1997 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

NELER İZLEDİM #40


Herkese merhaba. Yağmurlu günlerden sonra güneşi gördüğümüz ama yine de üşüdüğümüz ( yorganlar çıktı mı :D ) bir haftaya başladık. Ben de bu güneşli güzel günde hazır izinliyken sizlere bir beşlik yazmak istedim. Sonrasında da güzel bir ya da iki filmle kendimi ödüllendiricem. Yine çok heyecan verici filmler var yazımızda. Buyrunuz başlayalım.

yargıç
     Acaba sıkılır mıyım diye çekinerek izlemeye başladığım ama beni yerime çivileyen nefis bir filmdi The Judge. Babası bir kasabada yargıç olan Hank'in kendisi de Chicago'da çok başarılı bir avukattır. Karısının kendisini aldattığını öğrendiği sırada, annesinin ölüm haberini alır ve böylece uzun süredir ayrı kaldığı kasabasına geri döner. Babası aktif olarak yargıçlık yapsa da artık yaşlanmıştır ve baba oğul arasında bitmeyen bir gerilim vardır. Bir gün, babalarının arabasında bir gariplik farkederler. Sanki kaza yapmış gibi ezikler vardır. Neyse heralde önemli bi şey değildir derkeeen, polisler kapıya dayanır. Babaları, bir trafik kazası yapmış ve bir adamı öldürmüştür. Acaba yaşlılıktan mı, sarhoş muydu, yoksa bilerek! mi yaptığını çözmeye çalışırlar. Hank, bu davada babasının avukatlığını yapmak ister ama baba karşı çıkar. Salaklıkta master yapmış başka bir avukat tutar ama Hank kendisini tutamaz hep etraflarındadır. Şüpheli bir trafik kazası yani. Sizde bolca acaba diyeceksiniz. Filmi kesinlikle öneriyorum. Robert Downey Jr. ve Robert Duvall gibi oyunculardan böylesine kaliteli bir senaryoyu izlemeyi kaçırmamalısınız. Aile bağları ile ilgili de, arada göz yaşartabilir aklınızda olsun.

Roald Dahl's Esio Trot
        Dustin Hoffman'ı ve gerçek aşkın üzerine kurulu naif filmleri sevenlerin bayılacağı bir film var sırada; Esio Trot. 2015 yapımı bu seyirlik, aslında bir televizyon filmi, vizyonda gösterilmemiş yani. Ben de severim valla tv filmlerini, arada kafa dağıtmalık güzel oluyo, bi de renkleri bana hep daha canlı gelmiştir nedense. Baya gevezelik ettim ya, filme geçiyorum. Bay Hoppy, yaşlı ve yalnız bir adamdır. Bir gün apartmanın asansöründe Bayan Silver ile karşılaşırlar. O da ne, Bay Hoppy deliler gibi aşık olmuştur. Bir türlü duygularını da ifade edemez. Bu sırada Bayan Silver (O da yalnız bir bayan :) ) kendisine arkadaş olsun diye bir kaplumbağa alır. Tek derdi kaplumbağasının yiyip içip kilo almasıdır. Ama bir türlü kilo almayınca, Bay Hoppy Bayan Silver'a büyü gibi bir şey yazar verir. Her gün bunu kaplumbağasına okursa hayvancağız büyücek der :D Sonra kadını mutlu etmek için şehirdeki tüm kaplumbağaları satın alır ve belirli aralıklarla kaplumbağaları değiştirir! Böylece kaplumbağasının kilo aldığını gören Bayan Silver mutlu olacaktır. Yani kısacası, aşkını itiraf etmektense, O'nu kendisine aşık etmeye çalışır. Çok sakin, temiz görüntülü bir film. İzlenesi.

Atesli geceler
     Yönetmenini çok ayrı sevdiğim bir film Boogie Nights. Sanırım Paul Van Anderson ismine aldandım ama şahaneydi gerçekten. Konumuza gelelim; Eddie oldukça genç ve yakışıklı birisidir. Bir gece kulübünün mutfağında çalışırken, ünlü bir porno yönetmeni tarafından keşfedilir. Adam bakar genç, yakışıklı, sağlıklı bir adam bu Eddie. Hemen iş teklif eder. Kendi evinde ağırlar. Performansını görmek için oyuncularından biriyle beraber olmasını filan ister. İşler tabi iyice çığrından çıkıyo ama sinematografik görüntüler tabi. İlk filminde yönetmenin karısıyla beraber oluyo, öyle ilginç ilişkiler. Derken bizim Eddie (yeni adı Dirk Diggler) çok meşhur olur. Çılgın paralar kazanır. Ve istemeden de olsa madde bağımlısı olur. Tabii bu da çöküşünü getirir. Yönetmenin o babacan tavırları değişir ve artık filmlerinde Eddie'ye yer vermez. Kendini yeniden kabul ettirebilme çabalarıyla beraber filmin akışı ilerliyor. Kaliteli bir yapım, mutlaka tavsiye ettiklerimden. Julianne Moore bonus :)

Falling Down
     Çok değişik bir film var sırada. İsmi Falling Down ve başrollerde Michael Douglas ile The Judge'dan sonra tekrar karşıma çıkan Robert Duvall var. 1993 yapımı olan film eski evet ancak görüntüler ekstra eski. Yani böyle sarı bir görüntü hakim. İçiniz biraz boğulabilir ancak konuyu aktarırken atmosfere çok uygun olduğu kesin. Film, sisteme karşı gelen bir adamın, babanın hikayesi. İşinden çıkıp çılgın bir trafiğin içine girer. Ne oluyorsa orda oluyor ve adam arabasını trafikte bırakıp şehre karışıyor. Artık bu sisteme karşı koymalıydı. Dolaşırken kendisinden zorla para almaya çalışan serserilere haddini bildirir. Hamburger yemek için gittiği restoranda istediği ürünün saati bittiği için alamayacağını duyunca silahıyla zor kullanır. Şehirde böyle fırtınalar eserken, emekli olacağı gün bu adamla uğraşmak zorunda kalan Robert Duvall'dan da şahane bir performans izliyoruz. Michael Dougleas'ın saçları beni her ne kadar sinir etse de başarılı bir film olduğu kesin :)

Watchmen
     Eminim çok güzel bir kurgusu vardır, bi şeyler anlatıyodur. Ancak ben filme hiç giremedim, bu sebeple de anlayamadım. Kişiler arası bağlantıları kuramadım, isimleri takip edemedim, yaptıklarını niçin yaptıklarını anlamadım. O sebeple büyük ses getiren Watchmen, benim için bi anlam ifade etmedi. Siz seversiniz ama, çünkü benim okuyucum zeki :)







Umarım yine çok konuşup sizi sıkmamışımdır. Anlatabileceğim en minimal şekilde anlatmaya çalışıyorum. Yorumlarınızı benden esirgemeyin lütfen. Sırada neler olduğunu görmek için yan taraftaki Neler İzledim kısmına göz atmayı unutmayın. Görüşmek üzere!



NELER İZLEDİM #20

   

  Merhaba. Hayatımın dönüm noktalarından dönmediğim, ayağımın yarısının köşede, yarısının geride beklediği süreçlerden geçtim. Film izlemedim, kitap okumadım. Sadece çalıştım. Ama artık bir yerlerden başlamalıydım. Şanssız biriyim evet ama, her şey bir gün yoluna giricek. Buna inancım tam. Gelin biz sizinle tatsız şeylerden değil de, filmlerden bahsedelim :)

     You Can Count On Me, başrollerinde The Big C'den hayran olduğum Laura Linney ve Mark Ruffalo'nun olduğunu gördüğümden beri hep aklımdaydı. Bir an önce izlemeliydim ve heyecanla geçtim ekranın karşısına. Sammy ve Terry iki kardeş. Sammy, eşinden boşanmış, küçük bir oğlu olan, bankada çalışan yalnız bir kadındır. Terry ise ailesinden uzakta, oldukça kopuk, beş parasız bir hayat yaşamaktadır. Parasız daha fazla duramaz ve ablasının yanına gelir. Burada yeğeniyle ve ablasıyla vakit geçirir, Herkes filmi çok beğendiğini söylemiş ama bence oldukça sıradan bir flmdi. Oyuncular çok iyiydi tamam ama konunun gideceği noktalar belliydi. Bu filmden çok fazla şey bekliyordum ama karşılamadı beklentilerimi. Kötü bir film  mi, kesinlikle değil. Zaten baş yapımcı Martin Scorsese abimizse, bi bildiği vardır. Sıkılgan biriyseniz, tavsiye ettiklerimin arasında değil.

 
      Yine sıfır keyif aldığım filmlerden. 1997 yapımı Oscar and Lucinda. Fakirlere yardım etmek için kumar oynayan bir rahip. Zamane kadınlarına fark atan ve yüzden zamanın ötesine geçmiş bir iş kadını. Bir kart oyununda tanışan ve birbirlerine aşık olan bu iki insanın çok uçlarda hedefleri vardır. Oscar, camdan bir kilise inşa etmek ister. Herkes O'na karşı çıksa da, Lucinda hep destek olmaktadır. Film bir roman uyarlaması. 126 dakika gibi çok da uzun bir süresi var. Dediğim gibi beni pek sarmadı. Ralph Fiennes ve Cate Blanchett gibi iki harika oyuncuyu izlemek isteyenler buyurabilir. Sadece filmin sonları beni şööyle bir yakalamayı başardı ama, onu ekliyim haksızlık olmasın.

     Ya Seda böyle antin kuntin filmleri nerden buluyosun derseniz, vallahi ben de bilmiyorum. Sırada hangi filmler varsa arasından seçip izliyorum. Anchorman: The Legend of Ron Burgundy de onlardan birisi. Bir tv kanalında spikerlik yapan Ron, oldukça egoist bir insandır. Kanala yeni gelen bayan spiker Veronica, Ron için ciddi bir tehlikedir. Spikerlik konusunda hızlıca yükselen ve başarılar elde eden Veronica'yı kanaldan göndermek için Ron ve salaklar salağı 3 arkadaşı ellerinden geleni yaparlar. Filmden hiç umudum yoktu ama gecenin bi vakti sesim çıkmasın diye kıs kıs güldürdü beni. En en en çok Steve Carell'e güldüm. Bu adam müthiş ya. Yan rollerde olmasına rağmen filmi aldı götürdü. Bu arada film günümüzde değil, 1970'lerde geçiyor.

     1945 yılı. Annesi ve babası müttefikler tarafından esir alınan Lore, 4 küçük kardeşi ile savaşın ortasında kalır. Annesinin gitmeden tembih ettiği gibi, 900 km uzaklıktaki anneannelerine gitmek için yola koyulurlar. Bu bahsettiklerim bir bebek, 3 küçük çocuk bir de genç kızlığa yeni adım atmış Lore. Açlık, savaş, yorgunluk, anne-babasızlık... Yolculuk sırasında karşılarına Yahudi bir genç erkek çıkar. Ona güvenmemesi gerektiğini düşünen Lore, çaresizlik içinde kalınca, yanlarında durmasına izin verir. Filmde sırf yirmi dakika, kıza duyulan tutku ile ilgiliydi. Ama öyle sarsıcı sahneler vardı ki, hala çıkmıyor aklımdan. Hüngür hüngür ağlattı. Oyuncuların çoğu çocuk olmasına rağmen gerçeğe çok yakın oyunculuklar çıkmış. Bu bambaşka yol filmini, izlenecekler listenize mutlaka ekleyin.

 
     Hüngür hüngür ağlatan filmlerden bir diğeri Veda. 2010 yapımı bu film, benim kalemine hayran olduğum Zülfü Livaneli' ye ait. Mustafa Kemal Atatürk hakkında binlerce film, belgesel, kısa film var. Veda'da onlardan biri ama aslında değil. Değil çünkü çok duygu yüklüydü ya. Oyuncular oynamamış, yaşamıştı.  Diyaloglar, bakışlar, müzik!!! öyle bir dokundu ki kalbime, dakikalarca ağladım. Atatürk'ün Selanik'teki küçük hallerinden, 10 kasım 1938 saat dokuzu beş geçeye kadarki başarılar, aşklar, dostluklar, zaferler, yenilgiler, hastalıklar dolu hayatına başka bir bakış. Salih Bozok'un bize anlattığı Atatürk'ü bir daha, bir daha dinlemek için ekleyin listenize.

NELER İZLEDİM #10

     Keyifli pazarlar sevgili okuyucu. Haftanız nasıl geçti? Benim pek iyi geçtiği söylenemez. Diken üstündeyim diyebilirim. Battı batıcak az kaldı. Ay neyse, biz filmlerimizi konuşalım, keyfimiz yerimize gelsin. Haftanın beşliği başlıyor...


     2010 yapımı, konusuna göre 107 dakikalık uzun bir süreye sahip ilk filmimiz Morning Glory. Başrollerinde, erkek arkadaşımın pek sevdiği Rachel McAdams!!!, benim pek sevdiğim Harrison Ford ve Diana Keaton var. Kızımız okulundan mezun olduğundan beri çok sıkı çalışmaktadır. İşine aşık diyebiliriz. Televizyon sektöründe yapımcı olarak çalışan Rachel, hayallerinin kanalında işe başlar. Birbirine oldukça zıt karakterlere sahip Harrison ve Diana'yı, aynı haber programında sunucu olmaya ikna eden Rachel, hem onlarla uğraşır, hem de reyting savaşı vermektedir. Özellikle Harrison amcamız, çok sıkı. Oldukça çerezlik, güzel bir film. Nötrüm yani. İzlenebilitesi var. IMDb'den 6.5, Rotten Tomatoes'tan da 55 alan film, pek şaşırtan türden değil.


     Leyla ile Mecnun severlerin eminim kaçırmadığı bir film Bana Masal Anlatma. Hala vizyonda olan filmin başrollerinde Behzat Ç. den tanıdığımız Fatih Artman, Güneşi bekleyen Hande Doğandemir, komedide kendini geç de olsa kanıtlayan Cengiz Bozkurt, bonus olarak da Yılmaz Erdoğan var. Bambaşka diyarlardan gelen Ayperi, dünyamıza yabancıdır ve O'nu ilk bulan minibüs şöförü Rıza'dır. Kıza hem yardımcı olur, hem de yavaştan aşık olur. Onun dışında artık klasikleşmiş mahalle hikayeleri mevcut. Türk sineması artık şu klişeden sıyrılmalı ama neyse. Cengiz Bozkurt bence filmin yıldızıydı. Çok komik sahneleri vardı. Komedi, azıcık gözyaşı, bol klişe dolu filmi biz başarılı bulduk. Bence güzel bir pazar kahvaltısı filmi. Öneriyorum efendim.


     İlk 5 dakikasından sonra beni dumura uğratan 2013 yapımı bir film The Secret Life of Walter Mitty. Başrollerinde komedilerden aşina olduğumuz ve filmin yönetmenliğini de yapan Ben Stiller, Nedimeler filminden tanıyıp çok sevdiğim Kristen Wiig, çok şukela bir bonus da Sean Penn. Walter, bir dergide fotoğraf bölümünde çalışmakta. Çekim aşaması değil ama, yıkanması vs. Bir gün önemli bir fotoğrafçı olan Sean Penn, kendisine çok değerli bir pozunu yollar, ancak Walter onu kaybeder, ya da kaybettiğini sanar! Bu arada derginin yeni genel müdürü çalışanları işten kovar. Bir derdi daha var tabi. Kayıp pozu, derginin yeni sayısında kapak olarak kullanmak. Walter büyük bir çıkmazın içine girerek, fotoğrafın peşine düşer. Yer yer fantastik sahneleri de bulunan filmi değişik bulmakla beraber, çok beğendim. İzleyiniz.


     İki Oscar ödülünü kapmış olmasına rağmen, benim gönlümü maalesef kazanamamış olan bir film Crazy Heart. İsmi de yeni msn adresi açan mahallemizin haşin delikanlısının nicki gibi :D Çok ayıp ediyorum şuan, beni affetsinler. Film, 2009 yapımı. Başrollerinde, rolüyle hem Oscar'ı hem de Altın Küre'yi kucaklayan Jeff Bridges, Maggie Gyllenhaal (yazması bir ölüm olan soyadlarından), haşin boy Colin Farrell. Gençliğinde şöhretin zirvelerinde dolanan Bad Blake, artık o şaşaalı günleri geride bırakmış, öyle böyle albüm yapıp para kazanmaya çalışır. Bir yandan kendisiyle röportaj yapan hanım kızımıza gönlünü kaptırır. Ya ben nedense filmin içine çok dalamadım, pek keyif alamadım. Müzikleri çok başarılı, oyunculuklar da keza öyle ama, konusunu aşırı klişe buldum. 


     Sırf Once Upon A Time'dan aşık olduğum Rumpelstilskin başrolde diye izledim yemin ediyorum. Ama film aslında En İyi Müzik dalında OScar'ı da kapmış, bol ödüllü bir 1997 yapımı. Zamanında kadınlar matinesi diye bilinen yerlerde, erkek striptizcilerin moda olduğu günler. Hem işlerinde hem de evlerinde dikiş tutturamayan 6 erkek, bu işe el atarlar. Birbirlerinden hem fiziksel hem de karakter bakımından oldukça farklı olan bu erkeklerin tek amaçları, o matinelerde kendilerine yer bulup sahne alabilmek. Başlarlar çalışmalara, başlarına gelmeyen de kalmaz tabi. Öyle böyle derken, eşlerinin de bulunduğu matineye bakalım çıkabilecekler mi? Çok eğlencelik, oldukça farklı bir konuya sahip filmi büyük keyifle izledim. Müzikleri gerçekten şahane. Özellikle de son sahne bomba! İzleyiniz.


     Geldik bir pazar beşliğinin daha sonuna. Buraya kadar okuyan varsa tebrik ediyorum. İzledikleriniz ya da ilginizi çeken bir film varsa, aşağıya yorum olarak bırakmayı unutmayın. Ben şimdi takip ettiğim bloglarımı okuyup keyif yapma niyetindeyim. Sizlere de keyifli pazarlar.