1991 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

The Addams Family 1-2


     Sizi bugün Addams Ailesi ile tanıştırıcam. İlk başta biraz çekinebilirsiniz. Ama sonra, eminim siz de benim gibi çok seviceksiniz onları.

     The Addams Family (1991) ve Addams Family Values (1993) olmak üzere iki seri üzerinden tanıyoruz aileyi. Filmin yönetmeni Barry Sonnenfeld. Aslında bence tam bir Tim Burton filmi ama, Barry amcamız da iyi iş çıkarmış. Başroller ise enfes. Şöyle sırayla bakacak olursak:

  •  Raul Julia. Baba Gomez Addams rolünde. Karısına çok çok aşık, tutkulu bir eş. Erkek kardeşine çok düşkün. Aile içi sorunlarda hemen depresyona giriyor.
  • Anjelica Huston. Anna Morticia Addams rolünde. Bir insan bir role bu kadar yakışır. İdolümsün Morticia. Çok sakin bir anne. Eşini Fransızcasıyla hipnoz edebiliyor. Her fırsatta birbirlerini delice öpüyorlar. Çok aşıklar çok!
  • Christina Ricci. Evin kızı Wednesday Addams. Sanırım herkes tarafından en sevilen ve kabul gören karakter. İki film boyunca hiç gülmüyor. Kardeşi üzerinde ölümcül deneyler yapmayı seviyor.
  • Jimmy Workman. Evin küçük şişman oğlu Pugsley Addams. Wednesday'e göre daha insancıl. Pek sesi çıkmıyor.
  • Christopher Lloyd. Amca Fester Addams. Yaklaşık 25 yıldır aileden uzak, ama Addams ailesinin tüm varlığı aslında kendisine ait olan amca. Ailesine O da çok düşkün. Back to the Future filmlerinin doktoru olarak izlediğimiz Lloyd yine harika oynuyor.

     Bu beş karakter iki filmin de esas kahramanları. Yan karakterler de bir o kadar başarılı.

The Addams Family (1991)

     Ben bile daha doğmamışken çekilen film, 99 dakika. Addams Ailesi, 25 yıldır ortalarda görünmeyen Amca Fester'ı bulmak ister. Onların maliye işleriyle uğraşan Dan, bir gün işyerinde bir anne oğulla tanışır. Çocuk, amca Fester'a aşırı çok benzemektedir. Eğer Fester'ın yerine geçerse, hayal edemeyecekleri kadar çok paraları olacağını söyleyen Dan, anne-oğulla bir anlaşma yapar. Ve artık Amca Fester, Addams Ailesi'ndedir.


     İlk filmde aileyi kafalama, parayı ele geçirme üzerine planları izliyoruz. Ama filmi bu kadar başarılı yapan yalnız bu değil. Ailenin saçmalığı :D Mesela, yemek yiyorlar. Anna Morticia kızına "yemeğinle oynasana" diyor. Yemek de hareketli bi şey :D Küçük kız, kardeşini elektrikli sandalyeye bağlıyor. Anne görüp naptıklarını soruyor. Kız "Oyun onuyoruz. Adı da Tanrı var mı?" :D Böyle çılgınlar çılgını bir aile. Tabii bir de Thing var. Kendisi bir el. Evet yanlış duymadınız, bir el. Evde, dışarda, orda burda pıtır pıtır dolanıyor. Bazen insanı gerebiliyor, unutmadan ekliyim.

Addams Family Values

     Bu filmi ilkinden daha çok sevdim. Çünkü benim aşkım Joan Cusack oynuyor. Hem de para delisi, evlendiği zengin kocalarını gerdek gecelerinde öldüren bir dadı rolünde. Bu sefer de ağına düşürdüğü Amca Fester. Bakalım öldürücek mi zavallı adamcağızı. Wednesday ve Pugsley aslında dadının kara dul olduğunun farkına varır ama dadı Debbie onları zorla kampa yollar. Aa bi de aileye yeni biri katılıyor filmde. Bebek Addams. Dehşet konular çıkmış bebekten :D Bi de boyamışlar kaş, bıyık. Aşırı tatlı.


     İlk filme göre daha sosyal olarak izliyoruz aileyi. Mesela çocuklar yaz kampına gidiyor. Anne baba amca dadı yemeğe çıkıyolar vs. Çılgınlıklar yine devam ediyor. Anneyle baba dışarı çıkarken dadıya acil numaraları veriyor. Morgun numarası filan var :D Annenin bi de doğumdaki hallerine çok güldüm. Kız senin sakinliğini yerler.

     Addams Ailesi aslında 1960lı yıllarda meşhur bir diziymiş. Bizde de çok sonraları yayınlanmış yakın geçmişte. Okuduğum yorumlara göre 90lılar değilde 80liler bolca izlermiş sabah okula gitmeden. Seriyi ve diziyi bilenler bir Beetlejuice havası almışlar. Valla ben de aldım. Tam olmasa da yine o tadda.

     İzlerken evlerine hayran kaldım. Aşırı kasvetli olmasının yanında oldukça da büyük bir evdi. Zamanında 100,000 dolara yaptırılmış diyolla. Diğer dedikodulara göre de baba rolünü AnthonyHopkins geri çevirmiş. Anne rolünü de Cher çok oynamak istemiş ama Anjelica Huston'a kaptırmış. 


     Film ile ikona dönüşen bence o otoban genişliğindeki alnıyla Wednesday, yani Christina Ricci. O yaşında harika oynamış. Tam bir psikopattı. Bi google dan bakın,dehşet replikleri var :D

     Yani efendim o kadar yazdım, diyeceğim o ki ölmeden önce bu çılgın aileyle bir tanışın. Bu kadar absürd olmalarının yanında aslında tek dertlerinin sevmek, aile olmak olduğunu görünce kanınız kaynayacak. Öyle de naif bir yanları var yani. Listeye eklemeyi unutmayın. İzlerseniz ya da izlediyseniz yorum bırakın. Çok mutlu olabilme ihtimalim var :)

     


NELER İZLEDİM #13

     Merhaba sevgili okuyucu. Aşırı yoğun, duygusal yönden bol dalgalanmalı bir haftanın ardından karşınızdayım. Her hafta yazdığım beşlik yazısını bir gün gecikmeli de olsa sizlerle paylaşacak olmak inanın harika. Buyrun başlayalım.

yatağımdaki düşman
     1991 yapımı Sleeping with the Enemy (Yatağımdaki Düşman), dram-gerilim türünde bir film. Başrollerinde güzeller güzeli Julia Roberts, şerefsiz,asabi,obsesif koca rolünde Patrick Bergin ve Kevin Anderson var. Konusu şöyle: Laura genç ve güzel bir kadındır. Kocasıyla dışarıdan kusursuz görünen ancak içinde şiddet de içeren kıskançlıkla örülü tehlikeli bir evlilikleri vardır. Öyle ki kocası, Laura'yı annesinin cenazesine bile yollamaz. Bütün bunlardan yorulan Laura, bir gün bir plan yapar ve evden kaçmanın zekice bir yolunu bulur. Kendisine uzaklarda yeni bir hayat kuran Laura kocasından tamamen kurtulabilecek mi bakalım. Gerilim türünü tamamen karşılıyor. Başarılı bir film. Özellikle Laura'nın akşam elma toplaması, sonra bahçede salıncağında oturması, ne biliyim içimi huzurla doldurda. Acıdım kadına heralde. Zamanında da büyük ilgi görmüş film. Mutlaka izleyin.

sıkışık
     Benim çok keyif aldığım, değişik bir filmdi #Stuck. Avukat kızımız Holly ve muhasebeci Guy, oldukça değişik bir şekilde bir akşam barda tanışırlar. Sonra gece onları alır götürür tabi, Guy'ın evinde sabahlarlar. İşe geç kalan Holly'yi arabasıyla bırakmayı teklif eden Guy, çok pişman olacaktır. Çünkü saatlerce sürecek bir trafiğe yakalanırlar. İşte film ikisinin arabada saatler geçirerek istemeden de olsa birbirlerini tanımaları üzerine gelişiyor. Belirli aralıklara bir gece öncesine gidiyoruz ve sondan başa doğru tanıştıkları geceyi izliyoruz. Aynı zamanda trafikte kalan diğer arabalara da şöyle bir göz atıyoruz. İkisi de aşk hayatında istediklerini bulamamışken trafikte saatlerce baş başa kalıp, birbirlerini gerçekten tanıyıp şans vericekler mi bakalım? Bence pizza eşliğinde izlemelik tatlı bir cumartesi akşamı filmi. Öneriyorum.

çıplak ayaklar
     1967 yapımı mükemmel bir filmde sıra. Barefoot in the Park. Başrollerde Robert Redford ve güzeller güzeli Jane Fonda var. Güzeller güzeli diyorum çünkü gerçekten harika bir kadınmış gençken. Şimdiki hallerine bakıyorum da inanamadım! Hayat çok acımacız bazen. Neyse efendim, filmimiz yeni evli çiftimiz Paul ve Corie'nin balayından başlıyor. Corie, kocasına aşırı düşkün. Öyle ki 5 gün boyunca balayı odalarından çıkmıyolar :D Paul daha sakin bir tip. Balayından sonra küçük ama sevimli evlerine taşınmaları ile evlilik gerçek yüzünü gösterir. Corie'nin annesi ve üst kattaki komşuları da işin içine girince neler neler olur. Ben eski filmleri çok seviyorum. Özellikle tek planda neredeyse 10-15 dakika geçen sahneler çok hoşuma gidiyor. Bu filmde de o şekildeydi. Aşırı keyifli, sevgiliniz/kocanızla izlemelik bir pazar sabahı filmi. Mutlaka not edin.

hard eight
     1996 yapımı Sydney, bir diğer adıyla Hard Eight şimdiki filmimiz. Başrollerde Philip Baker Hall, John C. Reilly, Gwyneth Paltrow var. Yönetmen ise Paul Thomas Anderson. John, hayattan umudunu kestiği bir anda Sydney ile tanışır ve hayatı bir gecede değişir. Kumar oynamanın inceliklerini öğrenerek yıllar içinde kendini toparlar. Kumarhanede çalışan Clementine'den hoşlanan John, Sydney'in de yardımıyla kadınla tanışır. Ne olduysa o zamandan sonra olur zaten, işler karışır. Konu oldukça basit ancak orta kararda başarılı işlenmiş diyebiliriz. Beğenmeyenleri de oldukça çok belirtmek gerekir. Yan karakterlere çok da bulaşmayan film 4 kişi etrafında dönüyor diyebiliriz. Ama filmin benim için en güzel bonusu rahmetli Philip Seymour Hoffman'dı. Küçücük rolünü nasıl devleştirdiğini görmek için bile izlenesi. Bir de tabi Samuel L. Jackson abimizi de unutmamak lazım.

iyi günde kötü günde
    Her zaman olduğu gibi yazımızı lanet bir filmle noktalıyoruz. O da For better or worse oluyor. Böylesine bomboş! bir film olmayı nasıl başarmış çok merak ediyorum. Yine de kayıtlara geçsin, konusunu yaziyim. Kocasını kaybetmiş, bir oğlu ve yaşlı babasıyla yaşayan bir kadın. Düğün organizasyon işiyle ilgilenmekte. Dükkanının hemen yanına boşanma avukatı olan bir adam ofis açar. Oldukça zıt bir durumla karşı karşıya kalan kadın ve adamı daha fena bi şey beklemekte. Kadının oğluyla adamın kızı sevgili çıkarlar. Ayy klişelikten öldüm yemin ediyorum. Bi kere kadın çok yaşlıydı. Adam da aşırı gençti. Bi de göz kenarlarına yalandan kırışıklık yapmışlar ki tam bir plastik makyaj faciası. Kadının babası zaten kocası gibi duruyordu ben anlamadım nasıl bir cast yapmışlar. İzlemeyin valla sinirlerim zıpladı.

     Umarım keyifle okumuşsunuzdur, bu haftasonunuza yetişemedim ama hafta içi yapacağınız film kaçamaklarına belki bir faydam dokunur. Siz neler izlediniz, çok keyifli dediğiniz ya da aman uzak dur dediğiniz filmler oldu mu, yorum bırakırsanız çok sevinirim. Sağlıklı bir hafta diliyorum.