NELER İZLEDİM #48


Merhaba herkese. Yeni bir neler izledim yazısıyla beraberiz. Vizyondan bir film izlediğim ve kaçırmanızı istemediğim için izin günümde hemen oturdum bilgisayar başına. Buyrun başlayalım.

   Fifty Shades of Grey filmine karşı hep bir önyargılıydım nedendir bilinmez. Hakkında çok fazla yazıldı çizildi diye belki de. Ama serinin ikinci filminin vizyona girdiğini görünce artık izlemeliyim dedim ve ilk filmi evde izledim. Christian Grey adlı insan diyeceğim artık ama değil yani bence :( oldukça zengin bir abimizdir. Bir röportaj için Anastasia yani kısacası Anna ile tanışırlar. Ve ilk andan itibaren aralarında karşı konulamaz bir çekim oluşur. Yavaş yavaş sevgililiğe doğru giden yolda birkaç pürüz vardır yalnız. Grey'in iflah olmaz yatak odası kuralları ve fantazileri vardır. Kendisine bir "itaatkar" aramaktadır. Partnerine acı çektirmekten, onların üzerinde töbe estafurullah aletler kullanmaktan büyük haz almaktadır. Bunlar tabii ki oldukça sinematografik şekilde aktarılmış, aklınıza deli dehşet işkenceler gelmesin ama bir kadın olarak gurur kırıcı haraketler olduğunu söylemeden de geçemiyciğim :( Aralarında bir kontrat imzalarlar ve keyiflerine bakmaya başlarlar. Grey, kızımıza akıl almak süprizler de yapar, adeta aşıktır ama kendisine dokunulmasını istemiyor, beraber uyumuyor filan, kızımızı üzüyor anlayacağınız. Sonra işler öyle bir noktada kopuyor ki, aşk bile bir arada tutamıyor. Keyifli bir filmdi, daha önce de izleyebilirmişim aslında.

     Gelelim serinin devam filmi olan Fifty Shades Darker'a. Aşıklarımız artık ayrıdır ve kızımız Anna bir yayım kuruluşunda editör asistanı olarak iş bile bulmuştur. Yakın arkadaşı Jose'nin fotoğraf sergisinde, Grey karşısına çıkar ve yalnızca konuşmak istediğini söyler. Tatlı bir akşam yemeğinin ardından tekrar bir araya gelen çiftimiz, kontrat maddelerini yeniden gözden geçirirler ve artık daha fazla sır olmaması için anlaşırlar. Grey yine yatak odasındaki "Hakim"lik rolüne, Anna da "İtaatkar" rolüne devam eder. Ama tabii çok daha yumuşak çizgilerle. Kızımızın ellerini bağlasa bile seksin ortasında çözüp kenara atabiliyordur artık Grey. Bu sırada hayatlarında artık kıskançlık duygusu da ağır basan çiftimizi, rahat bırakmayan insanlar sarar. Anna'nın patronu, Grey'in eski itaatkarları filan derken ortalık karışır. Ama artık Grey'in de sakinleştiğini gördüğümüz ilişki çok daha normal olmaya başlamıştır. Hala yaptığı şeyleri onaylamıyorum, bazen ağzınız açık kalabilir! Müzikleri efsane ötesi olan filmde en beğendiğim şarkı John Legend'dan One Woman Man! Hemen Spotify'da listenize ekleyip tadını çıkarın. Ve filmi de vizyonda izlemek güzel bir fikir, benden söylemesi.

     Cherly; eşinden boşanmış, annesini yeni kaybetmiş ve bu yas süresinde uyuşturucu sorunları olan orta yaşlı bir kadındır. Hayatında hiçbir şey yolunda gitmeyince oldukça riskli bir karar alır ve Pasific Crest yolunu yürümek için yola çıkar. Bu yol nasıl bir yol derseniz; Kaliforniya'dan geçip Meksika'ya vardığınız, oradan da Kanada'ya ulaştığınız bir rota. Tabii ki bu süreçte iklim, doğa olayları, vahşi yaşam, insanlar, fiziksel sıkıntılar da sizinle beraber. Cherly aslında hem içsel hem de fiziksel bir yolculuğa çıkar. Yaşadıkları, kendini ve hayatı sorgulayışı hiç bitmez. Aç kaldığı, ateş yakamadığı ve suyunun bittiği sahneler beni çok gerdi. Düşünsenize; dağın başında bir başınızasınız ve su yok! Olacak iş değil. Onca psikolojik sıkıntının üzerine böylesi bir yolculuğa çıkma fikri hangi aklın ürünüdür orasını anlamadım, ben dayanamazdım sanırım. Filmle beraber anlıyorsunuz ki aslında, derdiniz kimseyle değil, sadece kendinizle. İçsel hesaplaşmanız bittiğinde çok daha dingin, kendinden emin ve daha pozitif devam edebilirsiniz hayatınıza. Arada yalnız kalmak, kendini dinlemek iyidir! Çok çok keyifli, özellikle kadınların izlemesi gerektiğini düşündüğüm bir yol filmi Wild. Gerçek bir olaydan yola çıkılarak beyaz perdeye aktarılan Wild, Cherly Strayed adlı bir kadının yol hikayelerinden oluşan Wild:From Lost to Found On The Pasific Crest Trail adlı kitaptan uyarlama. Kendisi de çekimlerde bulunarak başrol oyuncusu Reese Witherspoon'a destek olmuş.

     Beni biraz hayal kırıklığına uğratan bir filmde sıra. 2012 yapımı Hyde Park on Hudson'ı başrollerindeki Laura Linney ve Bill Murray'e kanarak izledim desem hiç de yanlış olmaz. Avrupa'da yaşanan savaş İngiltere'yi tedirgin etmektedir. Bu sebeple Amerika'nın desteğini almak için o dönemin başkanı Franklin Roosevelt'in evine konuk olan Kral ve Kraliçe nin ziyareti sırasında yaşananları konu alıyor film. Başkan olmadan önce çocuk felci geçiren Roosevelt'in o dönem hayatına uzak uzak uzak kuzeni Daisy girer. Kendisine hem mental hem de fiziksel olarak neden olduğunu anlamadığım bir şekilde yardım eder. Yani etrafında çilekeş karısı, hizmetkarları varken neden girdi hayatına anlamadım ama aralarında bir çekim de başlar. Tabi psikoloji çok da iyi değildir Roosevelt'in. Daisy'nin hayatına girmesiyle bambaşka olaylar yaşanır çevrede. Ben aslında Franklin Roosevelt'in hayatını anlatan başka bir film izlemiş ve çok beğenmiştim. Warm Springs adlı filmde ne kadar pozitif yönünü tanıdıysak, bu filmde kendisinden nefret ettim. Velhasıl kelam pek keyif aldığım bir film değildi. Yalnızca başkanla ilgili detaylı bilgi almış oldum, o kadar. İzlemeyin.

    Kalemini çok başarılı bulmasam da, filmlerini kafa dağıtıcı olduğu için izlemeyi seviyorum Özcan Deniz'in. Su ve Ateş de onlardan biriydi benim için ama sonunda salak gibi ağladım yaa :D neyse onu anlatırım. Haşmet çok büyük bir aşiretin vasisidir. Karşı aşiretten birini öldürünce Londra'ya kaçar kardeşiyle birlikte. Burada Yağmur isimli kızımız (Yasemin Allen) ile tanışır ve kısa sürede aşık olurlar. Ama kan davasının bitmesi için Haşmet'in karşı aşiretin kızları ile evlenmesi gerekmektedir. İstemeye istemeye kızla evlenir, bizim Yağmur da garibim hamile kalmış bi de Haşmet'ten. Napsın utana sıkıla babasının yanına Türkiye'ye döner. Yağmur'un izini kaybeden Haşmet, bir gün büyüyün oğlu ve Yağmur'u görür ve tekrar beraber olmak için kaçarlar. Ama karısı tutkulu ve iflah olmaz bir aşiret kızıdır, nasıl kaptırır Haşmet'i bir sarışına? Yine tabi kanlar dökülecek, sevenler kavuşamayacak filan. Bu arada filmi, bir kızın kitap okuyuşuyla beraber izliyoruz. Yani olaylar aslında bir romanda geçiyor, biz de kız okudukça izliyoruz olayları. İşte düğüm, o kitabın yazarıyla beraber çözülüyor. Sonunda bu yüzden salak gibi ağladım yaa. Bence kafa dağıtmalık çerezlik bir film. Ağlamak isteyenlere.

Başka bir beşlikte görüşmek üzere. Hoşçakalın.

NELER İZLEDİM #47



Herkese merhaba. Yeni yılın ikinci yazısını büyük bir hızla yazdığımı farketmişsinizdir. Bu sene bana iyi geldi. Yeni bir başlangıç gibi sanki, umarım böyle devam eder. Çok duygusal konuşmalar yapmadan, filmlere geçelim biz.

     Kulağımda 'City Of Star' şarkısı varken bu yazıyı yazmak çok ayrı keyif. Vizyona girince ilk izin günümde koşa koşa gittiğim La La Land, uzun zamandır beklediğim bir filmdi. Başrollerinde Ryan Gosling, Emma Stone gibi tatlı oyuncuları bulunduran filmin yönetmeni, Whiplash'ten tanıdığımız Damien Chazelle. (Whiplash'in uzun bir inceleme yazısını yazmıştım, okumak isteyenler tık tık) Baristalık yapan ama hayali oyuncu olmak isteyen Mia ve caz müziğe aşık olan başarılı bir piyanist olan Sebastian'in hayatlarına tanık oluyoruz. İlk başta ayrı ayrı izlediğimiz hayatlar, harika bir aşkla birleşir. İçerisinde bolca müzik, dans, aşk bulunan film sürekli aksiyon halinde. Her ikisi de işlerinde başarılı olmaya çalışırken, ayakları tökezlese de içlerindeki büyük tutku onları vazgeçirmez. Bu film üzerine bir çok yazı okuyacaksınız muhtemelen. Ben en saf haliyle anlatmak istedim. Yani bu filmde çok ama çok tatlı bir aşk ve muhteşem müzikler dinleyeceksiniz. Her iki oyuncunun da şarkı söyleme, dans etme ve Ryan Gosling'in piyano çalma yeteneklerine bayılacaksınız. Kaçırmayın bu filmi ya, vizyondayken izleyin mutlaka. Sight and Sound ve Rolling Stone Dergisi, 2016'nın en güzel filmleri listelerine almış bile. Büyülü aşk hala kaldı mı diyenlere.

BONUS : Filmin birbirinden güzel şarkılarını dinleyebileceğiniz Spotify listesi için buraya tıklayabilirsiniz. Benim favorim şimdilik Emma Stone ve Ryan Gosling'in seslendirdiği City of Star.


     Kalbinizi ısıtıcak bir film daha var sırada. Big Hero 6. Hiro, çok zeki bir çocuktur. Annesi ve babasının ölümünden sonra teyzesi ve abisiyle beraber yaşayan Hiro'nun tek hayali, abisinin de öğrencisi olduğu üniversiteye girerek birbirinden harika robotlar yapmaktır. Üniversite, bir yarışma düzenleyerek en güzel robotu yapan genci, öğrencisi olarak kabul edecektir. Bunu duyan Hiro, mükemmel bir düzenek hazırlar ve yarışmaya katılır. Yarışmayı kazanır ama o gece çok talihsiz bir olay olur ve üniversitede yangın çıkar. Hem düzeneğini hem de çok sevdiği birini kaybeden (spoiler vermiyim) Hiro, hayata karşı tüm inancını kaybetmiştir. Bu sırada abisinin üzerinde çalıştığı Baymax adlı robotla tanışan Hiro, tekrar heyecanını kazanır. Ya o Baymax ne tatlı, ne yumuş bir robottur öyle sarılasım geldi izlerken. Keşke benim de öyle bir robotum olsa :( Efendim işte öyle böyle derken, Baymax'in ve arkadaşlarının yardımıyla yangında kaybettiği düzeneğinin peşine düşen Hiro'yu aksiyon dolu zamanlar beklemektedir. Big Hero 6, 2015 yılının En İyi Animasyon Filmi dalında Oscar ödülünü almakla beraber, şuan IMDb'de güzel bir sırada yer alıyor. Keyifli ve başarılı bir animasyon izlemek isteyenlere.


     The Hunger Games'i daha yeni izlemiş olmaktan dolayı biraz üzgünüm. Serinin ilk filmi, beni resmen hop oturtup hop kaldırdı. O kadar gerildim ki özellikle son sahnelerde. Konusunu bilmeyen yoktur, anlatmaya gerek yok. Gerçekten bu kadar büyük ilgi görmesinin haklı bir sebebi varmış. İzlemeyen varsa şiddetli önerilerimden.








     Hayranlıkla izlediğim Julianne Moore'un yeni filmini Digitürk'te gördüğümde baya heyecanlanmıştım. Sıra buna geldiğinde büyük bir merakla izledim ama benim için büyük bir hayal kırıklığı oldu :( Linda, bir lisede İngilizce öğretmeni olarak çalışmaktadır. Hiç evlenmemiş ve baya da bir yalnız olan Linda'nın hayatı, önceden öğrencisi olan Jason'ın çıkagelmesiyle bir anda renklenir. Üniversiteden avukatlık okuduğunu (sanırım avukatlıktı, tam hatırlayamadım) ama hiç mutlu olmadığını, bir tiyatro oyunu yazdığını söyler. Bunu duyan Linda, Jason'ı cesaretlendirir ve oyunu bitirdiği zaman okulda sergilemeyi teklif eder. Kabul eder etmesine ama okul yönetimi oyunun sonu dahil bir çok noktasına müdahele eder. Bunun oyununa zarar verdiğini düşünen Jason, olaydan hiç mutlu olmaz. Bu sırada tabi Linda ile aralarında yaş farkı olmasına rağmen uygunsuz olaylar da gerçekleşir. Bunca şeyin üzerine her iki tarafın da hayatı alt üst olur. Biraz sıkıcı olsa da süresi kısa olduğu için Julianne Moore sevenler belki izleyebilir.


     Her yerde Christmas ruhu dolaşırken izlediğim çerezlik bir filmdi. A Royal Christmas. Emily, babasının yanında çalışan bir terzidir. Erkek arkadaşı ise dünyalar yakışıklısı (öhö öhö) Leo'dur. Noel yaklaşırken, evine gidip ailesiyle yeni yılı karşılayacığını söyleyen Leo'nun, Emily'e açıklaması gereken bir şey vardır. Yaşadıkları yerde Leo, bir prenstir! Vay vay vay. Baya şanslısın kız Emily. Neyse efendim, Leo ile birlikte prensi olduğu kente giderler. Orada onları cadı mı cadı bir anne bekliyordu. Kendisinin bu kraliyet ailesine yakışmadığını, yaptığı her etkinlikle kızın gözüne sokar. Leo'da pısırık pısırık bi şey yapmaz. Emily, en sonunda kaynanasına hak verir ve evine geri döner. Yaptığı her şeyden pişman olan kaynana (kadının da adını kaynana koyduk iyi mi?), müstakbel gelinini bakalım  geri getirebilecek mi?) Aşırı ama aşırı klişe dolu olan film, yalnızca Christmas ruhu beni kandırdı. Çok izlemeniz lazım değil yani:D



Sonuna kadar okumayı başaranlara çok teşekkürler. İzledikleriniz varsa benimle aşağıda yorumlarınızı paylaşırsanız çok sevinirim. Hepinize güzel bir hafta diliyorum. Görüşmek üzere!



NELER İZLEDİM #46



Merhaba herkese. Bazen düşünüyorum da, ileride bi çocuğum olursa (fazla ihtimal vermiyorum), blogumu okur mu acaba? Okursa annem neler saçmalamış mı der, yoksa o da kendine izlenecek filmler seçer mi? Bu soruların cevabını bulursan yavrum, buraya yorum bırak :D Ah şu Boyhood yüzünden duygusalım yaa, neyse biz yazıya başlayalım.

     2014 yapımı Boyhood'u duymayanınız yoktur diye düşünüyorum. Gerçi ben de daha yeni izledim ama Oscar zamanı çok olumlu yorumlarını okumuştum. Richard Linklater'in hem yönetmenliğini hem senaryosunu üstlendiği film, tam 12 yıllık bir serüvene çıkarıyor bizi. Ama bu gerçek 12 yıl. Yani başroldeki Mason, küçük bir çocukken çekimlerine başlayan film, Mason'un ergenlik çağlarında son buluyor. Çok dahice bir fikir değil belki, bir çok insanın aklına gelmiş olabilir ama yönetmenin cesareti ve senaryodaki muhteşemlik helal olsun dedirtiyor. Annesi ve babası boşanmış Mason, annesi ve ablasıyla beraber yaşamaktadır. 12 yıllık süreçte hem kendi hayatındaki değişimler hem aile fertlerindeki değişimler sizi hiç sıkmıyor. Baya herhangi birimizin hayatı gibiydi. Süresi oldukça uzun olan bu filmin, bir haftasonunuzu ayırarak tadını çıkarmanızı tavsiye ediyorum. Çok keyif alacaksınız. Samimi, değişik bir seyirlik arayanlara.

İLGİNÇ BİLGİLER
* Mason'ın ablası rolündeki Samantha, yönetmen Linklater'in kızı. Film çekimlerine çok hevesle başlasa da, son yıllara doğru pek hevesi kalmamış. Ama kızım yani baban orda sanat yapıyor, sen bir havalar. Ne demek sıkıldım?

* Filmin 12 yıllık çekimleri süresince eğer yönetmen Linklater ölseymiş, filmin yönetimini Ethan Hawke üstlenecek şekilde anlaşmışlar. Bu arada Ethan Hawke filmde Mason'ın babası rolünde. O da baya bi yaşlanıyor. Üzülüyorsunuz. Kızlar :(

* Film başladığında başroldeki minnoş Mason 7 yaşında, bittiğinde bıyıklı ergen 19 yaşında oluyor.

* Yönetmen, Mason'ın annesi rolündeki ve bu rolüyle Oscar'ı kucaklayan Patricia Arquette'den bu süre içerisinde hiç bir estetik operasyon geçirmemesini istemiş. Büyük bir özveri kız aferin sana.

     "Bir hayalim var" sözüyle tarihe geçen Martin Luther King'in biyografisi de sayılabilecek Selma, 2014 yapımı bir film. Luther King, kendisi gibi siyahi olan insanların seçme ve seçilme hakkına sahip olabilmeleri için büyük bir direniş başlatır. Bu süreçte zamanın ABD başkanı Lyndon Johnson'ı ikna etmek için çok uğraşır. Tek istedikleri eşit oy hakkı olan, ırkçılığa karşı olan insanlar Luther King'in en büyük destekçisi ve cesaret vereni olmuş. Eğer bu aşağılayıcı ırkçlığa karşı gelen yasayı imzalamazlarsa, King'in önderliğinde bir çok siyahi ve destek veren beyazlar Alabama'nın Selma kentinden Montgomery'yi kadar yürüyeceklerdir. Bir çok yürüyüş denemesi olur, hatta bazıları oldukça kanlı biter ama King hiç vazgeçmez. Film, yayınlandığı yıl oldukça ses getirmiş ve iki adet de Oscar adaylığı bulunmakta. En Özgün Müzik dalında John Legend'in seslendirdiği "Glory" filmiyle Oscar'ı kucaklayan filmin siyahi ve üstelik kadın olan yönetmeni Ava DuVernay da kariyerinde önemli bir basamak atlamış bu filmle. Onun dışında King'e hayat veren David Oyelowo efsane bir oyunculukla ağzınızı açık bırakacak. Okuduğuma göre yıllardır bu rol için bekliyormuş! Oprah Winfrey'i de izleyeceğiniz bu başarılı direniş öyküsünü mutlaka izleyin. Cesaret ve haklılık dolu başkaldırışları sevenlere.

     21 Tapaa Pilata Avioliitto, yani diyor ki Bir Evliliği Mahvetmenin 21 Yolu. Çok kötü bir filmdi yani hiç keyif almadım ama yine de bir kaç cümle yazalım madem. Afişte anlamsız bir poz verdiğini gördüğünüz kızımız üniversitede hocadır ve bir araştırması gereği düğünlerinden itibaren röportaj yaptığı çiftlerle, evlilikten sonra da görüşür ve nelerin değiştiğini filan konuşurlar. Sadece bunu anlatsaydı amenna ama yani olay nerelere nerelere gitmiş. Bir de şuna değinmiş, mahvetmenin 21 yolu varsa, aşık olmanın da 21 yolu vardır. Değinememiş gerçi, beni aşktan soğuttu :D Ay kötü bi filmdi, izlemeyin sakın, tavsiye etmiyorum.
     2014 yapımı, başrollerinde Channing Tatum, Mark Ruffalo ve uzun bir süre onun olduğunu anlamadığım Steve Carell'ın olduğu Foxcather filminde sıra. Güreş sporunun etafında gelişen ağır bir dram olan film, 5 dalda Oscar'a da aday olmuş. Gerçek bir olaya dayanan filmde Mark Schultz aslında çok yetenekli ama doğru düzgün para kazanamayan, yalnız yaşayan bir güreşçidir. Abisi David ise evli ve çocukludur, ayrıca kardeşinin de antrenörlüğünü yapmaktadır. Bir gün ünlü bir işadamı olan John du Pont'tan bir davet alan Mark'ın hayatı bu saatten sonra değişecektir. Yaşadığı şehirde yeni bir güreş takımı kurmak ve bu takımı da olimpiyatlara hazırlamak isteyen du Pont, Mark'ın bu takımın başına geçmesini ister. İlk başta her şey normal giderken, çıkarların çatışması yüzünden takımın başına Mark'ın ağabeyi geçer. Filmin sonu çok ama çok acıklıydı. Sıkılırım sandığım filmden büyük keyif aldım. Başarılı bir gerçek hikaye izlemek isteyen isteyenlere.

     2015 yılına tartışmasız damga vuran, sanat ve ego ile ilgili sinema tarihine adını altın harflerle yazdıran Birdman! Riggan, yıllar yıllar önce çok ünlü bir aktördür ama artık o şan şöhret kalmamıştır. Bu sebeple Broadway'de hem yazıp, hem yönetip hem de oynadığı tiyatro oyunu onun için ölüm kalım meselesi haline gelmiştir. Çekimler sırasında oyunculardan birinde değişiklik yapmak zorunda kalırlar ve Edward Norton devreye girer. Onun da vurdumduymaz bir oyuncu olduğunu göz önünde bulundurursak, provalar ve tiyatronun galası büyük kargaşa içinde geçecektir. Film, değişik bir çekim tekniğiyle çekilmiş. Sahneler sanki tek sekansta gerçekleşiyor gibi. Yani hiç durmadan filmi çekmişler gibi. Ama bunda başarılı yönetmen Inarritu'nun dahiliği konuşmuş. Film, harika oyunculuklar ve değişik bir kurguya sahip olmakla beraber bende büyük bir keyif yarattı. Ama sorup yorumlaştığım bir kaç arkadaşım sıkıldıklarını ilettiler :/ Bilemiyorum artık. Sanat, egoizm, baba kız ilişkisi ve küllerinden yeniden doğmaya çalışan bir oyuncunun hayatına tanık olmak isteyenlere.

Bence hakkımı yemeyelim, bu sefer güzel filmler katmışım heybeme. Siz neler düşünüyorsunuz yazdıklarımla ilgili yorum bırakırsanız çok sevinirim. Tekrar görüşmek üzere, hoşçakalın.



NELER İZLEDİM #45



Herkese merhaba. Gün itibariyle 2017 yılına 2 gün kaldı. İçimde biraz da olsa kelebekler uçuşuyor. 2016 yılı, teyze oluşum dışında bana hiç güzel şeyler getirmedi. Kayıp bir yıldı. Hatırlamak dahi istemiyorum. O sebeple bir an önce 2017 ye adım atmamız lazım. Belki yılbaşı gecesi film izlemek gibi çok çılgın! bir planınız olabilir. O sebeple buyrunuz yazıya geçelim.

     Vizyon filmiyle başlayalım ki, belki yetişir izlersiniz. Collateral Beauty (Gizli Güzellik), başrolünde efsane oyuncuların yer aldığı, dram romantik ve azıcık ucundan komedi barındıran bir film. Oyuncuları afişten görebilir, biraz da olsa fikir edinebilirsiniz. Howard, başarılı bir şirketin yöneticisidir. Hayatı çok güzel giderken kızını kaybeder. Bu acıyla baş edemez, işi boşlar, eşinden boşanır, arkadaşları ile arası açılır. Hayata karşı olan ilgisini kaybetmiştir. Tek düşündüğü kızı olmadan nasıl yaşayabileceğidir. Bu süreçte bazı mektuplar yazar. Mektupların sahipleri; Ölüm, Sevgi, Zaman. Evet, doğru duydunuz. Bu mektupları kavramlara yazıp posta kutusuna bırakır. Arkadaşları bunu araştırırlar ve artık eski günlerine dönmesi için bir plan yaparlar. Bu üç kavram, canlı kanlı birer kişi olarak Howard'ın karşısına çıkacaktır ve O'nunla konuşacaktır. Böylece içindeki kini ortaya döküp biraz da olsa rahatlaması planlanır. Üç oyuncu ile anlaşırlar ve plan işlemeye başlar. Film aşırı aşşırı mesaj kaygılıydı. Yani her yerden mesaj fırlıyordu. Kötü değildi ama yani bir süre elle tutulur hiç bir şey olmadı filmde. Mesajlar değil de, sonu beni çok etkiledi. Cidden beklemiyodum. Güzel kurtarmışlar. Kafa dağıtıp güzel oyunculuk izlemek isteyenlere.

     İçim şişe şişe izlediğim Beautiful Creatures'ta sıra. Ethan, yakışıklı ve yaramaz bir lise öğrencisidir. Yaşadıklara yere Lena adında bir kız taşınır ve ilk günden itibaren Ethan'ın radarına girer. Diğer kızlardan farklı olan Lena, aslında bir büyücüdür. 16 yaşına girdiği gün, kötü ya da iyi arasında bir seçim yapacaktır. Bu seçim kızcağıza bağlı değil tabi. Kökleriyle filan ilgili. Çok büyük merakla bekliyoruz tabi acaba hangi tarafı seçecek! Bu arada Ethan ile sevgili olurlar. Çocuğun da her şeyden haberi var. Kıza destek oluyor. ' Ben sana inanıyorum, iyi tarafı seçiceksin tabi ki' diye gaz veriyor sürekli. Ben açıkçası beğenmedim. Önermiyorum. Ama böyle fantastik havada geçen filmleri sevenler belki bir şans verebilir. Bilemedim şimdi, size kalmış :(


2
     İlk sahnelerinden itibaren merakla kendisini izletmeyi başaran bir film 'En Chance Til' (A Second Chance - İkinci Bir Şans). Andreas, mutlu bir evliliği olan yakışıklı bir polis abimizdir. Bir gün uyuşturucu bağımlısı bir ailenin evine baskına giderler. Orada, bir kenara atılmış, pislik içinde kalmış ağlayan bir bebek görür ve çok etkilenir. Bebeğin anası babası keş tabi. Çocuğa bakan yok. Neyse efendim, bir gece Andreas uyurken karısı bağırarak onu uyandırır. Kendi bebekleri uykuda ölmüştür! Ay ne iç acıtıcı sahnelerdi size anlatamam, çok etkilendim. Bunun üzerine gece bebeği alarak o bağımlı anne babanın evine gider. Hepsi uyurken eve girer ve bebekleri değiştirir :( En fena sahnelerdendi sanırım. Kendi bebeğine o pislik içindeki elbiseleri giydirdi. Yüzüne filan da sürdü hatta anlaşılmasın diye, yıkıldım. Düşünmesi bile dayanılmaz. Bebeği alıyo, karısına veriyo. Kadının psikolojisi zaten bozuktu, iyice saykoya bağlıyo, ne yapsın kadıncağız. İlk başta bebeği istemiyo ama sonra sevmeye başlıyo. Orası da ayrı mesele. Bu arada bağımlı anne ve baba bakıyolar ki çocuk ölmüş, polis bunları hapse atıyo. Ama kız diyo ki, bu benim bebeğim değil! Al başına belayı şimdi Andreas. Çok çok etkileyici bir film. İzlediğim için mutluyum, ağır dramları seviyorum, başka derdim yokmuş gibi. Biraz ağlayıp, içini dökmek isteyenlere.

     2014 yapımı, bir adet de Oscar adaylığı bulunan Leviathan karşınızda. Öncelikle şunu söyliyim, filmi sıcak bir ortamda izleyin. Çünkü sahneler o kadar soğuk ortamlarda geçiyor ki, içinizin üşümemesi elde değil. Ve de mümkünse büyük bir ekrandan izleyin, görseller efsane. Nikolay, ikinci eşi ve ilk eşinden olan oğluyla beraber yaşamaktadır. Aslında sorunsuz sayılabilecek bir ailesi vardır ama para babası bir amcamız huzurlarını kaçırır. Yaşadıkları evi kendisine vermelerini çünkü orada yeni bir inşaat başlatacaklarını söyler. Ne kadar da tanıdık! Nikolay bunu istemez tabi, uzaklardan avukat bir arkadaşını yardıma çağırır. Davayı nasıl kazanabiliriz filan üzerinde düşünürler. Bu süreçte amca bastırır tabi. Derken evde de sorunlar başlar. Karısı ve avukat arasındaki olası bir kıvılcım, Nikolay'ı çileden çıkarır. Film çok çok iyiydi gerçekten. Nefis oyunculuklar, harika görseller ve etkileyici bir hikaye. Ölmeden Önce İzlemeniz Gereken 1001 Film listelerinde de kendisine yer bulmuş. Festival filmi sevenlere.


     Bunca ağır dramadan sonra biraz kafa dağıtmaya ne dersiniz? Mermaids 1990 yapımı Altın Küre'ye aday olmuş tatlı bir aile filmi. Başrolde izlediğimiz Cher, kızlarını oynayan ve o zamanlar birer çocuk olan Winone Ryder ile Christine Ricci bizlere güzel bir seyirlik sunmuş. Yalnız bir anne olan Mrs. Flax ve kızları, yaşadıkları yerde hiçbir zaman uzun kalmazlar. Eğer ortam onlar için karmaşık hale gelirse hemen eşyalarını arabaya yüklerler ve şehir değiştirirler. Son geldikleri yerde anne Faux, tatlı bir adamla tanışır. Büyük çocuk Charlotte ise yakışıklı biriyle tanışır ve çok fena aşık olur. Okul, iş, aşk, aile derken bizimkilerin hayatı çok dehşet verici bir olayla sarsılır. Hem de işin içinde büyük bir pişmanlık vardır ve tekrar toparlanmak zor olacaktır. Keyif alarak izlediğim bir aile filmiydi. Cher, Winone Ryder ve Christina Ricci'nin gençliklerini izleyip kafa dağıtmak isteyenlere.

Uğradığınız için teşekkürler. Haftaya görüşmek üzere!


NELER İZLEDİM #44


Herkese güzel bir çarşamba gününden merhaba. Her ne kadar çalışıyor olsanız da, sizler için izlenecek güzel filmler bırakmak istedim buraya. Akşam izlemelik bir şeyler mutlaka ayarlayın!

     American Sniper'a daha önce başlamış, 10. dakikasında uyuyakalmıştım, bu sefer şansımı tekrar denemek istedim ve bir seferde bitirebildim çok şükür. Bradley Cooper ve Sienna Miller'ın başrolde olduğu 2014 yapımı film, 2015 Oscar ödül törenine 6 dalla aday olmuş, yalnızca bir tanesini kazanmıştır. (Ses dalında). Chris Kyle, başarısız iş deneyimlerinden sonra, ülkesinin de içinde bulunduğu zor durumdan rahatsız olarak orduya katılır. Eğitimlerde oldukça zorlansa da, sahaya çıktığı zaman çok iyi bir nişancı olacağının sinyallerini verir. Bu süreçte tabi bir de evlenir, çoluk çocuğa da karışır. Karısından ve çocuklarından ayrı aylar geçirmek hem kendisini hem eşini yıpratır. Film süresince Irak'ta, Amerikan askerleri ve yerel halkın arasındaki mücadeleyi izliyoruz. Oldukça başarılı çatışma sahneleri, yaralanan askerlerle yaşanan duygusal anlar, Chris Kyle'ın etkili atışları vs derken film akıp gidiyor. Esasında tabi bu bir biyografi diyebiliriz. Ben bir kadın olarak bu tarz filmlere karşı önyargılıyım ama Bradley Cooper gerçiğini gözardı edemedim. 42 günde çekilen bu bol ödüllü filme hazırlık aşaması da oldukça meşakkatli geçmiş. Özellikle Cooper açısından. Hatta filme hazırlanırken Chris Kyle'ın dinlediği şarkıları dinlemiş, spor yaparken karşı duvarına O'nun fotoğrafını asmış ve de O'nun ayakkabılarını giymiş. Yönetmeni Clint Eastwood olan film, aksiyon ve hafif de olsa heyecan sevenlere.

     Interstellar filmi tek başıma izlemek sanırım büyük hataydı. Anlamadığım ve konudan koptuğum çokça sahne mevcuttu. Bir daha izlemem lazım. Pek keyif aldığımı söyleyemeyeceğim ama şansımı tekrar deneyeceğim.









     Suicide Squad hakkında da çok konuşacak şey yok. Zaten aylardır ortalığı kasıp kavuruyor. Harley Quinn karakteri kadar beni eğlendiren başka bir kadın karakter nadirdir. Margot Robbie kız sana helal olsun su gibi oynamışsın, çok kıskandım. Konuyu filan hiç anlatmıyorum. Ona başka yerden de bakarsınız, önemli olan hissettiğim duygular şuan:D Bu filmi mutlaka izleyin, ama kızlar bi şey söylicem; erkek arkadaşınız / eşiniz ile izlerseniz filan Harley canınızı sıkabilir, çokça elinizi erkek kişisinin gözlerini kapatırken bulabilirsiniz benden söylemesi. (İzletmeyin kısaca yaa, siz kendiniz izleyin)



     Şimdi sizi çok fazla yormayacak ama oyunculuk açısından doyurucu bir film ile tanıştıracağım. This Is Where I Leave You. 2014 yapımı filmin başrollerinde Jason Bateman, Tina Fey, Jane Fonda (aşkım) var. Judd, karısı tarafından aldatıldıktan sonra depresyon aşamasındayken kardeşlerinden bir telefon alır. Babası ölmüştür. Her kötü şeyin üst üste gelmesi yetmiyormuş gibi bir de 3 çılgın kardeş ve hepsine bedel bir anne ile uğraşmak zorunda kalacaktır. Doğup büyüdüğü kasabaya gittiğinde evli ve çocuklu ablası, çocukları bir türlü olmayan abisi, kendisinden yaşça büyük zengin bir kadınla flört eden erkek kardeşi ve çılgın bir ruha sahip annesi ile kalabalık bir cenaze evinde zaman geçirecektir. Güzel bir aile filmiydi, sıkmadan izlettirdi kendisini ama Tina Fey'in ağlayamayışları olmadı. O kadın hep komedi yapsın, dramı pek beceremedi sanki. Favorim Adam Driver tabii ki, filme renk katmış. Aile filmi sevenlere.

     İşte benim yazıdaki favori filmime geldik şimdi. Obvious Child. Donna, sevgilisinin kendisini aldatışından sonra bir gece bir adamla tanışır. İkisi de alkolü fazla kaçırır ve one night stand kaçınılmazdır. Stand up gösterileri yaparak insanları güldüren Donna, kendi hayatında pek de mutlu değildir. Sürekli yeni birileriyle beraber olur ama bir türlü aradığı adamı bulamaz. Derken hiç beklemediği bir şey olur; ta daaa, hamiledir! Peki ama kimden? O süreçte yaşadıkları, acaba kimden sorusu, aldırıp aldırmamak konusunda yaşadığı ikilem, çocuğun babasına söylesem mi gerilimi filmin kalan kısmında izlediklerimiz. Ben filmi nedense çok beğendim, film çok samimi olmuş. Ve kesinlikle klasik romantik komedilere benzemiyor. Zaten sonunu izlediğinizde anlayacaksınız. Her şey tam da olması gerektiği gibiydi. En en en beğendiğim sahne, battaniyenin altındaki film izleme sahnesiydi. Son sahne. İzlerseniz ne dediğimi anlayacaksınız. Sıradan, bizden bir şeyler sevenlere.

Bir beşlik daha bitti, sırada yazacak çok film var. Ben şimdi iki günlük iznimin tadını çıkarmaya gidiyorum. Önce bir faranjit kontrolü (2 aydır öksürüyorum!), sonra bir sinema ve ardından en sevdiğim zaman; teyzelik zamanııııı >3 Okuyup yorum bırakırsanız ve buralarda bir ses olursanız çok mutlu olurum. Accayip motive ediyor. Hepinize iyi haftalar diliyorum. Görüşmek üzere!





NELER İZLEDİM #43


Herkese merhaba. Bugün izin günümü fırsat bilerek blogun başına geçtim ve sizlere güzel bir kaç filmden bahsetmek istedim. Haydi biraz konuşalım. Çok tatlı filmler var, kaçırmayın !

     2000 yapımı, nostalji sayılabilecek ve oldukça çerezlik bir filmdi Down to You. Türkçe'ye de Aşağıdakiler diye çevrilmiş, acayip saçma tabi. Neyse, efendim. Al, bir üniversitede öğretmendir. Imogen ise öğrencidir. Bir partide tanışıp, aşık olurlar. Derken aşk, romantizm dolu günler başlar. Her şey çok güzel gidiyordur. Derken Al, bu ilişkiyi sorgulamaya başlar. Hatta ve hatta ayrılmak için durduk yere ilişkilerini didikler. Ve bingo, bir bahane bulmuştur. Imogen, eğitim için yurt dışına gidecektir. Bu şekilde ilişkinin yürümeyeceği inancına kapılıp ayrılırlar. Tabii ki yaptığının çok salakça bir hata olduğunu anlaması çok uzun sürmez. Imogen'ın evde bulduğu şampuanını içerek intihara bile kalkışır. Bu kısım kabul edelim ki çok tatlıydı :) Derken yolları tekrar kesişir ama toparlamayı başarabilecekler midir, izleyin görün. Accayip klişe ama çok şeker bir filmdi. Kafa dağıtmalık, nostaljik romantik komedi sevenlere.

     İzlemeyi çok ertelediğim, kaçırmadan vizyonda izleme fırsatı bulduğuma sevindiğim Ekşi Elmalar da bugün listede. Aziz Reis, karısı ve üç kızıyla Hakkari'de yaşayan bir milletvekilidir. Son seçimleri kaybettikten sonra, zaten zor olan kişiliği, etrafındakiler için daha da çekilmez hale gelir. Güzeller güzeli kızlarının da erkekler tarafından ilgi çektiği gerçeğini göz ardı edemez. Başrolümüz Muazzez'in ağzından dinlediğimiz hikaye, bizi doğu kültürüyle sarıp sarmalıyor. Yaşadıkları heyecanlar, yine bir şampuan muhabbeti, Reis'in egoları, yaylanın şöleni, kavuşamayıp yarım kalan aşklar... Aman Allahım, Yılmaz Erdoğan'dan Türk sinemasında Vizontele'den sonra güzel bir hediye olmuş. İzlerken o kadar keyif aldım ki size anlatamam. Çokça da ağladım, çünkü kendimi Muazzez gibi hissediyodum:D Salondaki çiftler hep bana baktı ağlarken ama napiyim yani, çok etkilendim. Oyunculuklar, görsel şölen nefisti. Favorim; Songül Öden. Çok içten bir oyunculuktu, helal olsun. Listenize mutlaka ekleyin. Pişman etmeyeceklerden.

     Yine nostaljik bir komediyle devam edelim. 2001 yapımı Shallow Hal, iç güzellikle ilgili haklı bir ders veren cinsten. Afişi de dikkatli incelerseniz, bir şeyler anlamak mümkün. Şöyle ki; Hal şişman ve çirkin bir adam olmasına rağmen, kadınlarda her zaman güzellik arayan birisidir. Bu sebeple hiçbir zaman mutlu olamayan Hal, gittiği bir medyum tarafından iç güzelliğe önem vermesi için hipnoz edilir. Artık, çirkin insanları güzel, güzelleri ise çirkin görmektedir. Bir gün Rosemary ile tanışır. Tanıştığı güzeller güzeli Gwyneth Paltrow ama tabii ki bu hipnoz altındaki görsel. Rosemary aslında 300 kiloluk bir genç kadındır. Birbirlerine aşık olurlar, etraflarındaki kimses bu aşkın gerçek olduğuna inanmaz. hatta Rosemary bile kendisiyle dalga geçildiğini düşünür ama Hal aşık olmuştur! Derken, bu hipnozun etkisi geçer ve Hal eski şerefsiz haline döner. Rosemary'i artık beğenmiyordur :( Ben keyifle izledim, çok kafa yormayan, klişe bir romantik komedi.

İLGİNÇ BİLGİLER
* Rosemary'nin şişman halini de Gwyneth Paltrow oynamış, inanamadım! 15 yıl öncesine göre çok başarılı bir plastik makyaj olmuş. Uzun saatler süren makyajın ve vücut eklemelerinin sonrasında Paltrow, sokakta uzun süre yürümüş, ve kimse O'nu tanıyamayınca, kendisi oynamaya karar vermiş.

     The Boy Who Smells Like Fish, sanırım izlediğim en ilginç filmlerden biri. Mica, doğduğundan itibaren çok ilginç bir şekilde balık kokmaktadır. Annesi ve babası bu kokuyu gidermek için çocuklarını günde defalarca yıkar, onlarca kimyasal kullanırlar ancak bu koku gitmez. Mica, bu balık kokusuyla ömrü boyunca yaşayacaktır. Okulda, boynuna astığı araba kokusuyla gezse bile, arkadaşları tarafından sürekli dışlanır. Evde verdikleri doğumgünü partisine bile yalnızca bir kız gelir. Bundan sonra kendisini tamamen dış dünyaya kapatan Mica, yüzmeye başlar. Havuzda Laura adında güzeller güzeli bir kızla tanışır. Ama havuz dışında onunla yan yana gelmeye çok çekinen Mica, ilk gecelerinde saatlere duş alır, pudralar sürer, araba kokusunu da boynuna asmayı unutmaz! Aşık olmuştur bi kere. Babası o çok küçükken evi terketmiş, annesi ise çok elim bir kazada ölünce yalnız kalmıştır. Bundan sonra onu bekleyen süprizler acaba nelerdir. Çok farklı, değişik bir konusu olmasıyla birlikte kendisini sıkmadan izleten ilginç bir film olmuş. Alternatif sevenlere.

     2015 yapımı The Gift, romantik filmlerden sıkıldığım bir gece açıp gözlerimi ayırmadan izlediğim bir gerilim filmi. Simon ve Robyn, iş gereği Simon'un çocukluğunu geçtiği küçük bir yere taşınırlar. Paradan kaçınmayan çift, kendilerine harika bir ev alırlar. Bir gün şehirde alışveriş yaparken, Simon'un çocukluk arkadaşı yanlarna gelir, Gordo. Güzel hoşbeşin ardından tekrar görüşmek üzere ayrılırlar. Simon işteyken, Gordo bunu fırsat bilip sürekli evlerine gider. Aslında herhangi bir sorun yoktur, gayet yardımsever bir kişilik olarak görünen Gordo'nun bu ziyaretleri ve bırakıp gittiği hediyelerinin sonu gelmez. Bu süreçte Robyn hamile kalır. Gordo ile yaşanan gerilimler arttıkça, çiftin huzuru da kaçar. Neden böyle yaptığının nedeni, geçmişe dayansa da, intikam almaktan yıllar sonra bile vazgeçmeyen Gordo'nun çok acımasız bir planı vardır. Filmin sonu o kadar gerilimli ve heyecanlıydı ki, yani bebeğin göz rengini görmek için öldüm resmen! Anladınız siz, zeki bir filmdi. Yönetmenliğini ve başrolünü üstlenen Joel Edgerton'a, Horrible Bosses'tan sevdiğimiz Jason Bateman ve kısacık saçlarıyla bile seksi olmayı başaran koca ağızlı Rebecca Hall eşlik ediyor. Gerilim sevenlere.

Vakit ayırıp okuduğunuz için çok teşekkürler. Sırada hangi filmler var merak ediyorsanız yan taraftaki renkli afişlerin olduğu kısma göz atmayı unutmayın. İzledikleriniz veya izlemeyi düşündükleriniz varsa yorum bırakmayı unutmayın lütfen. Tekrar görüşmek üzere!



NELER İZLEDİM #42


Herkese merhaba, şahane bir haftayı daha geride bıraktık. Eski yazma hevesime geri döndüğüm bir gerçek, hatta içerikte biraz değişiklik yapıp, vizyondaki filmlere de göz atacağız. Haydi başlayalım.

     Nejat İşleri'i severim, Serenay Sarıkaya'da çok güzel kız, ses tonu filan oldukça etkileyici. İkimizin Yerine filmine gidip biraz ağlamak istedim aslında. Aaa tabi, ben artık tek başıma sinemaya gidiyorum, içimi çeke çeke ağlıyorum bi kenarda çok güzel oluyo. Tabi girerken ve çıkarken insanlar tek başıma gelmiş olmamı biraz garipsese de, çok keyifli oluyor, bir gün sen de dene mutlaka :) Çiçek, 18 yaşında, oldukça sıradan bir hayata sahip lise öğrencisi bir genç kızdır. 18. doğumgünü pastasının mumlarını üflerken, hayatını tamamen değiştirecek bir dilek dilediğinin farkında değildir. Yeni gelen edebiyat hocasına aşık olup, ondan özel ders almanın da yolunu bulan Çiçek, yaşının da verdiği heyecanla bambaşka hayallere kapılır. Bu süreçte ailesinde de bir takım gariplikler olduğunu farkeder. Çok detaya giremiyorum, çok spoiler a müsait bir konusu var. Bir ara noluyo yaa ensest ilişkiler mi dönüyo burda diye sorgulamanız çok muhtemel ama başarılı bir kurtarış var senaryoda. Ben keyif aldım aslında filmden ama sanki biraz uzundu. Yani hadi artık biraz çabuk aksın dediğim zamanlar olmadı değil ama güzel oyunculuklar ve klasik bir aşk hikayesi izeyip biraz ağlamak isteyen bünyeleri tatmin edecektir.

     Duyduğuma göre çok acımasız eleştirilere maruz kalmış Benim Adım Feridun. Ben herhangi bir yorum okumadan, fragmanını izlemeden gittim. Çağan Irmak severim, Halil Sezai'nin de asıl mesleği olan oyunculuğundan çok ayrı bir keyif alırım. Kaçırmak istemedim açıkçası ve salonda yerimi aldım. Ersan, 4 yıllık ilişkisi olan, geçimini çeviri yaparak kazanan oldukça sıradan ve sevgilisine göre sıkıcı bir adamdır. Bir gün sevgilisi tarafından terkedilir. Özge Borak ile olan bu ayrılık sahnesi, filmin açılış sahnesi ve başarılı oynadılar. Gerçi Özge Borak biraz ağlayamama sorunu yaşadı ama herneyse. Derkeen bizim Ersan, ayrılık acısıyla başetmeye çalışır. Bir süre sonra Erdek'e annesinin yanına gidip kafa dağıtmak ister. Bir akşam sahilde içerken bir düğün olduğunu görür. Amacı girip bikaç kadeh bi şeyler içip çıkmaktır. Ama damadın babası bizim Ersan'ı görüp "Feridun'um hoşgeldin" diye boynuna atlayınca işler karışır. Yıllardır küs olduğu kardeşinin oğlu sandığı Ersan'ı alıp masalarına oturturlarve büyük bir yanlışa batar Ersan. Artık kendisi de kaptırır bu yalana kendini ve bir anda Feridun gibi davranmaya başlar. Filmin çoğu aslında bu düğün salonunda geçiyor. Büşra Pekin de asi bir kadın olarak Ersan'ın aklını başından alır tabii. Ben büyük bir keyifle izledim. Oyunculuklar bi kere çok iyiydi, espriler dozundaydı. Salondan mutlu ayrıldım, tavsiye ediyorum ben. Şöyle içinizi ısıtacak, yer yer güldürücek tatlı bir film.

     Son vizyon filmimiz ise İkinci Şans. Asmalı Konak'tan sonra Nurgül-Özcan çifti tekrar yan yana! Cemal; 40 yaşında, oldukça başarılı bir restoran sahibi, genç kızlarla vakit geçirmeyi seven bir adamdır. Yasemin de 40 larındadır. Özel bir okulda matematik öğretmenliği yapan Yasemin'in Çiçek adında bir de kızı vardır. Her ikisi de yalnız birer anne ve baba olan Yasemin ve Cemal'in yolları, çocuklarının sayesinde tesadüfü bir şekilde kesişir. Oldukça sert geçen ilk görüşme sonrası birbirlerinin gönlünü alan ikilimiz, farketmeden birbirlerinin çekimlerine kapılır. Ama Cemal'in o büyük, karışık dünyası Yasemin'i korkutur. Eski kocasının kendisini genç bir kız için terkettiği zamanları hatırlayarak bu aşktan kaçar. Filmin çoğu sahnesi çok gereksiz olmakla beraber birkaç sahnesi beni yine salak gibi ağlattı :D Bir kere Nurgül Yeşilçay çok çok çok güzel bi kadın. Yani ağzım açık izledim her sahnede. Genç aşkları izlemeye alışkınız ama böyle orta yaş aşkları da ayrı bir hüzünlü oluyormuş onu farkettim. Tavsiye edebileceğim bir film değil, en azından sinemada izlemek için ama ilerde bir pazar günü kafa dağıtmalık bir film olabilir. Çok kötü değildi. Özellikle favorim Özcan Deniz'in oğlu rolündeki Mahmut. Filme çok ayrı bi hava katmış :)

     Margot at the Wedding, çok sıkıcı bir filmdi allah affetsin. Sırf Nicole Kidman ve aşkım Jack Black için izledim ama kurtarmadı. Margot, oğlu ile birlikte kızkardeşinin ikinci evliliği için yanlarına gider. Burada bir yandan düğüne hazırlanırlar, bir yandan iki kız kardeş yer yer gerilimli anlar yaşarlar. Annelerinden kalma evde geçen olaylar, saçmalar ötesiydi. Ağaca çıkmalar, saçma muhabbetler, aldatmalar, kıskançlıklar vs içim şişti. Sanırım tek eğlendiğim sahne Jack Black'li sahnelerdi. Sonu da oldukça saçmaydı. İzlemeyin sevgili okurlarım.




      Oblivion ile ilgili söyleyecek çok sözü olanlar mutlaka vardır ama benim yok. Beğenmedim, daha doğrusu anlamadım. Kafam çok karıştı, kim haklı, neden öyle, acaba hangisi doğru diye diye çok bulandı beynim. Konusu şöyle; dünya üzerinde savaşlardan sonra kalan hayati kaynakları kurtarmakla görevli Tom Cruise, bir gün devriye gezerken bir kadınla karşılaşır ve Onu alarak yaşadıkları yere getirir. Kadının gelişiyle birlikte bir çok şey su yüzüne çıkar ve aslında neden orda olduklarının farkına varır Tom abimiz. Bu türü sevenlerin yüzünü güldürecek bir film olduğu kesin ama benim arşivimde çok da önemli bir yer edinemedi.




Uğrayıp, kurduğum cümleleri okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Haftaya tekrar görüşmek istiyorum. Yazma aşkımı kaybetmeden tabi! Hepinize şimdiden güzel ve bol filmli bir haftasonu diliyorum. Görüşmek üzere!