2015 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

NELER İZLEDİM #48


Merhaba herkese. Yeni bir neler izledim yazısıyla beraberiz. Vizyondan bir film izlediğim ve kaçırmanızı istemediğim için izin günümde hemen oturdum bilgisayar başına. Buyrun başlayalım. (Yorumlara anlayamadığım bir şekilde cevap yazamıyorum, en son postlara numara vermemi ileten okuyucuma teşekkürler! Bu sorunu yaşayanlar ve çözüme kavuşturabilenler varsa bana yazabilir mi? :( )

   Fifty Shades of Grey filmine karşı hep bir önyargılıydım nedendir bilinmez. Hakkında çok fazla yazıldı çizildi diye belki de. Ama serinin ikinci filminin vizyona girdiğini görünce artık izlemeliyim dedim ve ilk filmi evde izledim. Christian Grey adlı insan diyeceğim artık ama değil yani bence :( oldukça zengin bir abimizdir. Bir röportaj için Anastasia yani kısacası Anna ile tanışırlar. Ve ilk andan itibaren aralarında karşı konulamaz bir çekim oluşur. Yavaş yavaş sevgililiğe doğru giden yolda birkaç pürüz vardır yalnız. Grey'in iflah olmaz yatak odası kuralları ve fantazileri vardır. Kendisine bir "itaatkar" aramaktadır. Partnerine acı çektirmekten, onların üzerinde töbe estafurullah aletler kullanmaktan büyük haz almaktadır. Bunlar tabii ki oldukça sinematografik şekilde aktarılmış, aklınıza deli dehşet işkenceler gelmesin ama bir kadın olarak gurur kırıcı haraketler olduğunu söylemeden de geçemiyciğim :( Aralarında bir kontrat imzalarlar ve keyiflerine bakmaya başlarlar. Grey, kızımıza akıl almak süprizler de yapar, adeta aşıktır ama kendisine dokunulmasını istemiyor, beraber uyumuyor filan, kızımızı üzüyor anlayacağınız. Sonra işler öyle bir noktada kopuyor ki, aşk bile bir arada tutamıyor. Keyifli bir filmdi, daha önce de izleyebilirmişim aslında.

     Gelelim serinin devam filmi olan Fifty Shades Darker'a. Aşıklarımız artık ayrıdır ve kızımız Anna bir yayım kuruluşunda editör asistanı olarak iş bile bulmuştur. Yakın arkadaşı Jose'nin fotoğraf sergisinde, Grey karşısına çıkar ve yalnızca konuşmak istediğini söyler. Tatlı bir akşam yemeğinin ardından tekrar bir araya gelen çiftimiz, kontrat maddelerini yeniden gözden geçirirler ve artık daha fazla sır olmaması için anlaşırlar. Grey yine yatak odasındaki "Hakim"lik rolüne, Anna da "İtaatkar" rolüne devam eder. Ama tabii çok daha yumuşak çizgilerle. Kızımızın ellerini bağlasa bile seksin ortasında çözüp kenara atabiliyordur artık Grey. Bu sırada hayatlarında artık kıskançlık duygusu da ağır basan çiftimizi, rahat bırakmayan insanlar sarar. Anna'nın patronu, Grey'in eski itaatkarları filan derken ortalık karışır. Ama artık Grey'in de sakinleştiğini gördüğümüz ilişki çok daha normal olmaya başlamıştır. Hala yaptığı şeyleri onaylamıyorum, bazen ağzınız açık kalabilir! Müzikleri efsane ötesi olan filmde en beğendiğim şarkı John Legend'dan One Woman Man! Hemen Spotify'da listenize ekleyip tadını çıkarın. Ve filmi de vizyonda izlemek güzel bir fikir, benden söylemesi.

     Cherly; eşinden boşanmış, annesini yeni kaybetmiş ve bu yas süresinde uyuşturucu sorunları olan orta yaşlı bir kadındır. Hayatında hiçbir şey yolunda gitmeyince oldukça riskli bir karar alır ve Pasific Crest yolunu yürümek için yola çıkar. Bu yol nasıl bir yol derseniz; Kaliforniya'dan geçip Meksika'ya vardığınız, oradan da Kanada'ya ulaştığınız bir rota. Tabii ki bu süreçte iklim, doğa olayları, vahşi yaşam, insanlar, fiziksel sıkıntılar da sizinle beraber. Cherly aslında hem içsel hem de fiziksel bir yolculuğa çıkar. Yaşadıkları, kendini ve hayatı sorgulayışı hiç bitmez. Aç kaldığı, ateş yakamadığı ve suyunun bittiği sahneler beni çok gerdi. Düşünsenize; dağın başında bir başınızasınız ve su yok! Olacak iş değil. Onca psikolojik sıkıntının üzerine böylesi bir yolculuğa çıkma fikri hangi aklın ürünüdür orasını anlamadım, ben dayanamazdım sanırım. Filmle beraber anlıyorsunuz ki aslında, derdiniz kimseyle değil, sadece kendinizle. İçsel hesaplaşmanız bittiğinde çok daha dingin, kendinden emin ve daha pozitif devam edebilirsiniz hayatınıza. Arada yalnız kalmak, kendini dinlemek iyidir! Çok çok keyifli, özellikle kadınların izlemesi gerektiğini düşündüğüm bir yol filmi Wild. Gerçek bir olaydan yola çıkılarak beyaz perdeye aktarılan Wild, Cherly Strayed adlı bir kadının yol hikayelerinden oluşan Wild:From Lost to Found On The Pasific Crest Trail adlı kitaptan uyarlama. Kendisi de çekimlerde bulunarak başrol oyuncusu Reese Witherspoon'a destek olmuş.

     Beni biraz hayal kırıklığına uğratan bir filmde sıra. 2012 yapımı Hyde Park on Hudson'ı başrollerindeki Laura Linney ve Bill Murray'e kanarak izledim desem hiç de yanlış olmaz. Avrupa'da yaşanan savaş İngiltere'yi tedirgin etmektedir. Bu sebeple Amerika'nın desteğini almak için o dönemin başkanı Franklin Roosevelt'in evine konuk olan Kral ve Kraliçe nin ziyareti sırasında yaşananları konu alıyor film. Başkan olmadan önce çocuk felci geçiren Roosevelt'in o dönem hayatına uzak uzak uzak kuzeni Daisy girer. Kendisine hem mental hem de fiziksel olarak neden olduğunu anlamadığım bir şekilde yardım eder. Yani etrafında çilekeş karısı, hizmetkarları varken neden girdi hayatına anlamadım ama aralarında bir çekim de başlar. Tabi psikoloji çok da iyi değildir Roosevelt'in. Daisy'nin hayatına girmesiyle bambaşka olaylar yaşanır çevrede. Ben aslında Franklin Roosevelt'in hayatını anlatan başka bir film izlemiş ve çok beğenmiştim. Warm Springs adlı filmde ne kadar pozitif yönünü tanıdıysak, bu filmde kendisinden nefret ettim. Velhasıl kelam pek keyif aldığım bir film değildi. Yalnızca başkanla ilgili detaylı bilgi almış oldum, o kadar. İzlemeyin.

    Kalemini çok başarılı bulmasam da, filmlerini kafa dağıtıcı olduğu için izlemeyi seviyorum Özcan Deniz'in. Su ve Ateş de onlardan biriydi benim için ama sonunda salak gibi ağladım yaa :D neyse onu anlatırım. Haşmet çok büyük bir aşiretin vasisidir. Karşı aşiretten birini öldürünce Londra'ya kaçar kardeşiyle birlikte. Burada Yağmur isimli kızımız (Yasemin Allen) ile tanışır ve kısa sürede aşık olurlar. Ama kan davasının bitmesi için Haşmet'in karşı aşiretin kızları ile evlenmesi gerekmektedir. İstemeye istemeye kızla evlenir, bizim Yağmur da garibim hamile kalmış bi de Haşmet'ten. Napsın utana sıkıla babasının yanına Türkiye'ye döner. Yağmur'un izini kaybeden Haşmet, bir gün büyüyün oğlu ve Yağmur'u görür ve tekrar beraber olmak için kaçarlar. Ama karısı tutkulu ve iflah olmaz bir aşiret kızıdır, nasıl kaptırır Haşmet'i bir sarışına? Yine tabi kanlar dökülecek, sevenler kavuşamayacak filan. Bu arada filmi, bir kızın kitap okuyuşuyla beraber izliyoruz. Yani olaylar aslında bir romanda geçiyor, biz de kız okudukça izliyoruz olayları. İşte düğüm, o kitabın yazarıyla beraber çözülüyor. Sonunda bu yüzden salak gibi ağladım yaa. Bence kafa dağıtmalık çerezlik bir film. Ağlamak isteyenlere.

Başka bir beşlikte görüşmek üzere. Hoşçakalın.

NELER İZLEDİM #43


Herkese merhaba. Bugün izin günümü fırsat bilerek blogun başına geçtim ve sizlere güzel bir kaç filmden bahsetmek istedim. Haydi biraz konuşalım. Çok tatlı filmler var, kaçırmayın !

     2000 yapımı, nostalji sayılabilecek ve oldukça çerezlik bir filmdi Down to You. Türkçe'ye de Aşağıdakiler diye çevrilmiş, acayip saçma tabi. Neyse, efendim. Al, bir üniversitede öğretmendir. Imogen ise öğrencidir. Bir partide tanışıp, aşık olurlar. Derken aşk, romantizm dolu günler başlar. Her şey çok güzel gidiyordur. Derken Al, bu ilişkiyi sorgulamaya başlar. Hatta ve hatta ayrılmak için durduk yere ilişkilerini didikler. Ve bingo, bir bahane bulmuştur. Imogen, eğitim için yurt dışına gidecektir. Bu şekilde ilişkinin yürümeyeceği inancına kapılıp ayrılırlar. Tabii ki yaptığının çok salakça bir hata olduğunu anlaması çok uzun sürmez. Imogen'ın evde bulduğu şampuanını içerek intihara bile kalkışır. Bu kısım kabul edelim ki çok tatlıydı :) Derken yolları tekrar kesişir ama toparlamayı başarabilecekler midir, izleyin görün. Accayip klişe ama çok şeker bir filmdi. Kafa dağıtmalık, nostaljik romantik komedi sevenlere.

     İzlemeyi çok ertelediğim, kaçırmadan vizyonda izleme fırsatı bulduğuma sevindiğim Ekşi Elmalar da bugün listede. Aziz Reis, karısı ve üç kızıyla Hakkari'de yaşayan bir milletvekilidir. Son seçimleri kaybettikten sonra, zaten zor olan kişiliği, etrafındakiler için daha da çekilmez hale gelir. Güzeller güzeli kızlarının da erkekler tarafından ilgi çektiği gerçeğini göz ardı edemez. Başrolümüz Muazzez'in ağzından dinlediğimiz hikaye, bizi doğu kültürüyle sarıp sarmalıyor. Yaşadıkları heyecanlar, yine bir şampuan muhabbeti, Reis'in egoları, yaylanın şöleni, kavuşamayıp yarım kalan aşklar... Aman Allahım, Yılmaz Erdoğan'dan Türk sinemasında Vizontele'den sonra güzel bir hediye olmuş. İzlerken o kadar keyif aldım ki size anlatamam. Çokça da ağladım, çünkü kendimi Muazzez gibi hissediyodum:D Salondaki çiftler hep bana baktı ağlarken ama napiyim yani, çok etkilendim. Oyunculuklar, görsel şölen nefisti. Favorim; Songül Öden. Çok içten bir oyunculuktu, helal olsun. Listenize mutlaka ekleyin. Pişman etmeyeceklerden.

     Yine nostaljik bir komediyle devam edelim. 2001 yapımı Shallow Hal, iç güzellikle ilgili haklı bir ders veren cinsten. Afişi de dikkatli incelerseniz, bir şeyler anlamak mümkün. Şöyle ki; Hal şişman ve çirkin bir adam olmasına rağmen, kadınlarda her zaman güzellik arayan birisidir. Bu sebeple hiçbir zaman mutlu olamayan Hal, gittiği bir medyum tarafından iç güzelliğe önem vermesi için hipnoz edilir. Artık, çirkin insanları güzel, güzelleri ise çirkin görmektedir. Bir gün Rosemary ile tanışır. Tanıştığı güzeller güzeli Gwyneth Paltrow ama tabii ki bu hipnoz altındaki görsel. Rosemary aslında 300 kiloluk bir genç kadındır. Birbirlerine aşık olurlar, etraflarındaki kimses bu aşkın gerçek olduğuna inanmaz. hatta Rosemary bile kendisiyle dalga geçildiğini düşünür ama Hal aşık olmuştur! Derken, bu hipnozun etkisi geçer ve Hal eski şerefsiz haline döner. Rosemary'i artık beğenmiyordur :( Ben keyifle izledim, çok kafa yormayan, klişe bir romantik komedi.

İLGİNÇ BİLGİLER
* Rosemary'nin şişman halini de Gwyneth Paltrow oynamış, inanamadım! 15 yıl öncesine göre çok başarılı bir plastik makyaj olmuş. Uzun saatler süren makyajın ve vücut eklemelerinin sonrasında Paltrow, sokakta uzun süre yürümüş, ve kimse O'nu tanıyamayınca, kendisi oynamaya karar vermiş.

     The Boy Who Smells Like Fish, sanırım izlediğim en ilginç filmlerden biri. Mica, doğduğundan itibaren çok ilginç bir şekilde balık kokmaktadır. Annesi ve babası bu kokuyu gidermek için çocuklarını günde defalarca yıkar, onlarca kimyasal kullanırlar ancak bu koku gitmez. Mica, bu balık kokusuyla ömrü boyunca yaşayacaktır. Okulda, boynuna astığı araba kokusuyla gezse bile, arkadaşları tarafından sürekli dışlanır. Evde verdikleri doğumgünü partisine bile yalnızca bir kız gelir. Bundan sonra kendisini tamamen dış dünyaya kapatan Mica, yüzmeye başlar. Havuzda Laura adında güzeller güzeli bir kızla tanışır. Ama havuz dışında onunla yan yana gelmeye çok çekinen Mica, ilk gecelerinde saatlere duş alır, pudralar sürer, araba kokusunu da boynuna asmayı unutmaz! Aşık olmuştur bi kere. Babası o çok küçükken evi terketmiş, annesi ise çok elim bir kazada ölünce yalnız kalmıştır. Bundan sonra onu bekleyen süprizler acaba nelerdir. Çok farklı, değişik bir konusu olmasıyla birlikte kendisini sıkmadan izleten ilginç bir film olmuş. Alternatif sevenlere.

     2015 yapımı The Gift, romantik filmlerden sıkıldığım bir gece açıp gözlerimi ayırmadan izlediğim bir gerilim filmi. Simon ve Robyn, iş gereği Simon'un çocukluğunu geçtiği küçük bir yere taşınırlar. Paradan kaçınmayan çift, kendilerine harika bir ev alırlar. Bir gün şehirde alışveriş yaparken, Simon'un çocukluk arkadaşı yanlarna gelir, Gordo. Güzel hoşbeşin ardından tekrar görüşmek üzere ayrılırlar. Simon işteyken, Gordo bunu fırsat bilip sürekli evlerine gider. Aslında herhangi bir sorun yoktur, gayet yardımsever bir kişilik olarak görünen Gordo'nun bu ziyaretleri ve bırakıp gittiği hediyelerinin sonu gelmez. Bu süreçte Robyn hamile kalır. Gordo ile yaşanan gerilimler arttıkça, çiftin huzuru da kaçar. Neden böyle yaptığının nedeni, geçmişe dayansa da, intikam almaktan yıllar sonra bile vazgeçmeyen Gordo'nun çok acımasız bir planı vardır. Filmin sonu o kadar gerilimli ve heyecanlıydı ki, yani bebeğin göz rengini görmek için öldüm resmen! Anladınız siz, zeki bir filmdi. Yönetmenliğini ve başrolünü üstlenen Joel Edgerton'a, Horrible Bosses'tan sevdiğimiz Jason Bateman ve kısacık saçlarıyla bile seksi olmayı başaran koca ağızlı Rebecca Hall eşlik ediyor. Gerilim sevenlere.

Vakit ayırıp okuduğunuz için çok teşekkürler. Sırada hangi filmler var merak ediyorsanız yan taraftaki renkli afişlerin olduğu kısma göz atmayı unutmayın. İzledikleriniz veya izlemeyi düşündükleriniz varsa yorum bırakmayı unutmayın lütfen. Tekrar görüşmek üzere!



NELER İZLEDİM #40


Herkese merhaba. Yağmurlu günlerden sonra güneşi gördüğümüz ama yine de üşüdüğümüz ( yorganlar çıktı mı :D ) bir haftaya başladık. Ben de bu güneşli güzel günde hazır izinliyken sizlere bir beşlik yazmak istedim. Sonrasında da güzel bir ya da iki filmle kendimi ödüllendiricem. Yine çok heyecan verici filmler var yazımızda. Buyrunuz başlayalım.

yargıç
     Acaba sıkılır mıyım diye çekinerek izlemeye başladığım ama beni yerime çivileyen nefis bir filmdi The Judge. Babası bir kasabada yargıç olan Hank'in kendisi de Chicago'da çok başarılı bir avukattır. Karısının kendisini aldattığını öğrendiği sırada, annesinin ölüm haberini alır ve böylece uzun süredir ayrı kaldığı kasabasına geri döner. Babası aktif olarak yargıçlık yapsa da artık yaşlanmıştır ve baba oğul arasında bitmeyen bir gerilim vardır. Bir gün, babalarının arabasında bir gariplik farkederler. Sanki kaza yapmış gibi ezikler vardır. Neyse heralde önemli bi şey değildir derkeeen, polisler kapıya dayanır. Babaları, bir trafik kazası yapmış ve bir adamı öldürmüştür. Acaba yaşlılıktan mı, sarhoş muydu, yoksa bilerek! mi yaptığını çözmeye çalışırlar. Hank, bu davada babasının avukatlığını yapmak ister ama baba karşı çıkar. Salaklıkta master yapmış başka bir avukat tutar ama Hank kendisini tutamaz hep etraflarındadır. Şüpheli bir trafik kazası yani. Sizde bolca acaba diyeceksiniz. Filmi kesinlikle öneriyorum. Robert Downey Jr. ve Robert Duvall gibi oyunculardan böylesine kaliteli bir senaryoyu izlemeyi kaçırmamalısınız. Aile bağları ile ilgili de, arada göz yaşartabilir aklınızda olsun.

Roald Dahl's Esio Trot
        Dustin Hoffman'ı ve gerçek aşkın üzerine kurulu naif filmleri sevenlerin bayılacağı bir film var sırada; Esio Trot. 2015 yapımı bu seyirlik, aslında bir televizyon filmi, vizyonda gösterilmemiş yani. Ben de severim valla tv filmlerini, arada kafa dağıtmalık güzel oluyo, bi de renkleri bana hep daha canlı gelmiştir nedense. Baya gevezelik ettim ya, filme geçiyorum. Bay Hoppy, yaşlı ve yalnız bir adamdır. Bir gün apartmanın asansöründe Bayan Silver ile karşılaşırlar. O da ne, Bay Hoppy deliler gibi aşık olmuştur. Bir türlü duygularını da ifade edemez. Bu sırada Bayan Silver (O da yalnız bir bayan :) ) kendisine arkadaş olsun diye bir kaplumbağa alır. Tek derdi kaplumbağasının yiyip içip kilo almasıdır. Ama bir türlü kilo almayınca, Bay Hoppy Bayan Silver'a büyü gibi bir şey yazar verir. Her gün bunu kaplumbağasına okursa hayvancağız büyücek der :D Sonra kadını mutlu etmek için şehirdeki tüm kaplumbağaları satın alır ve belirli aralıklarla kaplumbağaları değiştirir! Böylece kaplumbağasının kilo aldığını gören Bayan Silver mutlu olacaktır. Yani kısacası, aşkını itiraf etmektense, O'nu kendisine aşık etmeye çalışır. Çok sakin, temiz görüntülü bir film. İzlenesi.

Atesli geceler
     Yönetmenini çok ayrı sevdiğim bir film Boogie Nights. Sanırım Paul Van Anderson ismine aldandım ama şahaneydi gerçekten. Konumuza gelelim; Eddie oldukça genç ve yakışıklı birisidir. Bir gece kulübünün mutfağında çalışırken, ünlü bir porno yönetmeni tarafından keşfedilir. Adam bakar genç, yakışıklı, sağlıklı bir adam bu Eddie. Hemen iş teklif eder. Kendi evinde ağırlar. Performansını görmek için oyuncularından biriyle beraber olmasını filan ister. İşler tabi iyice çığrından çıkıyo ama sinematografik görüntüler tabi. İlk filminde yönetmenin karısıyla beraber oluyo, öyle ilginç ilişkiler. Derken bizim Eddie (yeni adı Dirk Diggler) çok meşhur olur. Çılgın paralar kazanır. Ve istemeden de olsa madde bağımlısı olur. Tabii bu da çöküşünü getirir. Yönetmenin o babacan tavırları değişir ve artık filmlerinde Eddie'ye yer vermez. Kendini yeniden kabul ettirebilme çabalarıyla beraber filmin akışı ilerliyor. Kaliteli bir yapım, mutlaka tavsiye ettiklerimden. Julianne Moore bonus :)

Falling Down
     Çok değişik bir film var sırada. İsmi Falling Down ve başrollerde Michael Douglas ile The Judge'dan sonra tekrar karşıma çıkan Robert Duvall var. 1993 yapımı olan film eski evet ancak görüntüler ekstra eski. Yani böyle sarı bir görüntü hakim. İçiniz biraz boğulabilir ancak konuyu aktarırken atmosfere çok uygun olduğu kesin. Film, sisteme karşı gelen bir adamın, babanın hikayesi. İşinden çıkıp çılgın bir trafiğin içine girer. Ne oluyorsa orda oluyor ve adam arabasını trafikte bırakıp şehre karışıyor. Artık bu sisteme karşı koymalıydı. Dolaşırken kendisinden zorla para almaya çalışan serserilere haddini bildirir. Hamburger yemek için gittiği restoranda istediği ürünün saati bittiği için alamayacağını duyunca silahıyla zor kullanır. Şehirde böyle fırtınalar eserken, emekli olacağı gün bu adamla uğraşmak zorunda kalan Robert Duvall'dan da şahane bir performans izliyoruz. Michael Dougleas'ın saçları beni her ne kadar sinir etse de başarılı bir film olduğu kesin :)

Watchmen
     Eminim çok güzel bir kurgusu vardır, bi şeyler anlatıyodur. Ancak ben filme hiç giremedim, bu sebeple de anlayamadım. Kişiler arası bağlantıları kuramadım, isimleri takip edemedim, yaptıklarını niçin yaptıklarını anlamadım. O sebeple büyük ses getiren Watchmen, benim için bi anlam ifade etmedi. Siz seversiniz ama, çünkü benim okuyucum zeki :)







Umarım yine çok konuşup sizi sıkmamışımdır. Anlatabileceğim en minimal şekilde anlatmaya çalışıyorum. Yorumlarınızı benden esirgemeyin lütfen. Sırada neler olduğunu görmek için yan taraftaki Neler İzledim kısmına göz atmayı unutmayın. Görüşmek üzere!



NELER İZLEDİM #38


İyi bayramlar sevgili okur. Bugün yine çok tatlı filmlerle karşınızdayım. Arka fonda Radio Paradise açık, kafamda yazının kurgusunu oluşturdum, uzatmadan hemen başlamak istiyorum. 9 günlük tatil yapabilen şanslılardansanız, belki izlenecek birkaç film seçersiniz, ne dersiniz? 

     Tabii ki yine baya meşhur bir filmi yıllar sonra izledim ama olsun. 2014 yapımı, aynı adlı romandan uyarlama, heyecan dolu bir filmdi The Maze Runner. Bilmeyen yoktur bence bu filmi ama yine de şöyle bir anlatayım. Thomas, bir gün yukarı doğru hareket eden bir kafesin içinde uyanır. Ama uyandığı yer toplumdan izole gençlerin yaşadığı bir yerdir. Hepsi aynı şekilde oraya bırakılmış ama hiç birisi nedenini bilmemekte. Ve de hepsi sadece ismini hatırlamaktadır. Her ay yeni bir erkek çocuğun katıldığı bu topluluk, kendilerine sıfırdan bir yaşam alanı kurmuş ve iş bölümü yaparak yaşamaya çalışmaktadırlar. Şöyle bir ilginçlik vardır ki; bulundukları yerin etrafında gün doğumunda açılıp akşamları ise kapanan bir labirent bulunmaktadır. Koşucu olarak yetişen çocuklar her gün orada keşfe çıkarak bir kaçış yolu aramaktadırlar. Aralarına yeni katılan Thomas, bu hüküm süren kabullenişe karşı çıkar ve oldukça cesur davranarak koşucu olur. Bakalım bu sefer O, bir kaçış yolu bulup, buraya hapsedilmelerinin nedenini bulabilecek midir?

     Şimdi herkesin çok da ilgisini çekmeyen bir film anlatacağım. 20 Feet From Stardom, 2013 yapımı müzik ağırlıklı bir film. Ama her zaman izlediğimiz gibi ünlü insanlar yok bu sefer müziğin odak noktasında. Tam tersine geri vokallerin hayatlarını anlatan pek keyifli bir seyirlik. Mick Jagger'dan Sting'e, Bruce Springsteen'den Stevie Wonder'a kadar şahane müzik adamlarına geri vokal yapmış billur sesli kadınların bu süreçte yaşadıklarını çok cesurca paylaştığı bir film olmuş. Her biri mükemmel sesleriyle geri vokal olarak keşfedilip, sonrasında bir klişe olarak yola tek başlarına devam ederler. Ancak bazen bazı şeyler istedikleri gibi gitmez. Belki de olmaları gereken yer, sahnenin arka planıdır. Film boyunca harika şarkılar dinleyeceğinize emin olabilirsiniz. Ve o şahane seslere hayran kalacaksınız. Şimdi size Lisa Fisher'ın bir şarkısını bırakıyorum, 3:07 deki çıkışı daha önce hiç bir şarkıcıda görmedim sanırım. Şuradan izleyebilirsiniz . Tabii ki baştan sona da dinlemeyi unutmayın :)

     Yaa şimdi çok ama çok tatlı bir filmle tanıştıracağım sizi. 2014 yapımı İsveç yapımı Force Majeure, ülkemizde Turist ismiyle bizlerle buluştu. Fransız Alplerine tatile giden 4 kişilik çekirdek bir ailenin yaşadıklarına tanık oluyoruz. Oldukça sakin ve güzel ilerler tatilleri. Bir gün teras gibi bir yerde yemek yerken, karşılarından kendilerine doğru gelen bir çığ görürler. Terastaki herkesle birlikte paniğe kapılıp, ne yapacaklarına karar veremezlerken, çığ yaklaşır. İşte tam o sırada ailenin babası, çocuklarını ve eşini arkasında bırakarak bir anlık korkuyla kaçar. Ortalık sakinleştiğinde kocasının kaçtığını fark eden kadın, pek belli etmese de şok olur. Daha sonra tatil boyunca aralarında bitmeyen bir gerilim başlar. Evin reisi; en zor anımızda bizi nasıl bırakıp gider! En sonda da bu çocukların başına gelmeyen kalmadı dedim artık. Ne çektiler bi görseniz :)Mutlaka izlemeniz gereken çok kaliteli ve değişik bir film. Şiddetli tavsiye.

     Adam Sandler'ın gençlik komedilerini sevenleri buraya alabilirim. 1998 yapımı The Wedding Singer, Sandler'ın, başrolü güzeller güzeli Drew Barrymore ile paylaştığı sakin bir romantik komedi. Düğünlerde şarkıcılık yapan Robbie, bir düğünde garsonluk yapan Julie ile tanışır. Birbirlerinden güzel elektrik alırlar ancak arkadaşçadır. Çünkü Robbie yakın zamanda evlenecektir. Ancak düğün günü gelin tarafından terkedilir :( Bu zor zamanlarında kendisine destek olanlardan biri de Julie'dir. Bu süreçte evlenmeye karar veren Julie, büyük bir çıkmazın içine girer. Nişanlısından çok da emin olamaz ve Robie'nin sıcacık kalbinden çok etkilenir. Sonunu tahmin etmek tabii ki çok da zor değil ama keyifli bir pazar filmi olabilir. Robie'nin yıkım zamanlarında söylediği şarkılara ve performansına hayran kalıcaksınız :)

     Benim için yeri her zaman ayrı olacak (kalpler) 2015 yapımı Equals, yazımın son filmi. Gelecekte var olan distopya izliyoruz. Tüm duyguların yasak olduğu, sosyalleşmeden söz edilemeyen, insnaların evinden işine evinden işine gittiği ve her birinin yalnız yaşadığı bir distopya bu. Hatta ve hatta hissizleşmeleri için zorla ilaç almak durumundalar. İlacı almayı gizlice reddeden insanlar, bir grup oluşturup bunu sürekli konuşmaktadırlar. Bu sırada Nia ve Silas, nasıl olduysa birbirlerinin çekimine kapılırlar. Bunca yasağa rağmen aşk gibi oldukça güçlü bir duyguyu hissetmeye başlarlar. Beraber olabilmek ve zorla verilen ilaçları almamak için büyük çaba sarfederler. Destek aldıkları grubun yardımlarıyla kaçmaya karar verirler ancak büyük bir yanlış anlaşılma, çiftimizi bambaşka bir sonuca sürükler. Konu güzeldi aslında, hafif bir Perfect Sense etkisi hissedilebilir, duygular yüzünden. Ancak çok daha başarılı işlenebilirdi sanki. Başroldeki Kristen Stewart, duygusuz bir karakter için seçilebilecek en iyi oyuncuydu sanırım :)

Tekrar iyi bayramlar sevgili okur. Uğrayıp okuyan, yorum bırakan, güvenip önerdiğim filmleri izleyen hepinizi seviyorum. Çok daha güzel filmlerle görüşmek üzere!

NELER İZLEDİM #34


Ruh halimin oldukça gelgitli olduğu bir dönemden herkese merhaba. Gelgitimiz sağolsun 10 saniyelik bir kararla kendimi kuaför koltuğunda bulmama da neden oldu :D Saçlarım kısacık artık. Kadınların depresyona girdikten sonra soluğu kuaförde almalarını artık çok iyi anlıyorum. Aşırı iyi geliyor. Bu dalgalı dönemde o kadar saçma şeyler izledim ki, şok olabilirsiniz :D Buyrun bakalım.

blind 2014
     İskandinav sinemasına sanırım Oslo, 31.August filmiyle adım attım. O soğuk ve mesafeli tavrın oldukça hakim olduğu bir film Blind. Eskil Vogt'un ilk uzun metrajlı filmi. Ingrid, kör bir kadındır. Ancak doğuştan değil, zamanla meydana gelmiş bir körlük. Öyle olunca kendini dış dünyaya karşı oldukça savunmasız hisseden Ingrid, kendisini evine kapatır. Bu karanlık dünyayla başa çıkarken hayal dünyası onu hiç yalnız bırakmaz. Yazdığı kitabın karakterini oluştururken ilk başta hayal dünyasında onları canlandırır. Ancak bir süre sonra bu karakterlerin yaşadığını hisseder. Bir nevi onlara hükmeder. Bu karmaşanın arasında kör bir kadının kocasıyla yaşadıkları, kıyafetinin rengini seçişi hatta yere döktüğü yemeği temizlemesi bile izlerken bir iç muhakeme yapmanıza neden oluyor. Ben olsam ne yapardım? sorusu kafanızda uçuşurken hafif gerilimli bir festival filmi izlemek oldukça keyifliydi. 2014 yapımı ve oldukça ödüllü olan film, İstanbul Uluslararası Film Festivali'nden de ödülle uğurlanmış.

küçük esnaf 2016
   

    2016 yapımı oldukça sıradan bir Türk filmi. Kötü değil. İzletiyor kendisini kerata. Ama sinemada izlemesem de olurmuş. Yine de güzel yazan kalemlerimizin olduğunu bilmek Türk sineması için umut verici. Filme dair en sevdiğim şey beni Sıla'nın Anahtarlar adlı şarkısıyla tanıştırması olabilir :D Filmle ilgili uzun uzadıya konuşmak istemiyorum.
meet the fockers 2004
     Son zamanlarda keyfimi yerine getiren tek film! 2004 yapımı Meet the Fockers, bir devam filmi. İlk film Meet the Parents. Her devam filminin başına gelen en klasik şey bu filmin de başına gelmiş ve amansız bir kıyaslamaya maruz kalmıştır. İlk filmi tam hatırlamıyorum ama bu da çok komikti şimdi niye şey yapıyosunuz ki. Neyse. Nişanlısının ailesiyle tanışan Greg, şimdi onları kendi anne babasıyla tanıştıracaktır. Büyük ve oldukça lüks bir karavanla yola çıkan aileye küçük de bir bebek eşlik etmekte ki kendisi pek efsane bir repliğe de imza atmıştır :D Greg'in annesi Barbra Streisand, babası ise Dustin Hoffman! Birbirinden çok farklı olan iki ailenin bu kaynaşma ziyaretinde yaşadıkları eğlenceli olaylara tanık oluyoruz. İsmi ile zaten hayatın sillesini yiyen Greg Focker bir sille de ailesinden yicek mi bakalım. Eğlenmelik güzel bir film.

aşk olsun 2015
   



     İşte bu yüzden Türk filmlerini anlatasım gelmiyor. Kötü bir film Aşk Olsun. Zamanında baya bir reklamını yapıldığını hatırlıyorum. İzlemenizi önermiyorum. Yemek, ütü vs yaparken açıp göz ucuyla bakabilirsiniz belki.


my fake fiance 2009
     Ben sanırım tv filmlerini sevmeye başladım. Kafa dağıtmalık, sıkmayan filmler sağolsunlar. My Fake Fiance de onlardan biri. İşinde oldukça başarılı ancak evlilik yaşını oldukça geçmiş olan Jennifer yoğun bir mahalle baskısıyla karşı karşıyadır. Taşınma sırasında tüm eşyalarını yüklediği araç çalınınca elinde iki yastıkla baş başa kalır. Kumar borcu olan Vince ile bir düğünde karşılaşıp birbirlerinden nefret ederler. Ama akıllarına bir fikir gelir. Birbirleriyle evlenip gelen düğün hediyelerini kırışmak! Ev eşyalarını Jennifer, takılan paraları da (çeyrek taktıklarını sanmıyorum :D) Vince alacaktır. Bir süre sonra da boşanıp bu bahsi burada kapatacaklardır. Ama işte, gönül. Ayrılmak ne mümkün. Gerçekten kafa dağıtmalık tatlı bir film. Hem Jennifer da küçüklüğümüzün cadı Sabrina'sı. Onun hatrına izlenebilir :D


Aşırı bir dalgalanma halindeyim demiştim size. Şu izlediğim filmlerin başka bir açıklaması olamaz. O yüzden ama sağ taraftaki izlediğim filmlere bakarsanız, gümbür gümbür geldiğimi görebilirsiniz. Vakit ayırıp okuyan herkese çok teşekkürler.

NELER İZLEDİM #30



Mis gibi bir pazar var buralarda. Oralarda durum nedir? Tüm gün gezip dolaşıcaksın tahminimce. Eve dönerken bi kaç atıştırmalık al da film izlersin belki. Onu da aşağıdan seçebilirsin :)

     İlk anlatacağım film, son zamanlarda aşırı keyif aldığım dilimize Yetenek Avcısı olarak çevrilen Million Dollar Arm. 2014 yapımı, gözümden kaçmış bir yapım. Başrollerinde Mad Man'den tanıdığımız Jon Hamm, Life of Pi'den sinemaya ciddi bir giriş yapan Suraj Sharma var. Gerçek bir olayı anlatan filmin konusuna gelirsek, JB adında sporcuların menajerliğini yapan yakışıklı bir abimiz var. İşinde ciddi sıkıntılar yaşamakta ve deli paralar kazanan ünlü sporcuları kendisiyle çalışmaya bir türlü ikna edememekte. Düşünür düşünür ve madem ünlüler bizimle çalışmıyor, o zaman biz kendimiz büyük bir sansasyonla sporcu yetiştirip ona menajerlik yaparız der. Bunun için kriket sporunu seçer, keşfedilmemiş bir vaha olarak gördüğü Hindistan'a doğru yola çıkar. Burada aylarını geçirerek, Hintli çocuklar arasından seçimler yapılır. Kriket'in k sinden anlamayan iki çocuğu da yanına alıp ülkesine dönen JB, bakalım sıfırdan iki sporcu yetiştirebilecek mi? Film öyle keyifli, öyle sıkmıyor ki, sporla ilgili hiçbi şeyi beğenmeyen beni benden aldı. Hindistan'daki çekimler, hintli çocukların saflığı, çeviride ona yardım eden Amit'in tatlığı filan olay. Mutlaka bir izleyin. Pişman etmez, keyif verir. Filmin sonunda filme konu olan herkesin fotoğrafları akıyor. Kapatmayın!

SEVDİKLERİM

* JB'ye oyuncu seçinde yardımcı olan yaşlı amcanın sonlarda yaptığı şey beni çok duygulandırdı. Masadan kalktığı sahne!

* JB'nin son sahnelerde hintli sporcuların dualarına katılması tüylerimi diken diken yaptı.

* Amit! Çok tatlı bir karakterdi. Mimikleri efsane :)

IMDb sırası ve puanı : 2840 - 7.1

     Senatör Robert F. Kennedy'nin öldürüldüğü geceye yavaş yavaş yaklaşmak ve o sırada çok yakınlarında başka neler oluyor öğrenmek ister misiniz? Duymuşsunuzdur, başkanlığa çok yaklaşan Kennedy, halka seslendiği bir otelde suikasta kurban gitti. Ambassador Hotel'de gerçekleşen kanlı gecenin sabahından itibaren, konuşmaya kadar geçen sürede, otelde kalan/çalışan insanların hayatlarına dokunuyoruz. Evlenmeye hazırlanan genç bir çift, gecede sahne alacak alkolik şöhret geçkini bir kadın, birbirlerine her baktıklarında tekrar aşık olan adeta ikinci baharlarını yaşayan başka bir çift, otelin mutfağında çalışanlar arasında yaşanan çok öğretici diyaloglar... Ben şu blogu açtım açalı biyografi türündeki filmleri çok sevdiğimi farkettim. Bobby'de onlardan biri oldu. Kennedy'nin görüntülerine de yer verilen film sayesinde güzel şeyler öğrendim. Klasik ama etkileyici.

SEVDİKLERİM

* Shia LaBeouf ! Filmde hangi rolde olduğunu söylemicem ama Sia'nın yarım milyar izlenen Elastic Heart klibinde oynayan ( şuradan tık tık ) delikanlı abimizi bakalım siz bulabilecek misiniz? Ben resmen şok!

IMDb puanı : 7.0


     Fransız romantizmini ince bir komediyle beraber seven kimler? Ben çok seviyorum da. La chance de ma vie de onlardan biri. Julien adlı bir beyefendi, evlilik danışmanlığı yapmaktadır. Çoğu ilişkiyi üzerindeki ölü toprağından kurtarıp canlandıran Julien, terzi kendi söküğünü dikemez misali bir türlü istediği aşkı bulamaz. Ve başına şöyle talihsiz bir şey musallat olmuştur: Sevgili olduğu kızların başına, ilişkileri boyunca gelmeyen kalmaz. Hiçbir işleri yolunda gitmez, ölümlerden dönerler. Tabii bi süre sonra bunun nedeninin Julien olduğunu anlarlar, vururlar tekmeyi. Derken güzeller güzeli Johanna ile tanışırlar. Tasarımcı olan kadın işinde hızlı bir yükselişteyken, olur olmadık şeyler yüzünden hayatın alt üst olur. Ama çok da aşıktır. E şimdi nolucak? Konu çok liseli gibi farkındayım ama öyle değil. Orta yaş romantizmi ve komedisi var karşımızda. Mizah ince, keyifli.

IMDb puanı : 6.1


     Maske ile tanışmamış olan bir genç olduğunu düşünmüyorum. Şu yeşil suratı babaannem bile biliyo olabilir, öyle ünlü. Küçükken çizgi filmleriyle büyüdüm gibi klişe bir laf etmek istemiyorum, ama durum bu. Ablamla gözlerimizi ayırmadan izlerdik. Çizgi film olmasına rağmen aslında bende hafif de bir ürperti yapardı, yalan değil. Sinema filmini de televizyonda verdiklerini hatırlıyorum, Jim Carrey filan aklımda kalmış. Ama baştan sona izlemek 24 yaşıma nasipmiş. Gelelim The Mask'in konusuna. Stanley Ipkiss, yanlışlıkla takıp etkisi altına girdiği maskeyle fırtınalar koparır. Olay akışını tam sıraya koyamıyorum ama yanlış anlaşılmalar, kendini aklamaya çalışmalar, seksi Cameron Diaz ve efsane bir Jim Carrey oyunculuğu mevcut filmde. Ya Jim Carrey'nin oyunculuğu çok çok çok iyiydi ya. Adam insanüstü oynamış. Bu filmi hala izlememiş olduğunuzu düşünmüyorum. İzlemediyseniz, hemen şimdi açın, hemen! Konusunu da anlatmak yerine Maske'yle duygusal bağımı anlatmak istedim. Siz de bahsedin biraz :)

İLGİNÇ BİLGİLER

* Maskenin o devasa büyüklükteki dişleri, aslında sadece Jim Carrey'nin konuşmadığı sahnelerde kullanılmak üzere tasarlanmış. Ama Jim Carrey, adamımsın, karakterine daha iyi oturacağını düşünerek o dişlerle konuşmayı öğrenmiş.

* Maske'nin giydiği muz renkli takım elbise, aslında Jim Carrey'nin annesinin, ilk stand-up gösterisinde giymesi için diktiği takım elbiseymiş. Çok yaratıcı :)

* Jim Carrey, Maske karakterini babasından ilham alarak renklendirmiş.

* Cameron Diaz'ın ilk filmiymiş. Ne şans!

* Maske'nin bi çok sahnesinde Jim Carrey doğaçlama oynamış. Esprileri o anda yaratan Carrey'nin sahneleri çok başarılı bulunduğu için kesilmemiş. Bu doğaçlama oynama olayı Carrey'nin Me, Myself & Irene filminde de vardı. Hatta karşılıklı oynadığı oyuncuların o andaki şaşkınlıkları filan da kesilmemişti :) O da güzel film bu arada. Yazısını şuraya bırakıyorum. Okumak isteyenlere.



     Bende öyle sinema eleştirmenlerinin gözü yok. Filmden keyif alıyor muyum, ona bakarım. O yüzden The Revenant benim en sevdiğim filmler arasına haklı bir şekilde kuruldu. Leo, o heykel sana helal olsun. Ne büyük oynamışsın, bizi ne çok mest ettin izlerken, koçum benim be. Konusunu duymamış olmanız imkansız. Anlatarak sıkamicam pek sevgili okuyucularımı. E daha ne söyleyim, izleyin!


NELER İZLEDİM #29



Sadece Brad Pitt ve O'nun o dehşet gülümsemesiyle de karşılayabilirdim sizi ama, ahh şu Gwyneth, kandırdı beni sarı çiyan. Ne güzel bir kare değil mi sevgili okur? Merhaba bu arada, çok özledim sizi. Konuşacak çok şey birikti. Ve aşırı enerjiğim. Bakalarım neler dökülücek ağzımdan :) Buyrunuz, sohbetimiz başlasın.

     Film izlemeyi bir yaşam biçimi olarak kabul etmiş :D çoğu insanın hayatından geçmiş bir film sanırım Seven. O kadar çok karşıma çıkıyordu ki, hep de erteledim. Ama artık zamanı gelmişti. Gone Girl'le son yılların altın vuruşunu yapan David Fincher'ın küllerinden doğduğu söylenen film 1995 yapımı. Bir adet emekliye ayrılmak üzere olan ama son işini almış bir dedektif olan Somerset, bir adet de oldukça çılgın, 2 dakika sonrasını düşünmeyen deli dolu dedektif Mills'imiz var. John Doe tarafında işlenen peşi sıra cinayetleri çözmek ikisinin görevidir. Farkettikleri nokta, her cinayetin nedeni, ölen insanların 7 büyük günahtan birini işlemiş olmasıdır. Ama hepsi, kendi günahlarını işleyerek ölüyor. Mesela açlık. Çok şişman olan bir adam öldürülür. Adam çok yemek yemeye zorlanıyor ve ölüyor. Çok ilginç değil mi? İşte böyle böyle zincirleme devam ediyor olaylar. Filmde sürekli yağmur yağıyor. Çok ama çok kasvetli bir ortam. İçinizi ısıtıcak tek şey Brad'in gülüş... ay ne diyorum ben :D Katil kim diye çok merak ediyorsunuz onu söylemem gerek. Kim olduğunu söyleyip tadını kaçırmiyim ama, eyyy adam o nasıl bir oyunculuk! Mutlaka izlemişsinizdir. Ama izlemediyseniz, hazır havalar da soğuk ve kasvetliyken bi izleyin. Benim mesela tekrar izleme gibi bi planım var.

SEVDİKLERİM

* Bir pazarlama stratejisi olarak, oldukça ünlü bir oyuncunun canlandırdığı katil, afişte ve trailerlarda kesinlikle yer almamış. İlk olarak filmi izleyerek öğrenmiş seyirciler! 

* Film bitişinde cast, her zaman olduğu gibi aşağıdan yukarı değil, yukarıdan aşağıya doğru akıyor. Bu Stoker filminde de vardı. O filmle ilgili zırvaladıklarım için de şuraya bi tıklayabilirsiniz. Farklı.

* Gwyneth Paltrow'un 23 yaşındaki duru güzelliği! Bizde güzele güzel denir. Hiç kıskanmam. 

IMDb sırası ve puanı : 355 - 8.6

     Çağan Irmak'ın filmlerini sanırım seviyorum. Çok bi numarası olmasa bile izletiyor kendini. Bu da Türk sineması kıstasım için şuan yeterli. Demet Akbağ ve Yetkin Dikinciler'in başrollerinde olduğu film, buram buram yaz kokuyor. Demet Akbağ'ın oyunculuğunu çok beğeniyorum. Böyle şey, yaşıyor gibi oynuyor. Tabi biraz yaşlandı artık. Ama oynuyor kadın. Konusuna gelelim. Eşini yeni kaybeden Nadide, bir torunu ve yetişkin iki çocuğu olmasına rağmen, evlendiği için zamanında yarım bıraktığı üniversitesine geri döner. Bölümü de su ürünleri mi neydi öyle bi şey. Derler kapsamında araştırma yapmak için sinirli bir kaptanı olan gemiyle denizlere açılırlar. Ve olaylar gelişir. Güzeldi yani, yer yer duygulandırdı da. Artık vizyonda değil ama tv de kesin verirler. Denk gelirseniz izleyin.

IMDb puanı : 6.7


     Hiç izlemeye yeltenmeyeceğim bir film türü sanırım Looking For Eric. Ama Deep tavsiye eder de izlemez miyim? İzledim. Eric, hayattan soğumuş, en dibe inmiş, postacı bir abimizdir. Üvey evlatları ile beraber yaşayıp, onların sorunlarıyla filan uğraşmaktadır. Bir gün hayalinde ünlü futbolcu Eric Cantona'yı görür. Ama baya kanlı canlı karşısında durmakta. Hayattan, sorunlardan bahsediyorlar. Bir gün Eric'in başı, üvey evlatlarının biri yüzünden belaya girer. İşte bu beladan, Eric Cantona kurtaracaktır kendisini. Diğer yandan iş arkadaşlarıyla olan bağlılıklarını da çok sevdim. Ne biliyim, o şişman abi çok tatlıydı bence. Çok babacan :D Neyse, ben Eric Cantona'ya daha önce hiç rastlamadım sanırım. Emin değilim. Yer yer O'nun efsanevi gollerinin görüntülerine de yer verilmekte. Ayrıca Cantona çok tipsiz olmakla beraber, acayip karizmatik, allah günah yazmasın. Deep'in de dediği gibi, gündelik bir hayat hikayesi. Çok çabuk sıkılan biri değilseniz, akşam yemeğini hazırlarken bi yandan izlenesi.

IMDb puanı : 7.2


     Woody Allen'dan bir sağa bir sola karışmadan duramayan, birbirinden farklı bi çok tadı damağınızda bırakan bir film. Açılışı kocası tarafından aldatılan yaşlı bir hanımefendinin falcıya gidip ondan medet ummasıyla yapıyoruz. Ordan annesi gibi evliliğinde ve işinde dikiş tutturamayan kızına geçip, yazarlıkta bir türlü istediği başarıyı elde edemeyip karşı apartmandaki kırmızılı kadını her gün gizlice izlemekten kendini alamayan damadına geçiyoruz. Benim en sevdiğim kısımlar sanırım aldatan yaşlı koca rolündeki Antony Hopkins'in yeni çıtır sevgilisinin olduğu yerlerdi. Aman allahım bu kadar mı salak, saf, para manyağı, sıfır kültürlü bir kadın olabilir. İngiliz aksanıyla beraber karışınca beni çok eğlendirdi. Spor salonundaki bölümler hele efsane :D Bu arada Antony dedim, Hopkins dedim, kalp atışlarınız hızlandı mı? Ben çok severim kendisini de. Çok uzatmiyim, keyifli, su gibi akan, derdini güzel anlatan, gerçi çok da bi derdi olmayan bir film. Güzeldi, izlenesi. İlginç de bi bilgi not düşiyim: Yönetmen Woody Allen, usta oyuncu Antony Hopkins'in filmde oynamayı kabul edeceğine hiç ama hiç ihtimal vermiyomuş. Oynamış, çok da iyi güzel oynamış.

IMDb puanı ve sırası : 6.3 - 4268


     Şu filmi ucundan kıyısından da olsa izlemeyen yoktur sanırım. Televizyonda ne kadar sık verirlerse versinler, yeşilçamın o sırrı çözülemeyen "izledikçe bıkmama" olayı burda da geçerli. Kemal Sunal'ın hayat verdiği Seyid karakteri, bir apartmanda çekirdek ailesiyle beraber yaşayıp, kapıcılık yapmaktadır. Hem apartmanın hem de sakinlerinin kahrını çeken Seyid efendi, apartmana hırsızlık yapmak için taşınan bir kadın ve bir erkek sayesinde hayatına az da olsa renk katar. Apartman yöneticisi kılıbığın teki, o istifa edip yerine geçen adam kurallarına sıkı sıkıya bağlı huysuz. Seyid bunlarla uğraşırken bi de karısı hamile olduğunu öğrenmez mi! " Karının üstüne ceketimizi atsak hamile kalıyor doktor " diyerek, esaslı kahkahalar attıran Seyid, tüm bu zorlukların üstesinden gelip, iyiliklerinin karşılığını elbet alıcak! Çok çok çok keyifli, Zeki Ökten yönetmenliğinde 1976 yapımı bir film. Bir pazar kahvaltınızı yapıp, üzerine keyif kahvelerinizi içerken size eşlik etmeli mutlaka. Bana güvenin, çok keyifli. Ufak da bir sorum olucaktı: Acaba filmin geçtiği apartman İstanbul'un hangi semtinde bilen var mıdır? Aşırı merak ediyorum da :)

Daha sakin, daha barışçıl, daha kardeşçe yaşanılan bir ülke isteğiyle bitiriyorum yazımı. Kara günler çabuk biter, hepimiz yine keyiflerimize dalar gideriz de, şehit ailelerinin ateşi hiç ama hiç sönmez. İşte benim içime en çok oturan şey. Hayat gerçekten çok garip.

Mutlu Pazarlar.


En Sevdiğim Filmler / 2015


Dünyaca ünlü sinema dergileri, web siteleri; 2015'in sen sevilenleri listelerini yapar da ben yapmaz mıyım? Yaparım. İşte karşınızda, 2015 yılında izleyip en çok beğendiğim filmlerin listesi. Filmlerden daha önce bahsettiğim postların linkini de oracığa bırakıyorum :)

dabba


yıldız haritası


munich


yaşlılara yer yok


unutma beni


köstebek

The Departed (ef-sa-ne)

büyük budapeşte oteli


iki kadın bir erkek


terminal


dünya savaşı z


Julianna Moore 'un üç filmiyle beraber girdiği listemi olur da okur, incelerseniz, bana bir selam bırakmayı unutmayın :)

Yeni yılda başta sağlık, sonra da tüm insanlara vicdan diliyorum. 2016'da bolca görüşmek üzere!