NELER İZLEDİM #57



Herkese merhaba! Yepyeni 5 filmle beraber geldim. Özledim konuşmayı. Hadi başlayalım.

     Carol filminin afişini gördüğümden beri 'Beni izle!' diye bağırıyodu. Ama ancak sıra geldi. 2015 yapımı, 6 dalda Oscar'a aday olmuş filmimizin başrollerinde benim belki de en sevdiğim kadın aktristlerden biri olan Cate Blanchett ve tatlı mı tatlı Rooney Mara var. Evli ve bir kız çocuğu annesi rolünde Cate Blanchett, filme adını veren karakter rolünde. Ben Rooney Mara'yı Carol sanıyodum yıllardır :) Her neyse, Rooney ise tek başına yaşayan, gereksiz bir erkek arkadaşa sahip Therese rolünde. Therese'in çalıştığı alışveriş merkezinde, Carol'un eldivenlerini unutmasıyla, bir arkadaşlığın! temelleri atılır. Carol, evli filan ama evliliği baya çatırdamış ve uzun zamandır kadınlardan hoşlanıyor! Therese ise henüz benliğini bulamamış, Carol ile kendini keşfediyor. Beraber uzun yolculuklara çıkıyorlar. Aralarında oldukça ince bir çizgi var, çok naif bir aşk aslında. Carol'un boşanma aşamasında oluşu, kocasının tam bir hödük oluşu filan başlarına biraz işler açıyor. Yani filme homofobik yaklaşanları anlamıyorum. Bence öyle rahatsız edici bi sahne yoktu. Tamamiyle harika oyunculukların olduğu gayet güzel bir film. İzleyiniz efendim.

İLGİNÇ BİLGİLER

* Carol ve Therese'in filmin sonlarına doğru bir telefon konuşma sahneleri vardı. Burda meğer gerçekten de her ikisi telefondaymış. Bunu iki oyuncu kendisi istemiş. Daha iyi oynamak için.

* Rooney Mara, 13 yaşından beri Blanchett'e hayranmış. Ne büyük şans ki aynı filmde başrolde oynadı!

* İkinci mektupta Carol, Therese'e 17 Nisanda kendisiyle buluşmasını yazıyor. Meğer 17 Nisan, Rooney Mara'nın doğumgünüymüş. 

     Yine kafamı duvarlara vura vura izlediğim nostaljik bir romantik komedide sıra. 2000 yapımı About Adam'ı ağzım açık izledim :D Böyle bi filmden daha bahsedicem, bekleyin. Şimdi Lucy isimli kızımız Adam isimli bir şerefs... ımm şey bi adamla tanışır. Adı da Adam, vay be... Kız baya aşık olur, Adam da olur gibi gösteriyo kendini. Evlenmeye karar verirler. Bu sırada Lucy'nin, oldukça inek bir kız kardeşi var, Adam bu kıza da sarıyo. Gizli gizli buluşup sevişiyolar filan. Film şöyle ilerliyo, önce Lucy'nin gözünden izliyoruz. Sonra inek kız kardeşinin gözünden, sonra da ne yazık ki büyük ablalarının gözünden. Ay onunla bile yattı adam yaa deliricem. Hayır o madem şerefsiz siz nasıl kardeşsiniz ben onu anlamıyorum. O yüzden vurdum yani kafamı duvarlara :D Anlayacağınız, baya kafa dağıtmalık bir film. Komik de bi yandan, bence izleyebilirsiniz.

     Benim yaşayan film dediğim filmlerden biri Jack. 2014 yapımı 10 yaşındaki Jack ve küçük kardeşi ile annesinin hayatını anlatıyor. Babaları yok. Anneleri çok genç ve oldukça sorumsuz. Jack'i, yatılı bir yaz okuluna gönderir. Klişe olarak tabi burdaki kötü çocuklar Jack'e rahat vermezler. Jack de pek mutlu değildir. Ara tatil gibi bi şey olur, herkesi ailesi gelir alır, bizim Jack de kıyamam bi hevesle hazırlanır. Ama o uyuz anası gelmez. Nasıl üzüldüm size anlatamam. Sonra bi olaylar olur, okuldan kaçar, eve gider. Ama kapıyı açan kimse olmaz. Günlerce bekler. Anahtar da yok. Gider annesinin bi arkadaşını bulur. Kadın da bilmiyo yerini, bi de diğer minik çocuğu da bırakmış bu kadına. Jack kardeşini de alır, anasını aramaya başlar. Güzel filmdi ya. Sanki oynayanlar oyuncu değil de böyle sokaktan birer insan gibi oluyo bu tür filmlerde. Sevdim baya. İzleyin.

     Baştan söylüyorum Youth filmini izleyin. 2015 yapımı Oscar'a aday olmuş bir film daha. Michael Caine ve Harvey Keitel (enerjisine bayılıyorum) ve güzeller güzeli Rachel Weisz (kıskanıyorum) başrollerde. Mick ve Fred, şehrin uzağında oldukça lüks bir otelde inzivaya çekilmişlerdir. Fred'in ara ara yaptığı bir şey bu sanırım, karısının acısını bastırmak için kaçıyor işte adam. Eskiden de ünlü bir orkestra şefiymiş. Kraliçe Elizabeth, kendisinden özel bir konseri yönetmesini istiyor, adamı ikna etmeye çalışıyolar ama asla olmuyor. Mick ise zamanında ünlü bir yönetmenken, ününü kaybetmeye başlamış, gençlerden oluşan bir yazar ekibi kurmuş, otelde film yazmaya çalışıyolar. Bunlar bi yandan da dünürler. Fred'in kızıyla (Rachel Weisz) Mick'in şerro oğlu evliler. Ama adam aldatıyo. Ulan yeter be! Otelde bol diyaloglu, harika oyunculuklu günler izliyoruz. Arada bi yerde Miss Universe filan dahil oluyo olaya. Kıskanç biriyseniz erkek arkadaşınızla izlemeyiniz efendim. Kudurabilirsiniz çünkü, benden söylemesi. 

İLGİNÇ BİLGİLER

* Michael Caine, filmi ilk kez izledikten sonra yönetmen Sorrentino'yu aramış ve çok etkilendiğini söylemiş. Karısıyla filmden sonra bindikleri takside ağlamış :(

     Ben Stiller bir romantik komedide olur da biz gülmez miyiz? 2004 yapımı yine eskilerden bir film. Reuben ve karısı, evlendikten sonra balayına giderler. Orda karısı ile oldukça talihsiz bir şekilde ayrılmak zorunda kalırlar. Bu ayrılık şekli, erkek arkadaşımı balayına gitmekten vazgeçirecek cinstendi :D Her neyse, Reuben karısını orda bırakır ve evine döner. Artık boşanıcaklar. Bu süreçte bir restoranda Polly ile karşılaşırlar. Aslında hayat tarzları birbirinden çok farklıdır ama flört etmeye başlarlar. Bu süreçte tabii başlarına aşırı komik şeyler gelir. Ben gerçekten çok eğlendim. Özellikle dans sahneleri şahane ki, okuduğuma göre Jennifer Aniston'un filmde oynamayı kabul etmesinin en büyük nedeni, Ben Stiller ile salsa yapıcak olmasıymış :) Tam birbirlerine alışıp, sevmeye başladıkları sırada, Polly bir gerçekle yüzleşir. Şöyle ki; Reuben, bir risk analizi uzmanıdır. Bilgisayarında Polly ve karısının kendisine vereceği avantaj/dejavantajlarla ilgili oluşturduğu sistemi görür ve bam! Ayrılırlar. Filmde bir de aşırı beğendiğim rahmetli Philip Seymour Hoffman da var. Baya eğlenceli bir film, benden söylemesi.

Bence çok güzel filmler izlemişim, hepsini içime sine sine anlattım. Bir sonraki beşlikte görüşmek üzere ^^




NELER İZLEDİM #56


Herkese merhaba. Yepyeni 5 filmle karşınızdayım. Hemen başlayalım.


     Yine 90'lı yıllardan bir romantik komedi; Beautiful Girls. 1996 yılında çekilmiş film, zamanın ünlü yıldızlarından oluşuyor. Konusuna gelirsek: Willie, şehirde piyanistlik yapmaktadır. Yani piyanist derken, bizim düğünlerdeki piyanist şantörler canlanmasın gözünüzde. Restoranlarda, müşterilerin akşam yemeklerine eşlik eder. Bi de avukat sevgilisi vardı sanırım. Her neyse, bir gün kalkıp kasabaya, gençliğinin geçtiği yerlere döner. Felaket de bir kış mevsimi. Ortalık kar kıyamet. Çocukluk arkadaşlarıyla kaşılaşır. Beraber vakit geçirirler. Babasıyla da arası biraz limoni. Yani klasik yıllardan sonra memlekete dönme hikayesi. Bence filmin en tatlı şeyi, Leon'daki hallerine aşina olduğumuz Natalie Portman'ın yine minik minik hallerini izleyişimizdi. Yani çok harika değildi film, ama kafa dağıtmalık diyebiliriz.

     Ay bence bu filmi daha önce bi yerde görmediniz. Sizi tanıştırıyo olmak çok keyifli. Komedi dizilerinden tanıdığımız Sarah Silverman bu sefer bir dramda karşımızda ve en az komedi kadar iddialı olduğu kesin. Laney evli ve 2 çocuk annesidir. Dışarıdan harika bir hayatı var gibi görünse de, alkol ve uyuşturucu sorunları yaşıyo. Yani aslında depresyonda olduğu için bunlara sarılıyo sanırım. Kocası hep destek aslında ama baktılar olmuyo, kadını 1 aylığına bi kliniğe yatırıyolar. Orda iyileşiyo gibi oluyo. Kocasıyla yine şehvet dolu günlerine dönüyolar, ailece tatlı vakitler geçiriyolar filan. Ama kadın ı ıh, yapamıyo yani. Eskisinden daha da beter bi hale geliyo. Yani aklım almıyo, kocası gözünün içine bakıyo, kadın ona neler yapıyo. Ama izlemeniz lazım yani, neler neler yapıyo bi görün. Bence kesinlikle izlemeniz gereken bi film. Boş bi film değil, bi derdi var belli.

     Yani bir şey söylemem gerekiyo mu bilmiyorum.











     Çok klişe. Ütü yaparken izlenebilir.












       Aaa bu çok güzel filmdi işte. 2015 yapımı Rams, yani İnatçılar benden tam not aldı. Şimdii; Gummi ve Kiddi adlı birbirine küs iki erkek kardeş vardır. İkisi de yalnız başlarına yaşayıp, tüm köylü gibi geçimlerini hayvancılıkla sağlayan iki yaşlı adamdır. Bi gün Kiddi'nin hayvanları bi hastalık kapar. E otlarken falan filan diğerlerine de bulaşır, risk büyük. Baya fena bi hastalık bu arada. Sonra yapılacak tek şeyin, tüm hayvanların itlaf edilmesi olduğuna karar verilir. Herkesin hayvanları öldürülür, ahırları uzmanlar tarafından temizlenir. Bir sonraki sezonda onlara tekrar hayvan verilmesi için sözleşme yapılır. Ama bizim iki inatçı keçinin derdi başka; onlara ailelerinden kalan hayvanlar saf kan böyle önemli türden bi şeylermiş. Orda bi kaç hinlik devreye girer. Hala kavgalılar ama, küfürler dövüşler bitmez. Ama işte kardeşlik. Bu filmi kesin izleyin bak. Sevmeyen asla olmaz.

        Sırada, izlerken sıkılmadığım ama çok da bayılmadığım bir film var. 2010 yapımı Last Night. Joanna ve Michael evli bir genç çiftimizdir. Kadın, kocasının bir iş yemeğine katılır ve orada şeytanlar şeytanı Eva Mendes'le kocası arasında bir şeyler olduğunu hisseder. Aslında adamın orda günahını aldı. Şerefsizlik yapan Eva'ydı çünkü. Neyse. Michael ile Eva Mendes iş gezisi için uzaklara gider. Joanna evde tek kaldığı bi gün, kahve içmek için dışarı çıktığında, eski sevgilisi ile karşılaşır. Bi an napıcağını şaşırır, etkilenir. Akşam da buluşmaya karar verirler. Tüm geceyi birlikte geçirirler. Kocasından şüphe ederken, kendisi bi anda akıl almaz işlere bulaşır anlicağınız. Bu süreçte Eva'yla başbaşa kalan Michael, gözünüze bi anlık daha masum bile görünebilir. Uçlarda yaşatan bi filmdi. Sonu pek bağlanmadı, biraz seyirciye bırakılmış gibiydi. Çok kötü değil, Keira Knightley hatrına izlenebilir. Eva Mendes'in değil!

Benden şimdilik bu kadar. Hepinizi çok öpüyorum. Yeni filmlerde görüşmek üzere.


NELER İZLEDİM #55


Herkese merhaba. Yine harika 5 filmle karşınızdayım. Tatilden yeni döndüğüm için moral & motivasyon olarak oldukça yükseğim. Harcayacak yer arıyorum anlayacağınız. Haydi başlayalım.

     İlk filmimiz 2010 yapımı, tek kişilik dev kadro diye tanımlayabileceğimiz Buried / Toprak Altında. Başrol ve hatta tek oyuncu olarak Ryan Reynolds'ı izliyoruz. Öncelikle şunu söylemeliyim; kapalı alan fobisi olanlar bu filmi asla izlemesin. Çok ciddiyim. Yani benim öyle bi fobim yoktu ama izlerken nefes alamadım. Bunda da baya ciddiyim :D Konumuz şöyle şimdi; Paul, Irak'ta iş yapan bir Amerikalı. Yani bir firma adına çalışıyor. Tır şoförü de diyebiliriz kendisine. Bigün Paul, tahta bir tabutumsu (töbe töbe) şeyin içinde uyanır. Hareketleri kısıtlı. Işık yok. Daracık bi yer Allahım sen yardım et. Tüm film bu kutunun içinde, Paul'ün kurtulmaya çalışmasıyla geçiyor. Tabi telefon konuşmaları yapıyor ki, diyaloglar beslensin. İşte ülkesinden birilerinden yardım istiyor, eşini arıyor. Falan filan derken, adamı kurtarabilecekler mi bakalım bi izleyin. Film bence çok çok iyi. Şiddetli önerdiklerimden. Bu arada film 17 günde, 7 farklı tabut kullanılarak Barselona stüdyolarında çekilmiş.

     Off klasik bir Liam Neeson filmi daha. Non-Stop. Yani afişe baktığımda, zaten filmi baştan sona izledim. Ne vardı da 2 saatimi harcadım bilmiyorum. Aa şey, Juliane Moore vardı, onun için izlemiştim, doğru. Neyse artık. Liam abimiz, kızını kaybetmiş acılı bir baba. Eşi nerde bilmiyorum. Julianne ile aşna fişne yaptıklarına göre eşine de bi haller olmuş olabilir. Kendisi bir hava polisi. Yani şöyle, belirli uçuşlara katılıyo ortağıyla beraber. Bu son uçuşlarında, uçakta bomba olduğuyla ilgili bi ihbar geliyo. Telefonuna böyle sürekli mesajlar geliyo. Bi de ne yaptığını görüyo gibi mesajlar atınca bizimki kıllanıyo. Herkesten şüpheleniyo, sorguluyo filan. Bi ara pilot filan ölüyo, öyle böyle değil yukarısı karışıyo. Aksiyon filmi işte. Kötü değil ama çok klişe. Daha güzel alternatifler mutlaka vardır. Öyle yani.

     Ya bu tatlı filmi izlemeyen hala var mı :) Ben vardım ama benim prensipler farklı biraz, biliyosunuz. The Theory of Everything / Her Şeyin Teorisi 2014 yapımı, başrolündeki Eddie Reymond'a Oscar heykelciği kazandıran bir film. Biyografi de diyebiliriz ama sıkıcı değil. Anladınız tabii, Stephan Hawking'in hayatını izliyoruz. Aslında daha çok eşi ile olan, özel hayatına uzanıyor film. Stephan'ın bu başarıları elde ederken, eşi Jane'in yaptıkları, çocukları, ailesi vs. Hepsine yer var bu filmde. Konusunu anlatamicam yani, söylediğim gibi. Bence çok başarılıydı. Oscar heykelciğini haketmiş mi sorusunu sormaya bile yürek ister, o derece su götürmez bi gerçek hakettiği. Mükemmel oyunculuklar. Bakın vakit kaybetmeden izleyin. Bana söz verin.


     Ne güzel filmdin sen Ex Maxhina yaa. 2014 yapımı 1 Oscar heykelciği alan filmin başrollerinde güzelliğini asla kıskanmadığım :( Alicia Vikander, turuncu saçlarına aşık olduğum Domhnall Gleeson ve ilk başta o olduğunu anlamadığım Oscar Isaac var. Caleb genç bir yazılımcıdır ve çalıştığı şirketin sahibinin açtığı bir yarışmayı kazanır. Kazanan olarak patronunun yaşadığı eve gidecek ve onun orada geliştirdiği yapay zeka ile tanışacaktır. Oldukça heyecan verici! Neyse efendim bu kalkar gider. Zaten dağın da başı, egzantirik işler anlicağınız. Patronu Nathan ile tanışırlar, sonra da yapay zekamız Eva ile! Kızcağız (kızdı valla), çok masum. Her konuştuklarında gel beni buradan kurtar, evinin kadını oliyim modunda. Hep bi ağlak. Bizim saf Caleb da çok etkileniyo. Napsam da kurtarsam bunu burdan derken, olaylar dehhhşet karışıyo. Ağzım açık izledim yani helal olsun güzel filmdi. Bilim kurgu severler hele sakın kaçırmasın.

     Ben romantik komedilerde biraz eskiciyim sanırım. Yine sırada böyle nostaljik filmler var. Hazır olun. Notting Hill / Aşk Engel Tanımaz, 1999 yapımı tatlı, klişelerle dolu bir filmimiz. Başrollerde güzeller güzeli Julia Roberts ve şapşal aşık Hugh Grant var. Zamanında 3 Altın Küre adaylığı da bulunuyor filmimizin bu arada. Şimdi konumuza gelirsek; William küçük köy gibi bir kasaba yaşayan, küçük de bir kitapçısı olan bir abimizdir. Bir gün film Anna kitapçısına gelir. Buraya kadar her şey çok normal. Ama olay şu, bizim Anna ünlü mü ünlü bir oyuncudur. Tanıştıkları ilk anlarda as bayrakları as as moduna gireceksiniz bu arada söyliyim :D Bizim ikili baya tanışıp, işleri ilerletirler. Bir gün William, kardeşinin doğumgününü de getirir Anna'yı. Aşık oluyolar tabi kaçınılmaz son :( Ama Anna bir gün kalkıp gider. Şöhretin de bi bedeli varmış demek ki. Çok herkesi sarmayabilir ama ben sevdim :)

Çok teşekkür ederim buraya kadar okuyan, dayanan varsa :D Yepyeni bir beşlikte görüşmek üzere diyelim ama yorumlarınızı bırakmayı unutmayın lütfen. Sizleri seviyorum.




NELER İZLEDİM #54



Herkese merhaba! Bloguma hoşgeldiniz. İlk defa geliyorsanız ben Seda. Her postumda size izlediğim 5 filmden bahsediyorum. Konuya çok fazla odaklanmadan, bende yarattığı hisleri aktarmaya çalışıyorum. Blogumda spolier a yer yok :) Haydi bu haftanın beşliğine başlayalım.

     2009 yapımı My Sister's Keeper çok derin ve ağlatma garantili bir film. Başrollerinde Cameron Diaz ve Little Miss Sunshine ile parlayan Abigail Breslin var. Şimdi efendim; Sofia adlı tatlı bir kızımız var ve kendisi küçük bir yaşta kansere yakalanıyor. İyileşme şanslarından biri, malumunuz ilik nakli. Ama ne annenin ne babanın ne de erkek kardeşinki tutmuyor. Annemiz Sara da hemen hamile kalarak, kızını yaşatmak için uğraşıyor. Napsın işte, anne. Bi de bu yeni doğan kıza daha küçüklükten birsürü ilaç tedavisi, operasyonlar filan uyguluyolar. Şartlar daha da elverişli olsun diye heralde. Derken bi gün bu minik kız, beni sırf bu yüzden dünyaya getirdiler, vermiyorum ilik filan diyip ailesine dava açıyor! Annesi de avukat. Öyle böyle derken, hasta kızımızın hastalık sürecinden, ilk aşkından, ailede yaşananlardan sahneler izliyoruz. Öküz gibi ağladım çok afedersiniz. Ama kardeşlik ne güzel şeymiş, harika anlattı. Bide çocuklar hasta olmasın nolur Allahım, resmen çaresizlik :( Kitaptan uyarlama bu arada film. En kısa zamanda alıp okuyacağım.

     Benim "yaşayan film" diye tabir ettiğim, 2015 yapımı harika bir filmle tanıştırıcam sizi. Sri Lanka'da iç savaş var ve insanlar artık oradan göç etmenin derdinde. Aileniz varsa göç edebiliyosunuz ama. O yüzden Yalini adlı genç kızımız Dheepan ve Illayaal adında bir adamla bir kızı katıyo peşine, büroya diyoki bu kocam bu kızım, hadi bizi yolla. İanıyolar bunlara, Fransa'ya doğru yola çıkıyolar. Orda Dheepan kendine bi apartmanda kapıcılık görevi buluyo. Ev de veriyolar bunlara. Yalini de hasta ve yaşlı bi adama bakıyo hergün. Kızcağız da okula gidiyo, Fransızca filan öğrenip bunlara yardım ediyo. O arada etrafta tabi çakal çok. Yalini de güzel kadın. Bikaç bi olaylar oluyo. Sonra tabi ateşle barut da yan yana durmuyo; Dheepan'la Yalini arasında bi kıvılcımlar filan. Ama bunları rahat bırakmıyo pislik Fransız gençleri. Olaylar olaylar. Yalini'nin gelgitleri var biyandan. Bence çok çok iyi film,boş bi film değil bi kere. Filmin bi derdi var, belli. İzlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. 

     Bu filmle ilgili kötü yorum yapanı Allah taş edebilir bence. 3 Oscar ödüllü 12 Years a Slave'i daha yeni izlemiş olduğum için özür diliyorum herkesten. Konumuz şöyle; Solomon Northup, New York'a eşi ve iki kızı ile yaşayan bir kemancı abimiz. Bi gün iki adam buna gel biz sana iş bağlicaz der, bu da inanır gider. Para lazım çünkü. O dönemlerde de zencileri kaçırıp köle yapmak meşhurmuş. Ay bizim Solomon'ı da kaçırıveriyolar. Sonra satıyolar bikaç yere. Adam resmen bi gecede köle oluyor. Ama yıllarca kaçabilmenin en zekice halin düşünüyor. Zalim de bi sahibi var, şerefsiz herif. Oynayan da Michael Fassbender aşırı severim. Şerefsizlik yakışmıştı :D Bu filmin en parlayan yıldızı da sanırım şey oldu, Lupito. Hani şu kısa saçlı zenci tatlı kız. Oscar aldı hatta buradaki rolüyle. Cidden güzel oynadı kız, o kırbaçlanma sahnesi zaten, ekrana bakamadım. Allahım sen büyüksün. Güzel film güzel, izlemediyseniz hala ön sıralara çekin.

     Ay peki E.T. 'yi yeni izleyişim? Steven Spielber Bey beni affedin. Sizi de severim aslında neden böyle oldu anlamadım, neyse. Şimdi baya eskilere, 1982'lere gidiyoruz. Elliott; annesi, küçük kız kardeşi ve abisiyle yaşayan minik bi kardeşimiz. Birgün evlerinin garajında bir uzaylı bulur. Ne kadar da normal bi şeymiş gibi anlatıyorum :D Buluyo işte, napiyim. Sonra bunu alıyo eve sokuyo. Odasında gizliyo. Önce abisine, sonra kız kardeşine gösteriyo. Adını da E.T. koyuyolar. E.T. de kıyamam, kötü bi uzaylı değil. Tatlış tatlış takılıyo onlarla. Odada gizleniyo sürekli, arada salona iniyo ama anneleri görmüyo allahtan. Sonra bi şekilde çıkıyo ortaya, öğreniyo herkes. Elliott ve kardeşleri salya sümük, istemiyolar gitmesini ama... Ben açıkçası vaaaov harika demedim filme. Baya sıradandı. Belki yayınlandığı dönem için güzel bir film olabilir ama, beni derinden yaralayan bir film olmadı. Öyle yani. Bu kadar.


     Vizyonda izlediğim bir başka Jack Sparrow macerası, Pirates of the Caribbean : Dead Men Tell No Tales. Maalesef dublajlı izledim, moralim bozuk. Ama 3 boyutlu izledim, ordan kurtardı biraz. Jack şapşiğini sahalara tekrar döndüğü bol aksiyonlu bir filmdi. Konusunu uzun uzun anlatamicam. Yine bi intikamlar, birini bana canlı getir sana canını bağışliyimlarlı bir Karayip Korsanları idi. Bence Jack Sparrow'un sahnesi çok azdı, daha fazla olabilirdi. Onun haricinde serinin en iyisi değildi belki ama, uzun zaman sonra iyi geldi. Vizyonda son günleri olabilir. Beyaz perdede izlemek isteyenler, Sparrow hatrına kaçırmasın.




İşte bu kadardı. Haftaya yepyeni bir yazıyla buralarda olacağım. Hepinizi yorumlarınızla birlikte bekliyorum. Görüşmek üzere :)

NELER İZLEDİM #53



Merhabalar! Her şeye rağmen buraya uğradığınız için teşekkür ederim :) Güzel güzel filmler konuşalım, hadi.

     2017 yapımı Ghost In The Shell (Kabuktaki Hayalet), vizyondayken 3D olarak izlediğim bir filmdi. Çok büyük keyif almadım aslında ama, görsel olarak başarılıydı. Konusuna gelirsek; Major yani güzeller güzeli Scarlett Johansson sanırım kötü bir kaza geçiriyor tam emin olamadım, onun sonrasında kendisine yeni bir beden tasarlanıyor. Özellikler filan da yükleniyor robot bedenine, işte sonra Binbaşı diye özel görevlerde çalışıyor. Daha önceden şeymiş bu arada Japon :) Aşırı aksiyon dolu sahneler mevcut. Arada bir geçmişini de eşeliyor bu arada, annesini hatırlıyor, buluyor yanına gidiyor. Scarlett, rolü için çok ilginç bi şekilde yürüyor bu filmde. Böyle embesil gibi töbe yarabbim çok uyuz etti beni. Ay içim şişti, Manga severler sever bu filmi, ama benim tarzıma hitap etmedi açıkçası. Üzgünüm piremses Scarlett :(

     İşteee, uzun zaman sonra izlediğim en kaliteli oyuncuları barındıran, en sağlam filmlerden. Oscar'da da bir adaylığı bulunun 2015 yapımı filmin başrollerinde rolü için kilo almış olan Colin Farell, mis gibi güzellerden Rachel Weisz ve daha şahane oyuncular da mevcut. Şimdi efendim konumuz şöyle; bir otel var. Yakın gelecekte, bekar insanlar gidip bu otele yerleşirler ve 45 günleri vardır. Bu 45 gün içerisinde kendilerine bir eş bulmaları gerekmektedir. Eğer bulmazlarsa, kendi seçtikleri bir hayvana dönüşeceklerdir! Evet çok ütopik, ama çok efsane bir konu! İşte David yani Colin Farell, kimseyle eşleşemezse ıstakoza dönüşmek istemektedir. Bi bakar, olacak gibi değil, sevmediği biriyle zoraki bir ilişkiye başlar. Derken olaylar karışır, otelden kaçıp ormana sığınır. Orada da bambaşka bir hiyerarşi ile karşılaşır. Derken o grupta bir kadına aşık olur. Ama ne yazıkki bu toplulukta aşık olmak, birbirine dokunmak yasak :( Çok ilginç bir seyirlikti. Mutlaka bir şans vermenizi isterim.

     İzlesem mi izlemesem mi diye muallakta kaldığımı ama aferin Seda diyerek iyi ki izlediğim Love the Coopers ta sıra. 2015 yapımı filmimiz tam bir Christmas filmi. Aslında şöyle diyelim; önemli bir günde biraraya gelen sorunlu aile bireyleri filmi. Heh işte, bildiniz siz atmosferi. Boşanmanın eşiğinde olan yaşlı bir çiftimiz var. Christmas için bambaşka yerlerde bulunan tüm aile bireylerini eve çağırır. Eleanor, eve bir koca aday da götürmek istediği için havaalanında tanıştığı yakışıklılar yakışıklısı :( bir askeri ağına düşürür. Ablası için güzel bir hediye çalarkan! yakalanan Emma, evin en yalnızı ve kenara ötelenmişidir. Sanırım benim 10 yıl sonraki halim tam olarak Emma :D Karısıyla boşanmış ve iki zıpır çocuğa sahip Hank var bi de. Hank i oynayan Ed Helms ti bu arada. Bu adamın mimiklerine, oyunculuk tarzına bayılıyorum harika bir yetenek! Bi de evin dedesi vardır ki, hergün gittiği kafede çalışan güzeller güzeli Ruby'yi (Amanda Seyfried) de getirir yemeğe. Ayy Hank'le hoşlandılar birbirlerinden çok sevindim. İşte herkesin eve gelene kadar başlarına gelenlerle açılışı yapılan film, yemeğe kadar uzanır ve yemekte dedemiz hastalanır :( Sonra hastaneye geçeriz. En güzel sahneler ordaydı, herkes birbiriyle yüzleşti. Ve en harika sahne; hastanede dans ettikleri sahneydi. Yaa bi şey dicem salaaak gibi ağladım :D Ağladım resmen en neşeli sahnede yaa, ama çok güzel bir sahneydi. Bu filmi mutlaka izleyin bak.

     Mis gibi güzel demiştim ya kendisine, bir filmde daha karşımızda Rachel Weisz! 2016 yapımı Complete Unknown bir çırpıda izlediğim filmlerden oldu. Alice, genç yaşta ailesinin yanından ayrılıp, ülke ülke dolaşmıştır. Ama öyle normal bir dolaşma değil, her gittiği ülkede bambaşka bir insan olarak yaşamış. Sıfırdan kimlikler, değişik tarz, değişik meslek!. Sürekli dolaşmış, en sonunda başladığı yere dönmüş. Eski sevgilisinin iş arkadaşıyla tanışmış, flörte başlamıştır. Bi akşam eski sevgilisinin evine giderler kalabalık arkadaş grubuyla. E tabi adamcağız tanır bunu. Neden kaçtın gittin, annen baban harap oldu vs diye konuşurlar. Açıkçası neden böyle bi şey yaptğını tam anlamamıştım. Şuan düşünüyorum da bulamadım. Yapmış işte. E o arada eski sevgili mi kalır, adam evlenmiş. Karısı da maşallah güzel yani. Öyle yani, o akşam yaşananlar filan karışıyo biraz ortalık. Bunlar bi ara bi yaşlı çiftin evine gidiyolar, kadın yolda düşünce onu götürüyolar. Mesela ordaki muhabbetleri asla anlamadım ya saçma olmuş :D Değişik bi film. Mutlaka izleyin diyemiyciğim.

     Bu yazıda çok güncel filmlerden bahsettim, süper. Vizyondan yeni kalkan Get Out (2017) filmininin trailer ını yine ofisten bir arkadaşım göndermişti. Vay anasını nele dönmüş diyerek merakla bekledim ve vizyonda izlemiştim. Chris ve Rose tatlı bir çiftimiz. Chris zenci bir genç ve Rose onu ailesi ile tanıştırmak istemektedir. Biraz çekinir çocukcağız ama korkma der Rose, korkma, seni sevicekler! Çok sevdiler gerçekten Allah razı olsun. Şimdi gidiyolar bunlar, aile çok sevecen, acayip misafirperverler. Evin annesi, terapist gibi bi şey. Psikolog da olabilir. Chris e olur olmadık hipnozlar yapar, feleğini şaşırır Chris. Evde de iki tane zenci çalışan var, bunlar bi garip davranıyo. Hani konuşuyolar ama kendileri gibi değiller. Sanki birileri onları o bedene hapsetmiş gibi. Neyse Chris bi gece olayı çözer, evden kaçmak ister ama maalesef :( Bence değişikti ya, ben sevdim bu filmi. Siz de seversiniz gibi, şans verebilirsiniz.

Bu haftalık da bu kadar. Yorumlarınıza cevap veremiyorum, hiç bir bloga da yorum bırakamıyorum, kafa yiyicem. Çok üzgünüm canlarım, okumuyorum görmüyorum sanmayın, teknik bir arıza yaşıyorum ve asla çözemiyorum :D Görüşmek üzere, hoşçakalın!



NELER İZLEDİM #52



Merhaba herkese. Keyifler nasıl? Bugün benim izin günüm, bol bol yazıp, okuyup, izleme günü benim için. Sizlere tatlış film önerilerim var. Haydi başlayalım.

     Afişi biz bayanlarda izleme isteği uyandıran The Dressmaker ilk filmimiz. 2015 yapımı The Dressmaker'ı Türkiye'de Düşlerin Terzisi olarak duyduk :( Yaratıcılık. Neyse, başrolde Kate Winslet var, affediyorum bu saçmalıkları. Film, Rosalie Ham'in aynı adlı romanından uyarlama bu arada. Kitabı okuma isteği uyandırdı. Myrtle, küçükken bir takım trajediler yaşamıştır ve kasabadan gönderilmiştir. Bu süreçte Paris'te moda üzerine eğitim alan Myrtle, yıllar sonra kasabaya geri döner. Hem olayların iç yüzünü öğrenmek, hem annesini görmek, hem de kasaba insanları ile arasını düzeltmek ister. Annesi, oldukça huysuz ve unutkan bir kadındır. İkili arasında bolca çekişme yaşanır. Bu arada tabi böyle güzel bir kadın, aşık olur! Kasabanın yakışıklı delikanlısı ile tatlış anlar yaşarlar. Bir yandan da kasaba kadınlarına efffsane elbiseler dikerek muhabbet kurar. 50 li yılların kıyafetlerini görmek, ahh çok güzeldi. En sevdiğim dönem kıyafetleri sanırım. Myrtle, elbise dikedursun, tailihsizlikler yakasını bırakmaz. Aman allahım, ne kadersizliktir o yaa, kadın elini neye atsa kurudu gitti. AYNI BEN. Ben de çok şanssız bi insanımdır :D O yüzden çok sevdim Myrtle'ı. Bizim talihsiz kızımız, küçükken yaşadığı olayın iç yüzünü öğrenir ve herkesten çok feci bir intikam alacaktır. Sonu çok iyiydi gerçekten ayakta alkışlıyorum :D Filmi seviceksiniz bence. Konu, oyunculuklar, KIYAFETLER, MAKYAJ... Güzel bir seyirlik. Kafa dağıtıcı, harika renklerle dolu bir film izlemek isteyenlere.

     Peki ya şimdi çılgınlar gibi ağlayalım mı, ne dersiniz? 2015 yapımı Fathers & Daughters, beni çok etkiledi. Başrollerinde Russell Crowe ve güzeller güzeli Amanda Seyfried var. Pulitzer ödüllü başarılı bir yazar olan Jake Davis, kızı ve karısıyla mutluyken, kahpe kader karısından ayırır onları. 5 yaşındaki kızı ile başbaşa kalan Jake, aslında çok ilgili ve harika bir babadır. Ama bazı rahatsızlıklar nükseder bedeninde, bu yüzden uzun süreliğine hastahaneye yatar. Krizi avantaja çeviren uyuz teyze, minik kızımız Katie'yi yanına alır. Bu süreçte sevdiği herkesi bir bir kaybeden Katie, aşamayacağı yaralar alır. Kimseye bağlanamama ve güven sorunları yaşar. (Üzülme Katie, oluyo öyle) Bu yaralardan sonra düzensiz bir hayat yaşamaya başlar. Yaşadıklarını görünce yuuuh diyebilirsiniz ama çok da yargılamayalım bence. Film bu arada paralel ilerliyor. Bir Katie'nin küçüklük yıllarını babasıyla beraber izliyoruz. Bir de büyümüş artık kadın olmuş hayatını izliyoruz. Ben filmi ciddi anlamda çok beğendim. Salya sümük ağlamak isteyenlere. 

     Hani bazı filmler olur ya, pek beklentiniz olmaz, hatta sıkılacağınızı düşünürsünüz ama filmin sonunda iyi ki izlemişim dersiniz, heh işte The Good Lie benim için öyle bir film oldu. İyi ki izlemişim! 2014 yapımını filmin başrolünde sayılmaz belki ama en tanıdık yüz olarak Reese Witherspoon'u izliyoruz. Gerçek hikayeden uyarlanan filmimiz, 2000'li yıllarda Sudan'dan savaştan kaçan gençlerin ABD'ye giriş iznini ve orada yaşadıklarını anlatıyor. Konu bir kere çok etkileyici, ben böyle şeylerin yaşandığını bilmiyordum. Biz tüm gençlere değil tabi, sadece 4-5 kişiye odaklanıyoruz. Tüm ailelerini kaybeden minik kardeşler, savaş alanından kaçıp, mültecilerin sığındıkları bir kampta yıllarını geçirirler. En sonunda onlara da ABD kapısı açılır. İşte Reese, orada onlara iş konusunda yardımcı olacak kişidir. Ya filmin neresini anlatsam ki, her sahnesi çok güzeldi. Özellikle en baştaki kaçış, hayatta kalmaya çalıştıkları sahneler. Ciddi anlamda öneriyorum, mutlaka izleyin.

     Yine tek başıma gittiğim bir sinema seansında kendimi attığım bir filmdi Tatlım Tatlım. Belki yaşı bizlerden daha büyük olanlar Haybeden Gerçeküstü Aşk gösterisini daha iyi biliyorlardır. Klasik Yılmaz Erdoğan - Demet Akbağ ikilisi. Bu gösterimin 4 çifte bölündüğü ve bir sinema filmine dönüştürüldüğü hali işte Tatlım Tatlım. Her birinin tanışma hikayesiyle başlayıp, aşama aşama ilişkilerinin ilerleyişini izliyoruz. Oyunculuklar ve hikayeyi ben beğendim. Sadece tek olmayan Bülent Emrah Parlak'tı sanırım. Hiç ısınamadım, olmamış. En beğendiklerim Çağlar Çorumlu, Büşra Pekin ve Serkan Keskin'di. Keyifli oynamışlar. Kafa dağıtmalık, tatlı bir film. Dillere dolanan Tatlım Tatlım şarkısının linki için de tık tık


     Nihayet izledim şu K-PAX i. Başım göğe ermedi aslında. Ben bu filmi beğenmedim sanırım :( Linç etmeyin beni sakın. Bazı nedenlerim var. 2001 yapımı filmin başrolü aşkım Kevin Spacey. Filmde Prot olarak izliyoruz kendisini. Prot, kendisinin K-PAX gezegeninden geldiğini ve bir süre sonra oraya döneceğini iddia etmektedir. Havaalanında karıştığı bir olaydan sonra bunları söyleyince tabi, hemen bir pskiyatri kliniğine yatırılır. Orada uzman doktor Mark ile görüşmeler yapar. Sürekli gezegeninden bahseder. İlk başta bu ne saçmalıyor filan diyosunuz ama size ciddi kanıtlar sunuyor, noluyo yahu diyorsunuz. İşte doktor Mark bile tereddütte kalıyor. Prot, bir gün belirler ve o gün gezegenine geri döneceğini söyler. Hastanedeki hastalara da birisini kendisi ile götürebileceğini söyler. Onlar da tabi kim gidicek telaşına düşerler filan. Doktor Mark bu arada Prot'un geçmişini deşmeye başlar. Bişeyler de bulur aslında. Ben açıkçası çok keyif alamadım. Tek keyif aldığım yer; Kevin Spacey'nin muz yediği sahne :D Çook çok iyiydi. Görmenizi isterim. Güzelim filmi de tek bir muz yeme sahnesine indirgemem hoş olmadı belki ama :(


Tekrar görüşmek üzere!


NELER İZLEDİM #51



Herkese merhaba. Sanırım ben yalnızlaştığımda bloguma sığınıyorum ya. Kesin. Buralarda bi başıma konuşmak çok iyi geliyor. Yine geldim. Güzel güzel filmler bırakıp gidicem. Beraber birkaç dakika geçirmeye ne dersiniz?

     Sanırım bu filmi izleyene kadar, Steve Jobs ile ilgili onbinbeşyüz tane film olduğunu farketmemiştim. Ben de hepsini aynı film sanıyodum :D Ben Ashton Kutcher'lı olanını izledim. 2013 yapımı. Klasik bir biyografi örneği ama aslında iki biyografi diyebiliriz. Steve Jobs'ın olduğu kadar Apple'ın da geçmişine ışık tutuyor Jobs filmi. Nasıl başladı, neler yaşandı, kolay mıydı, bahsedilen haksızlıklar doğru muydu, başarılı bir marka yaratmanın size neler katıp sizden neler götüreceğini izleyeceksiniz. Çoğumuz zaten biliyoruz ama biraz daha hikayeleşip canlandırılmış olması da fena olmamış. Ashton da iyi oynamış bence. Performansı ile ilgili fazla araştırma yapamadım ama beğenildi diye düşünüyorum. Kalkıp da size biyografik filmi anlatacak değilim ama iyiydi. Diğer Jobs'ları da izlemek istiyorum. O zaman karşılaştırma da yapar link bırakırım. Biyografi ve tabii ki Apple severlere.

     Şimdi sizi 2000'lerin en tatlı filmlerinden birine götürücem. Pay It Forward, yani der ki iyilik yap iyilik bul. Trevor, okulun ilk günü hocası Eugene (Kevin Spacey)'in verdiği ödev üzerine bir proje geliştirir. Projesi şudur: Kendisi 3 kişiye yardım edecektir. Ve yardım ettiği kişilerin herbirinden de 3 kişiye yardım etmesini ister. Böylelikle basit bir iyilik çemberi oluşacaktır. Helal sana koca yürekli Trevor! Barlarda garsonluk yapıp bir yandan oğluna bekar bir anne olarak bakmaya çalışan Arlene, oğlunun yapmaya çalıştıklarını tasvip etmez. İyilik yaptığından değil aslında, evsiz insanlara filan da yardım etmeye çalışınca kadın fıttırır. Okulu basıp Eugene hocamızı bi güzel haşlar. Derken aralarında bi etkileşim de olur. Onlar güzel güzel aşk yaşarken, bizim Trevor da yardımlarına devam eder. Ben keyifle izledim, bi kere konu güzel, oyunculuklar filan ayrı güzel. Kevin Spacey benim zaten Al Pacino'nun gençliğinden sonra aşık olduğum başka bir abimiz :D Filmin sonu beni darma duman edip salya sümük ağlattı gençler, ona göre hazırlıklı olun. Tatlı, naif bir kaliteli yapım izlemek isteyenlere.

     Jennifer Aniston'u alıştığımızın dışında izlediğimiz bir filmde sıra. Cake. Claire, geçirdiği ciddi bir trafik kazası sonrasında tam anlamıyla toparlanamamıştır. Şiddetli sırt ağrıları çekip yürüyemez hale gelmiştir. Aynı zamanda depresyonda da olan Claire (nedenini izleyip görün) hem fiziksel hem de ruhsal olarak oldukça kötü durumdadır. Kendisi gibi sorunlar yaşayan insanların olduğu destek gruplarına katılır. Orada tanıştığı Nina'nın intiharı üzerine çok düşünür ve kadının evine kadar gider. Orada kocası ve geride bıraktığı oğluyla tanışan Claire, hayata tutunmak için biraz da olsa insanların arasına katılmaya çalışır. Oldukça yalnızdır çünkü. Yanındaki tek kişi, ev işlerine yardımcı olan kadın Silvana'dır. Film beni etkiledi ya, kadının o ağrılarını yaşadım resmen. Bence çok iyi bi oyunculuk çıkarmış Jennifer. Filmin bir sahnesinde bence siz de benim gibi gözyaşlarınızı tutamayacaksınız, o nasıl bir oyunculuktur! Düşük bütçeli, bağımsız ama sıkmayan bir film izlemek isteyenlere.

     Ofisten arkadaşım filmin ilk trailer ını gönderdiğinde " kesin gitmeliyim " diye aklıma kazıdığım Split, beni çok heyecanlandırmıştı. Vizyona girince ilk izin günümde gidip izledim. Başrolümüz James McAvoy, kişilik bölünmesi yaşayan biridir. Zaman zaman farklı karakterlere bürünür. Doktorunun kontrolündedir ama her biri karakteri. Sık sık ziyaret edip doktoruyla muhabbet eder. Doktoru, hangi karakterinin baskın olup onu yönlendirdiği bulmaya çalışsa da, James McAvoy (isim veremiyorum çünkü filmde onlarca ismi var) hiç açık vermez. Neyse işte, bu adam bi gün 3 genç kızı kaçırarak evine hapseder. Kızlara bi sapıklık yapmaz ama akıllarını kaçırtacak karakterleri yeter zaten. Bi gün kadın gibi girer odalarına, bi gün 8 yaşında bi çocuk gibi, bi gün takım elbiseli sinirli bi adam gibi. Kızlardan en akıllısı onun en zayıf karakteriyle arkadaşlık kurarak evden kaçış yolları arar ama tabi film işte, pek de kolay değil kaçmak. Gerilimli ve değişik konulu bir filmdi. Hele hele James McAvoy için resmen bir oyunculuk dersi olmuş. Karakterden karaktere girmiş, bayıldım! Ben sadece filmin sonunu anlayamadım. İzleyen varsa altta yorumlarda konuşalım. Tam adapte olamadım o an sinemada, kaçırdım :(

     The Stepford Wives, sırf Nicole Kidman'ın hatrına izlediğim bi filmdi. İzlemesem de olurmuş ama neyse. Joanna, çok başarılı bir televizyon programcısıdır. Bir gün işinden kovulur. Kocası da karısı ve çocuklarını alır, Stepford denilen bir yere taşınırlar. Joanna (Nicole Kidman), ilk başlarda çok çok mutsuz olsa da, oradaki kadınların baskılarıyla aralarına karışıp kaynaşmaya çalışır. Ama ortada bir tuhaflık vardır. Şehirdeki tüm kadınlar mükemmel derecede güzeldir, ellerinden her iş gelir, hep mutludurlar filan. Ama bi değişikler böyle, sanki robot gibiler. Bi partide bir kadın bozuk bi eşya gibi sağa sola hareket edince ortada bi şeylerin döndüğünü anlarlar. Meğersem tüm kocalar, karılarını mükemmelleştirmiştir. Öyle bi makine gibi bi şey var, oraya giriyo kadın, harika biri olarak çıkıyor. Ne yazıkki karşı çıksa da, kendisinin suratsızlığından bıktığı için, kocası Joanna'yı da o makinaya sokar. Değişik, benim pek tarzıma uymayan bir filmdi. Ama çok kötü diyip de hakkını da yiyemem. İzleyeniniz varsa yorumlarını cidden merak ediyorum.

Uğradınız için teşekkür ederim. Bambaşka bir beşlikte görüşmek üzere, sizleri seviyorum.