pazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

NELER İZLEDİM #26


Özledim! Yazmayı, sizinle konuşmayı, buralarda anı biriktirmeyi özledim. Taşınma işi ve interneti bağlamakta sınırları zorlayan Turkcell Superonline sağolsun, baya geriledim; hem izlemek, hem yazmak konusunda. Neyse ki kitaplarım beni yalnız bırakmadı. Bu haftasonu blogumu hiç yazısız bırakmak istemiyorum. Hemen neler izledim beşliğime başlayalım bence. Çaylar hazır mı acaba?

donnie darko
     Afişi insanda hafif bir iticilik yaratsa da, bunca insanın bir bildiği olmalıydı ve ben de onlardan biri olmalıydım. 2001 yapımı Donnie Darko'nun  başrollerinde oyunculuk kariyerinin belki de en önemli filminde yer alan Jake Gyllenhaal ve tanıdık isimlerden gerçekte ve filmde de ablası olan Maggie Gyllenhaal mevcut. Şizofreni geçmişi olan liseli Donnie, bir kazadan sağ olarak kurtulur. Ve o kaza gecesinde bir tavşan maskotuyla karşılaşır. Kendisine 28 gün,6 saat, 42 dakika, 12 saniye sonra dünyanın sona ereceğini söyler. Devamlı gördüğü bu dev tavşan, Donnie'nin hayatını riske sokar. Olasılıklar, zamanda yolculuk, yer yer gençlik bunalımlarının yer aldığı film kült olmuş durumda. Anlatmak istediğini anlamakta zorluk çeksem de, soundtracklerine a şık ol dum. İzlerken beni filme bağlayan önemli noktalardan biriydi. Filmde olasılık ve paralel sonları sevenler kaçırmasın.

SEVDİKLERİM

* Soundtrackler efsane!
* Donnie : Neden o aptal tavşan kostümünü giyiyorsun?
   Tavşan : Sen neden o aptal insan kostümünü giyiyorsun?

LİSTELER

* En İyi 50 Bağımsız Film (Empire) #2 ( tık tık )
* Tüm Zamanların En İyi 50 Zamanda Yolculuk Filmi (totalfilm) #3 ( tık tık )
* Son Yıllarda Çekilen Düşük Bütçeli En İyi 50 Film #5 ( tık tık )
* 100 Uçuk Film (366weirdmovies)  #8 ( tık tık )
* Uludağ Sözlük Başlangıç 200 Tavsiye Film Listesi #17 ( tık tık )
* Kafa Karıştıran Filmler Listesi (classreal) #39 ( tık tık )
Empire 500: Tüm Zamanların En İyi 500 Filmi #53 ( tık tık )
* En İyi 100 Bilim-Kurgu Filmi (total sci-fi online) #71 ( tık tık )
İzlemeniz Gereken 555 Film (ntvmcnbc) #152 ( tık tık )

     Zaman yolculuğundan devam edelim. Saçları her ne kadar kendine özgü olsa da, her sahnede gözüne girdiği için kendisine çok sinirlendiğim Meg Ryan ve ahhh! kelimelerin kifayetsiz kaldığı Hugh Jackman'ın başrollerinde olduğu 2001 yapımı bir film. Farklı yüzyıllarda yaşamış/yaşayan bir kadın ve bir erkeğin yollarının kesiştiği bu filmde, Kate'in eski erkek arkadaşı bir köprüden atlayarak kendisini 19.yy'a taşıyan bir geçit keşfeder. Gittiği zamanda evlendirilmek üzere olan bir dükle, yani Leopold'la karşılaşır. Bir kaza sonucu, geçitten günümüze dönmeye çalışırken o da ne! Leopold da geçitten aşağı düşer! Fırfırlı yakaları, vatkalı omuzları, tam bir beyefendi gibi yemek yiyişleriyle Leopold, artık Kate'in çok yakınındadır. Birbirlerine inanmakta zorluk çekseler de, kabul edelim kızlar, Meg Ryan bile olsa, bir düke karşı koyamaz. Çok eğlenceli, romantikli.

     Listeme nereden eklediğimi hatırlamadığım, psikolojimi çok derinden bozan bir film Child of God. Yönetmenliğini James Franko'nun yaptığı film, 2013 yılından. 1960'lı yıllarda normal insan kategorisinin çok çok dışında kalan Lester Ballard'ın sıradışı hayat hikayesinin konu alındığı film, bence dehşet ögelerinin anasını ağlatmış. Yani ben izlerken sahnelerde kanım dondu. Korku filmi değil bi kere onu baştan söyliyim. Aslında genele baktığımızda dram yüklü çünkü akıl sağlığı yerinde olmayan, para kullanmayan, yalnız yaşayan, şiddete eğilimi her suçundan sonra biraz daha artan Lester'a ufak da olsa acıyorsunuz. Çünkü halk tarafından kabul görmüyor, görmeye de niyeti yok. Tek isteği bir eş! Ama Lester tamam insan eş ister de, sen naptın öyle? Olur mu hiç? Lester'a hayat veren Scott Haze dehşet bir oyunculuk çıkarmış. Sağolsun iğrendirdi kendisinden. Farklı bir alternatif. İzlenesi.

     Kaliteli eski yapımları ne kadar sevdiğimi belki biliyorsunuzdur. İşte üstad Hitchcock'un 1955 yapımı To Catch a Thief''ine karşı koyamadım. Zamanında müthiş mücevher soygunları gerçekleştirmiş olan John Robie, artık bu işlerden elini eteğini çekmiştir. En son bir soygunla suçlanınca çareyi kaçmakta bulur. Kaldığı otelde çok zengin bir anne-kızla tanışır. Kızımız güzeller güzeli Grace Kelly. Ya sen ne güzel bir kadınmışsın. O havalar, işveler, cilveler harikaydı :) Neyse işte, derken bu annenin de mücevherleri çalınır. Yine Robie'nin başına kalınca, artık hırsızı yakalamaya karar verir. Ben bi ara Grace Kelly'den filan şüphelendim. Aslında güzel olabilirdi! Bunu bi düşünseydin Alfred. Filmde çok çok meşhur bir sahne olan arabayla kaçış sahnesi mevcut. Burada arabayı kullanan Grace'in ve korkudan kendinden geçen Cary Grant'ın mimikleri çok iyiydi. Ve bir üzücü ayrıntı: Meşhur sahnenin geçtiği yolda, yıllar sonra Grace Kelly, trajik bir trafik kazası geçirir ve ölür. Kader.

SEVDİKLERİM

* Grace Kelly'nin filmde giydiği her elbise birer efsaneyd, Hepsi benim olsun istedim. Şuan hala önemli markalarda bu elbiselerden ilham alındığı çok belli. Grace Kelly'nin de bunları harika taşımış olması önemli bir etken.

LİSTELER

* New York Times: Görülmesi Gereken En İyi 1000 Film #899 ( tık tık )

     Yönetmenin veda filmi olarak sunduğu, 2013 yapımı, Oscar'a aday olmuş dramatik yönü ağır basan bir animasyon Kaze Tachinu/The Wind Rises.2.Dünya Savaşında kullanılan Mitsubishi A6M Zero uçağının mucidi olan Jiro Horikoshi'nin hayatını konu alıyor. Küçüklükten başlayan pilot olma hayalleri, uçaklara ilgisi, ama gözlük kullanması nedeniyle uçağı kullanmaktan ziyade yapımına yönlenmek zorunda kalışıyla açılışı yapıyor film. İcat aşamasında yaşadığı baskılar, apansız gelen bir aşk, işine olan tutkusu vs çok güzel yayılmış bu 126 dakikalık filme. Süresi evet çok uzun ama ben izlerken hiç sıkılmadım. Görseller çok başarılıydı. Müzikleri de öyle. Özellikle 2 müzik vardı çok sık çalan, ikisi de gerçekten güzeldi, sevdim. Bir ayrıntı: Yönetmen Hayao Miyazaki'nin izledikten sonra ağladığı tek filmiymiş. Herkes beğenmeyebilir ama ilgilenenler çıkabilir.

Sabah uyanıp gri,puslu bir hava beklerken güneşli, tatlı bir hava görmenin mutluluğuyla, şimdi gidip simit,poğaça aliyim da, bizimkilere bi kahvalti patlatiyim :) Siz neler izlediniz, yazdıklarımdan var mı ilginizi çeken, yorum bırakırsanız çok mutlu olurum. Yan taraftan sıradaki filmleri görebilirsin. Bol keyifli pazarlar.


NELER İZLEDİM #23


Koca bir pazarı evde takılarak geçirmek gibisi yok! Sanırım iki haftada bir bunu uygulamak lazım. Tüm hafta çalışınca, vücut bir detoxa ihtiyaç duyuyor, o belli :)
İzin günümde sabahın köründe müşteriler tarafından uyandırılmış da olsam, ben bu pazarımı çok sevdim. Bugün bol bol bloglarınızı okuyup, yepyeni filmleri not etmeyi planlıyorum. Eğer siz de yeni filmler avlamak isterseniz hadi gelin, size yepyeni 5 filmden bahsediyim.

barbara
     2012 yılına ait, izlenecek listemde bisikletli bir kadın afişiyle birlikte arz-ı endam eden filmimiz Barbara. Soğuk Savaş Dönemi. Doğu Almanya'ya sürülmüş genç bir kadın doktorun, Batı Almanya'ya geçmeye çalışma hikayesi. Barbara çok yalnız bir kadındı. Öyle derinden hissettim. Sürülmüş olmanın verdiği ortama yabancılık çok açıktı. Bir yandan işini yaparken bir yandan kaçmanın planlarını yaparken, duyguları onu ele geçirirse; gitmek mi daha kolay olacak yoksa kalmak mı? Güzel bi soruydu. 2012 Berlinale'de Gümüş Ayı ödülünü kazanmış olan film, bizde de 31. İstanbul Film Festivali'nde "Dünya Festivallerinden" bölümünde boy göstermiş. Yönetmen Christian Petzold, 62. Berlin Film Festivali'nde En İyi Yönetmen Ödülü'nü kapmış. Barbara'ya can veren Nina Hoss'un o soğuk güzelliği filmin en güzel şeylerinden.

SEVDİKLERİM
* Kuvözde yatan bebeklerle ilgili hikaye etkileyiciydi.
* Barbara'nın o kahverengi topuklu ayakkabılarından bana da alabilir miyiz?

darısı başıma
     Listelist'te tavsiyesini okuyup, Digitürkte'de yakalayınca kaçırmayıp izlediğim bir film The Wedding Planner. Konusu oldukça klişe ve dandik olmakla beraber, acayip bir şekilde kendisini izletiyor. Evlilik yaşını çoktan geçmiş olan Jennifer Lopez ablamız, başarılı bir düğün organizatörüdür. Her şeyi, kendi mutluluğunu bile bir kenara bırakıp kendisini işe adamıştır. Bir gün, yolda topuklu ayakkabısının azizliğine uğrar ve doktor bir adamla yolları kesişir. Beraber oldukça hoş vakit geçiren bu ikilinin arasında önemli bir engel vardır: Jennifer'ın, adamın düğününü organize etmesi! Ne kadar da yaratıcı di mi? :D Neyse ama, 2001 yılına göre düşünürsek, tatlış bir konusu olduğunu söyleyebiliriz. Lopez'in bol glosslu dudaklarını, harika kalçasını dert etmem derseniz, alın sevgilinizi/eşinizi yanınıza (Seda, burada hanımlara sesleniyordu) keyifli bir film seyredin. Garantisi benden.

SEVDİKLERİM
* Bu dans sahnesini, Lopez'in mimiklerini çok sevdim. İngilizce versiyonunu bulamadım.
 şuraya tıktık
* Dans sahnesinde Lopez'in giydiği kırmızı elbiseyi de dolabıma bi ekleyiverelim.

the missing picture
     Şimdi sizi çok değişik bir filmle tanıştırıcam. L'image manquante (Eksik Resim). Tüm oyuncularının sadece kilden yapılmış figürlerden oluştuğu, 1970li yılların Kamboçya'sında Kızıl Kmerler tarafından ele geçirilen yönetimin, halka yaşattıklarını izlediğimiz çarpıcı bir film. Kil figürlerin dışında, zamanında çekilmiş gerçek görüntülerin de yer aldığı filmi, bir dış sesle beraber izliyoruz. Adam, kendisini anlatıyor, killer hayat veriyor, biz izliyoruz. Kızıl Kmer rejiminin, insanlarda fiziksel ve ruhsal boyutta açtığı derin yaraları hayretle izleyeceğiniz, ufak da olsa neler olmuş vay anasını diyebileceğimiz farkındalık yaratan bir film. Bol festival ödüllü film, ayrıca 2014 yılında Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar'a aday olmuş, 66. Cannes Film Festivali’nde ”Belirli Bir Bakış” ödülünü kapmış. Yönetmen Rithy Panh'i sabrından ve böylesine başarılı bir film ortaya koymasından ötürü tebrik ediyorum. (tebriği hiç bir zaman u-la-şa-ma-dı)

bal
     Vicdanıyla her zaman büyük bir kavga içindeyken, ölüm meleği olmak ne kadar kolay olabilir ki? Miele (Bal) takma adıyla, tedavisi olmayan hastalıklara sahip ve büyük acılar çeken insanları, çeşitli ilaçlar vererek acılarını dindirmeyi kendine iş edinmiş bir kadının hikayesini izliyoruz. Her seferinde büyük pişmanlıklar yaşıyor, ilacı vucüda enjekte ettikten sonra kimseyle göz göze gelemiyor. Derken bir gün aldığı iş, hayatını tekrar yola sokması için büyük fırsat olur O'nun için. Yaşlı bir adamcağız, ölümcül bir hastalığı olduğunu ve kesin çözümü yani ölümü erkenden yaşamak istediğini söyler. Gerekli ayarlamaları yapan Miele, adamın aslında hasta olmadığını sadece intihar etmek istediğini öğrenir. Bunu engellemek için elinden gelen her şeyi yapar. Bu süreçte aralarında oluşan bağ, Miele'yi vicdanıyla baş başa bırakır. Artık yeni bir yol çizmenin zamanı gelmiştir. 2013 Cannes Film Festival'nden haklı bir ödülle dönen bu filmi izleneceklere ekleyin.

marry me
 



     2014 Belçika yapımı, Türk bir yönetmenin elinden çıkan, klasik bir yabancı damat komedisi. Trouw Met Mij (Marry Me), gereksiz bir filmdi. Çok şükür onu da film seçkime ekledim.






     Daha başka neler izlemişim, sırada neler var merak edenleriniz varsa, yan taraftaki rengarenk bölümden görebilir, bana tavsiye ettiğiniz filmler varsa da seve seve yorum kabul ederim. Mutlu Pazarlar. (Ne kadar mükünse*)



NELER İZLEDİM #7

     Mis gibi bir pazar gününden merhaba okuyucu. Bu pazar benim en güzel pazarlarımdan. Hafta içi hem hayatımla ilgili güzel kararlar aldım, hem sağlığımla ilgili şüphelerime doktorum son noktayı koydu ki çok şükür bir şeyim yokmuş, hem ailecek çok güzel bir haber aldık. Bu pazar sanırım bunları sindirerek ve bol bol şükrederek geçecek. E peki Seda neler izledin bu hafta dersen, klasik 5liğimize başlayalım hadi.

     Beni oldukça şaşırtan bir filmle başlayalım. Steven Spielberg'den 2005 yapımı; dram, gerilim, aksiyon hatta tarih türlerini kapsayan bir film. Başrollerinde Eric Bana, Daniel Craig'i izliyoruz. 1972 yılında gerçekleşen spor olimpiyatlarında kendilerini "Kara Eylül" olarak tanıtan Filistinli bir grup terörist, İsrailli sporcuları katleder. Daha sonra 5 kişiden oluşan bir grup kurulur ve bu katliam emrini verenleri öldürmek üzere planlara başlarlar. İzlemeye çekindiğim film türü aslında, konusunu okuyunca da bir acaba dedim içimden. Ama Spielberg hatırına izlemeye başladım. Gerçekten çok çok iyi bir film. Bazı olayları çok kavrayamamış olsam da, o benim eksikliğim. 5 Oscar ve de 2 Altın Küre adaylığı bulunan filmin IMDB puanı 7.6, Rotten Tomates puanı ise 78. İzleyin valla daha ne diyim.

     Eski filmleri izlemeyi önceden hiç sevmezdim. Bu takıntımı aştığım için mutluyum. Yoksa bu güzel filmleri izlemezdim, ne yalan söyleyeyim. Bir Audrey klasiği daha Roman Holiday. İlk ve tek Oscar'ını da bu filmle kazanmış. Protokollerden, sıkıcı hayatından bunalan prenses Ann, Roma'da bulunduğu bir akşam gizlice kaçar ve Roma'nın sihirli sokaklarında dolaşır. Alkolü biraz fazla kaçırınca yolun kenarında sızar kalır. Yakışıklı gazeteci Joe Bradley (Gregory Peck), kendisini bulur ve mecburen evine getirir. İşinde sıkıntılar yaşayan Joe, bu prensesle Roma'da 1 gün geçirir ve hayatıyla ilgili bilgiler edinmeye çalışır. Çok tatlı da bir konusu var. 1953 yapımı film 3 Oscar ödülü kazanmış ve de IMDB top 250 listesinde de 240. sırayı kapmış. Birçok filme de ilham olmuş Roman Holiday güzel bir pazar sabahı filmi.

     Bir devam filmi The Wolverine. Öncekileri izlemedim, aferin bana bayağı mantıklı bir iş yapmışım. Wolverine bu filmde Japonya'ya gidiyor. Çekik gözlü hatunların, Samurayların arasında çok aksiyon dolu zamanlar geçiriyor. Ölüm döşeğindeki Yashida, kendisini rica minnet çağırır, isteklerde bulunur. O arada Yoshida'nın torununa aşık olur filan. Ziyadesiyle klasik, onca aksiyonun arasında romantizmi de barındıran bir film. Ama tabii ki çok kaliteli bir yapım. Ona lafım yok. Ben bu türleri pek sevmediğim için nötrüm. Filmi izlerken bol bol Şibumi kitabını andım, o güzel oldu. Japon kültürü, farklı bir hava katmış. Söylemezsem çatlarım,Rila Fukushima çok itici bir kadın. Tek sevmediğim o oldu sanırım. 2013 yapımı filmin devamı 2017 de geliyor. Sevenlerine duyurulur.



   Böyle sıkıcı filmleri izliyorum ya bana bravo. Film izle izle bitmedi, o derece sıkıldım. 2014 yapımı, televizyon için çekilen filmin konusu bir hayli klişe. Doğduğu yer olan Bountiful'a gitmek isteyen yaşlı bir kadın var. Oğlu ve gudubet gelini ise gitmesine izin vermez. Onu da anlamadım zaten, kadıncağız öldü ölecek, bir gidip görse nolur yani. Yok işte, yollamıyorlar. Yaşlı kadıncağız da gizlice plan yapar ve Bountiful'a doğru yola çıkar. İzlemeyin ya, aşırı sıkıcı ve klişe bir film.



     The Internship, 2013 yapımı, Vince Vaughn ve Owen Wilson'ın başrollerinde olduğu çok keyifli bir film. Satış ve pazarlama işi yapan iki arkadaşın, işlerine son verilir. İnternette iş ararken ünlü arama motoru Google'ın stajyer aradığını gören Vince, ikisi için de başvuru yapar. O konuda sıfır eğitimleri olan ikili, bir şekilde staja kabul edilir ve eğlence başlar. Stajyerlerin gruplara ayrılması söylenir. Staj sırasında her grup verilen görevleri en iyi şekilde yaparak birinci olmaya çalışır. Çünkü kazanan grup, Google'da işe başlayacaktır. Gerçekten çok keyif alarak izledim. 2 saatlik uzun süresine rağmen hiç sıkılmadım. Hem Google'ın o imrendirici çalışma ortamını görmek, hem bu iki harika oyuncuyu yan yana izlemek isterseniz. şiddetle öneririm.

NELER İZLEDİM #6

     Son Umut, 2014 yapımı, ülkemizi aylardır heyecanla bekleten, gururlandığımız film. Yılbaşından hemen sonra izleme fırsatım oldu. Farketmeden dublajlı versiyona girmişiz. Sevmiyorum ben dublajı. Hem Russell'ın sesini duymak isterdim. Kısmet olmadı. Konuyu muhakkak ordan burdan duymuşsunuzdur çok detaya girmiyim. Avustralya'dan, Çanakkale'de bize karşı savaşan 3 oğlunun cesedini bulmaya gelen bir baba. Ben Yılmaz Erdoğan'ın ve Cem Yılmaz'ın oyunculuğunu kesinlikle çok başarılı buldum. Yani böyle oyuncularımızı görünce gerçekten gururlanıyorum. Belki yan karakterler zayıf olabilir, tek eleştirim. Onun dışında özellikle ülkemizin tanıtımı açısından da başarılı bulduğum bir film. İzlenesi.


     Yine bir çirkinlikten, güzelliğe yolculuk. Zamanında aşık olduğun yakışıklının sana aşık olması. Aşırı klişe bir film. Ama 1995 yapımı olduğunu düşünürsek, o zamanlar tatmin edici bir film olmuş. Sabrina, varlıklı bir ailenin şöförünün kızı. Evin iki oğlundan küçük olanı ve aynı zamanda en uçarı olanına aşık. Ama kızımız çirkin, oğlan pek bakmaz. Derken Sabrina Fransa'ya bir dergide çalışmaya gidiyor. Hem ruhsal hem fiziksel değişikliklerden sonra evine döner. Ama bir farkla, artık güzel bir kadındır. Evin büyük oğlunu Harrison Ford oynuyor bütün karizmasıyla. Gözlüklerine ba yıl dım. Filmin Moonlight şarkısı Oscar ve Altın Küre'ye aday gösterilmiş bu arada. Film ile en çok ses getiren sanırım Greg Kinnear olmuş. Bu rol için  Tom Cruise da düşünülmüş, o da iyi bir oyunculuk çıkarabilirmiş aslında.

     Son birkaç senedir animasyon izlemekten büyük keyif alıyorum. The Croods'a daha önce hiç denk gelmemiştim. Bi bakalım nasılmış dedim. Crood'lar bir mağarada, her şeyden izole, belki biraz da korkak yaşamaktalar. Ama evin kızı Eep artık çok sıkılmıştır. Bir gece mağaradan kaçıp, yakışıklı biriyle tanışır. Derken büyük bir deprem olur, mağaralarından yerlerinden yurtlarından olan Crood'lar yepyeni, rengarenk bir doğaya kavuşur. Görseller çok iyi, karakterler aynı şekilde öyle. Zaten en keyifli kısım karakterler ve onları tanımaktı. Favorilerim kaynana (yerim), evin oğlu (çok güldürdü. arada capslerini açıp bakıyorum). 2013 yapımı bu eğlenceli filmi artık yavrularınızla mı, yeğenlerinizle mi, yoksa hiç büyümeyen arkadaşlarınızla mı izlersiniz bilmiyorum ama kaçırmayın derim.



   Ben bu blogda iyi kötü her şeyi paylaşmak gibi bir amaç edindim kendime. Hani demiştim ya, ben yandım siz yanmayın diye. The Ladies Man, benim karantinaya aldığım filmlerden. Çöp diyebiliriz kısaca. Leon, radyoda program yapar. İsimden de anlayacağınız gibi, kadınlar kendisini arar, aşk hayatlarıyla ilgili akıl danışırlar. Bir nevi Güzin ablanın erkek hali. Ama ağzı çok bozuk. Terbiyesiz bir man. Yapımcısı en sonunda kovar kendisini. İş arar falan filan. Ay çok kötüydü. Sakın izlemeyin!



     Ah Mary Vah Mary filminin en azından adını duymayan yoktur heralde. İngilizce ismiyle sıfır alaka ama başarılı yine de. Güzeller güzeli benim de çok sevdiğim (Adnan Oktar'ın kedicikleri gibi konuştum) Cameron Diaz (maşallah hocam inşallah) ve Ben Stiller başrollerde. Oldukça da eski bir yapım, 1998 yılından. Lisedeyken Ben ve Cameron, mezuniyet balosuna gitmek için sözleşirler. Kızı evinden almaya giden Ben'in başına olmayacak işler gelir. Derken kavuşamazlar. Büyürler. Adam kızı unutamaz ama nerede bulacağını da bilemez. Bir dedektifle anlaşır, Mary'yi buldurur. Ama güzel Mary'nin peşinde daha kimler kimler var. Böyle gayet romantik komedi, tatlı bir film. IMDB'den okuduğuma göre de, Ben Stiller sedyeden düştüğünde aslında gerçekten düşmüş. Sonra filme dahil etmişler. Çok güldürdü. İzleyiniz.


     Bu pazarın 5'liği böyle yine ordan burdan filmlerden oluştu. Aksiyon hariç her türlü filmi, karantinalık da olsa izliyorum efendim gördüğünüz gibi. Her şey siz değerli okuyucularım için. Bu pazarın filmini blogdaki yazılarımdan seçebilirsiniz mesela. Eğer öyleyse, haberim olsun. Keyifli pazarlar.