, ama bu zaman yolculuğu yapan bir adamın hikayesi! Henry ve Clare, Clare daha çok küçük bir kızken tanışırlar. İleride bir gün tanışacaklarına söz veren Henry, sözünü tutar. Çiftimiz evlenir. Ama Henry'nin bu yolculukları bazen çok uzun sürmektedir. Hatta adam gidip geldiğinde baya psikolojisi filan bozulup geliyor. Artık neler görüp neler yaşıyo orası süpriz olsun size. Beni yine hayal kırıklığına uğratmayan bir film oldu. Bol aşk, romantizm, arada gözyaşı filan, oldukça izlenesi.

* Rachel McAdams'ın bu üçüncü zaman yolculuğu konulu filmi. Biri, çok tatlış About Time -ki yazısını şuraya bırakıyorum, bir diğeri de birazdan anlatacağım Midnight in Paris!

     Sırada, Clint Easwood'un yönetmenliğini yaptığı 2003 yapımı Mystic River var. Sean Penn, Tim Robbins ve Kevin Bacon'un (bu adamı da ayrı bi seviyorum. Herkesler tanımaz :)) çocukken çok iyi üç arkadaştır. Fakat bir gün, Dave (Tim Robbins), tanımadığı iki adam tarafından arabaya bindirilir ve götürülür. İşte o günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Aradan yıllar geçer, hepsi büyür koca koca adamlar olur. Bir gün Jimmy'nin (Sean Penn) in kızı kaybolur. Kasabada büyük bir kaos ortamı yaşanırken, kızın cansız bedeni ormanda bulunur. Peki kim ve neden öldürmüştür bu kızcağızı? Bu süreçte izleyicilere katil kim gerilimi yaşatılıyor. Valla ben öyle kişilerden şüphelendim ki, en sonunda şaştım kaldım, baya farklı bir yerden vurdu çünkü. Konusu belki biraz yavaş akıyor olabilir, arada sıkıldım itiraf ediyorum ama oyunculuklar filan oldukça efsane. Bu da tavsiye ettiklerimden.

     İki sevdiğim oyuncu, oldukça günahkar bir filmde bir araya gelirse! Kate Winslet ve Patrick Wilson'lu dram ve romantizm ağırlıklı Little Children, 2006 yapımı. Sarah, o kadar sıkıcı bir hayat yaşamaktadır ki, tek eğlencesi kızını parka götürdüğünde okuyabildiği kitabı ve yaşlı kankalarıyla beraber yaptıkları kitap günleridir. Yine bir park gününde, yakışıklı bir baba gelir parka. Oğluyla ilginen baba, diğer annelerin dikkatini çeker ve Sarah ile iddiaya girerler. Bakalım adamla konuşup muhabbet edebilecek midir? Hatta sanırım sarılması mı lazımdı orayı tam hatırlayamadım. Neyse işte, bunlar orda birbirlerine abayı yakarlar. Çocuklarıyla beraber her gün havuza gidip orda da iyice kaynaşırlar derken, olanlar olur, afişten de anlaşılacağı üzre :D Kadının kocası şerefsizin teki bi kere, kadın ne yapsın ama Dave'in karısı hakkında kötü düşünemiyorum. Bence aldatılmayı haketmedi :( İyi kurgulanmış, sıkmayan bir film. Üzerine düşündürücü. En sondaki kararı ben takdir ettim açıkçası, izlediyseniz sizin de fikrinizi merak ediyorum. Bu arada film, romandan uyarlama. Okumak isterdim, keyifli bir serüven olurdu.

     Geldik yazının yıldızı Midnight in Paris'e. Ahh bu büyülü Paris görsellerini sinemada izlemeyi öyle çok isterdim ki... Her neyse, yönetmenliğini Woody Allen'in yaptığı film 2011 yapımı. Gil, bir yazardır. Nişanlısı Inez ve kızın ailesiyle birlikte Paris'e tatile gelirler. Ailenin yalnızca alışveriş odaklı bir tatil yapışı, kendisine yeni ufuklar açmak isteyen Gil'i oldukça sıkar. Bir akşam yemekten sonra tek başına biraz yürümek istediğini söyler. Dolaşa dolaşa yürürken, eskilerden kalma bir arabanın kapısı açılır ve Gil'i içeriye davet ederler. Partiye gittiği zaman, nostaljik konseptli bir parti olduğunu düşünen Gil, yanıldığını anlar. Çünkü kendisi 1920'de bir Paris gecesindedir artık. Bir yanında Fitzgerald'lar, diğer yanında Hemingway, bikaç gün sonra Salvador Dali filan da girer işin içine. Delirmemek mümkün değil tabi ama, her geceyi sabırsızlıkla bekleyen Gil, bir de üstüne aşık olur. Yazarlığına deli dehşet ufuklar açacağı kesin olan 1920 geceleri, enfes görsellerle birleşmiş, harika bir seyirlik. Owen Wilson severler kaçırmasın. Bu adamın konuşmasına da ayrı bayılıyorum. Ah bir de, Rachel McAdams, bu zaman yolculuğunda Gil'in nişanlısı olarak karşımızda!

Fakat bu sefer iyi filmler izlemişim, siz ne düşünüyorsunuz? Yorumlarınızı benimle paylaşmayı unutmayın ve sırada hangi filmler var merak ederseniz, sağ taraftaki Neler İzledim başlıklı renkli afişli kısma bakmayı unutmayın. Görüşmek üzere!

NELER İZLEDİM #32


Güzel bir mayıs gününden herkese merhaba. Uzayan gündüzler film izlemek için şahane fırsatlar yarattı benim için. Yazacak o kadar çok film birikti ki! Hepsini sizlere anlatmak için sabırsızlanıyorum. Eşsiz bir zerafetin kokusunu alabildiğimiz bu güzel görselden sonra beş filmimizi anlatmaya başlayabiliriz. Haydi buyrun.

     2011 yapım; başrollerinde Selena Gomez, Leighton Meester ve çok sevdiğim rahmetli Cory Monteith'in olduğu çerezlik bir film. Kızımız Grace yaz tatilinde yıllardır hayalini kurduğu Paris'e seyehat etmek istemektedir. Ailesi bunu kabul eder ancak bir şartla; üvey kardeşi Meg de onunla beraber gelicektir. Grace, Meg ve biraz çatlak arkadaşları Emma yola çıkarlar. Turla katıldıkları gezi pek de başarılı geçmez ve yollarını kaybettikleri bi akşam yağmurdan sığındıkları otelde inanılmaz şeyler olur! Grace'in çok ünlü ve zengin bir İngiliz kızına benzetilmesi ile olaylar başlar.İlk başta bunu açıklamak istese de, bir anda sahip olduğu yüksek sosyete hali çok hoşlarına gider. Kızı taklit ederek, bir çok faaliyete katılıp bir de aşık olurlar :) Yani böyle eğlenceli, çok kafa yormayan güzel bir film.

IMDb puanı ve sırası : 5,8 - 3382 

     Şu afişi görmeyip, hatta benim gibi bu yaşına kadar izlemeyen kimse yoktur herhalde. 1996 yılından çok sıkı bir tutku, aşk filmi The English Patient. Başrollerinde Ralp Fiennes, Juliette Binoche, Kristin Scott Thomas (çok seviyorum bu kadını), Colin Firth filan var. II. Dünya Savaşı sırasında başarılı bir pilot olan Almasy, harita oluşturmakla görevlendirilir. İtalya'dan Kuzey Afrika'nın çöllerine kadar yayılan aşk hikayesi, 2 saat 40 dakikalık da bir seyir sunuyor. Geçirdiği uçak kazası sonrasında vücudunun büyük kısmı yanan Almasy'e bir hemşire yardım etmektedir. Hemşireye yaşadıklarını anlatan Almasy ile birlikte filmde çok sık flashback yaşıyoruz. Bir adet tutkulu yasak aşkla birlikte, hemşirenin çok çok naif bir aşkına da tanıklık ettiğimiz film, mutlaka izlemeniz gerekenlerden. Bir çok adaylığı ve 9 adet de Oscar ödülü bulunan film, 1997 yılına damga vuranlardan.

SEVDİKLERİM
* Filmin çoğuna hakim olan o sarı görüntü.
* Juliette Binoche nin ağlayışı! Ya bir insan nasıl bu kadar güzel ağlayabilir aklım almıyor. Yani benim gerçek hayattaki ağlayışımdan daha gerçekçiydi öyle söyliyim :D Zaten bu rolüyle Oscar'ı çok haklı bir şekilde kucaklamış.

İLGİNÇ BİLGİLER
* Ralp Fiennes'a yanık görüntüsünü elde etmek için yapılan makyaj 5 saat sürmekteymiş. Sadece kafasının görünüp vücudunun örtünün altında kaldığı sahnelerde bile pek sevgili Fiennes, tüm vücuduna yanık makyajının yapılmasını istemiş. Karaktere girecek adam, önemli.

IMDb puanı ve sırası : 7,4 - 1315

     Adını taşıyan şarkısıyla birçoğumuzun diline dolanmış olan Prensesin Uykusu, ünlü yönetmen Çağan Irmak'ın bizlere ve Türk Sinemasına güzel bir armağanı niteliğinde. 2010 yapımı film, çok harika oyuncuları barındırmakta. Sevinç Erbulak (Kuzenler dizisini sevenler yorumlarda ses versin :) ), Güldür Güldür le daha çok kişiye ulaşan Çağlar Çorumlu, usta oyuncu Genco Erkal... Aziz, bir kütüphanede memur olarak çalışmaktadır. Yaşadığı evin üst katına taşınan bekar anne Seçil ve kızı Gizem ile biraz da olsa neşe bulan dünyalar tatlısı Aziz'in mutluluğu, Gizem'in daldığı derin uykuyla gölgelenir. Küçük kız uykudayken yer yer masalsı karakterlerle buluştuğumuz filmde, oyunculuklar muazzam. Öyle ki, basit bir konusu olsa da kendisini izlettiriyor. Uyku sürecinde Aziz ve Seçil'in yakınlaşması, Genco Erkal'dan apayrı bir oyunculuk seyri, müzikler, Redd... Sonu ağlatmalı filmlerden. 

IMDB puanı : 6,8

     Afişinin saçmalığına aldırmayıp izlediğim 2013 yapımı Gus adlı film, keşke o saçmalığa aldırsaydın Seda dedirtti. Çocukları olmayan tatlı çiftimizin yakın bir arkadaşı, istemeyerek hamile kalır. Oldukça klişe bir senaryoyla, tabii ki bebeği ailemiz sahiplenir. Hamilelik sürecinde de yanlarında kalmasını istedikleri arkadaşları oldukça çılgın biri aslında. Bu zaman zaman onlara sıkıntı yaratsa da, gün gelir doğum gerçekleşir. Ahh ah, ama annelik duyguları, arkadaşınıza ciddi bir kazık atmanıza engel değilmiş! Yakışmadı seni kızıl şeytan! İzlemeyin. Sıkıcıydı.


IMDb puanı : 5,1 :(

     Peki kısa bir filmle devam etmeye ne dersiniz? Wedding Cake, 2013 yapımı çok ama çok tatlı bir kısa film. Düğünlerde afiyetle yediğimiz pastanın üzerini süsleyen gelin ve damat figürleri, düğün yerine gelene kadar kutunun içinde canlanırsa ne olur? Şahane bir görsel şölen olur :D Resmen evliliğin her aşamasını yaşayan minyatür gelin ve damadımız, zaman zaman tutkulu birer aşık, zaman zaman birbirlerine düşman iki karı koca olurlar. Full versiyonunu bulamadım ama şuraya bıraktığım linke tıklayarak, neyden bahsettiğimi anlayabilirsiniz :) 




Yazımın sonuna kadar okuduysanız öncelikle çok teşekkürler :) Anlattıklarımın arasından izledikleriniz ya da izlemek istedikleriniz var mı? Son zamanlarda neler izlediniz? Seda şuna da bi bak dediğiniz neler var tatlı yorumlarınızı bekliyorum. Beni çok mutlu ediyo da :)
Tekrar görüşmek üzere, kendine iyi bak :)

NELER İZLEDİM #28



Merhaba. Şu soğuk günlerde dışarı çıkıp gezmek hiç içimden gelmediğinden ve de işimin yoğunluğundan dolayı halim kalmadığından  iş-ev arasında gidip gelen hayatımı tek renklendiren şeyler film/kitap. Bolca izleyip, okuduğumdan paylaşacak da çok şeyim var. Hadi haftanın beşliğine buyuralım!

     2005 yapımı, bol ödüllü ( Plutzer ve Tony'nin de mevcut olduğu) bir tiyatro oyunundan uyarlama olan Proof, inandırıcılığın sınırlarında bizi bolca gezdiren bir film. Başrollerde Gwyneth Paltrow (aşkım) , Antony Hopkins (aşkım 2) ve Jake Gyllenhaal var ki, Onları izlemek şahane. Babası büyük bir matematik dehası olan Catherine, O'nun ölümüyle içine kapanmış ve yalnız yaşamaktadır. Babası ölmeden önce fazlaca dehadan ileri gelen delilikle savaşmaktaydı. Bu delilik az biraz da olsa Catherine' e de bulaşmış olabilirdi. Hep babasının başarılarının gölgesinde kaldığı için kendisinin de matematikte başarılı olduğunu gösterip kanıtlaması oldukça zorlayıcı olacak! Çoğu yerde 'acaba' larla boğuşacağınız, neyin doğru olduğunu anlamaya çalışırken akıp giden bir film. Güzel bir alternatif.


IMDb sırası ve puanı :  0 - 6.8

       2011 yılından komik ve bir o kadar çerezlik What's Your Number ile devam! Korkunç Bir Film serisiyle yıldızı parlayan (klişe laflarım nasıl?) Anna Faris ve genellikle görüldüğünde kızlarda iç çekmeye neden olan Chris Evans başrollerde. Ally, kız kardeşinin bekarlığa veda partisinde oynadıkları oyunda, gruptaki tüm kızlardan çok daha fazla :D erkekle yattığını öğrenir. Bunun üzerine bi karar alır; başka hiçbir erkekle yatmayacak ve evleneceği son adam bu yattığı erkeklerden biri olacaktır. Karşı komşusu bizim yakışıklı Chris, O'na eski sevgililerini bulmasında yardım edecektir. İşte filmde bu erkeklerle olan hikayelerini, nasıl ayrıldıklarını ve neden tekrar bir araya gelemeyeceklerini izliyoruz. Bu süreçte Chris ve Ally birbirlerine aşık olurlar ancak başka hiçkimseyle yatmama kararı Ally' yi geri çeker. Ama bi dakka, ya Ally sayı sayarken bi hata yaptıysa?

IMDb sırası ve puanı :  1793 - 6.0
İLGİNÇ BİLGİLER
* Anna Faris; gerçek hayatta, filmde eski sevgililerinden birini oynayan Chris Pratt ile evli.
* Düğünde arkada çalan grupta bir Türk müzisyen vardı. En sondaki akışta farkettim. Adını şimdi bulamadım ama o zaman araştırmıştım. Başarılı bir müzisyenimizdi.

     Scarlett Johansson'un unutulmaz bir oyunculukla arz-ı endam ettiği Under the Skin, 2014 yılının ses getiren filmlerinden biri olmuştu. Dünyaya gelip, insan formuna bürünüp, güzelliğini kullanarak arabasına çektiği otostopçuları bir güzel öldürüp kendi gezegenine götürme planı olan bir uzaylı olarak izlediğimiz Johansson, her uzaylı keşke senin gibi olsa dediğimiz türden:D Oldukça basite indirgenebilen bir konuya sahip Under the Skin için, benim görüşlerim ortalamayı pek geçemedi. Filmin yönetmeninin aslında başarılı bir klip yönetmeni olduğu düşünülürse, sahnelerde bu etkiyi görmek mümkün. O nedenle sekanslar bazen çok uzayıp, anlamsızlaşabiliyor. Kafayı çok yormayan, kaliteli bir film izlemek izleyenler için not edilesi. Ancak bu basit konunun altında yatan derin anlamları da unutmamak lazım. 

IMDb sırası ve puanı : 755 - 6.3
İLGİNÇ BİLGİLER
* Johansson'un güzelliğiyle arabasına çektiği karakterler aslında gerçek oyuncular değilmiş. Yönetmen arabaya gizli bir kamera yerleştirmiş. Farkına vardıklarında açıklamışlar bir filmde olduklarını. Tabi Johansson'u da nasıl tanıyamamışlar orası muamma.
* Filmin hazırlık aşaması, yaklaşık 9 sene sürmüş.
* Steven Schneider'in yazdığı "1001 Movies You Must See Before You Die" adlı kitabına da dahil olmuş.

     İsmi ve afişi karşıma sıkça çıkan District 9, bir de Deep'in blogunda karşıma çıkınca izlemeden edemedim. Yine uzaylıları işleyen bir film. Dünyaya inen bir uzay gemisi, gitmeye de hiç niyeti yok. Toplum içinde karışıklıklara neden oldukları için, 9. Bölge denilen yerde lanet bir şekilde yaşamaya zorlanmaktalar. Yani tabi onlar da zararlılar filan ama, vahşi uygulamalara maruz bırakılıyorlar. Neyse efendim; bu bölgenin sorumluluğunu alan Wikus'a, bir gün oradayken yaşanan karmaşada bir sıvı bulaşır. Ne olduğunu başta anlayamaz ama zaman geçtikçe kendisinde bazı değişimler başlar. Kusar, uzuvlarında farklılaşmalar olur vs. Bunun yetkililer tarafından anlaşılmasıyla yakalanır, uzaylı muamelesi görür, karısı olacak şerefsiz de terkeder adamı. Wikus pes etmez ve kurtulmak için uzaylılarla beraber, insanlara karşı savaşır. Sonu o kadar etkileyiciydi ki, sırf bunun için izlemenizi öneriyorum.

IMDb sırası ve puanı : 1079 - 8.0
İLGİNÇ BİLGİLER
* Filmin yapımı sırasında 6 farklı son belirlenmiş.
* Bu film de "1001 Movies You Must See Before You Die" adlı kitaba dahil olmuş.

     Yine Deep'ciğim sağolsun güzel bi film daha keşfettim. 2002 yapımı Cate Blanchett'in senaryoyla beraber omuz omuza başarılı bir film çıkarttığı Heaven, heyecanı yüksek tutan cinsten. Öğretmen olan Philippa, kocası ve birkaç öğrencisini elinden alan uyuşturucuyu satan adamı bulmuştur. Ancak polise yüzlerce ihbarda bulunmasına rağmen adam yakalanmamıştır. İntikamını kendisi almak isteyen Philippa, yanlış bir plan yapınca suçlu konumuna kendisi düşer ve tutuklanır. Bu tutukluluk sırasında dillerini bilmediğini söyler ve tercüme eden Flippa ile aralarında gizliden gizliye bir anlaşma başlar. Kadına aşık olan genç polis, O'nu kurtarmak için işinden vazgeçer ve beraber oldukça bilinmez bi kaçışa kalkışırlar. Filmi çok ama çok beğendim. Blanchett'in oyunculuğu efsane ötesiydi. Bence, az kişinin bildiği güzel filmlerden. Mutlaka izleyin. 

IMDb sırası ve puanı : 0 - 7.1

Yağmur eşliğinde yazdığım yazımın sonuna geldik. Sıkılmadan okuyup, bu cümleye kadar geldiyseniz çok teşekkür ederim. Ben şimdi kız kardeşimle yağmura inat dışarı çıkıp puding alıcam :D Hemen yapıp, akşama da üzerine muz doğrayıp yemek gibi oldukça basit bir planım var, ama çok mutlu eden bir plan. Sizin planlar neler, bugün neler yaptınız, filmleri beğendiniz mi, arasında izledikleriniz var mı, hepsini hepsini merak ediyorum. Yorumlarınızı bekliyorum. Görüşmek üzere.






NELER İZLEDİM #27


Son üç haftanın en sakin pazarından merhabalar. Bugün dışarı çıkmak yerine evde kalıp, uzun bir kahvaltı yapıp, biraz kendime vakit ayırıp, bloglarda vakit geçirme planımı yürürlüğe koydum. Sizlerle de konuşmak istediğim için bir beşlik yazısı hazırlamak istedim. Buyrunuz efendim.

     Marvin's Room, 1996 yapımı, içerisinde Oscar dahil bir çok ödüle sahip olan dev oyuncuları barındıran, dram ağırlıklı bir film. Genç yaşta hasta babasına bakmak istemeyip sorumluluklarından kaçan Lee, kendisine yeni bir hayat kurmuştur. Yeni hayatı da maddi zorluklar, kötü bir eş ve sorunlu bir evlat yüzünden çok da iyi gitmemektedir. Ama bir gün, kalıp babasına bakmayı tercih eden kız kardeşinden hüzünlü bir çağrı alır. Kardeşi kan kanseridir ve uygun ilik için O'nu ve çocuklarını eve çağırır. İşte, iki kız kardeş arasında geçen yer yer suçlayıcı, ardından bağışlayıcı, sorunlu bir yeğenle teyzesi arasında geçen iyileştirici sohbetler ve hasta babanın hepsinde yarattığı merhamet filmin devamı. Bir tiyatro oyunundan uyarlama olan film, Leonardo DiCaprio'nun asi gençliğini özleyenler için de güzel bir alternatif :)

IMDb sırası ve puanı : 4508 - 6.7

     Klişelikten bir tık da olsa uzaklaşmayı başarmış 2014 yapımı bir filmle devam. Kendime İyi Bak, ismi üzerine biraz düşündüren, afişini görünce de bir izlesem mi izlenimi uyandırdı bende. Şimdi konuyu anlatsam kesin spoiler filan veririm çünkü o derece keskin noktaları var. Durduk yere film zevkinizi mahvetmiyim :D Yani genel olarak konu şu; evlenmeye hazırlanan bir çiftimiz var. Davetiye kısmına geldiklerinde erkek, üniversite arkadaşlarıyla buluşur ve eski sevgilisi hakkında duyduklarıyla kafası bi güzel karışır ve işin peşini bırakmaz. Tabi bu aşamada flashback in allahını yaşıyorlar. Ben filmlerde seviyorum flashbackleri. Begüm Birgören, Onur Öztürk ve Aslı Tandoğan'ın oyunculukları çok iyiydi. 


SEVDİKLERİM

Bu filmde daha önce hiç denk gelmediğim bi şey vardı. Mesela flashbacklerde görüntü önce siyah-beyaz, sonra renkleniyor, ardından tekrar siyah-beyaz a dönüyor. Bu renk geçişlerini sevdim. Farklı geldi, ortama hava kattı :D

IMDb sırası ve puanı : 0 - 6.3

     2008 yapımı, Richard Gere ve Diana Lane'in Unfaithful filminin rövanşını aldığı söylenen :) romantik bir film Nights in Rodanthe. Kocasıyla boşanmanın eşiğinde olan Adrienne, yakın bir arkadaşının küçük oteline birkaç günlüğüne göz kulak olmak için Rodanthe'ye gider. Otelin o haftasonu tek misafiri doktor Paul'dür. Otel küçük olduğu için kahvaltıyı, yemeği, çayı, kahveyi hep Adrienne yapmaktadır. E böyle sıcak, tatlı bir ortamda iki yetişkinin yakınlaşması çok normal.(filmlerde!) Sohbetti, muhabetti, şaraptı, fırtınadan korunmak için koynunda saklanmasıydı filan derken, baya baya birbirlerine aşık olurlar. Ancak Paul, kendi gibi doktor olan oğluna yardıma gidecektir. Neresiydi şimdi tam hatırlamıyorum da, uzak bi ülkeye işte. Bu süreçte sürekli mektuplaşırlar, adeta liseliler gibi. Derken bir gün Paul'ün mektupları kesilir. Acaba neden ? İzleyin ve cevabı bekleyin. Ağlatabilir.

IMDb sırası ve puanı : 0 - 6.0

     Akıllara durgunluk veren, artık kült olmuş bir film Mr. Nobody. 2009 yapımı, başrolde oyunculuk dersi veren Jared Leto. Muhtemelen izlemişsinizdir de, yani hani izlemediyseniz hemen bi not alın. Ben filmlerde paralel sonları seviyorum, bu filmde paralel sonun allahı mevcut. Küçük bir oğlan çocuğu olan Nemo, ayrılan annesi ve babası arasında kalır. Babasıyla kalırsa ne olur, annesiyle giderse ne oluru izlediğimiz film, bize her seçimin hayatımızda ne denli büyük farklılıklar yaratabileceğinin güzel bir dersini veriyor. Ergen Nemo ve yetişkin Nemo'nun birbirinden farklı hayat hikayeleri çok zekice kurgulanmıştı. Kafanız çok karışıyo bi kere onu söyliyim. Çok sakin ve kafanızın rahat olduğu bi zamanda izleyin. Süresi de 2 saatten uzun olunca, size arkanıza yaslanıp bu muhteşem film ziyafetini çekmek kalıyor.


SEVDİKLERİM

* Nemo'nun hayatına giren üç kadının da farklı renklerle karakterize edilmesine bayıldım. Kırmızı-aşkı, mavi-depresifliği, sarı-hırsı ifade etmekteymiş. 

* Jared Leto'nun özellikle akıl hastanesi sahnelerindeki oyunculuğu beni çok rahatsız etti. Rahatsız etti derken kötü anlamda değil, baya baya o içinden çıkılamaz kaosu bakışlarıyla bana hissettirdi. Adam büyük oynamış.

IMDb sırası ve puanı : 851 - 7.9





     Çöp.







IMDb sırası ve puanı : 0 - 4.1

Yorumlaşmak ve karşılıklı olarak bir şeyler paylaşmak, şu blog işinin en güzeli. Okuyan herkese çok teşekkürler. Haftanız sorunsuz ve güzel geçsin!




NELER İZLEDİM #22

Balkonumda şuan beni uzaktan uzaktan kesen bir kuşla beraber yazdığım yazıma hoşgeldiniz. Harika bir pazar tatili olmasa da, evde olmanın keyfi ayrı. Hele bi de erkenden işlerinizi halledip, soğuk bir içecek alıp, bloglara dalmanın keyfi paha biçilemez. Eğer siz de bir şekilde bu pazar benim bloguma daldıysanız, yeni bir yazıyla karşılamak isterim sizi. Buyrunuz efendim.

öteki kadın
     2014 yapımı, başrollerinde yaşlanmayan kadın Cameron Diaz, tüm sevimliliğiyle Leslie Mann ve aptal sarışın formülasyonuna cuk oturan Kate Upton var. Yakışıklı ve evli bir adamın, karısından gizli kaç ilişkisi olabilir? Gördüğünüz gibi tek değil ve kadınların da birbirlerinden haberi yok, aşırı aşıklar. Ama bir gün gerçeğin farkına varıp, üçlü bir voltran oluşturmaya karar verirler ve işte o zaman eğlence başlar. Cameron Diaz'ın bence pek bi numarası yoktu. Başarılı oynamış evet ama bence filmin yıldızı Leslie Mann'di. Ses tonuna, hareketlerine, mimiklerine, saf hallerine bayıldım. Yaşadığı panik atak sahnesine deli gibi güldüğüm bu kadını daha çok izlemek istiyorum. Eğlenceli, çıtır çerez bir film. Adamın başına gelenler içinizi rahatlatacak emin olun:) Yaşasın kadınların gücü. *Bonus olarak Nicki Minaj ve kalçası da filmde.

360 filmi
   
  Birbirine bağlı hayatlarla ilgili filmleri, şu blogu açıp, araştırmalarımı derinleştirince ne kadar çok sevdiğimi farkettim. İşte 360 da onlardan biri. Filmin açılışı, ünlü olmak isteyen bir kenar mahalle kızıyla yapılıyor. Ardından bambaşka hayatlara dokunuyor. Kocasını aldatan işinde başarılı bir kadın, karısını aldatmanın eşiğinden dönen bir koca, yıllardır kızının cesedini arayan bir baba, yıkılmak üzere olan bir evlilik. Öyle noktalarda birbirlerine bağlanmışlar ki, vay anasını dedim. Anlatıcak belli bir konusu yok. Dediğim gibi içerisinde bolca konu var. İzlemeyi bayadır ertelediğim bir filmdi. Güzel, sakin bir alternatif. 2011 yapımı bu film önerdiklerimden !



gloria filmi
     Bu yazının yıldız filmi sanırım Gloria. 50li yaşlarında, kocasından boşanmış, iki yetişkin çocuk sahibi Gloria'nın tek eğlencesi, akşamları süslenip, kendi yaşıtlarının katıldığı dans partilerine katılmaktır. Böyle akşamlardan birinde kendisi gibi bir adamla tanışır ve romantik, tutku dolu bir ilişkiye başlar. O yaştan sonra da bazı şeyler bitmiyormuş görmüş oldum :D İlişkileri devam ettikçe aslında kendini de yeniden keşfeden Gloria, durması gereken yeri, isteklerini farkediyor ve o yaştan sonra hayatını kendisi yönlendirmeyi öğrenen bir kadın olarak karşımıza çıkıyor. Kadının yalnızlığı bazen içime dokunsa da, bravo da dedirtti. 2014 yılı Oscar'larında Şili adına en iyi yabancı film kategorisinde yarışan Gloria, festivallerden bir çok ödülle dönmüş. Tek eleştirim, gözlüğü kadını çok karikatürize etmiş :/ İzlenesi.

senin hikayen film
   

  Oldukça klişe, Türk filmlerine yakışır bir senaryo Senin Hikayen. Sevmedim diyemem, işten geldiğimde izledim. Keyifliydi. Oyunculuklar başarılı, müzikler güzel, konu çok bizden. Çocuk yapıp yapmamaya karar veremeyenler izlerse belki içlerinde bi kıpırtı hissederler, ne biliyim. Tek bir sahnesi içime çok oturdu, konu çok bizden dedim ya, işte bu cümleler de tam benden... Ne kadar güzel "sana ihtiyacım var" diyor. Hafif bir kızgınlık mevcut!






düzenbaz
     1970li yıllarda yaşanmış gerçek bir olaydan yola çıkılarak çekilen filmimiz 2013 yapımı American Hustle. İşlerinde oldukça başarılı olan dolandırıcı bir çift, maalesef bir gün yakalanırlar. Hapise girmemek için yapmaları gerek bir şey vardır: FBI için çalışmak. Kendileri gibi bu işin kurdu olmuş insanları ortaya çıkarmak için planlar yaparlar. Açıkçası ben olayları çok kavrayamadım. Bu ilk kez başıma gelen bir olay değil, daha önceki yazılarımda da anlamadığım bir çok film olduğunu görmüşsünüzdür :D Filmde en çok beğendiğim Christian Bale'in ve  Jennifer Lawrence'ın efsane oyunculukları. Amy Adams'ın da hakkını yemek istemiyorum. Yaptığı o bronz makyajlar, saçları... Dehşet bir güzellik. Gördüğünüz gibi konudan çok oyunculara dadanmışım :D Ama başarılı bir film olduğu kesin.


Bu haftaki pazar beşliğimizin sonuna geldik. Benim gazoz da bitti zaten. Yeni neler izlemişim, sırada hangi filmler var merak ediyorsanız sağ taraftaki rengarenk afişlerin bulunduğu yere bakabilirsiniz  Herkese mutlu bir pazar ve sakin bir haftaiçi diliyorum. Görüşmek üzere '

NELER İZLEDİM #21



Öyle bir boşluk hali işte. Ne izletir, ne okutur, ne yazdırır.
Denemeye değer.
Kendine gelmeli.

     Inside Llewyn Davis, afişine oldukça aşina olduğum, izlediğimde vay anasını Coen Kardeşler diyeceğime emin olduğum bir filmdi. Beni yanıltmadı. 2013 yapımı Türkçesi "Sen Şarkılarını Söyle" olan film. bizi 1961 lere götürüyor. Tatlı mı tatlı bir folk sanatçısı olan Llewyn Davis, New York piyasasında kendine bir yer bulmaya çalışmaktadır. Bazen yatacak bir yer bile bulamazken, elinde komşularının kedisiyle ordan oraya savrulmaktadır. Bi kere filmin müzikleri nefis ötesi. Başrol oyuncusu Oscar Isaac'in sesi öyle harika ki, film bittikten sonra youtube'dan mutlaka aratıp parçaları dinleyeceğinize eminim. Filmde bonus olarak güzellikten baş döndüren Carey Mulligan ve  Justin Timberlake var. Adeta bir sepya efektiyle çekilmiş gibi görünen filmi sessiz sakin bir akşamınızda kaçırmayın derim.

     Harika bir bağımsız filmle devam edelim. Krugovi (Kesişen Hayatlar), 2013 yapımı, 2014 yılı yabancı dilde en iyi film kategorisinde Sırbistan adına Oscar'a aday olmuş. 1993 yılı Bosna'sındayız. Sırp asker Marko, asker arkadaşları tarafından yolun ortasında dövülen bir müslümanı kurtarmaya çalışırken öldürülür. Marko'nun hayatına bir şekilde değmiş insanların yıllar içerisindeki kesişen hayatlarını oldukça başarılı bir zincirle izliyoruz. Marko'nun yalnız yaşayan babası, o çok sevdiği nişanlısı, kurtardığı müslüman bakkal, doktor arkadaşı, kendisini öldüren şerefsiz asker arkadaşı... Sakin sakin ilerleyen ama içinize işleyen hikayelerle sizi sarıp sarmalayan en güzel bağımsız film örneklerinden. Listeye ekleyin.


     Baştan söylüyorum, bu filmi izlemeden hayatınıza devam etmeyin. Çok keyif aldığım, başucuma koyduğum filmlerden Lunch Box (Dabba/Sefer Tası). Hindistan yapımı bu film, çok keyifli bir konuya sahip. Ülkede, her gün kadınlar eşlerine öğlen yemeklerini sefer tasında yolluyorlar. Ama bu iş güçlü bir taşıma ağı içeriyor, görünce şaşırıcaksınız :D Amcalar, sefer taslarını evlerden alıp tek tek sahiplerine ulaştırıyor. İşte böyle bir gün, kocasından ilgi isteyen Ila'nın özene bezene hazırladığı tas, hayattan sıfır zevk alan, emekliliğini bekleyen Saajan'a ulaşır yanlışlıkla. Kısa bir süre sonra yanlışlığı fark ederler ve aralarında ufak notlaşmalar başlar. Birbirlerini hiç görmeden aralarında güçlü bir bağ oluşan ikilinin sonunu merak ediceksiniz. Ve de çok seviceksiniz, biliyorum.

     Sevgili Deep'in blogunda gördüğüm ve izlediğim 2011 yapımı bir film Sound of My Voice. Psikoljik bilim kurgu tadındaki filmin yönetmeni Zal Batmanglij. Senaryo ise Zal ve filmin başrol oyuncusu Brit Marling'e ait. Gelecekten geldiğini iddia eden bir kadın, kadının kurduğu gizli bir tarikat, her gün onu dinlemeye gelen onlarca insan... Gazeteci bir çift, bu kadının ve tarikatın haberini yapmak isterler. Onlar da meraklı birer tarikat üyesi gibi görünüp, içlerine sızarlar. Amaçları tamamen tarafsız bir şekilde ortamı gözlemek olsa da, zaman ilerledikçe onlar da kapılmaya başlarlar. İçeriye girerken yaptıkları el hareketlerine bayılmış olsam da, film için mutlaka izleyin diyemiyorum. Ben beğendim ama herkes sevmeyebilir. Canım Deep'in yazısını şurdan okuyabilir, bir de ondan dinleyebilirsiniz.

      Benim en sevdiğim oyuncu kesinlikle Julianne Moore, bu kadına hayranım! Evde yalnız olduğum bir akşam, ne izlesem acaba diye düşünüp, benim keyfimi yerine getirecek tek insanın Moore olduğuna karar verdim, açtım hemen Still Alice'ı. Bir çok yerde mutlaka okumuşsunuz. Büyük ses getiren filmlerdendi. Üniversitede başarılı bir profesör olan Alice'in, çok sevdiği bir eşi, kalabalık da bir ailesi vardır. Bir süre sonra günlük hayattaki en basit şeyleri unuttuğunu fark eder. Bu iş sıklaşınca hemen bir doktorla görüşür. Hastalığı gittikçe ilerleyen Alice, alzheimer olduğu gerçekleğiyle yüzleşir. Dehşet bir oyunculukla bize hastalığı resmen yaşan Moore'a hayran olmak dışında, hastalık hakkında çok doğru ve ilginç bilgiler de öğreniyorsunuz. Annemin de çok beğendiği bir film oldu. Anne-kız tavsiye ediyoruz.


     Filmlerime geri dönmenin keyfini yaşıyorum, Tabii aynı zaman da sizlere de kavuşmanın keyfi hiçbir şeyde yok. Tekrar çok içten merhabalar. Yorumlarınızı bekliyorum. Görüşelim, mutlaka.




NELER İZLEDİM #19

   

 Baharı sevmem ama en sevdiğim ay mayıstır. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu derseniz, cevabım yok. Yaşadığım en güzel mayıs da değildi ama farklı olduğu kesin. Film izleme bakımından kısır bir döneme de girmiş olsam, telafisi mümkün. Neler izledim okumak ister misiniz?

     Allahım afişin salaklığına bakın ya :D Aylar önce Nacho Libre'nin kamera arkası görüntülerini izlemiştim. Ne değişik film demiştim. Sonra filmi de izlemek kısmet oldu. Absürt komedide belki de en başarılı aktörlerden biri olan Jack Black'i çok severim. School of Rock gönlümün efendilerindendir. Bilenler bilir, bilmeyenleri şöyle alalım . Nacho, yetimlerin yaşadığı bir manastırda büyümüştür. Kendisi gibi yetim olan çocuklara yemek yaparak yaşamını sürdürmektedir. Bir gün çocuklara daha kaliteli yemekler yapabilmek için çok para kazanmayı aklına koyar ve bunu da güreşerek kazanacaktır. Film komik ve absürt olmasının yanında bence çok naif bir konuya sahip. Nacho'nun saflığı, rahibeye aşkı falan çok hoştu. Bi de soundtrackleri kesinlikle çok başarılı. Filmi almış götürmüş. 2006 yapımı bu film, önerdiklerim arasında.

     Çoğu kişinin 1989 yapımı bu filmden haberi olduğunu sanmıyorum. Başrollerde Robert De Niro ve Sean Penn ve bonus olarak Demi Moore'un botoxsuz gencecik hali var desem? Ned ve Jim, bir hapishanede mahkumdurlar. Karşılarına bir fırsat çıkar ve kaçmayı başarırlar. Bir anda kendilerini bir kilisede rahip olarak bulurlar. Başta ayak uydurmakta zorlansalar da yavaş yavaş alışırlar. Tabii yanlış anlaşılmalar, polisten saklanma çalışmalar da devam eder. Yaşadıkları yerden de kaçmaya çalışırken başlarına gelmeyen kalmaz. Tamam melek değiller ama bence çok kötü insanlar da değillerdi. Polis daha kötüydü :D Ben Ned ve Jim'i sevdim. Ama eklemem gereken bir şey var ki; Sean Penn gençken ne çirkinmiş be. Herkes beğenmeyebilir ama ben sevdim. Sakin bir alternatif.

     Biyografi seviyorum, hele de filmde ayrı seviyorum. Bu seferki film, eski Amerikan başkanlarından Franklin Roosevelt hakkında. Roosevelt, başkan olmadan önce, seçim kampanyaları filan düzenlerken, bir gezisi sırasında çocuk felcine yakalanır. Artık yürüyemez hale gelen Roosevelt'in en büyük destekçisi, hastalıktan önce aldattığı (Allahın olmayan sopası yine devrede) karısı Eleanor Roosevelt'tir. Bir süre izole bir hayat yaşayan Franklin, bir kaplıcadan davet alır. Şansını denemek için yola çıkar. Artık burdan sonra kendisine inancı geri gelir. Kendisi gibi hasta olan insanlarla beraber her gün egzersizler yapar. Yürüme yetisini yavaş yavaş geri kazanan Roosevelt, bu hastalıkla ilgili bilinçlendirme çalışmaları da yapar. Sırada, Amerika'ya başkan olmak vardır. Bir TV filmi olan Warm Springs'in 3 Altın Küre adaylığı mevcut. Başarılı bir biyografik film örneği.

     İsmiyle beni kalbimden vuran 2013 yapımı Labor Day var sırada. Kocası tarafından aldatılınca oğluyla beraber bir başına yaşayan yalnız bir anne rolünde pek sevgili Kate Winslet var. Bir gün alışveriş sırasında yaralı bir halde olan Frank ile yolları kesişir. Frank, kaçak bir suçludur ve anneyle oğlunu tehdit ederek evlerinde saklanır. Yaşından büyük sorumlulukları olan oğul Henry hem asosyal annesini idare etmek hem de bu suçluyla baş etmek zorundadır. Ortam yavaş yavaş ısınmaya başlar ancak televizyonda sürekli Frank'in fotoğrafları dönmektedir. Zaman geçtikçe anne Adele ve Frank arasında tutku dolu bir aşk başlar. Aslında Frank'in göründüğü kadar kötü biri olmadığını düşünen anne oğul için Frank, yitirilen bir eş ve bir baba görevi görmektedir. Daralan çember, bu üçlüyü birbirinden ayıracak mıdır acaba? İzlenesi.




   Tek kelimeyle ÇÖP. Böyle vasat bir film olamaz. Konusu resmen "ay siz yorulmayın biz daha filmin ortalarında katili açıklayalım" tadında. Bi de en sonda güya yaptıkları zekilikleri tek tek açıklayan suçlu yok mu aman allahım. Sakın izlemeyin.





     Son zamanlarda izlediğim filmlere göz atmak ve sırada hangi filmler olduğunu görmek isterseniz, sağ tarafta sizi rengarenk bir kısım bekliyor. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. Yorumlarınızı bekliyorum.

Instagram: merababenseda

NELER İZLEDİM #18

     

Geçen hafta sekteye uğramış olan yazı dizimiz, bu hafta gecikmeli de olsa karşınızda. Bu arada neler izlediğimi, haftaya hangi filmleri yazacağımı merak ediyorsanız, blogun sağ alt tarafında izlediğim filmleri görebilirsiniz. Hadi konuşalım biraz, özledim.

     Tom Hanks'i çok sevdiğimi blogumu düzenli okuyorsanız, biliyorsunuzdur. Kendisi gizli aşklarımdan :D Larry Crowne, 2011 yılında vizyona girmiş bir romantik komedi. Başrolde Hanks'e o koca ağızıyla Julia Roberts eşlik ediyor. Bir markette yıllardır çalışmakta olan Larry (Tom Hanks), işine son verildiğini öğrenir. Sebep ise yerine artık üniversite mezunu birinin getirilmesidir. Eşinden de boşanmış olan Larry, bu ikinci yıkım karşısında afallamış ama pes etmemiştir, o yaşından sonra üniversiteye başlamaya karar verir. Mercedes ise işinden bıkmış, eşiyle sorunları olan, Larry'nin derslerine giren üniversite hocasıdır. Gün geçtikçe aralarında farklı bir bağ oluşan bu iki yetişkin için, hayat artık yeni bir dönemece girmiştir. Larry'nin genç arkadaşlar edinip kendini yeniden bulması ve Mercedes'e de enerji vermesi, yeni bir aşk için güzel sinyaller değil de nedir. Hanks'in tişört üstü gömlek, kemik gözlük ile oluşturduğu tarzına bayıldım. Kendisi ayrıca filmin yönetmeni. Çerezlik, tatlı bir film.

     2011 yılıyla devam ediyoruz. Özcan Alper'den bir festival filmi Gelecek Uzun Sürer. İstanbul'da bir üniversitede müzikle ilgili araştırmalar yapan Sumru'nun yolu, ağıt derlemesi için Diyarbakır'a düşer. Burada korsan DVD satışı yapan Ahmet'le tanışır. Ahmet, Sumru'ya kaynak bulması konusunda yardım eder. Üstü kapatılmış, yarım kalmış kürt ailelerinin sorunlarını dinlerler. Sumru'ya şehirdeki arşiv görüntüleri bulan Ahmet'in hayatına da uzaktan baktığımız film, sessiz sedasız ilerliyor. Her defasında Sumru'nun içindeki açığa vurmadığı yarasına bir darbe de vurulsa, araştırmasına Hakkari'deki bir dağ köyünde devam eder. 18. Adana Altın Koza Festivali'nden 5 ödülle dönen bu film, SİYAD ve Yılmaz Güney Özel Ödülü'nü de topladı. Festival filmi severler kaçırmasın.

     Whiplash ile gönlümüze taht kuran Miles Teller'dan romantik bir film The Spectacular Now. İlk başta afişiyle gönlümü çalan, mutlaka izlemeliyim dediğim film, beklentilerimi tamamen karşıladı. Sutter (Miles Teller), hayatı kafasına göre yaşayan bir liselidir. Kız arkadaşının kendisini terk etmesiyle alkolün dozunu kaçıran Sutter, sabah bir bahçede Aimee tarafından uyandırılır. Aimee, bilim kurgu okumaktan hoşlanan, güzel ama sessiz bir kızdır. Sutter'la aralarında bir çok fark olmasına rağmen güzel bir ilişkiye başlarlar. Sonunun nereye gittiği belli olmayan bu ilişkide pürüzleri Sutter çıkarsa da, hep sevdiğinden yaptı garibim. Teller'ın o zamanlardan harika bir oyuncu olacağı belliymiş. Çocuk oynamıyor, yaşıyor. Küçük de bir not: Film başlamadan Teller ile oynayacağını duyan Shailene Woodley ilk başta filmi kabul etmese de, şimdi artık çok sıkı iyi dost olmuş durumdalar. Bu naif filmi mutlaka izleyin.

     Çekimser olarak izlemeye başladığım The Italian Job, beni şaşırtmayı başardı. 2003 yapımı bu film, adeta bir yıldızlar geçidi. Charlize Teron, Mark Whalberg, Jason Statham, Edward Norton... Uzar da gider. Crocker, bir soyguncu çetenin başıdır. Elemanlarıyla başarılı soygunlara imza atan adam, son soygununda öldürülür ve çaldıkları bütün altınlara da el koyulur. (kim öldürdü söylemem!) Elemanları bunun intikamını almak için bikaç sene sonra bir araya gelir ve yardım istedikleri biri daha vardır. Crocker'ın kızı Stella. Stella, kilit konusunda bir uzmandır. Bu özelliğini kullanarak çeteye yardım eder. Mini Cooperların filmin bir diğer başrolü olduğunu söylemek lazım. Zira o kaçış sahnelerinde çok iyi iş çıkardılar. Charlize Theron'a da bravo valla, dehşet sürüyo arabayı :D Güzel bir aksiyon. Kaçırmayın.

     Aylarca fragmanlarına boğulduğumuz, Büşra Pekin ve Murat Boz'lu fotoğraf görmekten bıktığımız, sonucunda da çok şişirildiğine tanık olduğumuz bir film Hadi İnşallah. Pucca'nın kitabından filan uyarlanmış sanırım, hiç de sevmediğim bir kitap tarzıdır. Ama 3 kız kardeş evde hamburger gecesi yaparken hiç ağlak, aksiyon vs ye girmeyelim biz dedik ve açtık Hadi İnşallah'ı. Konusunu biliyosunuzdur. Bir tv kanalında muhabir olarak işe başlayan Pucca, Pekmez'e aşık olur. Ama çocuk ona pek de bakmaz. Aralarında gelişenler işte. Bu tv kanalı muhabbeti filan bana Morning Glory'yi hatırlattı biraz. Onun da yazısı şurda . Büşra Pekin'i severim. Tiyatroda da izlemişliğim var, oyunculuğu başarılı. Filmde çok da sırıtmadı aslında, güldüm kendisine ama konu çok vasattı. Cezmi Baskın'la filmi biraz kurtarmışlar. Onun dışında vakit geçirmelik bir film. Sinemada iyiki izlememişim.