2014 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

NELER İZLEDİM #48


Merhaba herkese. Yeni bir neler izledim yazısıyla beraberiz. Vizyondan bir film izlediğim ve kaçırmanızı istemediğim için izin günümde hemen oturdum bilgisayar başına. Buyrun başlayalım. (Yorumlara anlayamadığım bir şekilde cevap yazamıyorum, en son postlara numara vermemi ileten okuyucuma teşekkürler! Bu sorunu yaşayanlar ve çözüme kavuşturabilenler varsa bana yazabilir mi? :( )

   Fifty Shades of Grey filmine karşı hep bir önyargılıydım nedendir bilinmez. Hakkında çok fazla yazıldı çizildi diye belki de. Ama serinin ikinci filminin vizyona girdiğini görünce artık izlemeliyim dedim ve ilk filmi evde izledim. Christian Grey adlı insan diyeceğim artık ama değil yani bence :( oldukça zengin bir abimizdir. Bir röportaj için Anastasia yani kısacası Anna ile tanışırlar. Ve ilk andan itibaren aralarında karşı konulamaz bir çekim oluşur. Yavaş yavaş sevgililiğe doğru giden yolda birkaç pürüz vardır yalnız. Grey'in iflah olmaz yatak odası kuralları ve fantazileri vardır. Kendisine bir "itaatkar" aramaktadır. Partnerine acı çektirmekten, onların üzerinde töbe estafurullah aletler kullanmaktan büyük haz almaktadır. Bunlar tabii ki oldukça sinematografik şekilde aktarılmış, aklınıza deli dehşet işkenceler gelmesin ama bir kadın olarak gurur kırıcı haraketler olduğunu söylemeden de geçemiyciğim :( Aralarında bir kontrat imzalarlar ve keyiflerine bakmaya başlarlar. Grey, kızımıza akıl almak süprizler de yapar, adeta aşıktır ama kendisine dokunulmasını istemiyor, beraber uyumuyor filan, kızımızı üzüyor anlayacağınız. Sonra işler öyle bir noktada kopuyor ki, aşk bile bir arada tutamıyor. Keyifli bir filmdi, daha önce de izleyebilirmişim aslında.

     Gelelim serinin devam filmi olan Fifty Shades Darker'a. Aşıklarımız artık ayrıdır ve kızımız Anna bir yayım kuruluşunda editör asistanı olarak iş bile bulmuştur. Yakın arkadaşı Jose'nin fotoğraf sergisinde, Grey karşısına çıkar ve yalnızca konuşmak istediğini söyler. Tatlı bir akşam yemeğinin ardından tekrar bir araya gelen çiftimiz, kontrat maddelerini yeniden gözden geçirirler ve artık daha fazla sır olmaması için anlaşırlar. Grey yine yatak odasındaki "Hakim"lik rolüne, Anna da "İtaatkar" rolüne devam eder. Ama tabii çok daha yumuşak çizgilerle. Kızımızın ellerini bağlasa bile seksin ortasında çözüp kenara atabiliyordur artık Grey. Bu sırada hayatlarında artık kıskançlık duygusu da ağır basan çiftimizi, rahat bırakmayan insanlar sarar. Anna'nın patronu, Grey'in eski itaatkarları filan derken ortalık karışır. Ama artık Grey'in de sakinleştiğini gördüğümüz ilişki çok daha normal olmaya başlamıştır. Hala yaptığı şeyleri onaylamıyorum, bazen ağzınız açık kalabilir! Müzikleri efsane ötesi olan filmde en beğendiğim şarkı John Legend'dan One Woman Man! Hemen Spotify'da listenize ekleyip tadını çıkarın. Ve filmi de vizyonda izlemek güzel bir fikir, benden söylemesi.

     Cherly; eşinden boşanmış, annesini yeni kaybetmiş ve bu yas süresinde uyuşturucu sorunları olan orta yaşlı bir kadındır. Hayatında hiçbir şey yolunda gitmeyince oldukça riskli bir karar alır ve Pasific Crest yolunu yürümek için yola çıkar. Bu yol nasıl bir yol derseniz; Kaliforniya'dan geçip Meksika'ya vardığınız, oradan da Kanada'ya ulaştığınız bir rota. Tabii ki bu süreçte iklim, doğa olayları, vahşi yaşam, insanlar, fiziksel sıkıntılar da sizinle beraber. Cherly aslında hem içsel hem de fiziksel bir yolculuğa çıkar. Yaşadıkları, kendini ve hayatı sorgulayışı hiç bitmez. Aç kaldığı, ateş yakamadığı ve suyunun bittiği sahneler beni çok gerdi. Düşünsenize; dağın başında bir başınızasınız ve su yok! Olacak iş değil. Onca psikolojik sıkıntının üzerine böylesi bir yolculuğa çıkma fikri hangi aklın ürünüdür orasını anlamadım, ben dayanamazdım sanırım. Filmle beraber anlıyorsunuz ki aslında, derdiniz kimseyle değil, sadece kendinizle. İçsel hesaplaşmanız bittiğinde çok daha dingin, kendinden emin ve daha pozitif devam edebilirsiniz hayatınıza. Arada yalnız kalmak, kendini dinlemek iyidir! Çok çok keyifli, özellikle kadınların izlemesi gerektiğini düşündüğüm bir yol filmi Wild. Gerçek bir olaydan yola çıkılarak beyaz perdeye aktarılan Wild, Cherly Strayed adlı bir kadının yol hikayelerinden oluşan Wild:From Lost to Found On The Pasific Crest Trail adlı kitaptan uyarlama. Kendisi de çekimlerde bulunarak başrol oyuncusu Reese Witherspoon'a destek olmuş.

     Beni biraz hayal kırıklığına uğratan bir filmde sıra. 2012 yapımı Hyde Park on Hudson'ı başrollerindeki Laura Linney ve Bill Murray'e kanarak izledim desem hiç de yanlış olmaz. Avrupa'da yaşanan savaş İngiltere'yi tedirgin etmektedir. Bu sebeple Amerika'nın desteğini almak için o dönemin başkanı Franklin Roosevelt'in evine konuk olan Kral ve Kraliçe nin ziyareti sırasında yaşananları konu alıyor film. Başkan olmadan önce çocuk felci geçiren Roosevelt'in o dönem hayatına uzak uzak uzak kuzeni Daisy girer. Kendisine hem mental hem de fiziksel olarak neden olduğunu anlamadığım bir şekilde yardım eder. Yani etrafında çilekeş karısı, hizmetkarları varken neden girdi hayatına anlamadım ama aralarında bir çekim de başlar. Tabi psikoloji çok da iyi değildir Roosevelt'in. Daisy'nin hayatına girmesiyle bambaşka olaylar yaşanır çevrede. Ben aslında Franklin Roosevelt'in hayatını anlatan başka bir film izlemiş ve çok beğenmiştim. Warm Springs adlı filmde ne kadar pozitif yönünü tanıdıysak, bu filmde kendisinden nefret ettim. Velhasıl kelam pek keyif aldığım bir film değildi. Yalnızca başkanla ilgili detaylı bilgi almış oldum, o kadar. İzlemeyin.

    Kalemini çok başarılı bulmasam da, filmlerini kafa dağıtıcı olduğu için izlemeyi seviyorum Özcan Deniz'in. Su ve Ateş de onlardan biriydi benim için ama sonunda salak gibi ağladım yaa :D neyse onu anlatırım. Haşmet çok büyük bir aşiretin vasisidir. Karşı aşiretten birini öldürünce Londra'ya kaçar kardeşiyle birlikte. Burada Yağmur isimli kızımız (Yasemin Allen) ile tanışır ve kısa sürede aşık olurlar. Ama kan davasının bitmesi için Haşmet'in karşı aşiretin kızları ile evlenmesi gerekmektedir. İstemeye istemeye kızla evlenir, bizim Yağmur da garibim hamile kalmış bi de Haşmet'ten. Napsın utana sıkıla babasının yanına Türkiye'ye döner. Yağmur'un izini kaybeden Haşmet, bir gün büyüyün oğlu ve Yağmur'u görür ve tekrar beraber olmak için kaçarlar. Ama karısı tutkulu ve iflah olmaz bir aşiret kızıdır, nasıl kaptırır Haşmet'i bir sarışına? Yine tabi kanlar dökülecek, sevenler kavuşamayacak filan. Bu arada filmi, bir kızın kitap okuyuşuyla beraber izliyoruz. Yani olaylar aslında bir romanda geçiyor, biz de kız okudukça izliyoruz olayları. İşte düğüm, o kitabın yazarıyla beraber çözülüyor. Sonunda bu yüzden salak gibi ağladım yaa. Bence kafa dağıtmalık çerezlik bir film. Ağlamak isteyenlere.

Başka bir beşlikte görüşmek üzere. Hoşçakalın.

NELER İZLEDİM #45



Herkese merhaba. Gün itibariyle 2017 yılına 2 gün kaldı. İçimde biraz da olsa kelebekler uçuşuyor. 2016 yılı, teyze oluşum dışında bana hiç güzel şeyler getirmedi. Kayıp bir yıldı. Hatırlamak dahi istemiyorum. O sebeple bir an önce 2017 ye adım atmamız lazım. Belki yılbaşı gecesi film izlemek gibi çok çılgın! bir planınız olabilir. O sebeple buyrunuz yazıya geçelim.

     Vizyon filmiyle başlayalım ki, belki yetişir izlersiniz. Collateral Beauty (Gizli Güzellik), başrolünde efsane oyuncuların yer aldığı, dram romantik ve azıcık ucundan komedi barındıran bir film. Oyuncuları afişten görebilir, biraz da olsa fikir edinebilirsiniz. Howard, başarılı bir şirketin yöneticisidir. Hayatı çok güzel giderken kızını kaybeder. Bu acıyla baş edemez, işi boşlar, eşinden boşanır, arkadaşları ile arası açılır. Hayata karşı olan ilgisini kaybetmiştir. Tek düşündüğü kızı olmadan nasıl yaşayabileceğidir. Bu süreçte bazı mektuplar yazar. Mektupların sahipleri; Ölüm, Sevgi, Zaman. Evet, doğru duydunuz. Bu mektupları kavramlara yazıp posta kutusuna bırakır. Arkadaşları bunu araştırırlar ve artık eski günlerine dönmesi için bir plan yaparlar. Bu üç kavram, canlı kanlı birer kişi olarak Howard'ın karşısına çıkacaktır ve O'nunla konuşacaktır. Böylece içindeki kini ortaya döküp biraz da olsa rahatlaması planlanır. Üç oyuncu ile anlaşırlar ve plan işlemeye başlar. Film aşırı aşşırı mesaj kaygılıydı. Yani her yerden mesaj fırlıyordu. Kötü değildi ama yani bir süre elle tutulur hiç bir şey olmadı filmde. Mesajlar değil de, sonu beni çok etkiledi. Cidden beklemiyodum. Güzel kurtarmışlar. Kafa dağıtıp güzel oyunculuk izlemek isteyenlere.

     İçim şişe şişe izlediğim Beautiful Creatures'ta sıra. Ethan, yakışıklı ve yaramaz bir lise öğrencisidir. Yaşadıklara yere Lena adında bir kız taşınır ve ilk günden itibaren Ethan'ın radarına girer. Diğer kızlardan farklı olan Lena, aslında bir büyücüdür. 16 yaşına girdiği gün, kötü ya da iyi arasında bir seçim yapacaktır. Bu seçim kızcağıza bağlı değil tabi. Kökleriyle filan ilgili. Çok büyük merakla bekliyoruz tabi acaba hangi tarafı seçecek! Bu arada Ethan ile sevgili olurlar. Çocuğun da her şeyden haberi var. Kıza destek oluyor. ' Ben sana inanıyorum, iyi tarafı seçiceksin tabi ki' diye gaz veriyor sürekli. Ben açıkçası beğenmedim. Önermiyorum. Ama böyle fantastik havada geçen filmleri sevenler belki bir şans verebilir. Bilemedim şimdi, size kalmış :(


2
     İlk sahnelerinden itibaren merakla kendisini izletmeyi başaran bir film 'En Chance Til' (A Second Chance - İkinci Bir Şans). Andreas, mutlu bir evliliği olan yakışıklı bir polis abimizdir. Bir gün uyuşturucu bağımlısı bir ailenin evine baskına giderler. Orada, bir kenara atılmış, pislik içinde kalmış ağlayan bir bebek görür ve çok etkilenir. Bebeğin anası babası keş tabi. Çocuğa bakan yok. Neyse efendim, bir gece Andreas uyurken karısı bağırarak onu uyandırır. Kendi bebekleri uykuda ölmüştür! Ay ne iç acıtıcı sahnelerdi size anlatamam, çok etkilendim. Bunun üzerine gece bebeği alarak o bağımlı anne babanın evine gider. Hepsi uyurken eve girer ve bebekleri değiştirir :( En fena sahnelerdendi sanırım. Kendi bebeğine o pislik içindeki elbiseleri giydirdi. Yüzüne filan da sürdü hatta anlaşılmasın diye, yıkıldım. Düşünmesi bile dayanılmaz. Bebeği alıyo, karısına veriyo. Kadının psikolojisi zaten bozuktu, iyice saykoya bağlıyo, ne yapsın kadıncağız. İlk başta bebeği istemiyo ama sonra sevmeye başlıyo. Orası da ayrı mesele. Bu arada bağımlı anne ve baba bakıyolar ki çocuk ölmüş, polis bunları hapse atıyo. Ama kız diyo ki, bu benim bebeğim değil! Al başına belayı şimdi Andreas. Çok çok etkileyici bir film. İzlediğim için mutluyum, ağır dramları seviyorum, başka derdim yokmuş gibi. Biraz ağlayıp, içini dökmek isteyenlere.

     2014 yapımı, bir adet de Oscar adaylığı bulunan Leviathan karşınızda. Öncelikle şunu söyliyim, filmi sıcak bir ortamda izleyin. Çünkü sahneler o kadar soğuk ortamlarda geçiyor ki, içinizin üşümemesi elde değil. Ve de mümkünse büyük bir ekrandan izleyin, görseller efsane. Nikolay, ikinci eşi ve ilk eşinden olan oğluyla beraber yaşamaktadır. Aslında sorunsuz sayılabilecek bir ailesi vardır ama para babası bir amcamız huzurlarını kaçırır. Yaşadıkları evi kendisine vermelerini çünkü orada yeni bir inşaat başlatacaklarını söyler. Ne kadar da tanıdık! Nikolay bunu istemez tabi, uzaklardan avukat bir arkadaşını yardıma çağırır. Davayı nasıl kazanabiliriz filan üzerinde düşünürler. Bu süreçte amca bastırır tabi. Derken evde de sorunlar başlar. Karısı ve avukat arasındaki olası bir kıvılcım, Nikolay'ı çileden çıkarır. Film çok çok iyiydi gerçekten. Nefis oyunculuklar, harika görseller ve etkileyici bir hikaye. Ölmeden Önce İzlemeniz Gereken 1001 Film listelerinde de kendisine yer bulmuş. Festival filmi sevenlere.


     Bunca ağır dramadan sonra biraz kafa dağıtmaya ne dersiniz? Mermaids 1990 yapımı Altın Küre'ye aday olmuş tatlı bir aile filmi. Başrolde izlediğimiz Cher, kızlarını oynayan ve o zamanlar birer çocuk olan Winone Ryder ile Christine Ricci bizlere güzel bir seyirlik sunmuş. Yalnız bir anne olan Mrs. Flax ve kızları, yaşadıkları yerde hiçbir zaman uzun kalmazlar. Eğer ortam onlar için karmaşık hale gelirse hemen eşyalarını arabaya yüklerler ve şehir değiştirirler. Son geldikleri yerde anne Faux, tatlı bir adamla tanışır. Büyük çocuk Charlotte ise yakışıklı biriyle tanışır ve çok fena aşık olur. Okul, iş, aşk, aile derken bizimkilerin hayatı çok dehşet verici bir olayla sarsılır. Hem de işin içinde büyük bir pişmanlık vardır ve tekrar toparlanmak zor olacaktır. Keyif alarak izlediğim bir aile filmiydi. Cher, Winone Ryder ve Christina Ricci'nin gençliklerini izleyip kafa dağıtmak isteyenlere.

Uğradığınız için teşekkürler. Haftaya görüşmek üzere!


NELER İZLEDİM #40


Herkese merhaba. Yağmurlu günlerden sonra güneşi gördüğümüz ama yine de üşüdüğümüz ( yorganlar çıktı mı :D ) bir haftaya başladık. Ben de bu güneşli güzel günde hazır izinliyken sizlere bir beşlik yazmak istedim. Sonrasında da güzel bir ya da iki filmle kendimi ödüllendiricem. Yine çok heyecan verici filmler var yazımızda. Buyrunuz başlayalım.

yargıç
     Acaba sıkılır mıyım diye çekinerek izlemeye başladığım ama beni yerime çivileyen nefis bir filmdi The Judge. Babası bir kasabada yargıç olan Hank'in kendisi de Chicago'da çok başarılı bir avukattır. Karısının kendisini aldattığını öğrendiği sırada, annesinin ölüm haberini alır ve böylece uzun süredir ayrı kaldığı kasabasına geri döner. Babası aktif olarak yargıçlık yapsa da artık yaşlanmıştır ve baba oğul arasında bitmeyen bir gerilim vardır. Bir gün, babalarının arabasında bir gariplik farkederler. Sanki kaza yapmış gibi ezikler vardır. Neyse heralde önemli bi şey değildir derkeeen, polisler kapıya dayanır. Babaları, bir trafik kazası yapmış ve bir adamı öldürmüştür. Acaba yaşlılıktan mı, sarhoş muydu, yoksa bilerek! mi yaptığını çözmeye çalışırlar. Hank, bu davada babasının avukatlığını yapmak ister ama baba karşı çıkar. Salaklıkta master yapmış başka bir avukat tutar ama Hank kendisini tutamaz hep etraflarındadır. Şüpheli bir trafik kazası yani. Sizde bolca acaba diyeceksiniz. Filmi kesinlikle öneriyorum. Robert Downey Jr. ve Robert Duvall gibi oyunculardan böylesine kaliteli bir senaryoyu izlemeyi kaçırmamalısınız. Aile bağları ile ilgili de, arada göz yaşartabilir aklınızda olsun.

Roald Dahl's Esio Trot
        Dustin Hoffman'ı ve gerçek aşkın üzerine kurulu naif filmleri sevenlerin bayılacağı bir film var sırada; Esio Trot. 2015 yapımı bu seyirlik, aslında bir televizyon filmi, vizyonda gösterilmemiş yani. Ben de severim valla tv filmlerini, arada kafa dağıtmalık güzel oluyo, bi de renkleri bana hep daha canlı gelmiştir nedense. Baya gevezelik ettim ya, filme geçiyorum. Bay Hoppy, yaşlı ve yalnız bir adamdır. Bir gün apartmanın asansöründe Bayan Silver ile karşılaşırlar. O da ne, Bay Hoppy deliler gibi aşık olmuştur. Bir türlü duygularını da ifade edemez. Bu sırada Bayan Silver (O da yalnız bir bayan :) ) kendisine arkadaş olsun diye bir kaplumbağa alır. Tek derdi kaplumbağasının yiyip içip kilo almasıdır. Ama bir türlü kilo almayınca, Bay Hoppy Bayan Silver'a büyü gibi bir şey yazar verir. Her gün bunu kaplumbağasına okursa hayvancağız büyücek der :D Sonra kadını mutlu etmek için şehirdeki tüm kaplumbağaları satın alır ve belirli aralıklarla kaplumbağaları değiştirir! Böylece kaplumbağasının kilo aldığını gören Bayan Silver mutlu olacaktır. Yani kısacası, aşkını itiraf etmektense, O'nu kendisine aşık etmeye çalışır. Çok sakin, temiz görüntülü bir film. İzlenesi.

Atesli geceler
     Yönetmenini çok ayrı sevdiğim bir film Boogie Nights. Sanırım Paul Van Anderson ismine aldandım ama şahaneydi gerçekten. Konumuza gelelim; Eddie oldukça genç ve yakışıklı birisidir. Bir gece kulübünün mutfağında çalışırken, ünlü bir porno yönetmeni tarafından keşfedilir. Adam bakar genç, yakışıklı, sağlıklı bir adam bu Eddie. Hemen iş teklif eder. Kendi evinde ağırlar. Performansını görmek için oyuncularından biriyle beraber olmasını filan ister. İşler tabi iyice çığrından çıkıyo ama sinematografik görüntüler tabi. İlk filminde yönetmenin karısıyla beraber oluyo, öyle ilginç ilişkiler. Derken bizim Eddie (yeni adı Dirk Diggler) çok meşhur olur. Çılgın paralar kazanır. Ve istemeden de olsa madde bağımlısı olur. Tabii bu da çöküşünü getirir. Yönetmenin o babacan tavırları değişir ve artık filmlerinde Eddie'ye yer vermez. Kendini yeniden kabul ettirebilme çabalarıyla beraber filmin akışı ilerliyor. Kaliteli bir yapım, mutlaka tavsiye ettiklerimden. Julianne Moore bonus :)

Falling Down
     Çok değişik bir film var sırada. İsmi Falling Down ve başrollerde Michael Douglas ile The Judge'dan sonra tekrar karşıma çıkan Robert Duvall var. 1993 yapımı olan film eski evet ancak görüntüler ekstra eski. Yani böyle sarı bir görüntü hakim. İçiniz biraz boğulabilir ancak konuyu aktarırken atmosfere çok uygun olduğu kesin. Film, sisteme karşı gelen bir adamın, babanın hikayesi. İşinden çıkıp çılgın bir trafiğin içine girer. Ne oluyorsa orda oluyor ve adam arabasını trafikte bırakıp şehre karışıyor. Artık bu sisteme karşı koymalıydı. Dolaşırken kendisinden zorla para almaya çalışan serserilere haddini bildirir. Hamburger yemek için gittiği restoranda istediği ürünün saati bittiği için alamayacağını duyunca silahıyla zor kullanır. Şehirde böyle fırtınalar eserken, emekli olacağı gün bu adamla uğraşmak zorunda kalan Robert Duvall'dan da şahane bir performans izliyoruz. Michael Dougleas'ın saçları beni her ne kadar sinir etse de başarılı bir film olduğu kesin :)

Watchmen
     Eminim çok güzel bir kurgusu vardır, bi şeyler anlatıyodur. Ancak ben filme hiç giremedim, bu sebeple de anlayamadım. Kişiler arası bağlantıları kuramadım, isimleri takip edemedim, yaptıklarını niçin yaptıklarını anlamadım. O sebeple büyük ses getiren Watchmen, benim için bi anlam ifade etmedi. Siz seversiniz ama, çünkü benim okuyucum zeki :)







Umarım yine çok konuşup sizi sıkmamışımdır. Anlatabileceğim en minimal şekilde anlatmaya çalışıyorum. Yorumlarınızı benden esirgemeyin lütfen. Sırada neler olduğunu görmek için yan taraftaki Neler İzledim kısmına göz atmayı unutmayın. Görüşmek üzere!



NELER İZLEDİM #39


Merhaba herkese. Hazır bayram tatilini bulmuşken peş peşe post yapmamak olmazdı. Filmlerim de çok birikti malum, listenin bayağı altında kaldım. Yine iç açan nefis filmlerle burdayım. Hemen başlayalım mı, ne dersiniz?

serseri mayınlar
     Bir Ferzan Özpetek filmi olan 2010 yapımı Mine Vaganti ile açılışı yapalım. İtalya'da makarna üretimi yapan köklü bir aileye konuk oluyoruz. Ailenin oğullarından biri, eşcinsel olduğunu ve bunu herkese açıklayıp hiç de sevmediği makarna işlerinden elini çekmek istediğini abisine anlatır. Bu, kendisini biraz da olsa rahatlatır, ancak tüm ailenin sofrada olduğu sırada tam açıklama yapacakken, birisi yoluna taş koyar! Hem de çok fena valla. Bunun üzerine hastanelik olan babasına daha fazla kıyamaz ama gün geçtikçe içi içini yer. Bu sırada fabrika işleri için güzeller güzeli bir kadınla tanışır. Duygularında dalgalanmalar yaşansa da, bir anda çıkıp gelen erkek arkadaşı yine O'nu düşündürür. Aslında Tommaso'nun yapmak istediği şey çok basitti. Kararını herkese açıklayıp, Roma'da edebiyatla iç içe bir hayat yaşamak. Ama etrafındakiler, abisi, babası ve daha bir çok insan için hayatını erteleyecektir.

SEVDİKLERİM
* Alba rolündeki oyuncunun saçına, yüzüne, oyunculuğuna bayıldım. Valla cesaretim olsa tekrar gidip o kısalıkta kestirirdim saçlarımı :)
* Baba rolü de tam bir babaydı yani. Şahane oyunculuklar var filmde.
* Ve sanırım filme dair en sevdiğim şey; son sahne. Hem düğünün hem cenazenin bir araya geçişi çok başarılı olmuş. Ve bingo! Sezen Aksu'dan harika bir şarkı. Kutlama isimli şarkıyı daha önce hiç duymamıştım. Her gün birkaç doz dinliyorum. En önemlisi de, bu şarkıyı kullanmak istediğim çok önemli bir gün var :) Filmde çalan şarkılar genel olarak güzeldi.

zamanda aşk
     Şu afişi görmeyen yoktur herhalde :) Her yerde karşıma çıktı en sonunda dayanamadım izledim. İyi ki izlemişim dedirtenlerden ama, durun bakın okuyun. Tim'in çocukluğundan başlıyor film. Annesi, babası ve kız kardeşiyle çok da normal olmayan bir ailedir. Bir gün babası, kendisine, ailelerindeki erkeklerin sıradışı bir özelliği olduğunu söyler. Zamanda yolculuk yapabilmektedirler! Bunu öğrendikten sonra hak verirsiniz ki hayatı eskisi gibi olmayacaktır. Güzeller güzeli Mary'e aşık olduktan sonra, bu özelliğini sıkça kullanır. Yaa o değil de, ne kadar güzel bi aşk yaşadılar. İzlerken mutluluklarına ağladım :D Çok ciddiyim, çok hoşuma gitti. Benim sulugözlülüğümü bi kenara bırakalım, filme devam edelim. Bu zamanda yolculuk olayı iyi hoş ama kendi içerisinde bazı kuralları da var. Özellikle Mary'nin hamile kalışı bu kuralları etkilemekte. Yani bazı sahnelerde oldukça şaşırıp 'niye gittin şimdi sen taa o kadar geriye' diye düşünebilirsiniz. Ben filmi sırf aşk üzerine kurulu bir film diye düşünüyordum ama beni ters köşe yaptı. Aile çok daha ön planda. Mutlaka izleyin.

hayatımın şansı
     Intouchables filmiyle gönüllere taht kuran Omar Sy'dan, Fransız yapımı bir komedi/dram filmi. Senegal'den 10 yıl önce Fransa'ya kaçak olarak gelen Samba, hala çalışma izni alamamıştır. Üç kuruş para için, bulduğu her işte çalışmaktadır. Amcasıyla beraber yaşayan Samba'nın başı bir gün belaya girer. E bela belayı çeker, çalışma izni olmadığı için sınırdışı edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Bu sırada göçmenlik bürosunda çalışan Alice ile tanışırlar. Alice, Samba'ya nasıl bir yol izleyeceği konusunda yardımcı olacaktır. Alice de garibim zaten kendi dertleri yetmiyomuş gibi bi de başına Samba çıkar. Psikolojik sorunlarının yanında bir de uyku problemi çeken Alice, karşı konulamaz biçimde Samba'ya ilgi duymaktadır. Yer yer güldüren filmde, dram ögeleri de ağır basmakta. Ben yani özellikle son sahnelerde bayağı hüzünlendim. Herkes sevmeyebilir biraz ağır akıyor film ama kaliteli olduğunu çok net söyleyebilirim.

ince kırmızı hat
     Şimdi size İkinci Dünya Savaşı'nın tam ortasına götürüyorum. 1998 yapımı, içerisinde şahane oyuncuların olduğu tam bir savaş filmi The Thin Red Line. Japonya'ya karşı savaşan Amerikan ordusu, Pasifik Adaları'nda bulunmaktadır. Bu filmde olay, tarih dersi vermek değil onu baştan söylemeliyim. Filmde askerlerin psikolojik dirençlerini izliyoruz. Hiç durmadan, gözlerini dahi kırpmadan savaşırken; arkada bıraktıklarını, kendi aralarında yaşadıklarını, bazılarının korkularına tanık oluyoruz. Filmin süresi 2 saat 50 dakika, kimilerine uzun gelebilir ama film tam bir sanat şöleni. Film izlemeyi gerçekten sevenler kaçırmasın. Sorgulanması gereken, ders alınması gereken bir çok hikaye mevcut. Aynı adlı romandan uyarlama olan film, bir çok kişi tarafından Er Ryan'ı Kurtarmak ile karşılaştırılsa da, kimileri tarafından ona bir cevap olduğu da söylenmekte. Ben Er Ryan'ı henüz izlemedim. Yorumu size bırakıyorum.

     Saygılar.











Sizlere öneri sunmak, tavsiye vermek o kadar hoşuma gidiyor ki, film izlerken hep not alıyorum :) Uğradığınız için teşekkür ederim. Yorumlarınızı bekliyorum. Sadece filmle ilgili olmasına gerek yok, ses de verseniz güzel oluyor :) Başka bir beşlikte görüşmek üzere. Sendromsuz pazartesilere...


NELER İZLEDİM #38


İyi bayramlar sevgili okur. Bugün yine çok tatlı filmlerle karşınızdayım. Arka fonda Radio Paradise açık, kafamda yazının kurgusunu oluşturdum, uzatmadan hemen başlamak istiyorum. 9 günlük tatil yapabilen şanslılardansanız, belki izlenecek birkaç film seçersiniz, ne dersiniz? 

     Tabii ki yine baya meşhur bir filmi yıllar sonra izledim ama olsun. 2014 yapımı, aynı adlı romandan uyarlama, heyecan dolu bir filmdi The Maze Runner. Bilmeyen yoktur bence bu filmi ama yine de şöyle bir anlatayım. Thomas, bir gün yukarı doğru hareket eden bir kafesin içinde uyanır. Ama uyandığı yer toplumdan izole gençlerin yaşadığı bir yerdir. Hepsi aynı şekilde oraya bırakılmış ama hiç birisi nedenini bilmemekte. Ve de hepsi sadece ismini hatırlamaktadır. Her ay yeni bir erkek çocuğun katıldığı bu topluluk, kendilerine sıfırdan bir yaşam alanı kurmuş ve iş bölümü yaparak yaşamaya çalışmaktadırlar. Şöyle bir ilginçlik vardır ki; bulundukları yerin etrafında gün doğumunda açılıp akşamları ise kapanan bir labirent bulunmaktadır. Koşucu olarak yetişen çocuklar her gün orada keşfe çıkarak bir kaçış yolu aramaktadırlar. Aralarına yeni katılan Thomas, bu hüküm süren kabullenişe karşı çıkar ve oldukça cesur davranarak koşucu olur. Bakalım bu sefer O, bir kaçış yolu bulup, buraya hapsedilmelerinin nedenini bulabilecek midir?

     Şimdi herkesin çok da ilgisini çekmeyen bir film anlatacağım. 20 Feet From Stardom, 2013 yapımı müzik ağırlıklı bir film. Ama her zaman izlediğimiz gibi ünlü insanlar yok bu sefer müziğin odak noktasında. Tam tersine geri vokallerin hayatlarını anlatan pek keyifli bir seyirlik. Mick Jagger'dan Sting'e, Bruce Springsteen'den Stevie Wonder'a kadar şahane müzik adamlarına geri vokal yapmış billur sesli kadınların bu süreçte yaşadıklarını çok cesurca paylaştığı bir film olmuş. Her biri mükemmel sesleriyle geri vokal olarak keşfedilip, sonrasında bir klişe olarak yola tek başlarına devam ederler. Ancak bazen bazı şeyler istedikleri gibi gitmez. Belki de olmaları gereken yer, sahnenin arka planıdır. Film boyunca harika şarkılar dinleyeceğinize emin olabilirsiniz. Ve o şahane seslere hayran kalacaksınız. Şimdi size Lisa Fisher'ın bir şarkısını bırakıyorum, 3:07 deki çıkışı daha önce hiç bir şarkıcıda görmedim sanırım. Şuradan izleyebilirsiniz . Tabii ki baştan sona da dinlemeyi unutmayın :)

     Yaa şimdi çok ama çok tatlı bir filmle tanıştıracağım sizi. 2014 yapımı İsveç yapımı Force Majeure, ülkemizde Turist ismiyle bizlerle buluştu. Fransız Alplerine tatile giden 4 kişilik çekirdek bir ailenin yaşadıklarına tanık oluyoruz. Oldukça sakin ve güzel ilerler tatilleri. Bir gün teras gibi bir yerde yemek yerken, karşılarından kendilerine doğru gelen bir çığ görürler. Terastaki herkesle birlikte paniğe kapılıp, ne yapacaklarına karar veremezlerken, çığ yaklaşır. İşte tam o sırada ailenin babası, çocuklarını ve eşini arkasında bırakarak bir anlık korkuyla kaçar. Ortalık sakinleştiğinde kocasının kaçtığını fark eden kadın, pek belli etmese de şok olur. Daha sonra tatil boyunca aralarında bitmeyen bir gerilim başlar. Evin reisi; en zor anımızda bizi nasıl bırakıp gider! En sonda da bu çocukların başına gelmeyen kalmadı dedim artık. Ne çektiler bi görseniz :)Mutlaka izlemeniz gereken çok kaliteli ve değişik bir film. Şiddetli tavsiye.

     Adam Sandler'ın gençlik komedilerini sevenleri buraya alabilirim. 1998 yapımı The Wedding Singer, Sandler'ın, başrolü güzeller güzeli Drew Barrymore ile paylaştığı sakin bir romantik komedi. Düğünlerde şarkıcılık yapan Robbie, bir düğünde garsonluk yapan Julie ile tanışır. Birbirlerinden güzel elektrik alırlar ancak arkadaşçadır. Çünkü Robbie yakın zamanda evlenecektir. Ancak düğün günü gelin tarafından terkedilir :( Bu zor zamanlarında kendisine destek olanlardan biri de Julie'dir. Bu süreçte evlenmeye karar veren Julie, büyük bir çıkmazın içine girer. Nişanlısından çok da emin olamaz ve Robie'nin sıcacık kalbinden çok etkilenir. Sonunu tahmin etmek tabii ki çok da zor değil ama keyifli bir pazar filmi olabilir. Robie'nin yıkım zamanlarında söylediği şarkılara ve performansına hayran kalıcaksınız :)

     Benim için yeri her zaman ayrı olacak (kalpler) 2015 yapımı Equals, yazımın son filmi. Gelecekte var olan distopya izliyoruz. Tüm duyguların yasak olduğu, sosyalleşmeden söz edilemeyen, insnaların evinden işine evinden işine gittiği ve her birinin yalnız yaşadığı bir distopya bu. Hatta ve hatta hissizleşmeleri için zorla ilaç almak durumundalar. İlacı almayı gizlice reddeden insanlar, bir grup oluşturup bunu sürekli konuşmaktadırlar. Bu sırada Nia ve Silas, nasıl olduysa birbirlerinin çekimine kapılırlar. Bunca yasağa rağmen aşk gibi oldukça güçlü bir duyguyu hissetmeye başlarlar. Beraber olabilmek ve zorla verilen ilaçları almamak için büyük çaba sarfederler. Destek aldıkları grubun yardımlarıyla kaçmaya karar verirler ancak büyük bir yanlış anlaşılma, çiftimizi bambaşka bir sonuca sürükler. Konu güzeldi aslında, hafif bir Perfect Sense etkisi hissedilebilir, duygular yüzünden. Ancak çok daha başarılı işlenebilirdi sanki. Başroldeki Kristen Stewart, duygusuz bir karakter için seçilebilecek en iyi oyuncuydu sanırım :)

Tekrar iyi bayramlar sevgili okur. Uğrayıp okuyan, yorum bırakan, güvenip önerdiğim filmleri izleyen hepinizi seviyorum. Çok daha güzel filmlerle görüşmek üzere!

NELER İZLEDİM #37


Herkese merhaba! Tabi eğer buraya uğramayı unutmadıysanız. Biliyorum, yazma konusunda çok verimli değilim ama günde en az 2-3 kere " Hadi Seda bi yazı yaz " diye mutlaka aklımdan geçiyor. Gerçi kimse okumasa da, ben seviyorum burayı, benim tatlı film günlüğüm :) Sizi daha fazla bekletmeden filmlere geçiyorum, buyrunuz.

     Unfaithful'u izlemeyen bir ben kalmışım, tamamlamak istedim. 2002 yapımı, ülkemizde Sadakatsiz ismiyle gösterime giren Unfaithful, dillere destan bir hikaye. Oldukça sakin bir aile hayatları olan Connie ve Edward Sumner çifti, tatlı mı tatlı oğullarıyla beraber yaşamaktadırlar. Her şey dışarıdan keyifli görünse de, anne Connie zaman zaman kendisini yalnız hisseder. Çünkü kocası bir işkolik! Kusura bakma Richard, sana burda biraz kızdım. Her neyse; oldukça güzel ve alımlı bir kadın olan Connie rüzgarlı bir günde taksi çağırdığı sırada bir erkekle tanışır, Paul. Olacak bu ya, talihsiz bir tanışma hikayesi, başlarına daha başka dertler de açacaktır. Ve aldatma hikayemiz burada başlıyor. Paul ile çok tutkulu bir aşk yaşayan Connie'nin gözü, yeri geliyor oğlunu görmüyor, kocasını mı görsün ? Aile, evlilik, sadakati harmanlayan başarılı bir film olmuş. Gerçekten kaliteliydi. Onun dışında Diane Lane su gibi bir kadınmış, hayranlıkla izledim. Bu arada bu rolüyle Oscar'a aday olmuş. Richard Gere ise filmin ilk yarısında çok pasifti. İkinci yarıda adam şaha kalktı inanamadım, neler yaptın sen o tatlış gözlüklerinle Richard oldu mu hiç :D Tatlış gözlüklerine hayran olduğum bir diğer filmi Sabrina' yı şuradan okuyabilirsiniz. Tabi unutmadan Richard Gere ve Diana Lane'nin Unfaithful'un rövanşını alıp çılgın birer aşığı oynadığı Nights in Rodanthe ' yi de şuradan okuyabilirsiniz. 

     Şimdi sırada beni duygudan duyguya sürükleyen 1994 yapımı Natural Born Killers var. Başrollerde Woody Harrelson, Juliette Lewis'in olduğu film, suç ve dram konusunun işlendiği en güzel filmlerden sanırım. Mickey ve Mallory; suçun tam göbeğinde, kafaları sürekli bi dünya gezen iki çılgın aşıktır. Ama gerçekten çılgın aşıklar, böyle bir bağlılık yok! Birbirleri için yapmayacakları şey olmayan çiftin işledikleri cinayetlerin bir nedeni olmamakla beraber, bundan oldukça da keyif almaktadırlar. Yine bir eczane soygununda yakalanır ve medyanın büyük ilgisini çekerler. Halk tarafından da büyük bir merakla takip edilen Mickey ve Mallory, hapishanede ayrı hücrelerde tutulurlar. Bu iki çılgına bunu yapmayacaktınız dostum! Efsane bir ayaklanmayla tekrar kavuşan çiftimiz, kaldıkları yerden devam edecek mi acaba? Filmde öyle sahneler vardı ki çok gerildim. Onun dışında sürekli ama sürekli öpüşen çiftimizin aşkı çok aşırı geldiği için sevemedim. Böyle aşklar görmek istemiyorum :D Ama kesinlikle izlenesi ve yoruma oldukça açık bir film. Ayrıca yönetmen Oliver Stone ve senaristlerden biri Tarantino! 

     Mutlaka afişini gördüğünüz I Origins neden benim blogumda da yer almasındı? Nihayet izledim. 2014 yapımı filmin başrolleri Michael Pitt ve Brit Marling, yönetmeni ve aynı zamanda senaristi ise Mike Cahill. Brit Marling'e bayılıyorum bu arada, harika bir oyuncu. Neyse efendim, filmimiz evrim konusunu kanıtlamak istercesine hızlı bir giriş yapıyor. Genç bilim adamı Ian, yardımcısı Karen ile gece gündüz çalışmaktadır. Bu sürede tatlı bir aşka da tutulan Ian, insan gözünün evrim sürecini araştırdığı için, sürekli farklı insanların gözlerini de çekmektedir. Her insanın kendine özgü gözleri ve dolayısıyla kendi evreni olduğunu kanıtlamak uğruna çıktığı bu yolda, fikirlerini etkileyen çok yıkıcı bir olay yaşar. 7 yıllık bir sürenin sonunda gözlerin veritabanını oluştururlar, kendi oğlunun gözü ile yıllar önce yaşamış bir adamın verileri örtüşünce, araması gereken başka bir gözün peşine düşer. Düşündürücü ve başarılı bir filmdi. Şiddetle öneriyorum.

     2010 yapımı, orijinal adı Going the Distance olan, ama dilimize Seni Uzaktan Sevmek gibi oldukça arabesk bir şekilde geçen film, bu yazımızın romantik komedisi olsun biraz renk katsın. Erin ve Garrett güzel bir ilişki içindeyken Erin stajını tamamlayarak San Fransisco'ya dönmek zorunda kalır. Aslında iş yerinde kalmayı çok fazla istese de, mendebur patronu kızı oyalar. Erin de bir umut belki iş bulur geri dönerim diye düşünür. Bu süreçte ikilimiz için uzak ilişkinin başlangıcı yapılır. Başlarda çok iyi gider aslında, uzun uçak yolculukları aşklarına engel olmaz, fırsat buldukça görüşürler. Ama meşakkatli bir olay olan uzak ilişki, onları da temelinden sarsmaya başlar. Zaman geçtikçe birbirleri için yaptıkları fedakarlıklar bile kavgaya neden olur. Yer yer güldüren bir film -ki ben Drew Barrymore'u çok severim. Film çok bizden ya, sevdim. Tatlı bir pazar sabahı filmi. Sevgilinizle izleyin, sonra romantik komedide ağlarsanız karışmam :D

     Yıllardır izlemeyi sürekli ertelediğim Rust and Bone' u nihayet izledim. İyi ki izlemişim! Filme neden bu kadar heveslendiğimi hatırlamıyorum ama afişini her gördüğümde izlemeliyim diyordum. Konusunu da okumamıştım ayrıca, niye öyle yaptıysam artık :D Konusuna geçelim. Stephanie bir balina eğitmenidir. Gösteriler yapar. Alain ise hayatta dikiş tutturamamış, oğluyla beraber ablasının yanına sığınan bir adamdır. Bir gece kulübünde yolları kesişen çiftimizin bir sonraki buluşması, Stephanie'nin yaşadığı kazadan sonra olur. O feci kazada, balinaların saldırısı sonucu bacaklarını kaybeder Stephanie. Hayata kendini kapattığı sırada Alain onunla zaman geçirir. Yüzmesine yardım eder, para kazanmak için yaptığı dövüşlere onu da getirir, hatta mutlu etmek için seks bile yapar. Bu sıradışı çiftin ilişkisi Alain'in vurdumduymazlığı ile zaman zaman sarsılsa da, aşk işte! Ayrıca filmin sonlarında oğlu ile yaşadığı o talihsizlik beni öyle çok etkiledi ki yastıkları yumrukladım :( Kuru bir aşk filmi değil, her duyguyu yaşatan kaliteli bir film. Zaten Marion Cotillard gerçeğini kimse görmezden gelemez. Kadın rolü yaşadı resmen. Bu arada film Fransızca orjinal dilinde çekilmiş. Yönetmeni Jacques Audiard'ın başarılı başka bir aşk-gerilim filmini de şurada anlatmıştım. Okumak isterseniz link bıraktım.

Yine baya konuştuğum bir yazı oldu, mazur görün. Aralarında izledikleriniz var mı ya da izlemeyi düşündürdüğüm var mı, yorumlarınızı paylaşırsanız çok mutlu olurum. Sıradaki filmleri sağ üstteki renkli afişli kısımdan takip edebilirsiniz. Yok ben seni bekleyemem derseniz üzerlerine tıklayıp inceleyebilirsiniz. Burada olduğunuz için çok teşekkürler. Görüşelim tekrar.

NELER İZLEDİM #34


Ruh halimin oldukça gelgitli olduğu bir dönemden herkese merhaba. Gelgitimiz sağolsun 10 saniyelik bir kararla kendimi kuaför koltuğunda bulmama da neden oldu :D Saçlarım kısacık artık. Kadınların depresyona girdikten sonra soluğu kuaförde almalarını artık çok iyi anlıyorum. Aşırı iyi geliyor. Bu dalgalı dönemde o kadar saçma şeyler izledim ki, şok olabilirsiniz :D Buyrun bakalım.

blind 2014
     İskandinav sinemasına sanırım Oslo, 31.August filmiyle adım attım. O soğuk ve mesafeli tavrın oldukça hakim olduğu bir film Blind. Eskil Vogt'un ilk uzun metrajlı filmi. Ingrid, kör bir kadındır. Ancak doğuştan değil, zamanla meydana gelmiş bir körlük. Öyle olunca kendini dış dünyaya karşı oldukça savunmasız hisseden Ingrid, kendisini evine kapatır. Bu karanlık dünyayla başa çıkarken hayal dünyası onu hiç yalnız bırakmaz. Yazdığı kitabın karakterini oluştururken ilk başta hayal dünyasında onları canlandırır. Ancak bir süre sonra bu karakterlerin yaşadığını hisseder. Bir nevi onlara hükmeder. Bu karmaşanın arasında kör bir kadının kocasıyla yaşadıkları, kıyafetinin rengini seçişi hatta yere döktüğü yemeği temizlemesi bile izlerken bir iç muhakeme yapmanıza neden oluyor. Ben olsam ne yapardım? sorusu kafanızda uçuşurken hafif gerilimli bir festival filmi izlemek oldukça keyifliydi. 2014 yapımı ve oldukça ödüllü olan film, İstanbul Uluslararası Film Festivali'nden de ödülle uğurlanmış.

küçük esnaf 2016
   

    2016 yapımı oldukça sıradan bir Türk filmi. Kötü değil. İzletiyor kendisini kerata. Ama sinemada izlemesem de olurmuş. Yine de güzel yazan kalemlerimizin olduğunu bilmek Türk sineması için umut verici. Filme dair en sevdiğim şey beni Sıla'nın Anahtarlar adlı şarkısıyla tanıştırması olabilir :D Filmle ilgili uzun uzadıya konuşmak istemiyorum.
meet the fockers 2004
     Son zamanlarda keyfimi yerine getiren tek film! 2004 yapımı Meet the Fockers, bir devam filmi. İlk film Meet the Parents. Her devam filminin başına gelen en klasik şey bu filmin de başına gelmiş ve amansız bir kıyaslamaya maruz kalmıştır. İlk filmi tam hatırlamıyorum ama bu da çok komikti şimdi niye şey yapıyosunuz ki. Neyse. Nişanlısının ailesiyle tanışan Greg, şimdi onları kendi anne babasıyla tanıştıracaktır. Büyük ve oldukça lüks bir karavanla yola çıkan aileye küçük de bir bebek eşlik etmekte ki kendisi pek efsane bir repliğe de imza atmıştır :D Greg'in annesi Barbra Streisand, babası ise Dustin Hoffman! Birbirinden çok farklı olan iki ailenin bu kaynaşma ziyaretinde yaşadıkları eğlenceli olaylara tanık oluyoruz. İsmi ile zaten hayatın sillesini yiyen Greg Focker bir sille de ailesinden yicek mi bakalım. Eğlenmelik güzel bir film.

aşk olsun 2015
   



     İşte bu yüzden Türk filmlerini anlatasım gelmiyor. Kötü bir film Aşk Olsun. Zamanında baya bir reklamını yapıldığını hatırlıyorum. İzlemenizi önermiyorum. Yemek, ütü vs yaparken açıp göz ucuyla bakabilirsiniz belki.


my fake fiance 2009
     Ben sanırım tv filmlerini sevmeye başladım. Kafa dağıtmalık, sıkmayan filmler sağolsunlar. My Fake Fiance de onlardan biri. İşinde oldukça başarılı ancak evlilik yaşını oldukça geçmiş olan Jennifer yoğun bir mahalle baskısıyla karşı karşıyadır. Taşınma sırasında tüm eşyalarını yüklediği araç çalınınca elinde iki yastıkla baş başa kalır. Kumar borcu olan Vince ile bir düğünde karşılaşıp birbirlerinden nefret ederler. Ama akıllarına bir fikir gelir. Birbirleriyle evlenip gelen düğün hediyelerini kırışmak! Ev eşyalarını Jennifer, takılan paraları da (çeyrek taktıklarını sanmıyorum :D) Vince alacaktır. Bir süre sonra da boşanıp bu bahsi burada kapatacaklardır. Ama işte, gönül. Ayrılmak ne mümkün. Gerçekten kafa dağıtmalık tatlı bir film. Hem Jennifer da küçüklüğümüzün cadı Sabrina'sı. Onun hatrına izlenebilir :D


Aşırı bir dalgalanma halindeyim demiştim size. Şu izlediğim filmlerin başka bir açıklaması olamaz. O yüzden ama sağ taraftaki izlediğim filmlere bakarsanız, gümbür gümbür geldiğimi görebilirsiniz. Vakit ayırıp okuyan herkese çok teşekkürler.

NELER İZLEDİM #33


Merhaba canım okuyucu. Size yazmak için yanıp tutuşuyorum ama bir türlü kelimeleri bir araya getiremiyorum. Buralar iyice sessizleşti. Buna bir son vermek lazım.Bu hafta her zamanki gibi bir beşlik yazmicam, bu sefer üçlük olucak. Çünkü uzun oldu biraz, sizleri sıkmak istemiyorum. Buyrun bakalım, iyi eğlenceler :)

     Fransızca ismini asla yazamayacağım ilk filmimiz Ben, Kendim ve Annem. Küçük yaşlarından itibaren annesi tarafından adeta kız gibi yetiştirilen Guillaume, bu sancılı süreçte başından geçenleri bir tiyatro sahnesinde bizlere anlatmaktadır. İki tane erkek kardeşi de olmasına rağmen, O hep farklı tutulur. Kimse O'nu bir erkek olarak görmez. Bu süreçte erkek yatılı okuluna gider, kendisi için ne kadar zor olduğunu tahmin edersiniz :D Kimlik arayışı sırasında, erkeklerle fiziksel temasları hep bir faciayla sonuçlanır. Annesi her ne kadar oğlunu bu şekilde sevse de babasıyla aynı frekansı yakalayamazlar. Şimdi çok da spoiler vermek istemiyorum ama film neye yönlendirilirsek bir süre sonra onu kabullenişimize çok güzel bir örnek. Pek bir beklentim olmadan izlediğim filmin sonu baya etkileyiciydi. Sevdim.

İLGİNÇ BİLGİLER:
* Farkederdiniz belki bilmiyorum ama başrol Guillaume'yi ve annesini aynı kişi canlandırmakta. Fransa'nın sinemaya kazandırdığı başarılı bir oyuncu olmuş. Burdan kutluyorum kendisini. (Kesin okur)

     Tom Hanks aşkımla arada bir buluşup hasret gidermemek olmazdı. Deli gibi merak ettiğim Cast Away filmini nihayet izledim. Böyle bir film o la maz. Lost dizisinden önce çekilmiş, ıssız adaya düşüp orada mahsur kalma ana temalı 2000 yapımı baya da eski bir film.Chuck Nolan, FedEx adlı bir ulaştırma firmasında üst düzey yönetici gibi bi şey. Bir gün firmanın kargolarını da taşıyan uçakla yolculuk yaptığı sırada, uçak düşer. Tek kurtulan olan Chuck, ıssız bir adada hayatta kalmaya çalışır. Hemen kurtarılmasını Chuck kadar izleyen siz de bekliyorsunuz ancak işler öyle harika gitmez. Bu adamı ... süre boyunca kimse bulamaz. (süreyi yazmadım spoiler olmasın. hadi yine iyisiniz köftehorlar. hatırlayalım ) Bu süre boyunca kendine mecburen bir hayat kuran Chuck'un tek arkadaşı bir voleybol topu olan Wilson'dur. Beni en çok etkileyen Wilson'la konuşup dertleştiği bölümler. Ciğerimi söktün Chuck! Bakalım geri dönebilecek mi? Dönse bile alıştığı bu tümüyle izole hayattan sonra kolay adapte olabilecek midir? bilinmez. Mutlaka mutlaka izleyin. Pişman etmez. Ayrıca yönetmen, Forrest Gump gibi bir güzelliği kendi gözünden bizlere şahane şekilde aktaran Robert Zemeckis.

İLGİNÇ BİLGİLER :
* Çekim ekibinden birkaç kişi, adada birkaç gün yalnız bırakılmış. Bu süre boyunca Chuck'ın hayatta kalabilmesi için keşfedeceği bazı yöntemler denemişler. Ateş yakmayı başarmışlar, hindistan cevizi açmayı öğrenmişler, bir voleybol topuyla konuşmuşlar, balık yakalaşmışar. Güzel bir taktik. Sevdim.

* Adanın koordinatlarını Google Maps'te yazarak Tom Hanks'in yazdığı " HELP " yazısını görebilirsiniz. Koordinatlar IMDb sayfasında mevcut.

* Filmde kullanılan üç voleybol topu, daha sonra bir açık artırmayla 18,400 dolara satılmış. Parayla ne yaptıklarını bulamadım :D

* Filmdeki çoğu gece sahnesi, aslında gündüz çekilmiş. Daha sonra gözünü sevdiğimin bilgisayar programlarıyla geceye dönüştürmüşler. Sadece ateşi ilk kez yakıp sevinçten havalara uçtuğu sahne gece çekilmiş.

* Filmdeki rolüyle 2001 yılı Oscar ödüllerinde en iyi erkek oyuncu kategorisinde aday olan Tom Hanks, filmin uzun süren çekimleri boyunca tam 22 kilo vermiş.

     Kitaptan uyarlama olan son dönem gözde gençlik romanlarından olunca, afişlerine maruz kalmamak elde değil. The Fault in Our Stars (Aynı Yıldızın Altında) da onlardan biri. 2014 yapımı olan film, meşhur John Green'in kitabından sinemaya uyarlanmış. Başrollerinde benim çok sevdiğim Shailene Woodley (bu tatlış kızı buradaki The Spectacular Now'dan hatırlayalım) ve Ansel Elgort var.16 yaşındaki Hazel, uzun yıllardır kanserle mücadele etmeke ve solunum güçlüğü çekmekte. Bu sebeple yanında nefes almasını kolaylaştırıcak bir aletle gezmek zorunda. Kendisi gibi kanserden muzdarip insanlarla tanışıp belki arkadaş edinmek için yurtdışında oldukça meşhur olan toplantılara katılır. İşte burada Gus ile tanışır. Gus, yaşadığı onca zorluğa rağmen sürekli gülen, eğlenceli bi çocuk. Arkadaşlıktan sevgililiğe giden bu macerada, kendilerine iyi gelen her şeyi yaparlar. Hatta Hazel mutlu olsun diye o çok sevdiği kitabın yarım kalan sonunu öğrenebilmek için yazarın yanına ufak bir yolculuk yaparlar. Duygusal yönü oldukça ağır basan filmin mesaj kaygısı olmasa da, bittiğinde ufak çaplı bir " şükür " seansı gerçekleştirmeniz çok doğal. Fena ağlatabilir, benden söylemesi. Önerilir.

Siz neler izlediniz, bana önereceğiniz şeyler var mı, yorum olarak bırakırsanız havalara uçabilirim. 
Kendinize çok iyi bakın.





NELER İZLEDİM #31


Nasıl da güzel bir günbatımı. Yalnız ya da değil, bir gün güneşi şöyle uğurlamak istiyorum ben de. Bunu yazalım bi kenara. Neyse biraz da olsa enerji doldum, sizinle konuşmak için motivasyonum tam. Hadi başlayalım.

     Zac Efron'un genç kızlar tarafından yenilip yutulduğu zamanlarda çekilmiş, baya da sevilmiş bir film 17 Again. İşinden kovulmuş, eşiyle de ciddi sıkıntılar yaşayan Mike; ak sakallı bir dedenin anlamadığım büyüsüne denk gelir ve 17 yaşına geri döner. Ama tabi o zamana değil, sadece görüntüsü değişir. Göbekli, yaşlı hali gider; cillop gibi bi genç gelir karşımıza. Öff sonrası acayip klasik zaten. Okula başlar, kızıyla oğlunu orada izler, eşiyle yakınlaşır filan. Beni en çok Mike'ın yanında yaşadığı arkadaşıyla, okul müdiresi arasında yaşananlar eğlendirdi. Adamın über zengin oluşu, yaptığı sıradışı süprizler, beraber Elfçe konuşmaları ve bunu fantaziye dönüştürmeleri filan bombaydı :D Hayatın anlamını ve ailesinin hayatındaki yerini tekrar hatırlayan Mike, bakalım geri döndüğünde her şeyi yoluna koyabilecek mi? Tatmin etmeyebilir sizi ama eğlenceli bi film.

IMDb sırası ve puanı : 442 - 6.4

     Ünlü yönetmen Terry Gilliam'dan, başta medyaya sunulan her bir afişiyle bile dikkatleri üzerine çeken The Zero Theorem'i nihayet izledim. Ben başroldeki Christoph Waltz'u hiç mi bi yerde izlememişim anlamadım ama o kel hali beni oldukça rahatsız etti. O şekilde bi başladım izlemeye. Konu karışık. Qohen bir bilgisayar dehasıdır. Çalıştığı yerden sıfır teoremini açıklaması istenir. Böylelikle istediği özgürlüğe kavuşacaktır. Evine özel bir bilgisayar sistemi kurulur. Orda gece gündüz çalışır. Evinin o kasvetli havası, adamın yalnızlığı çok etkileyiciydi. Arada bir Bainsley adında oldukça çekici bir kadın kendisini farklı kılıklarda ziyaret eder. Onun da büyüsüne kapılan Qohen, amacına ulaşırken biraz sendeler, kafası karışır, hayatını sorgular filan. Evet derin anlamlar içeriyordu ama beni pek yakalayamadı film. Görsel ögelerini ve oyunculukları çok başarılı bulduğumu söylemem gerek. Konuşmak isteyenleri yorumlara bekliyorum.

IMDb sırası ve puanı : 2205 - 6.1


     Aslında Cloud Atlas filmi için pek ümitliydim ama hiç-bir şey an-la-ma-dım. Yine görsellikte zirveye çıkmış bir film. O konuda hemfikiriz. Ama konusunu anlamadım ya, keyif vermedi. Üzgünüm Tom Hanks.








IMDb sırası ve puanı : 697 - 7.5
     Robert Pattinson'u vampirlik dışında bambaşka bir rolde izlediğimiz 2014 yapımı The Rover filmi sıradaki filmimiz. Eric, oldukça sıradan, sıcak bir günde başrolümüz Eric; gittiği benzinlikte bir çete tarafından soyulur. Arabası ele geçirilen ve ortada kalan Eric pes etmez, onların bıraktığı arabayla peşlerine düşür. Fazla aksiyonlu olmasa da alttan alttan germeyi başaran bir kaç takip sahnesi oldukça hoştu. İzlerine kaybettiren hırsızları aramaktan vazgeçmeyen Eric, yolda hırsızlardan birinin kardeşi olan Rey ile karşılaşır. Rey, normal değil pek. Biraz zeka özürü mevcut. Ama çok iyi biri. Ben çok sevdim :) O da Eric'e yardım eder abisini bulması için. Kurak iklimde ordan oraya gezip, arada bir konaklayarak vakit geçiren bu ikili, bakalım adamları kaçtıkları yerden bulabilecekler mi? Çok kıyıda köşede kalmış bir film, ama ben sevdim. Robert'ın çirkinliği hatrına izlenir.

IMDb sırası ve puanı : 3732 - 6.4


     Üç arkadaş ve doğaüstü bir yolculuk hikayesi. 2014 yapımı The Signal, genç oyuncular ve bir adet Laurence Fishburne içeriyor. Bilgisayar ve hackerlıkla yakından ilgilenen ve gizli biri tarafından ilginç mesajlar alan arkadaşlar, bu sinyalin peşine düşerler. Yolculuk sırasında sinyal aldıkları evi bulurlar ve klişe! Gecenin bi vakti girerler o eve. Sonra ordan oraya savrulurlar ve sabah uyandıklarında bembeyaz bir araştırma binasında bulurlar kendilerini. Kız baygın haldedir. Kızın sevgilisi, bir şeylerin yolunda olmadığını anlar ve oradan kurtulmak için o kötürüm haliyle büyük savaş verir. Sedyeyle kaçma kısmına dikkat! Güzel bir kaçış sahnesi daha. Doğaüstü yeteneklerle dolu film, devamlılık hatalarıyla doluydu. Yani bir sahnede kızın tişörtü maviyse, aynı sahnenin ön taraftan çekilmiş halinde tişört pembe mesela. Çok göze batıcı ve dikkat dağıtıcıydı. Onun dışında genç oyuncuların oyunculukları çok çok iyiydi.

IMDb sırası ve puanı : 1538 - 6.1


Nisan ayı güzel bir aydı. Yepyeni başlangıçlar için güzel adımlar attığım. Yorumlarınızı bekliyorum. Şahane bir haftasonu geçirin!