ne izledim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

NELER İZLEDİM #40


Herkese merhaba. Yağmurlu günlerden sonra güneşi gördüğümüz ama yine de üşüdüğümüz ( yorganlar çıktı mı :D ) bir haftaya başladık. Ben de bu güneşli güzel günde hazır izinliyken sizlere bir beşlik yazmak istedim. Sonrasında da güzel bir ya da iki filmle kendimi ödüllendiricem. Yine çok heyecan verici filmler var yazımızda. Buyrunuz başlayalım.

yargıç
     Acaba sıkılır mıyım diye çekinerek izlemeye başladığım ama beni yerime çivileyen nefis bir filmdi The Judge. Babası bir kasabada yargıç olan Hank'in kendisi de Chicago'da çok başarılı bir avukattır. Karısının kendisini aldattığını öğrendiği sırada, annesinin ölüm haberini alır ve böylece uzun süredir ayrı kaldığı kasabasına geri döner. Babası aktif olarak yargıçlık yapsa da artık yaşlanmıştır ve baba oğul arasında bitmeyen bir gerilim vardır. Bir gün, babalarının arabasında bir gariplik farkederler. Sanki kaza yapmış gibi ezikler vardır. Neyse heralde önemli bi şey değildir derkeeen, polisler kapıya dayanır. Babaları, bir trafik kazası yapmış ve bir adamı öldürmüştür. Acaba yaşlılıktan mı, sarhoş muydu, yoksa bilerek! mi yaptığını çözmeye çalışırlar. Hank, bu davada babasının avukatlığını yapmak ister ama baba karşı çıkar. Salaklıkta master yapmış başka bir avukat tutar ama Hank kendisini tutamaz hep etraflarındadır. Şüpheli bir trafik kazası yani. Sizde bolca acaba diyeceksiniz. Filmi kesinlikle öneriyorum. Robert Downey Jr. ve Robert Duvall gibi oyunculardan böylesine kaliteli bir senaryoyu izlemeyi kaçırmamalısınız. Aile bağları ile ilgili de, arada göz yaşartabilir aklınızda olsun.

Roald Dahl's Esio Trot
        Dustin Hoffman'ı ve gerçek aşkın üzerine kurulu naif filmleri sevenlerin bayılacağı bir film var sırada; Esio Trot. 2015 yapımı bu seyirlik, aslında bir televizyon filmi, vizyonda gösterilmemiş yani. Ben de severim valla tv filmlerini, arada kafa dağıtmalık güzel oluyo, bi de renkleri bana hep daha canlı gelmiştir nedense. Baya gevezelik ettim ya, filme geçiyorum. Bay Hoppy, yaşlı ve yalnız bir adamdır. Bir gün apartmanın asansöründe Bayan Silver ile karşılaşırlar. O da ne, Bay Hoppy deliler gibi aşık olmuştur. Bir türlü duygularını da ifade edemez. Bu sırada Bayan Silver (O da yalnız bir bayan :) ) kendisine arkadaş olsun diye bir kaplumbağa alır. Tek derdi kaplumbağasının yiyip içip kilo almasıdır. Ama bir türlü kilo almayınca, Bay Hoppy Bayan Silver'a büyü gibi bir şey yazar verir. Her gün bunu kaplumbağasına okursa hayvancağız büyücek der :D Sonra kadını mutlu etmek için şehirdeki tüm kaplumbağaları satın alır ve belirli aralıklarla kaplumbağaları değiştirir! Böylece kaplumbağasının kilo aldığını gören Bayan Silver mutlu olacaktır. Yani kısacası, aşkını itiraf etmektense, O'nu kendisine aşık etmeye çalışır. Çok sakin, temiz görüntülü bir film. İzlenesi.

Atesli geceler
     Yönetmenini çok ayrı sevdiğim bir film Boogie Nights. Sanırım Paul Van Anderson ismine aldandım ama şahaneydi gerçekten. Konumuza gelelim; Eddie oldukça genç ve yakışıklı birisidir. Bir gece kulübünün mutfağında çalışırken, ünlü bir porno yönetmeni tarafından keşfedilir. Adam bakar genç, yakışıklı, sağlıklı bir adam bu Eddie. Hemen iş teklif eder. Kendi evinde ağırlar. Performansını görmek için oyuncularından biriyle beraber olmasını filan ister. İşler tabi iyice çığrından çıkıyo ama sinematografik görüntüler tabi. İlk filminde yönetmenin karısıyla beraber oluyo, öyle ilginç ilişkiler. Derken bizim Eddie (yeni adı Dirk Diggler) çok meşhur olur. Çılgın paralar kazanır. Ve istemeden de olsa madde bağımlısı olur. Tabii bu da çöküşünü getirir. Yönetmenin o babacan tavırları değişir ve artık filmlerinde Eddie'ye yer vermez. Kendini yeniden kabul ettirebilme çabalarıyla beraber filmin akışı ilerliyor. Kaliteli bir yapım, mutlaka tavsiye ettiklerimden. Julianne Moore bonus :)

Falling Down
     Çok değişik bir film var sırada. İsmi Falling Down ve başrollerde Michael Douglas ile The Judge'dan sonra tekrar karşıma çıkan Robert Duvall var. 1993 yapımı olan film eski evet ancak görüntüler ekstra eski. Yani böyle sarı bir görüntü hakim. İçiniz biraz boğulabilir ancak konuyu aktarırken atmosfere çok uygun olduğu kesin. Film, sisteme karşı gelen bir adamın, babanın hikayesi. İşinden çıkıp çılgın bir trafiğin içine girer. Ne oluyorsa orda oluyor ve adam arabasını trafikte bırakıp şehre karışıyor. Artık bu sisteme karşı koymalıydı. Dolaşırken kendisinden zorla para almaya çalışan serserilere haddini bildirir. Hamburger yemek için gittiği restoranda istediği ürünün saati bittiği için alamayacağını duyunca silahıyla zor kullanır. Şehirde böyle fırtınalar eserken, emekli olacağı gün bu adamla uğraşmak zorunda kalan Robert Duvall'dan da şahane bir performans izliyoruz. Michael Dougleas'ın saçları beni her ne kadar sinir etse de başarılı bir film olduğu kesin :)

Watchmen
     Eminim çok güzel bir kurgusu vardır, bi şeyler anlatıyodur. Ancak ben filme hiç giremedim, bu sebeple de anlayamadım. Kişiler arası bağlantıları kuramadım, isimleri takip edemedim, yaptıklarını niçin yaptıklarını anlamadım. O sebeple büyük ses getiren Watchmen, benim için bi anlam ifade etmedi. Siz seversiniz ama, çünkü benim okuyucum zeki :)







Umarım yine çok konuşup sizi sıkmamışımdır. Anlatabileceğim en minimal şekilde anlatmaya çalışıyorum. Yorumlarınızı benden esirgemeyin lütfen. Sırada neler olduğunu görmek için yan taraftaki Neler İzledim kısmına göz atmayı unutmayın. Görüşmek üzere!



The Grand Budapest Hotel (2014)

büyük budapeşte oteli

     Bugün benimle renkli bir yolculuğa çıkmaya ne dersiniz? İzlediğim günden beri aklımdan çıkmayan, sizlerle paylaşmak için can attığım The Grand Budapest Hotel bugün blogumun en tatlı konuğu. Wes Anderson hem yönetmenliğini hem de senaristliğini üstlendiği 99 dakikalık filmde, hayranı olduğu Stefen Zweig eserlerinden ilham almış.

     Film, üç dönemde geçiyor. 1985, 1968 ve 1930 lar. İlk olarak bir yazarın anıtının önüne gelen genç bir kız, hikayeyi okumaya başlar. Derken, yazarın konuşmalarına ışınlanırız. Ardından yazarın 1968 yılında otelde Zero Mustafa ile tanışması ve hikayeyi ondan dinlemesine tanık oluruz. Masal içinde masal, Mustafa anlatırken de 20. yüzyılın başlarına, Anderson'un tamamen hayal dünyasından çıkmış Zubrowka Cumhuriyeti'nin Lutz şehrindeki The Grand Budapest Hotel'e uzanırız.

büyük budapeşte oteli

     Mustafa, nam-ı diğer Zero Mustafa, otelde çalışmaya yeni başlamıştır. Filmin baş kahramanı M. Gustave ise otelin daha çok zengin konuklarıyla ilgilenen bir odacıdır. Gustave'ın sevgilisi ve otelin de konuklarından olan Madame D., evine döndükten sonra ölü olarak bulunur. Bu haberi alan Gustave, yanına Zero'yu da alarak olaylarla dolu bir tren yolculuğundan sonra Madame D.'nin şatosuna ulaşır. Miras açıklanır ve sevgilisinin kendisine çok pahalı bir tablo bıraktığını öğrenir. Bunu duyan Madame D.'nin oğlu Dimitri, çok sinirlenir ve o tabloyu ele geçirmek için yapmayacağı şey yoktur.

     M. Gustave rolünde Ralp Finnes'ı harika bir oyunculukla izliyoruz. Anderson'la ilk defa çalışan oyuncu bu rolüyle Altın Küre'ye aday olmuş. Genç Mustafa rolünde de oldukça genç Tony Revolori var. O kendine bıyık çizişleri, kocaman kocaman gözleri ve esmer teniyle filme bambaşka bir hava katmış. Gelecekte kendisini bol bol izleriz gibime geliyor. Dimitri rolünde tüm karizmasıyla Adrien Brody var. Olayların akışını değiştiren yaşlı Madame D. olarak da yetenekli oyuncu Tilda Swinton karşımıza çıkıyor.

the grand budapest hotel dimitri adrien brody

büyük budapeşte oteli


     Bu karakterler dışında, çok başarılı oyuncuların hayat verdiği karakterler de var. Mesela yüzündeki lekeye rağmen Zero'yu tavlamayı başaran pastacı Agatha, Edward Norton'ın karizmasını konuşturduğu polis,  Bill Murray, Jason Schwartzman ve  Owen Wilson'dan izlediğimiz otel çalışanları.

büyük budapeşte oteli

     Filmi izlerken aklıma gelen tek şey kremalı bir pastaydı :) Gerek filmin renkleri, gerek Oscar'ı da kazanmasını sağlayan rengarenk kostümleri, gerek tek cepheden çekilen net görüntüleri ile tatlı mı tatlı bir tad bıraktı bende. Filmden sanat fışkırıyor resmen. Ben izlediğim filmi tekrar izlemem. Ama bu filmi bir daha izlemeye kesinlikle niyetim var. Hem de kremalı, çilekli bir dilim pastayla beraber! Size de bu filmi mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum. Arşivinize eklediğiniz en güzel filmlerden biri olacağına emin olabilirsiniz. İzlerseniz ya da izlediyseniz benimle yorumlarınızı paylaşmayı unutmayın. Çok merak ediyorum düşüncelerinizi. Şimdi sizi filmle ilgili ilginç bilgilerle baş başa bırakıyorum :)

The Grand Budapest Hotel'e Dair Kısa Bilgiler
  • Wes Anderson'un Oscar kazandığı ilk filmi.
  • Film gösterime girdiği andan itibaren 163 milyon dolarlık gişe elde etmiş.
  • Wes Anderson, M. Gustave rolü için Johnny Depp'i de düşünmüş.
  • Tilda Swinton, Madame D.'nin 84 yaşındaki görüntüsüne ulaşmak için makyaj sandalyesinde saatlerini geçirmiş.
  • Filme adını veren Büyük Budapeşte Oteli, Budapeşte'de filan değil. Ayrıca öyle bir otel de bulunmamakta. Otelin dış kısımlarını gösteren sahneler maketle çekilmiş. Bu dış görünümün yaratılması için, Çek Cumhuriyeti, Almanya ve Viyana'da araştırmalar yapılmış.
  • Film, 2015 yılında 9 dalda Oscar'a aday olmuştur. Kostüm ve makyaj Oscar'larının da bulunduğu 4 adet Oscar'ı kucaklamıştır. Bunların dışında Altın Küre ve BAFTA ödüllerini de bulunduran 121 ödül, 138 adaylığı mevcut.
  • IMDb Top 250 listesinde çok haklı bir şekilde 184. sırayı kapmıştır.
büyük budapeşte oteli

görseller: tumblr


Stoker (Lanetli Kan) (2013)

stoker afiş

     Türkçe'ye Lanetli Kan olarak oldukça saçma ve filmden illa bir bilgi içerecek şekilde çevrilmiş olan Stoker ile herkese merhaba. 2013 yapımı, psikolojik gerilim türündeki filmin başrollerinde yeni gözdem Mia Wasikowska, Matthew Goode ve tüm botoksluğuyla Nicole Kidman var. Yönetmen ise, Güney Kore sinemasını yakından takip edenlerin çok sevdiği Chan-wook Park.

     Konumuza şöyle bir bakalım. India, annesi Evelyn ve amcası Charles arasında geçen oldukça düz bir senaryo. Düz diyorum, çünkü olay senaryoda değil bence, çekimlerde. India'nın babası öldükten sonra, hiç görmediği amcası cenaze günü çıkagelir. Zaten yeteri kadar asasyol olan India, bu ziyaretle iyice gerilir.Kızıyla arasındaki gerilim hiç bitmeyen anne Evelyn için ise, amca gelmekle çok iyi yapmıştır. Çok da iyi güzel yapmıştır.

stoker filmi

     Düğüm kızımız India ve amcası arasında aslında. Anne tamamen yan rolde diyebiliriz. Kız, uzaktaki sesleri duymak konusunda adeta bir uzman. Aynı zamanda kendisine dokunulmasından hiç hoşlanmıyor. Ahh seni deli kız. Evde anne ve kızla beraber yaşamaya başlayan amca, oldukça gizemli biri. Benim tek odaklandığım nokta, amcanın arkasından neler çıkacağıydı.

stoker piyano

lanetli kan filmi


     Filmde, şimdiden oldukça meşhur hale gelmiş iki sahne var. Biri, India'nın amcasıyla piyano çaldığı sahne, bir diğeri annesinin saçlarını taradığı sahne. İzlerseniz, ne dediğimi anlayacaksınız. Aslında bir nevi ensest ilişkiyle karşı karşıyayız. Ama gözümüze sokulmaya çalışılmamış. Her şey çok normal seyirde devam ediyor. Söylenmek istenen şey, diyalogla değil, vurucu sahnelerle anlatılıyor. Bunu filmlerde seviyorum.

     Anne-kız arasındaki gerilim, India'nın artık kendini keşfetmeye başlaması, bir yandan amcasının kendisine ilgisi, annesinin amcasıyla vakit geçirmesi, her doğumgününde hediye gelen ayakkabıların mesajı... Bunlardan neler çıkacağı merak konusu.

matthew goode
helal sana amca
     Mia Wasikowska, bence bu rol için başarılı bir seçim. Nicole Kidman'ı beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Sadece artık yaş alıp, histerik anne rollerini de oynadığını görmek iyi oldu. Amca rolündeki Goode, kimi eleştirilere göre oldukça kasıntı oynamış. Benim gözüme çok batmadı. Özellikle savunmasız, çocuksu halinden; gizemli, amca karakterine geçiş, o masum tipine yakışmış.

     Filmle ilgili eleştiriler kurgunun zayıf olması ve filmin yavaş ilerlemesi yönünde. Kurguya bir lafım yok. Çekim açıları, geçiş sahneleri çok çok başarılıydı. IMDb puanı 6.9, Rotten Tomatoes puanı ise 69 olan film, yönetmeniyle kıyaslanınca, başarısız bulunmuş. Anneme açtığımda da, yarısında kapatmış. Yorum yok. Ben beğendim efendim. Öneriyorum, pek de bir şey beklemeden izlenebilir.

     


The Departed (Köstebek) (2006)


     Merhaba, hoşgeldin sevgili okur. Bugün sana günlerdir yazılmayı bekleyen, başucu filmim olmayı başarmış The Departed'dan bahsedeceğim.

     Martin Scorsese abimizin yönetmenliğini yaptığı filmin başrolleri, kalp krizi nedeni. Jack Nicholson, Leonarda DiCaprio, tüm mıy mıylığıyla Matt Damon, Vera Farmiga, Mark Whalberg ... Say say bitmez muazzam bir kadro. 151 dakikalık oldukça da uzun bir süreye sahip.


     Konusu aslında biraz karışık. Yani her olay birbirine bir ilmekle bağlı ilerliyor. Leonardo, polis akademisinden mezun. Matt Damon da aynı şekilde. Matt'in çocukluğundan itibaren Nicholson ile yakın bir bağı var aynı zamanda. Ama Nicholson, azılı bir mafya lideri! dı dı dı dınnn. Çocukluğundan yetiştirdiği bir adamı akademiye sokup, ileride de O'ndan yararlanmak isteme düşüncesi var. Nitekim de bunu başarıyor.


     Ama Leonardo'cuğum için, işler pek de umduğu gibi gitmez. Mesleğini icra edebilmesi için kendisine bir gizli iş teklif edilir. Yapacak başka bir şey bulamayan ve mesleğini de geri kazanmak isteyen Leo, işi kabul eder. Artık, mafya babalarının arasına karışıp, kendilerine bilgi sızdıracaktır. Tabi Matt Damon şerefsizi de, polislikte gittikçe yükselmekte, Nicholson'a yardım etmekte. Konu bunun etrafında şekillenip, dallanıp budaklanıyor anlayacağınız. Bir süre sonra kedi fare oyununa dönüyor ama kim kedi kim fare, cevaplar sürekli değişiyor. Çok çok iyi bir nokta!

     Film ile ilgili yapacağım ilk yorum, sürükleyici olması. 151 dakika dedim, sıkılırım dedim ama hayır, ilgiyi hep ayakta tutmayı başarmışlar. Oyunculuklar zaten muazzam. Bebek yüzlümüz Leonardo'nun en iyi performanslarından biri olduğu söyleniyor. Kadın karakter Vera Farmiga da oldukça başarılıydı. Matt Damon'a yazının başından beri saydırmış olabilirim ama filmde gerçekten acayip gıcık oldum. Demek ki O da iyi oynamış, aferin. Film, f ile başlayan o malum küfürü en çok içeren filmlerdenmiş aynı zamanda. (Kaynak IMDB) 200 küsür kez duymanız mümkün. Ona göre.
     Filmin sonlarına doğru zirve yapan çok sahne mevcut. Ama özellikle bir asansör sahnesi vardı ki, kendime hakim olamadım. Sanırım o sahnede izleyen herkes benim gibi bir tepki vermiş. Resmen hiç abartmıyorum ağzım açık kaldı. Dehşet bir sahneydi! Aynı zamanda yanlış adres olayını da başarılı buldum. Ya film zeki bir filmdi genel olarak. İzleyin allah aşkına.

     Hong Kong menşeili bir filmden de uyarlama olduğu söylenen filmin, en iyi uyarlama senaryo da dahil 4 Oscar'ı, 3 de Altın Küre Ödülü mevcut. Tabi bunların dışında içinde BAFTA'nın da bulunduğu onlarca adaylığı var. IMDB Top 250 listesinde 45. sıradan kendisine bir yer kapan The Departed; IMDB'den 8.5, Rotten Tomatoes'tan da 91'i alarak beni hiç şaşırtmadı. Ayrıca Brad Pitt de yapımcılar arasında. Çok aşırı tavsiye ediyorum. İzlerseniz gelin konuşalım.


NELER İZLEDİM #9

  

Geçen pazarın beşliğini yazmamışım. Affınıza sığınıyorum. İzlediğim filmler de birikti. Yorumlarımı özlediniz bence. Başlayalım hemen efendim.

     Beyonce bebeğimin bu bol müzikli filmini kaçırmam mümkün müydü? Hayır değildi. 2006 yapımı drama, müzikal türündeki filmin başrollerinde çok harika insanlar var: Beyonce, Jamie Foxx, Eddie Murphy, Jennifer Hudson. Çok ilginçtir, Jennifer Hudson'ın adını duymamıştım hiç. Meğer kendisi American Idol yarışması birincilerindenmiş ve bu rolü kapmak için 782 kişiyi elemiş. Bence de başarılı bir seçim olmuş, zira hem sesi hem de oyunculuğu muazzamdı. E bir de Oscar'ı kazanmış. Helal olsun. Konu oldukça klasik. 3 genç kız, kendi grupları ile yarışmalara filan katılıyorlar. Jamie Foxx onlara plak teklifi yapıyor. Ama bir şartla: 1 numaralı şarkıcıları Jennifer değil Beyonce olacaktır. Çekişmeler, mükemmel şarkılar, aşk, ihtiras... Keyifli bir filmdi efendim.

   Off, acayip bayık bir filmdi. Yani George Clooney bile kurtaramadı. 2002 yapımı, bir uzay aracında geçen film, aslında ilginç bir konuya sahip. Eski, yakın bir arkadaşının önemli bir ricasıyla, psikiyatrist Chris, uzay istasyonuna gönderilir. Yalnızca 2 mürettabatın bulunduğu araçta normal şeylerin olmadığını anlayan Chris, bir cevap aramaya çalışır. Kalan 2 kişi, kendisine uyumamasını tavsiye eder. Çünkü uyursa, gerçekle rüya, hayal vs hep birbirine karışır. Ölmüş yakınları yanlarına gelir filan. Hiç sevemedim filmi. Natascha McElhone'yi ama çok beğendim. Kadın çok güzel maşallah. Filmi sevenlerin olabileceğini düşünüyorum. Çok da bıçak sırtı kötülükte değil. İzlerseniz ya da izlediyseniz bi yorum bırakın bakalım.


    İşte size çok keyifli bir film. Me, myself and Irene. Adını çokça duyduğum 2000 yapımı bu filmi hep izlemek istemiştim. Jim Carrey faktöründen mi yoksa senaryo mu bilmiyorum ama gerçekten çok komik ve hiç sıkmayan bir filmdi. Konuyu da nasıl anlatsam bilemedim. Spoiler verip keyfini de kaçırmak istemem. Charlie, emektar bir polis. 3 tane de oğlu var! Oğullarını kendi büyütür, güzel de bir hayatları vardır. Derken Charlie bir anda kişilik bölünmesi yaşar. Kendi karakterinden tamamen farklı bir hale bürünen Charlie, o kadar komik hallere giriyor ki, inanamazsınız. Hem kahkahalarla güldüm hem ağzım açık kaldı. Özellikle bir sahnede:) Jim Carrey'e Renee Zellweger eşlik ediyor. Yönetmen ise Farrelly kardeşler. Mutlaka bir pazar sabahı, elinizde çayınız, izleyin.

     Şimdi çok değişik bir filmden bahsedeceğim. 2014 yapımı Maps to the Stars. Filmle ilgili çok yazı okudum ve merak etmiştim. Kısıtlı salonda gösterime giren filmi, neyse ki son gününde izleyebildim. İyi ki de izlemişim. Öncelikle başroldeki Julianne Moore'u çok beğeniyorum. Kadın döktürmüş. Rolüyle Altın Küreye de aday olmuş. Gözden düşmekte olan bir aktrist rolünde. Rol kapmaya çalışıyor, ama ölmüş oyuncu annesinin hayali kendisini rahatsız etmekte. Birden hayatına genç bir kız, asistan olarak giriyor. Bu kız da Stoker filminden sevdiğim Mia Wasikowska. Bu kızla ilgili çok detay vermek istemiyorum. Çünkü hayatlar enteresan bir şekilde birbirine bağlanıyor. Filmin sevmeyeni çok fazla ama ben beğendim. Farklı bir bakış açısı olmuş sinemada. Mutlaka izleyin.

     Çerezlik film olmazsa olmaz. Sex and the City'den izleyip çok sevdiğim Sarah Jesicca Parker'lı 2011 yapımı bir film I Don't Know How She Does It. İsmi de yazana kadar canım çıktı. Kate, işine aşık, başarılı bir finans uzmanı. Aynı zamanda evli, 2 çocuk sahibi. Hmm, bize de bi anlatsa şunun sırlarını di mi kızlar? Efendim, evinde her ne kadar vakit geçirmek istese de, çok önemli bir iş teklifi alır Kate. Belirli zamanlarda şehir değiştirmesi gereken bu işte, yaşlı ama yakışıklı, zengin bir amca ile çalışır. Adam hafiften Kate'e aşık gibi olsa da, Kate kocasına aşıktır. Hem eviyle ilgilenip çocuklarının, kocasının gönlünü yapar, hem işinin peşinde koşar. Kadın her yerde kadın. Filmde bile rahat yok. Keyifli, sıkıntısız, ama boş bir film. SJP severler ve biraz kafa dağıtmak isteyenler izlesin derim.

 
  Buraya kadar okuyan okuyucularıma çook teşekkür ediyorum. Siz hep okuyun, ben hep yazarım. Sonra da tavsiyelerimi izleyin, gelin konuşalım. Keyifli pazarlar!

NELER İZLEDİM #8

     İyi pazarlar. Yine yoğun geçen bir haftanın ardından karşınızdayım. 24 saat yetmiyor. Yetişemiyorum. Geçtiğimiz pazardan sonra bu kadar sevinmek bünyeye fazla geldi sanırım. Güzel haberlerin yanında üzücü haberler de alıyorum. Bir yanım yine buruk. İnşallah güzel günler göreceğiz, ballı yanaklar, yumuk eller, minik ayaklar... Haydi bu pazarın beşliğine bakalım.

     2013 yapımı bir komedi The Heat. Ateşli Aynasızlar çevirisi de komik olmuş. Başrollerinde Sandra Bullock ve Mike & Molly den sevdiğim Melissa McCarthy var. Melissa rolünün hakkını kesinlikle dibine kadar vermiş. Sandra hakkında pek emin değilim. Ama yine de üstesinden gelmiş. Burdan tebrik ediyorum. İkisi de işine aşık polisler. Sandra biraz daha kurallarına bağlı, sıkıcı bir tip. Melissa cığım ise tombik, kafasına göre adam tutuklayan, karısını aldatan adamların bile hakkından gelen biri. İkisi de bir dava yüzünden aynı time düşerler. Uyuşturucu satan bir şebekeyi çökertmek için yapmadıkları kalmaz. Filmin seveni olduğu kadar sevmeyeni de var. Ama genel kanı çıtır çerezlik bir film olduğu yönünde. Sıkılmayacağınızı garanti ediyorum. Özellikle Melissa'ya çok güleceksiniz.

     Stephan King severlerin kitabını mutlaka okuduğu Hayvan Mezarlığı'nın 1989'da çekilmiş filmi karşınızda. Kitabın konusu, King'in kedisinin yolda araba altında kalmasıyla oluşmaya başlamış. Trajik bir ilham. 4 kişilik çekirdek bir aile, doktor olan baba nedeniyle taşrada bir eve taşınırlar. Tabi bir de kedileri var. Karşı evlerinde yaşlı bir amca oturur. Evlerinin yan tarafından aşağı doğru uzanan yolun hayvan mezarlığına çıktığını söyleyen yaşlı adam, onları bir de uyarır: Bu mezarlık, başka türlüdür. Eğer bir insan buraya gömülürse, geri dönüşü pek iyi olmayacaktır. E ama seni uyardı be adam, daha ne kaşınıyorsun?  Filmin senaryosu King'e ait. Yönetmen ise Mary Lambert. Zamanında oldukça ses getiren Hayvan Mezarlığı, eski zamanlardan günümüze kalan orta başarıda bir korku filmi. İzlenebilir.

     Beni oldukça şaşırtan, 2008 yapımı bir komedi filmi The Rocker. Eskiden çok çılgın bir çıkış yapan rock grubunun davulcusudur Fish. İlk meşhur oldukları konserden sonra, menajerlerinin dayatması ile Fish gruptan atılır. Film daha sonra uzun yıllar ileriye götürür bizi. Çağrı merkezi gibi bir yerde çalışıyor olan Fish, eski grubunun şarkılarını duyunca her seferinde lanet eder. İşinden de kovulan Fish, ablasının yanına taşınır. Yeğeninin okulda kurduğu rock grubunun davulcu aramasıyla devreye giren Fish, o küçük grubu bambaşka yerlere taşıyarak, eski grubundan da intikam almaya çalışır. Kıyıda köşede kalmış, ama gerçekten çok eğlenceli bir film. Filmin süprizleri Emma Stone, Bradley Cooper (kalp) ve Jason Sudekis oldu. Öneriyorum ya, izleyin.

     Sizin gibi canavarları ben yerim Allahım o kadar keyifli bir animasyondu ki, tekrar tekrar izlerim sanırım.2013 yapımı bu animasyonda, bildiğiniz üniversiteleri unutacaksınız. Mike küçüklüğünden beri bu üniversiteyi kazanıp, korkunç bir canavar olmanın hayallerini kurar.Sonunda isteğine kavuşur. Küçük filan ama çok çalışkan da bir canavar Mike. Geleneksel korku yarışmasına katılmak ister, ancak grubuna kimse katılmak istemez. O da işte napsın, en yeteneksiz, en korkunç olmayan canavarlara muhtaç kalır. Derme çatma kurulan grupla günlerce çalışarak, yarışmaya hazırlanırlar. Bakalım rakiplerini yenebilecekler mi? Sevimli Canavarlar filminden sonra gösterime girmesine rağmen, o filmin öncesine yolculuk yapıyoruz. Mike'ın yurttaki oda numarası ile benim oda numaramın aynı olması ekstra bir bonustu Çok çok sevdim!

 



 Söylenecek söz yok. Nefis bir görsel şölen, harika bir kurgu. Gösterimden ya kalkmıştır, ya da kalkmak üzeredir. Evde ilk ikisini izleyip, Beş Ordunun Savaşı'nı da kaçırmayın!





     Görüşmek dileğiyle sevgili okur. Okuyan herkese bin teşekkür. Keyifli pazarlar.

Read My Lips (Sur mes lèvres) (2001)


     Fransız filmlerini çok ayrı sevenleri buraya alalım. Zira ben oldukça burjuva bir kişilikmişim gibi, çok severim. Çok farklı bir havası ve karakteristiği olduğuna inanıyorum. İşte yine geçenlerde şu burjuva ruhumu doyurmak için Read My Lips'i izlemeye koyuldum. 2001 yapımı filmin yönetmeni, Jacques Audiard. Başrollerde ise güzeller güzeli Emmanuelle Devos ve Vincent Cassel' i izliyoruz. 

     Carla; orta yaşlarında, işitme problemi olan ve cihaz sayesinde duyabilen, sıfır aşk hayatına sahip ama içinde fırtınalar kopan, asosyal, iş yerinde çırpınan bir kadın. Baya dayadım döşedim Carla'ya ama olay bu. İşlerine yetişemediği için yanına bir stajyer almak ister, ancak kafaya koymuşur; hayatına biraz renk katma zamanı gelmiştir. Bulduğu stajyer Paul ise hapishaneden şartlı tahliye ile çıkmış, işle uzaktan yakından alakası olmayan oldukça sıkıntılı bir adam.

sur mes levre

sur mes levre

     Bu arızalı adam Carla'ya tatlı gelir. Farkında olmadan O'nun bu sıkıntılı durumlarının ortasında bulur kendini. Al Carla, al sana hayatına renk! Biz kadınlara Allah akıl fikir versin. Her neyse, filmin adı çok romantik gibi gelse de, gerilim, hafif polisiye, dram türlerini de içermekte. Tam anlamıyla romantik diyemeyiz. Şunu da ekleyeyim, kadının işitme problemi O'na değişik bir yetenek kazandırmıştır; dudak okumak. Filmin adı da nerden geldi derseniz, işte burdan.

     Fransız sinemasının olmazsa olmazı sanırım, bazı sahneler gereksiz uzundu. Onun dışında keyifle izlediğim bir filmdi. Yani en azından merakla izledim, itiraf ediyorum. Başarılı bir film. Ayrıca Carla'nın kulaklığını takıp çıkardığı sahnelerdeki ses geçişleri çok çok başarılı. Kendimi sağır sandım bazen. Ses konusunda ödülü de var filmin. (Best Sound - Cesar Awards) Bir tek Paul'ün danışmanı mı her kimse, o yaşlı amcayı oturtamadım filmde. Amcanın olayı da iyiydi ama tüm bu olanların içinde kesiştiremedim. 

sur mes levre

     Seda'dan itiraflar devam ediyor: Paul rolünde oynayan Vincent Cassel, filmde gerçekten aşırı itici ve çirkin bir profil çiziyor. Ciddi bir çirkinlik. Rolüne tam oturmasının dışında "bu adamı da çok aramışlar mı?" dedim, yukarda Allah var. Tanıyamadım ya adamı! Meğer Black Swan'deki dans hocasıymış. Hadi siz okuyucularıma bir kıyak daha, kendisi Monica Bellucci'nin pek sevgili kocasıymış. Ben şok! 

     Özellikle Devos'a güzel ödüller ve adaylıklar getiren filmin, farklı bir alternatif olacağı kesin. İzlemenizi mutlaka öneriyorum. Oyuncuların dışında yönetmen de başarılı bir iş çıkartmış. Pas ve Kemik filmi de izlenecekler listemde. İzlerseniz ya da izlediyseniz yorumlarda buluşalım. Keyifli cumalar.

sur mes levre

görseller: IMDB, pinterest, tumblr


The East (Gizli Oyun) (2013)


     Blogu açtıktan sonra farkettim ki, aslında izlemeyeceğim film türlerine de şans veriyorum. Ama ne güzel ki, beni şaşırtan filmler de yok değil. Onlardan biri The East. 116 dakikalık 2013 yapımı filmin yönetmeni Zal Batmanglij. Başrollerde Brit Marling, Aleksander Skarsgard, Ellen Page ve Toby Kebbell var.

     Sarah (Brit Marling), eskiden FBI'de çalışan, filmde ise özel bir güvenlik şirketinde koruma olarak görev yapan bir kadın. Özel bir görev nedeniyle, isim, adres, kısacası her şeyini değiştirirek The East adlı topluluğun içine girmeye çalışır. Belirli aralıklarla şirkete geri dönüp edindiği bilgileri toplayan Sarah'nın, ikilemlerini de görüyoruz.

     The East adlı grup, çok çeşitli insanları bulunduran, hepsi hayatının bir döneminde kapitalist düzen nedeniyle zarar görmüş ya da zarar gören insanlar için bir şeyler yapmak isteyen kişilerden oluşmakta. Sarah gruba girdikten sonra hem onları destekler, hem yaptıkları saldırıları bazı yönleriyle desteklemez.



     Filmin en vurucu sahnesi kesinlikle masada grup üyelerinin yemek yedikleri sahneydi. Verilmek istenen mesaj ancak bu kadar net ve etkili verilebilirdi. Bu açıdan kutluyorum. (Onlar da duydu zaten beni) Onun dışında Sarah gibi ikilemde kalmadım. Bence yaptıkları her oyun tam yerindeydi. Açıkçası keyif bile aldım para babalarının zarar görmesinden. 

     Oyun derken, biraz açalım isterseniz. Mesela, bir fabrika sahibi. Atıklarının evsel olduğunu, kesinlikle çevreyi zehirlemediklerini iddia ediyor ve bununla ilgili sayısız reklamları dönüyor. Grup üyelerinden biri de bu fabrikatörle yakın akraba! Bir gece alıyo bu sahipleri, götürüyo fabrikanın ordaki göle, hadi girin diyor. Tabii girmek istemiyorlar, çünkü yedikleri nane ortada. Zar zor sokuyolar, bir güzel derslerini veriyorlar. Bu ve bunun gibi eylemler.



     Brit Marling ve Alexander'in oyunculukları beğendim. Sarah'nın kocasına yer yer üzüldüm, bu ne biçim iş dedim. Bizim ülkemizde böyle bir işe sahip evli kadın hayal bile edemiyorum. Tebrikler. 

     Sonunu ben tabi yine vurucu bekledim. Aslında etkileyiciydi ama çok sakin kaldı filme göre. Verilmek istenen mesajı güzel ilettiğini düşünüyorum. Ama bir yerde filmin alternatif 
 sonu olduğunu görüp izledim. En iyisi buydu bence de.



     Hafif gerilim, macera, biraz içsel muhasebelik güzel, izlenebilir bir film. IMDB puanı 6.9, Rotten Tomatoes puanı ise 74 olan filmin hiç ödülü yok, ancak adaylıklar mevcut. Akşam filmleri kategorisinde sizlere önerim. İzlerseniz gelin biraz konuşalım.

görseller: pinterest, nytimes, joblo.com

The Terminal (Terminal) (2004)

the terminal

     Tom Hanks ve Steven Spielberg severleri buraya alabilir miyiz? Teşekkürler. 2004 yapımı 128 dakikalık The Terminal'ı kulağımda Coldplay-Magic varken size anlatmak büyük mutluluk. Yönetmenliğini Spielberg'in yaptığı filmde, Tom Hanks'e eşlik edenler Catherina Zeta-Jones ve Stanley Tucci.

tom hanks     Krakozya adlı ülkesinden Amerikaya gelen Viktor Navorski uçaktayken ülkesinde devrim olur. Ve maalesef pasaportu geçersiz sayılır, ülkeye alınmaz. İngilizcesi oldukça kısıtlı olan Viktor'a ülkesinde savaş çıktığı anlatılmaya çalışır, geçici bir süreliğine havaalanının alışveriş yapılan bölümünde kalıp bekleyebileceği söylenir. İşte öyle böyle derken 9 ayını havaalanında geçiren göçmen Viktor'la bu sürede yaşadıklarını izliyoruz. 

tom hanks     Krakozya, Spielberg tarafından yaratılan bir ülke. Doğu Avrupa taraflarından. Filmin en sevdiğim yanlarından biri, Tom Hanks'i tamamen göçmen sıfatına bulayan o tarifi mümkün olmayan aksanlı dili. Yan tarafta gördüğünüz sahne, ahh o sahne. Çıkmıyor aklımdan, böyle bir oyunculuk olamaz. Viktor'u eline bikaç yemek fişi tutuşturup duty free lerin orda bırakırlar. Plazmalarda ülkesinin adını ve savaş görüntülerini görür. Oraya buraya sesini açın diye bağırır, yardım ister, senin saflığını yerim ben. İşte bu sahne orası. O çaresizliği dibine kadar yaşadı, yaşattı. Enfes bir sahne. 
     Gerçek bir hikayeden esinlenilmiş filmde. Zaten zaman zaman karşımıza çıkan bir durum. Havaalanında staj yaptığım zamanlar ben bile şahit olmuştum, belki de o yüzden filmi daha çok sevdim. 9 ayını orda burda geçirir, kendisine küçük de olsa bir yaşama alanı yaratır, iş bile bulur Viktor. Burda bir eleştirim var, 9 ayın geçtiği pek inandırıcı olmadı. Sanki 1 ay geçti gibi oldu. Yani süreyi inandırıcı kılacak bir unsur isterdim. Bir anda 9 ay geçti dediklerinde havada kaldı.

     Bu sürede İngilizcesini geliştiren Viktor, bir de aşık olur! Burda devreye Catherine abla giriyor. Hostesimiz. Ama filme hiç olmamış. Hem kişi hem karakter olarak. Zaten karakter lanet, en nefret ettiğim kadın tipi de neyse. Çok saldırmayayim. Havaalanının güvenliğinden sorumlu olan Stanley Tucci ise Viktor'la uğraşmaktan bıkar, kaçmasını ya da başka yasadışı işler yapıp başından gitmesini ister. Onun da uğraşlarını izliyoruz.

tom hanks


     Filme romantik komedi denmiş ama romantik denemez bence. Komik mi, evet. Kahkaha attırıyor. Film için JFK havaalanı haricinde bir model havaalanı inşa edilmiş. Orada da çekimler yapılmış. IMDB'de bunun dışında çok ilginç bilgiler edindim. Bir sahnesinde kruvasanın nasıl keşfedildiğinden bahsediliyordu. Meğer ucu biz Türklere dayanıyormuş. Hilal şekli de bayrağımızdaki hilalden geliyormuş. Neyse efendim, filmde oldukça fazla devamlılık hataları, set arkası çalışanlarının görülmesi vs gibi hatalar bulunmakla birlikte, aşırı bir reklam da söz konusu. Burger King ler Starbucks lar havada uçuşuyor.

     Hintli temizlik görevlisinin akrobatik hareketleri oldukça güldürme garantili. Zoe Saldana'yı görmek de güzeldi. Bazı sahneler zorlama olsa da (Hintli amcanın uçağı durdurması aşırı zorlamaydı), Tom Hanks'in nefis oyunculuğu için izlenesi bir film. Dediğim gibi, o ağladığı sahneye dikkat! 

the terminal


     61. Venedik Film Festivali'nin açılış filmi olan The Terminal'in hasılatı da başarılı. IMDB puanı 7.3, Rotten Tomatoes puanı ise 61. Amerika'ya girişin ne denli zor olduğuna hafif dokundurtan film, Tom Hanks'i farklı bir dille, nefis bir oyunculukla izlemek isteyenlere şiddetli önerimdir. Spielberg'den bahsetmiyorum bile. Adam ne yapsa olmuş. Sözü filme bırakıyorum. İzlerseniz konuşalım.

tom hanks
Tom Hanks'ler ölmesin


Estomago: A Gastronomic Story (Estomago: Bir Gastronomi Öyküsü) (2007)

 
     Bugün bol acıktırmalı bir filmden bahsedelim mi ne dersiniz? Çaylar hazırsa başlıyorum. Filmimiz Brezilya-İtalya ortak yapımı 113 dakikalık nefis bir film. Başrollerinde Joao Miguel ve Fabiula Nascimento olan filmin yönetmeni Marcos Jorge.

     Kahramanımız Nonato, köyden indim şehire tadında, cebinde beş kuruşu yokken tesadüf eseri kenar mahalle restorantının birinde aşçı olarak işe başlar. Derken bir gün ünlü bir restorant sahibi bol göbekli bir adam, kendisinin enfes yemek yaptığını fark eder ve Nonato'yu kendi iş yerine transfer eder. O aralarda bir hayat kadını ile tanışır. Kendine bir şekilde bir yol çizer. Filmde  Nonato'nun hapishanedeki hallerini de paralel olarak izlemekteyiz.




    Nonato, aslında saf gibi duruyor ama kibirli. Çok da yetenekli. Kendisinin farkında. Bunu özellikle hapishanede çok iyi kulanıyor. Tanıştığı hayat kadını ise aslında yemeğe, seksten daha düşkün. Bu adam bu tipiyle nasıl tavlamış bu kadını derseniz, cevabı çok basit. Adam harika bir aşçı. Ya beni bile acıktırdı yemin ediyorum. Kadın da zaten bir yemek yiyor ki görmeniz lazım, O tavuk köftesinden buralarda bir yerde satmaları lazım, acayip canım çekti. Bi de üstüne acı sos döktü de yedi allahsız kadın!

      Nonato'nun mapuslara nasıl düştüğünü film ilerledikçe öğreniceksiniz. Benim en sevdiğim sahneler zaten bu hapishane sahneleriydi. Aman allahım o nasıl bir karınca yemeği, o nasıl bir açlık hali, o nasıl bir yemek yapma aşkıdır. Hayretler içerisindeyim. Bi ara hapishane ağasının, bizim Nonato'ya bi işi düşüyor. Sevip saydığı bir grup için güzel bir ziyafet sofrası hazırlamasını istiyor. İşte aslında bence filmin en üst noktalarına çıkılan bölümler buralardı. Yine paralel şekilde tabi. Spoiler vermek istemiyorum. Bu konuyu kapatalım.

     2008 Berlin Film Festivali'nde de yer alan film, ülkemizde 2010 Ankara Film Festivali'nde seyircisiyle buluşmuş. 27 ödülü ve bir çok da adaylığı bulunan film; IMDB'den 7.7, Rotten Tomatoes'tan da 85 almış. Oldukça kaliteli olan bu filmi keyifle izleyeceğinizi garanti edebilirim. Süresine aldanmayın, 2 saat nasıl geçmiş anlamayacaksınız. Ayrıca; çayınızın yanına ufak atıştırmalıklar mı eklersiniz, yoksa bi yandan makarnanın suyunu ocağa mı koyarsınız bilmiyorum ama, sakın açken izlemeyin.