2009 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

NELER İZLEDİM #41


Herkese merhaba sevgili okur. Oldukça mahcubum size ve tabii ki güzelim film günlüğüme. Ama öyle filmler izledim, öyle farklı hayatlar tanıdım ki, artık anlatmanın zamanı geldi. Başlıyorum, hazır mısınız?

     Ben aslında böyle filmler izlemezdim ama şu blogu açtıktan sonra, şans vermeyi iyi öğrendim sanırım. Three Kings dev oyuncuları ve oldukça etkileyici bir konuyu barındıran 1999 yapımı bir film. Archie, yani karizmatik oyuncumuz George Clooney ve iki yakın arkadaşı, Amerikan askeri olarak görev yapmaktadırlar. Körfez Savaşı'nın sonunda, ellerine bir harita geçer. Bu haritaya göre, Irak'ta, çöldeki bir mağarada yüklü miktarda altın vardır. Askerlik yapmaktan bıkmış bu üç adam, düşerler yollara. Tabi Irak askerleri onlara rahat vermezler. Yakalanıp işkence görmelerine rağmen, kaçarak altınlara ulaşırlar ama bu sefer de, yardım etmeleri gereken yerel halk vardır. Aksiyon dolu ama yer yer hüzünlendiren sahnelere de sahip bu film, benden geçer not aldı. Mark Whalberg gerçeğini de göz ardı etmeden, listenize ekleyebilirsiniz. Kaliteli bir yapım. Bu arada; film Irak'ta yasaklanmış durumda.

     The Time Traveler's Wife, ben lise sondayken vizyona girmişti. O zamanlar bi yerde trailer ını izleyip çok meraklanmıştım. Ama ineklik yapıcaz ya, sinemaya filan gitmek yok. Öyle kaldı, izlemek şimdiye kısmetmiş. Henry ve Clare, birbirlerine aşık iki insandır. Bir kütüphanede tanıştıklarında, bu Clare için bir ilk olabilir ama Henry, Clare'i zaten tanıyordur! Ay Seda ne diyosun Allah aşkına dediğinizi duyar gibiyim, ama bu zaman yolculuğu yapan bir adamın hikayesi! Henry ve Clare, Clare daha çok küçük bir kızken tanışırlar. İleride bir gün tanışacaklarına söz veren Henry, sözünü tutar. Çiftimiz evlenir. Ama Henry'nin bu yolculukları bazen çok uzun sürmektedir. Hatta adam gidip geldiğinde baya psikolojisi filan bozulup geliyor. Artık neler görüp neler yaşıyo orası süpriz olsun size. Beni yine hayal kırıklığına uğratmayan bir film oldu. Bol aşk, romantizm, arada gözyaşı filan, oldukça izlenesi.

* Rachel McAdams'ın bu üçüncü zaman yolculuğu konulu filmi. Biri, çok tatlış About Time -ki yazısını şuraya bırakıyorum, bir diğeri de birazdan anlatacağım Midnight in Paris!

     Sırada, Clint Easwood'un yönetmenliğini yaptığı 2003 yapımı Mystic River var. Sean Penn, Tim Robbins ve Kevin Bacon'un (bu adamı da ayrı bi seviyorum. Herkesler tanımaz :)) çocukken çok iyi üç arkadaştır. Fakat bir gün, Dave (Tim Robbins), tanımadığı iki adam tarafından arabaya bindirilir ve götürülür. İşte o günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Aradan yıllar geçer, hepsi büyür koca koca adamlar olur. Bir gün Jimmy'nin (Sean Penn) in kızı kaybolur. Kasabada büyük bir kaos ortamı yaşanırken, kızın cansız bedeni ormanda bulunur. Peki kim ve neden öldürmüştür bu kızcağızı? Bu süreçte izleyicilere katil kim gerilimi yaşatılıyor. Valla ben öyle kişilerden şüphelendim ki, en sonunda şaştım kaldım, baya farklı bir yerden vurdu çünkü. Konusu belki biraz yavaş akıyor olabilir, arada sıkıldım itiraf ediyorum ama oyunculuklar filan oldukça efsane. Bu da tavsiye ettiklerimden.

     İki sevdiğim oyuncu, oldukça günahkar bir filmde bir araya gelirse! Kate Winslet ve Patrick Wilson'lu dram ve romantizm ağırlıklı Little Children, 2006 yapımı. Sarah, o kadar sıkıcı bir hayat yaşamaktadır ki, tek eğlencesi kızını parka götürdüğünde okuyabildiği kitabı ve yaşlı kankalarıyla beraber yaptıkları kitap günleridir. Yine bir park gününde, yakışıklı bir baba gelir parka. Oğluyla ilginen baba, diğer annelerin dikkatini çeker ve Sarah ile iddiaya girerler. Bakalım adamla konuşup muhabbet edebilecek midir? Hatta sanırım sarılması mı lazımdı orayı tam hatırlayamadım. Neyse işte, bunlar orda birbirlerine abayı yakarlar. Çocuklarıyla beraber her gün havuza gidip orda da iyice kaynaşırlar derken, olanlar olur, afişten de anlaşılacağı üzre :D Kadının kocası şerefsizin teki bi kere, kadın ne yapsın ama Dave'in karısı hakkında kötü düşünemiyorum. Bence aldatılmayı haketmedi :( İyi kurgulanmış, sıkmayan bir film. Üzerine düşündürücü. En sondaki kararı ben takdir ettim açıkçası, izlediyseniz sizin de fikrinizi merak ediyorum. Bu arada film, romandan uyarlama. Okumak isterdim, keyifli bir serüven olurdu.

     Geldik yazının yıldızı Midnight in Paris'e. Ahh bu büyülü Paris görsellerini sinemada izlemeyi öyle çok isterdim ki... Her neyse, yönetmenliğini Woody Allen'in yaptığı film 2011 yapımı. Gil, bir yazardır. Nişanlısı Inez ve kızın ailesiyle birlikte Paris'e tatile gelirler. Ailenin yalnızca alışveriş odaklı bir tatil yapışı, kendisine yeni ufuklar açmak isteyen Gil'i oldukça sıkar. Bir akşam yemekten sonra tek başına biraz yürümek istediğini söyler. Dolaşa dolaşa yürürken, eskilerden kalma bir arabanın kapısı açılır ve Gil'i içeriye davet ederler. Partiye gittiği zaman, nostaljik konseptli bir parti olduğunu düşünen Gil, yanıldığını anlar. Çünkü kendisi 1920'de bir Paris gecesindedir artık. Bir yanında Fitzgerald'lar, diğer yanında Hemingway, bikaç gün sonra Salvador Dali filan da girer işin içine. Delirmemek mümkün değil tabi ama, her geceyi sabırsızlıkla bekleyen Gil, bir de üstüne aşık olur. Yazarlığına deli dehşet ufuklar açacağı kesin olan 1920 geceleri, enfes görsellerle birleşmiş, harika bir seyirlik. Owen Wilson severler kaçırmasın. Bu adamın konuşmasına da ayrı bayılıyorum. Ah bir de, Rachel McAdams, bu zaman yolculuğunda Gil'in nişanlısı olarak karşımızda!

Fakat bu sefer iyi filmler izlemişim, siz ne düşünüyorsunuz? Yorumlarınızı benimle paylaşmayı unutmayın ve sırada hangi filmler var merak ederseniz, sağ taraftaki Neler İzledim başlıklı renkli afişli kısma bakmayı unutmayın. Görüşmek üzere!

NELER İZLEDİM #40


Herkese merhaba. Yağmurlu günlerden sonra güneşi gördüğümüz ama yine de üşüdüğümüz ( yorganlar çıktı mı :D ) bir haftaya başladık. Ben de bu güneşli güzel günde hazır izinliyken sizlere bir beşlik yazmak istedim. Sonrasında da güzel bir ya da iki filmle kendimi ödüllendiricem. Yine çok heyecan verici filmler var yazımızda. Buyrunuz başlayalım.

yargıç
     Acaba sıkılır mıyım diye çekinerek izlemeye başladığım ama beni yerime çivileyen nefis bir filmdi The Judge. Babası bir kasabada yargıç olan Hank'in kendisi de Chicago'da çok başarılı bir avukattır. Karısının kendisini aldattığını öğrendiği sırada, annesinin ölüm haberini alır ve böylece uzun süredir ayrı kaldığı kasabasına geri döner. Babası aktif olarak yargıçlık yapsa da artık yaşlanmıştır ve baba oğul arasında bitmeyen bir gerilim vardır. Bir gün, babalarının arabasında bir gariplik farkederler. Sanki kaza yapmış gibi ezikler vardır. Neyse heralde önemli bi şey değildir derkeeen, polisler kapıya dayanır. Babaları, bir trafik kazası yapmış ve bir adamı öldürmüştür. Acaba yaşlılıktan mı, sarhoş muydu, yoksa bilerek! mi yaptığını çözmeye çalışırlar. Hank, bu davada babasının avukatlığını yapmak ister ama baba karşı çıkar. Salaklıkta master yapmış başka bir avukat tutar ama Hank kendisini tutamaz hep etraflarındadır. Şüpheli bir trafik kazası yani. Sizde bolca acaba diyeceksiniz. Filmi kesinlikle öneriyorum. Robert Downey Jr. ve Robert Duvall gibi oyunculardan böylesine kaliteli bir senaryoyu izlemeyi kaçırmamalısınız. Aile bağları ile ilgili de, arada göz yaşartabilir aklınızda olsun.

Roald Dahl's Esio Trot
        Dustin Hoffman'ı ve gerçek aşkın üzerine kurulu naif filmleri sevenlerin bayılacağı bir film var sırada; Esio Trot. 2015 yapımı bu seyirlik, aslında bir televizyon filmi, vizyonda gösterilmemiş yani. Ben de severim valla tv filmlerini, arada kafa dağıtmalık güzel oluyo, bi de renkleri bana hep daha canlı gelmiştir nedense. Baya gevezelik ettim ya, filme geçiyorum. Bay Hoppy, yaşlı ve yalnız bir adamdır. Bir gün apartmanın asansöründe Bayan Silver ile karşılaşırlar. O da ne, Bay Hoppy deliler gibi aşık olmuştur. Bir türlü duygularını da ifade edemez. Bu sırada Bayan Silver (O da yalnız bir bayan :) ) kendisine arkadaş olsun diye bir kaplumbağa alır. Tek derdi kaplumbağasının yiyip içip kilo almasıdır. Ama bir türlü kilo almayınca, Bay Hoppy Bayan Silver'a büyü gibi bir şey yazar verir. Her gün bunu kaplumbağasına okursa hayvancağız büyücek der :D Sonra kadını mutlu etmek için şehirdeki tüm kaplumbağaları satın alır ve belirli aralıklarla kaplumbağaları değiştirir! Böylece kaplumbağasının kilo aldığını gören Bayan Silver mutlu olacaktır. Yani kısacası, aşkını itiraf etmektense, O'nu kendisine aşık etmeye çalışır. Çok sakin, temiz görüntülü bir film. İzlenesi.

Atesli geceler
     Yönetmenini çok ayrı sevdiğim bir film Boogie Nights. Sanırım Paul Van Anderson ismine aldandım ama şahaneydi gerçekten. Konumuza gelelim; Eddie oldukça genç ve yakışıklı birisidir. Bir gece kulübünün mutfağında çalışırken, ünlü bir porno yönetmeni tarafından keşfedilir. Adam bakar genç, yakışıklı, sağlıklı bir adam bu Eddie. Hemen iş teklif eder. Kendi evinde ağırlar. Performansını görmek için oyuncularından biriyle beraber olmasını filan ister. İşler tabi iyice çığrından çıkıyo ama sinematografik görüntüler tabi. İlk filminde yönetmenin karısıyla beraber oluyo, öyle ilginç ilişkiler. Derken bizim Eddie (yeni adı Dirk Diggler) çok meşhur olur. Çılgın paralar kazanır. Ve istemeden de olsa madde bağımlısı olur. Tabii bu da çöküşünü getirir. Yönetmenin o babacan tavırları değişir ve artık filmlerinde Eddie'ye yer vermez. Kendini yeniden kabul ettirebilme çabalarıyla beraber filmin akışı ilerliyor. Kaliteli bir yapım, mutlaka tavsiye ettiklerimden. Julianne Moore bonus :)

Falling Down
     Çok değişik bir film var sırada. İsmi Falling Down ve başrollerde Michael Douglas ile The Judge'dan sonra tekrar karşıma çıkan Robert Duvall var. 1993 yapımı olan film eski evet ancak görüntüler ekstra eski. Yani böyle sarı bir görüntü hakim. İçiniz biraz boğulabilir ancak konuyu aktarırken atmosfere çok uygun olduğu kesin. Film, sisteme karşı gelen bir adamın, babanın hikayesi. İşinden çıkıp çılgın bir trafiğin içine girer. Ne oluyorsa orda oluyor ve adam arabasını trafikte bırakıp şehre karışıyor. Artık bu sisteme karşı koymalıydı. Dolaşırken kendisinden zorla para almaya çalışan serserilere haddini bildirir. Hamburger yemek için gittiği restoranda istediği ürünün saati bittiği için alamayacağını duyunca silahıyla zor kullanır. Şehirde böyle fırtınalar eserken, emekli olacağı gün bu adamla uğraşmak zorunda kalan Robert Duvall'dan da şahane bir performans izliyoruz. Michael Dougleas'ın saçları beni her ne kadar sinir etse de başarılı bir film olduğu kesin :)

Watchmen
     Eminim çok güzel bir kurgusu vardır, bi şeyler anlatıyodur. Ancak ben filme hiç giremedim, bu sebeple de anlayamadım. Kişiler arası bağlantıları kuramadım, isimleri takip edemedim, yaptıklarını niçin yaptıklarını anlamadım. O sebeple büyük ses getiren Watchmen, benim için bi anlam ifade etmedi. Siz seversiniz ama, çünkü benim okuyucum zeki :)







Umarım yine çok konuşup sizi sıkmamışımdır. Anlatabileceğim en minimal şekilde anlatmaya çalışıyorum. Yorumlarınızı benden esirgemeyin lütfen. Sırada neler olduğunu görmek için yan taraftaki Neler İzledim kısmına göz atmayı unutmayın. Görüşmek üzere!



NELER İZLEDİM #36


Merhaba canım okuyucu. Ben demiştim yazılar birikti, geliyor diye. Sözümü tutarım ! Bu yazıda herkes kendine göre bir film bulacak gibi. Çeşitli oldu, çok da iyi, çok da güzel iyi oldu (bu repliği hayatımdan çıkaramıyorum :D) Haydi başlayalım.

     Romantik ve oldukça tatlı bir filmle açılışı yapalım mı ne dersiniz? Harry Potter serisinden kendisini böyle filmlerde izlerken bi garip olsak da Daniel Radcliffe başrolde. Kendisine Ruby Sparks'tan aşina olduğumuz Zoe Kazan eşlik ediyor. Bir partide tanışan Wallace ve Chantry, ilk saniyeden itibaren birbirlerinin çekimine kapılsa da, kızımızın uzun yıllık bir ilişkisi vardır. Arkadaş olarak görüşmeye devam ederler. Gerçekten arkadaşlar ama haklarını yemeyelim şimdi. Kızın sevgilisi bir iş teklifi alır ve ülke değiştirir. Salya sümük vedalaşırlar - sadece kız ağladı gerçi, adam gider. Uzaktan uzaktan ilişkiyi yürütmeye çalışırlar. Adamın yaptığı hatalar kızı hafif hafif soğuturken, bizim bıçkın delikanlı Wallace da boş durmaz. Kıza deliler gibi aşık olur, artık harekete geçmesi gerekmektedir. Bu sırada kızın kuzeni ve sevgilisi de bu tatlı ikilimize sürekli gaz verirler. Onlar da efsane bir çiftti söylemeden geçemiyciğim. Filmin afişine mutlaka aşinasınızdır, duymuşsunuzdur bi yerlerden. Tavsiye ediyorum, izleyin.

SEVDİKLERİM
* Şarkılar çok nefisti. Neredeyse hepsini Shazam ladım.
* Kapanışındaki görselleri de mutlaka izleyin. Çat diye kapatmayın filmdi :)
* Zoe, sen nasıl 32 yaşındasın anlatır mısın biraz? Ayrıca Ruby Sparks'ta başrolü paylaştığı çocukla sevgililermiş. O da çok efsane bi filmdi bu arada.

     Coen kardeşlerin 2009 yapımı hafif uçuk filmi A Serious Man filmi karşınızda. Larry Gopnik, bir üniversitede fizik profesörü olarak çalışmaktadır. Okulda bir öğrencisinden rüşvet teklifi alıp ardından şantajla suçlandığı sırada, karısının başkasını sevdiğini söyleyip kendisini terk etmesiyle beraber iyice depresif hallere bürünür. İnançlarına da bağlı bir yahudidir aslında. Birçok yahudi din adamıyla da görüşmeler yaparak kendisine bir çıkış yolu arar. Zeka bakımından biraz eksik olan erkek kardeşi de olaylara dahil olunca iyice işin içinden çıkamaz hale gelir. Tabii bi yanda da çocuklar var. Adam delirmesin de ne yapsın! Genel olarak felsefik bir anlatıma sahip olduğu için, çok afedersiniz ama, pek anlamadım ben filmi. Sıkıldım dicem şimdi, Coen kardeşlere ayıp olacak. Pek tad alamadım yani filmden, öyle söyliyim. İzlediyseniz yorum bırakırsanız çok sevinirim.

     Çok çok çok beğendiğim bir film Wendy and Lucy. 2008 yapımı bu filmi daha önce hiç duymamıştım -ki Michelle Williams'ı da severim yani, neden böyle oldu anlamadım. Neyse, filmimiz Wendy'nin ve köpeği Lucy'nin ekseninde gelişmekte. Ablası ve eniştesinin yanında yaşarken, köpeğini de yanına alır, arabasına atlar ve Alaska'ya doğru yola çıkar. Orada bir fabrikada çalışmaktır amacı. Uzun ve yorucu bir yolculuk yapar. Arabasında yatar kalkar. O kısmı çok sevdim. Evi gibiydi, sabah kalkıp bir benzinlikte kişisel bakımını filan yapıyodu. Detay fazlaydı ama o yolculuğu güzel kavrattı.
Derken efendim, Oregon kasabasında arabasının bozulmasıyla başına gelmeyen kalmaz. Bir de köpeği Lucy'yi kaybeder :( Günleri onu bulmakla geçer. Hiç pes etmez. Bence kesinlikle izlemeniz gereken bir film. Yani sessiz, uzun sekansları olan bir film, sıkılırım derseniz bulaşmayın, durduk yere küfür yemiyim :D Ama festival filmi tadını sevenler kaçırmasın. Michelle Williams güzel oynamış.

İLGİNÇ BİLGİLER

* Michelle Williams, klasik bir oyuncu hareketi olarak, karakterine iyice girebilmek için bir kaç gün kendi arabasında uyumuş.
* Yönetmen, Michelle Williams'ın rol için fazla güzel olduğunu düşünüyormuş ve bu konuda endişeleri varmış. Bu sebeple kendisine, sıfır makyajla oynamasının ve çekimlerin sürdüğü iki hafta boyunca saçlarını yıkamamasın sorun olup olmayacağını sormuş. Bingo! Kabul etmiş.
* Williams o kadar pis bi haldeymiş ki, kasaba sakinleri film ekibiyle konuşmaya geldiklerinde filan kadını tanımıyolarmış :D
*Dünyalar tatlısı köpeğimiz Lucy, filmin hem yazarı hem de yönetmeni olan Kelly Reichardt'ın kendi köpeğiymiş.

     Şu filmi izlemeyen bi ben kalmışım arkadaşlar, neden söylemiyorsunuz? Tom Cruise abimizin efsane filmlerinden biri olan Minority Report. Yönetmen Steven Spielberg, bizi 2054 yılına götürüyor. Oldukça ilginç bir polis departmanı geliştirilmiştir ve John da buranın başındadır. Olay şu; üç adet kahin var ve bunlar geleceği görerek nerede bir cinayet işlenecekse haberini vermektedir. Bir yanda katilin ismi, bir yanda kurbanın ismi. Bu bilgileri alan polisler zamanında olay yerine ulaşarak, cinayeti engeller. E tabi işlenmedi diye kimse ceza almayacak diye bir şey yok. Ceza boyutu da ayrı zaten. Çok detaya girmiyim. Zaten filmin başında örnek bir cinayetle her şey anlatılıyo, onu sevdim baya açıklayıcı oldu :D Derken işte olaylar John ve ailesine evrilir. Neler neler dönmüş yani inanamazsınız. Görsel efektler de oldukça başarılıydı. Çok uzatırsam spoiler verebilirim, o yüzden izlemeyenlerin çok acil izlemesini tavsiye ediyorum.

     1997 yılına, Prenses Diana'nın öldüğü zamanlara gidelim şimdi de. 2006 yapımı The Queen, başrol Helen Mirren'e yılın Oscar'ını da kazandırmış. Güzel oyunculuklar garanti yani. Kraliçe Elizabeth'in hayatına yakından tanıklık ettiğimiz film, sizi bir çok noktada şaşırtacak cinsten. Gelinleri Diana'nın trajik bir trafik kazası sonrası ölümü üzerine, bütün ülke ayağa kalkar. Çünkü gerçekten sevilen bir kadınmış, yararlı işler yapmış, ben valla filmde öğrendim. Ülke yasa boğulurken, Kraliçe ve ev halkı sessizliklerini korur. Bunu gören halk, kraliyet ailesine karşı cephe alır ve sarayın önünde çılgın kalabalıklar oluştururlar. Kapıya onbinlerce çiçek, resim, yazı vs bırakarak kendilerince bir anıt oluşturan halk, sarayın da bu yasa katılmasını ister. O dönem koltuğu yeni devralan başbakan Tony Blair, kraliçeyi ve ailesini bakalım ikna edebilecek midir? Biyografi seviyorum ben, kaliteli bir filmdi, sevdim. Bi de ben Prensen Diana'nın kocasını aldattığı sırada öldüğünü sanıyodum, meğer baya boşanmışlar herkes kendi yolundaymış. Kadının günahını aldım :(

Yine çok konuştum, ben bu beşliklerde tutamıyorum kendimi. Yazının sonuna cümleleri atlamadan gelenleri tebrik ediyorum :) Siz neler izlediniz, neler okudunuz, anlattıklarımdan var mıdır izledikleriniz yorum bırakırsanız çok sevinirim. Sırada hangi filmler var merak ederseniz, sağ üst tarafta En Son Neler İzledim kısmından film afişlerine bakabilirsiniz. Güzel bir hafta diliyorum...



NELER İZLEDİM #34


Ruh halimin oldukça gelgitli olduğu bir dönemden herkese merhaba. Gelgitimiz sağolsun 10 saniyelik bir kararla kendimi kuaför koltuğunda bulmama da neden oldu :D Saçlarım kısacık artık. Kadınların depresyona girdikten sonra soluğu kuaförde almalarını artık çok iyi anlıyorum. Aşırı iyi geliyor. Bu dalgalı dönemde o kadar saçma şeyler izledim ki, şok olabilirsiniz :D Buyrun bakalım.

blind 2014
     İskandinav sinemasına sanırım Oslo, 31.August filmiyle adım attım. O soğuk ve mesafeli tavrın oldukça hakim olduğu bir film Blind. Eskil Vogt'un ilk uzun metrajlı filmi. Ingrid, kör bir kadındır. Ancak doğuştan değil, zamanla meydana gelmiş bir körlük. Öyle olunca kendini dış dünyaya karşı oldukça savunmasız hisseden Ingrid, kendisini evine kapatır. Bu karanlık dünyayla başa çıkarken hayal dünyası onu hiç yalnız bırakmaz. Yazdığı kitabın karakterini oluştururken ilk başta hayal dünyasında onları canlandırır. Ancak bir süre sonra bu karakterlerin yaşadığını hisseder. Bir nevi onlara hükmeder. Bu karmaşanın arasında kör bir kadının kocasıyla yaşadıkları, kıyafetinin rengini seçişi hatta yere döktüğü yemeği temizlemesi bile izlerken bir iç muhakeme yapmanıza neden oluyor. Ben olsam ne yapardım? sorusu kafanızda uçuşurken hafif gerilimli bir festival filmi izlemek oldukça keyifliydi. 2014 yapımı ve oldukça ödüllü olan film, İstanbul Uluslararası Film Festivali'nden de ödülle uğurlanmış.

küçük esnaf 2016
   

    2016 yapımı oldukça sıradan bir Türk filmi. Kötü değil. İzletiyor kendisini kerata. Ama sinemada izlemesem de olurmuş. Yine de güzel yazan kalemlerimizin olduğunu bilmek Türk sineması için umut verici. Filme dair en sevdiğim şey beni Sıla'nın Anahtarlar adlı şarkısıyla tanıştırması olabilir :D Filmle ilgili uzun uzadıya konuşmak istemiyorum.
meet the fockers 2004
     Son zamanlarda keyfimi yerine getiren tek film! 2004 yapımı Meet the Fockers, bir devam filmi. İlk film Meet the Parents. Her devam filminin başına gelen en klasik şey bu filmin de başına gelmiş ve amansız bir kıyaslamaya maruz kalmıştır. İlk filmi tam hatırlamıyorum ama bu da çok komikti şimdi niye şey yapıyosunuz ki. Neyse. Nişanlısının ailesiyle tanışan Greg, şimdi onları kendi anne babasıyla tanıştıracaktır. Büyük ve oldukça lüks bir karavanla yola çıkan aileye küçük de bir bebek eşlik etmekte ki kendisi pek efsane bir repliğe de imza atmıştır :D Greg'in annesi Barbra Streisand, babası ise Dustin Hoffman! Birbirinden çok farklı olan iki ailenin bu kaynaşma ziyaretinde yaşadıkları eğlenceli olaylara tanık oluyoruz. İsmi ile zaten hayatın sillesini yiyen Greg Focker bir sille de ailesinden yicek mi bakalım. Eğlenmelik güzel bir film.

aşk olsun 2015
   



     İşte bu yüzden Türk filmlerini anlatasım gelmiyor. Kötü bir film Aşk Olsun. Zamanında baya bir reklamını yapıldığını hatırlıyorum. İzlemenizi önermiyorum. Yemek, ütü vs yaparken açıp göz ucuyla bakabilirsiniz belki.


my fake fiance 2009
     Ben sanırım tv filmlerini sevmeye başladım. Kafa dağıtmalık, sıkmayan filmler sağolsunlar. My Fake Fiance de onlardan biri. İşinde oldukça başarılı ancak evlilik yaşını oldukça geçmiş olan Jennifer yoğun bir mahalle baskısıyla karşı karşıyadır. Taşınma sırasında tüm eşyalarını yüklediği araç çalınınca elinde iki yastıkla baş başa kalır. Kumar borcu olan Vince ile bir düğünde karşılaşıp birbirlerinden nefret ederler. Ama akıllarına bir fikir gelir. Birbirleriyle evlenip gelen düğün hediyelerini kırışmak! Ev eşyalarını Jennifer, takılan paraları da (çeyrek taktıklarını sanmıyorum :D) Vince alacaktır. Bir süre sonra da boşanıp bu bahsi burada kapatacaklardır. Ama işte, gönül. Ayrılmak ne mümkün. Gerçekten kafa dağıtmalık tatlı bir film. Hem Jennifer da küçüklüğümüzün cadı Sabrina'sı. Onun hatrına izlenebilir :D


Aşırı bir dalgalanma halindeyim demiştim size. Şu izlediğim filmlerin başka bir açıklaması olamaz. O yüzden ama sağ taraftaki izlediğim filmlere bakarsanız, gümbür gümbür geldiğimi görebilirsiniz. Vakit ayırıp okuyan herkese çok teşekkürler.

NELER İZLEDİM #31


Nasıl da güzel bir günbatımı. Yalnız ya da değil, bir gün güneşi şöyle uğurlamak istiyorum ben de. Bunu yazalım bi kenara. Neyse biraz da olsa enerji doldum, sizinle konuşmak için motivasyonum tam. Hadi başlayalım.

     Zac Efron'un genç kızlar tarafından yenilip yutulduğu zamanlarda çekilmiş, baya da sevilmiş bir film 17 Again. İşinden kovulmuş, eşiyle de ciddi sıkıntılar yaşayan Mike; ak sakallı bir dedenin anlamadığım büyüsüne denk gelir ve 17 yaşına geri döner. Ama tabi o zamana değil, sadece görüntüsü değişir. Göbekli, yaşlı hali gider; cillop gibi bi genç gelir karşımıza. Öff sonrası acayip klasik zaten. Okula başlar, kızıyla oğlunu orada izler, eşiyle yakınlaşır filan. Beni en çok Mike'ın yanında yaşadığı arkadaşıyla, okul müdiresi arasında yaşananlar eğlendirdi. Adamın über zengin oluşu, yaptığı sıradışı süprizler, beraber Elfçe konuşmaları ve bunu fantaziye dönüştürmeleri filan bombaydı :D Hayatın anlamını ve ailesinin hayatındaki yerini tekrar hatırlayan Mike, bakalım geri döndüğünde her şeyi yoluna koyabilecek mi? Tatmin etmeyebilir sizi ama eğlenceli bi film.

IMDb sırası ve puanı : 442 - 6.4

     Ünlü yönetmen Terry Gilliam'dan, başta medyaya sunulan her bir afişiyle bile dikkatleri üzerine çeken The Zero Theorem'i nihayet izledim. Ben başroldeki Christoph Waltz'u hiç mi bi yerde izlememişim anlamadım ama o kel hali beni oldukça rahatsız etti. O şekilde bi başladım izlemeye. Konu karışık. Qohen bir bilgisayar dehasıdır. Çalıştığı yerden sıfır teoremini açıklaması istenir. Böylelikle istediği özgürlüğe kavuşacaktır. Evine özel bir bilgisayar sistemi kurulur. Orda gece gündüz çalışır. Evinin o kasvetli havası, adamın yalnızlığı çok etkileyiciydi. Arada bir Bainsley adında oldukça çekici bir kadın kendisini farklı kılıklarda ziyaret eder. Onun da büyüsüne kapılan Qohen, amacına ulaşırken biraz sendeler, kafası karışır, hayatını sorgular filan. Evet derin anlamlar içeriyordu ama beni pek yakalayamadı film. Görsel ögelerini ve oyunculukları çok başarılı bulduğumu söylemem gerek. Konuşmak isteyenleri yorumlara bekliyorum.

IMDb sırası ve puanı : 2205 - 6.1


     Aslında Cloud Atlas filmi için pek ümitliydim ama hiç-bir şey an-la-ma-dım. Yine görsellikte zirveye çıkmış bir film. O konuda hemfikiriz. Ama konusunu anlamadım ya, keyif vermedi. Üzgünüm Tom Hanks.








IMDb sırası ve puanı : 697 - 7.5
     Robert Pattinson'u vampirlik dışında bambaşka bir rolde izlediğimiz 2014 yapımı The Rover filmi sıradaki filmimiz. Eric, oldukça sıradan, sıcak bir günde başrolümüz Eric; gittiği benzinlikte bir çete tarafından soyulur. Arabası ele geçirilen ve ortada kalan Eric pes etmez, onların bıraktığı arabayla peşlerine düşür. Fazla aksiyonlu olmasa da alttan alttan germeyi başaran bir kaç takip sahnesi oldukça hoştu. İzlerine kaybettiren hırsızları aramaktan vazgeçmeyen Eric, yolda hırsızlardan birinin kardeşi olan Rey ile karşılaşır. Rey, normal değil pek. Biraz zeka özürü mevcut. Ama çok iyi biri. Ben çok sevdim :) O da Eric'e yardım eder abisini bulması için. Kurak iklimde ordan oraya gezip, arada bir konaklayarak vakit geçiren bu ikili, bakalım adamları kaçtıkları yerden bulabilecekler mi? Çok kıyıda köşede kalmış bir film, ama ben sevdim. Robert'ın çirkinliği hatrına izlenir.

IMDb sırası ve puanı : 3732 - 6.4


     Üç arkadaş ve doğaüstü bir yolculuk hikayesi. 2014 yapımı The Signal, genç oyuncular ve bir adet Laurence Fishburne içeriyor. Bilgisayar ve hackerlıkla yakından ilgilenen ve gizli biri tarafından ilginç mesajlar alan arkadaşlar, bu sinyalin peşine düşerler. Yolculuk sırasında sinyal aldıkları evi bulurlar ve klişe! Gecenin bi vakti girerler o eve. Sonra ordan oraya savrulurlar ve sabah uyandıklarında bembeyaz bir araştırma binasında bulurlar kendilerini. Kız baygın haldedir. Kızın sevgilisi, bir şeylerin yolunda olmadığını anlar ve oradan kurtulmak için o kötürüm haliyle büyük savaş verir. Sedyeyle kaçma kısmına dikkat! Güzel bir kaçış sahnesi daha. Doğaüstü yeteneklerle dolu film, devamlılık hatalarıyla doluydu. Yani bir sahnede kızın tişörtü maviyse, aynı sahnenin ön taraftan çekilmiş halinde tişört pembe mesela. Çok göze batıcı ve dikkat dağıtıcıydı. Onun dışında genç oyuncuların oyunculukları çok çok iyiydi.

IMDb sırası ve puanı : 1538 - 6.1


Nisan ayı güzel bir aydı. Yepyeni başlangıçlar için güzel adımlar attığım. Yorumlarınızı bekliyorum. Şahane bir haftasonu geçirin!

NELER İZLEDİM #29



Sadece Brad Pitt ve O'nun o dehşet gülümsemesiyle de karşılayabilirdim sizi ama, ahh şu Gwyneth, kandırdı beni sarı çiyan. Ne güzel bir kare değil mi sevgili okur? Merhaba bu arada, çok özledim sizi. Konuşacak çok şey birikti. Ve aşırı enerjiğim. Bakalarım neler dökülücek ağzımdan :) Buyrunuz, sohbetimiz başlasın.

     Film izlemeyi bir yaşam biçimi olarak kabul etmiş :D çoğu insanın hayatından geçmiş bir film sanırım Seven. O kadar çok karşıma çıkıyordu ki, hep de erteledim. Ama artık zamanı gelmişti. Gone Girl'le son yılların altın vuruşunu yapan David Fincher'ın küllerinden doğduğu söylenen film 1995 yapımı. Bir adet emekliye ayrılmak üzere olan ama son işini almış bir dedektif olan Somerset, bir adet de oldukça çılgın, 2 dakika sonrasını düşünmeyen deli dolu dedektif Mills'imiz var. John Doe tarafında işlenen peşi sıra cinayetleri çözmek ikisinin görevidir. Farkettikleri nokta, her cinayetin nedeni, ölen insanların 7 büyük günahtan birini işlemiş olmasıdır. Ama hepsi, kendi günahlarını işleyerek ölüyor. Mesela açlık. Çok şişman olan bir adam öldürülür. Adam çok yemek yemeye zorlanıyor ve ölüyor. Çok ilginç değil mi? İşte böyle böyle zincirleme devam ediyor olaylar. Filmde sürekli yağmur yağıyor. Çok ama çok kasvetli bir ortam. İçinizi ısıtıcak tek şey Brad'in gülüş... ay ne diyorum ben :D Katil kim diye çok merak ediyorsunuz onu söylemem gerek. Kim olduğunu söyleyip tadını kaçırmiyim ama, eyyy adam o nasıl bir oyunculuk! Mutlaka izlemişsinizdir. Ama izlemediyseniz, hazır havalar da soğuk ve kasvetliyken bi izleyin. Benim mesela tekrar izleme gibi bi planım var.

SEVDİKLERİM

* Bir pazarlama stratejisi olarak, oldukça ünlü bir oyuncunun canlandırdığı katil, afişte ve trailerlarda kesinlikle yer almamış. İlk olarak filmi izleyerek öğrenmiş seyirciler! 

* Film bitişinde cast, her zaman olduğu gibi aşağıdan yukarı değil, yukarıdan aşağıya doğru akıyor. Bu Stoker filminde de vardı. O filmle ilgili zırvaladıklarım için de şuraya bi tıklayabilirsiniz. Farklı.

* Gwyneth Paltrow'un 23 yaşındaki duru güzelliği! Bizde güzele güzel denir. Hiç kıskanmam. 

IMDb sırası ve puanı : 355 - 8.6

     Çağan Irmak'ın filmlerini sanırım seviyorum. Çok bi numarası olmasa bile izletiyor kendini. Bu da Türk sineması kıstasım için şuan yeterli. Demet Akbağ ve Yetkin Dikinciler'in başrollerinde olduğu film, buram buram yaz kokuyor. Demet Akbağ'ın oyunculuğunu çok beğeniyorum. Böyle şey, yaşıyor gibi oynuyor. Tabi biraz yaşlandı artık. Ama oynuyor kadın. Konusuna gelelim. Eşini yeni kaybeden Nadide, bir torunu ve yetişkin iki çocuğu olmasına rağmen, evlendiği için zamanında yarım bıraktığı üniversitesine geri döner. Bölümü de su ürünleri mi neydi öyle bi şey. Derler kapsamında araştırma yapmak için sinirli bir kaptanı olan gemiyle denizlere açılırlar. Ve olaylar gelişir. Güzeldi yani, yer yer duygulandırdı da. Artık vizyonda değil ama tv de kesin verirler. Denk gelirseniz izleyin.

IMDb puanı : 6.7


     Hiç izlemeye yeltenmeyeceğim bir film türü sanırım Looking For Eric. Ama Deep tavsiye eder de izlemez miyim? İzledim. Eric, hayattan soğumuş, en dibe inmiş, postacı bir abimizdir. Üvey evlatları ile beraber yaşayıp, onların sorunlarıyla filan uğraşmaktadır. Bir gün hayalinde ünlü futbolcu Eric Cantona'yı görür. Ama baya kanlı canlı karşısında durmakta. Hayattan, sorunlardan bahsediyorlar. Bir gün Eric'in başı, üvey evlatlarının biri yüzünden belaya girer. İşte bu beladan, Eric Cantona kurtaracaktır kendisini. Diğer yandan iş arkadaşlarıyla olan bağlılıklarını da çok sevdim. Ne biliyim, o şişman abi çok tatlıydı bence. Çok babacan :D Neyse, ben Eric Cantona'ya daha önce hiç rastlamadım sanırım. Emin değilim. Yer yer O'nun efsanevi gollerinin görüntülerine de yer verilmekte. Ayrıca Cantona çok tipsiz olmakla beraber, acayip karizmatik, allah günah yazmasın. Deep'in de dediği gibi, gündelik bir hayat hikayesi. Çok çabuk sıkılan biri değilseniz, akşam yemeğini hazırlarken bi yandan izlenesi.

IMDb puanı : 7.2


     Woody Allen'dan bir sağa bir sola karışmadan duramayan, birbirinden farklı bi çok tadı damağınızda bırakan bir film. Açılışı kocası tarafından aldatılan yaşlı bir hanımefendinin falcıya gidip ondan medet ummasıyla yapıyoruz. Ordan annesi gibi evliliğinde ve işinde dikiş tutturamayan kızına geçip, yazarlıkta bir türlü istediği başarıyı elde edemeyip karşı apartmandaki kırmızılı kadını her gün gizlice izlemekten kendini alamayan damadına geçiyoruz. Benim en sevdiğim kısımlar sanırım aldatan yaşlı koca rolündeki Antony Hopkins'in yeni çıtır sevgilisinin olduğu yerlerdi. Aman allahım bu kadar mı salak, saf, para manyağı, sıfır kültürlü bir kadın olabilir. İngiliz aksanıyla beraber karışınca beni çok eğlendirdi. Spor salonundaki bölümler hele efsane :D Bu arada Antony dedim, Hopkins dedim, kalp atışlarınız hızlandı mı? Ben çok severim kendisini de. Çok uzatmiyim, keyifli, su gibi akan, derdini güzel anlatan, gerçi çok da bi derdi olmayan bir film. Güzeldi, izlenesi. İlginç de bi bilgi not düşiyim: Yönetmen Woody Allen, usta oyuncu Antony Hopkins'in filmde oynamayı kabul edeceğine hiç ama hiç ihtimal vermiyomuş. Oynamış, çok da iyi güzel oynamış.

IMDb puanı ve sırası : 6.3 - 4268


     Şu filmi ucundan kıyısından da olsa izlemeyen yoktur sanırım. Televizyonda ne kadar sık verirlerse versinler, yeşilçamın o sırrı çözülemeyen "izledikçe bıkmama" olayı burda da geçerli. Kemal Sunal'ın hayat verdiği Seyid karakteri, bir apartmanda çekirdek ailesiyle beraber yaşayıp, kapıcılık yapmaktadır. Hem apartmanın hem de sakinlerinin kahrını çeken Seyid efendi, apartmana hırsızlık yapmak için taşınan bir kadın ve bir erkek sayesinde hayatına az da olsa renk katar. Apartman yöneticisi kılıbığın teki, o istifa edip yerine geçen adam kurallarına sıkı sıkıya bağlı huysuz. Seyid bunlarla uğraşırken bi de karısı hamile olduğunu öğrenmez mi! " Karının üstüne ceketimizi atsak hamile kalıyor doktor " diyerek, esaslı kahkahalar attıran Seyid, tüm bu zorlukların üstesinden gelip, iyiliklerinin karşılığını elbet alıcak! Çok çok çok keyifli, Zeki Ökten yönetmenliğinde 1976 yapımı bir film. Bir pazar kahvaltınızı yapıp, üzerine keyif kahvelerinizi içerken size eşlik etmeli mutlaka. Bana güvenin, çok keyifli. Ufak da bir sorum olucaktı: Acaba filmin geçtiği apartman İstanbul'un hangi semtinde bilen var mıdır? Aşırı merak ediyorum da :)

Daha sakin, daha barışçıl, daha kardeşçe yaşanılan bir ülke isteğiyle bitiriyorum yazımı. Kara günler çabuk biter, hepimiz yine keyiflerimize dalar gideriz de, şehit ailelerinin ateşi hiç ama hiç sönmez. İşte benim içime en çok oturan şey. Hayat gerçekten çok garip.

Mutlu Pazarlar.


NELER İZLEDİM #28



Merhaba. Şu soğuk günlerde dışarı çıkıp gezmek hiç içimden gelmediğinden ve de işimin yoğunluğundan dolayı halim kalmadığından  iş-ev arasında gidip gelen hayatımı tek renklendiren şeyler film/kitap. Bolca izleyip, okuduğumdan paylaşacak da çok şeyim var. Hadi haftanın beşliğine buyuralım!

     2005 yapımı, bol ödüllü ( Plutzer ve Tony'nin de mevcut olduğu) bir tiyatro oyunundan uyarlama olan Proof, inandırıcılığın sınırlarında bizi bolca gezdiren bir film. Başrollerde Gwyneth Paltrow (aşkım) , Antony Hopkins (aşkım 2) ve Jake Gyllenhaal var ki, Onları izlemek şahane. Babası büyük bir matematik dehası olan Catherine, O'nun ölümüyle içine kapanmış ve yalnız yaşamaktadır. Babası ölmeden önce fazlaca dehadan ileri gelen delilikle savaşmaktaydı. Bu delilik az biraz da olsa Catherine' e de bulaşmış olabilirdi. Hep babasının başarılarının gölgesinde kaldığı için kendisinin de matematikte başarılı olduğunu gösterip kanıtlaması oldukça zorlayıcı olacak! Çoğu yerde 'acaba' larla boğuşacağınız, neyin doğru olduğunu anlamaya çalışırken akıp giden bir film. Güzel bir alternatif.


IMDb sırası ve puanı :  0 - 6.8

       2011 yılından komik ve bir o kadar çerezlik What's Your Number ile devam! Korkunç Bir Film serisiyle yıldızı parlayan (klişe laflarım nasıl?) Anna Faris ve genellikle görüldüğünde kızlarda iç çekmeye neden olan Chris Evans başrollerde. Ally, kız kardeşinin bekarlığa veda partisinde oynadıkları oyunda, gruptaki tüm kızlardan çok daha fazla :D erkekle yattığını öğrenir. Bunun üzerine bi karar alır; başka hiçbir erkekle yatmayacak ve evleneceği son adam bu yattığı erkeklerden biri olacaktır. Karşı komşusu bizim yakışıklı Chris, O'na eski sevgililerini bulmasında yardım edecektir. İşte filmde bu erkeklerle olan hikayelerini, nasıl ayrıldıklarını ve neden tekrar bir araya gelemeyeceklerini izliyoruz. Bu süreçte Chris ve Ally birbirlerine aşık olurlar ancak başka hiçkimseyle yatmama kararı Ally' yi geri çeker. Ama bi dakka, ya Ally sayı sayarken bi hata yaptıysa?

IMDb sırası ve puanı :  1793 - 6.0
İLGİNÇ BİLGİLER
* Anna Faris; gerçek hayatta, filmde eski sevgililerinden birini oynayan Chris Pratt ile evli.
* Düğünde arkada çalan grupta bir Türk müzisyen vardı. En sondaki akışta farkettim. Adını şimdi bulamadım ama o zaman araştırmıştım. Başarılı bir müzisyenimizdi.

     Scarlett Johansson'un unutulmaz bir oyunculukla arz-ı endam ettiği Under the Skin, 2014 yılının ses getiren filmlerinden biri olmuştu. Dünyaya gelip, insan formuna bürünüp, güzelliğini kullanarak arabasına çektiği otostopçuları bir güzel öldürüp kendi gezegenine götürme planı olan bir uzaylı olarak izlediğimiz Johansson, her uzaylı keşke senin gibi olsa dediğimiz türden:D Oldukça basite indirgenebilen bir konuya sahip Under the Skin için, benim görüşlerim ortalamayı pek geçemedi. Filmin yönetmeninin aslında başarılı bir klip yönetmeni olduğu düşünülürse, sahnelerde bu etkiyi görmek mümkün. O nedenle sekanslar bazen çok uzayıp, anlamsızlaşabiliyor. Kafayı çok yormayan, kaliteli bir film izlemek izleyenler için not edilesi. Ancak bu basit konunun altında yatan derin anlamları da unutmamak lazım. 

IMDb sırası ve puanı : 755 - 6.3
İLGİNÇ BİLGİLER
* Johansson'un güzelliğiyle arabasına çektiği karakterler aslında gerçek oyuncular değilmiş. Yönetmen arabaya gizli bir kamera yerleştirmiş. Farkına vardıklarında açıklamışlar bir filmde olduklarını. Tabi Johansson'u da nasıl tanıyamamışlar orası muamma.
* Filmin hazırlık aşaması, yaklaşık 9 sene sürmüş.
* Steven Schneider'in yazdığı "1001 Movies You Must See Before You Die" adlı kitabına da dahil olmuş.

     İsmi ve afişi karşıma sıkça çıkan District 9, bir de Deep'in blogunda karşıma çıkınca izlemeden edemedim. Yine uzaylıları işleyen bir film. Dünyaya inen bir uzay gemisi, gitmeye de hiç niyeti yok. Toplum içinde karışıklıklara neden oldukları için, 9. Bölge denilen yerde lanet bir şekilde yaşamaya zorlanmaktalar. Yani tabi onlar da zararlılar filan ama, vahşi uygulamalara maruz bırakılıyorlar. Neyse efendim; bu bölgenin sorumluluğunu alan Wikus'a, bir gün oradayken yaşanan karmaşada bir sıvı bulaşır. Ne olduğunu başta anlayamaz ama zaman geçtikçe kendisinde bazı değişimler başlar. Kusar, uzuvlarında farklılaşmalar olur vs. Bunun yetkililer tarafından anlaşılmasıyla yakalanır, uzaylı muamelesi görür, karısı olacak şerefsiz de terkeder adamı. Wikus pes etmez ve kurtulmak için uzaylılarla beraber, insanlara karşı savaşır. Sonu o kadar etkileyiciydi ki, sırf bunun için izlemenizi öneriyorum.

IMDb sırası ve puanı : 1079 - 8.0
İLGİNÇ BİLGİLER
* Filmin yapımı sırasında 6 farklı son belirlenmiş.
* Bu film de "1001 Movies You Must See Before You Die" adlı kitaba dahil olmuş.

     Yine Deep'ciğim sağolsun güzel bi film daha keşfettim. 2002 yapımı Cate Blanchett'in senaryoyla beraber omuz omuza başarılı bir film çıkarttığı Heaven, heyecanı yüksek tutan cinsten. Öğretmen olan Philippa, kocası ve birkaç öğrencisini elinden alan uyuşturucuyu satan adamı bulmuştur. Ancak polise yüzlerce ihbarda bulunmasına rağmen adam yakalanmamıştır. İntikamını kendisi almak isteyen Philippa, yanlış bir plan yapınca suçlu konumuna kendisi düşer ve tutuklanır. Bu tutukluluk sırasında dillerini bilmediğini söyler ve tercüme eden Flippa ile aralarında gizliden gizliye bir anlaşma başlar. Kadına aşık olan genç polis, O'nu kurtarmak için işinden vazgeçer ve beraber oldukça bilinmez bi kaçışa kalkışırlar. Filmi çok ama çok beğendim. Blanchett'in oyunculuğu efsane ötesiydi. Bence, az kişinin bildiği güzel filmlerden. Mutlaka izleyin. 

IMDb sırası ve puanı : 0 - 7.1

Yağmur eşliğinde yazdığım yazımın sonuna geldik. Sıkılmadan okuyup, bu cümleye kadar geldiyseniz çok teşekkür ederim. Ben şimdi kız kardeşimle yağmura inat dışarı çıkıp puding alıcam :D Hemen yapıp, akşama da üzerine muz doğrayıp yemek gibi oldukça basit bir planım var, ama çok mutlu eden bir plan. Sizin planlar neler, bugün neler yaptınız, filmleri beğendiniz mi, arasında izledikleriniz var mı, hepsini hepsini merak ediyorum. Yorumlarınızı bekliyorum. Görüşmek üzere.






NELER İZLEDİM #27


Son üç haftanın en sakin pazarından merhabalar. Bugün dışarı çıkmak yerine evde kalıp, uzun bir kahvaltı yapıp, biraz kendime vakit ayırıp, bloglarda vakit geçirme planımı yürürlüğe koydum. Sizlerle de konuşmak istediğim için bir beşlik yazısı hazırlamak istedim. Buyrunuz efendim.

     Marvin's Room, 1996 yapımı, içerisinde Oscar dahil bir çok ödüle sahip olan dev oyuncuları barındıran, dram ağırlıklı bir film. Genç yaşta hasta babasına bakmak istemeyip sorumluluklarından kaçan Lee, kendisine yeni bir hayat kurmuştur. Yeni hayatı da maddi zorluklar, kötü bir eş ve sorunlu bir evlat yüzünden çok da iyi gitmemektedir. Ama bir gün, kalıp babasına bakmayı tercih eden kız kardeşinden hüzünlü bir çağrı alır. Kardeşi kan kanseridir ve uygun ilik için O'nu ve çocuklarını eve çağırır. İşte, iki kız kardeş arasında geçen yer yer suçlayıcı, ardından bağışlayıcı, sorunlu bir yeğenle teyzesi arasında geçen iyileştirici sohbetler ve hasta babanın hepsinde yarattığı merhamet filmin devamı. Bir tiyatro oyunundan uyarlama olan film, Leonardo DiCaprio'nun asi gençliğini özleyenler için de güzel bir alternatif :)

IMDb sırası ve puanı : 4508 - 6.7

     Klişelikten bir tık da olsa uzaklaşmayı başarmış 2014 yapımı bir filmle devam. Kendime İyi Bak, ismi üzerine biraz düşündüren, afişini görünce de bir izlesem mi izlenimi uyandırdı bende. Şimdi konuyu anlatsam kesin spoiler filan veririm çünkü o derece keskin noktaları var. Durduk yere film zevkinizi mahvetmiyim :D Yani genel olarak konu şu; evlenmeye hazırlanan bir çiftimiz var. Davetiye kısmına geldiklerinde erkek, üniversite arkadaşlarıyla buluşur ve eski sevgilisi hakkında duyduklarıyla kafası bi güzel karışır ve işin peşini bırakmaz. Tabi bu aşamada flashback in allahını yaşıyorlar. Ben filmlerde seviyorum flashbackleri. Begüm Birgören, Onur Öztürk ve Aslı Tandoğan'ın oyunculukları çok iyiydi. 


SEVDİKLERİM

Bu filmde daha önce hiç denk gelmediğim bi şey vardı. Mesela flashbacklerde görüntü önce siyah-beyaz, sonra renkleniyor, ardından tekrar siyah-beyaz a dönüyor. Bu renk geçişlerini sevdim. Farklı geldi, ortama hava kattı :D

IMDb sırası ve puanı : 0 - 6.3

     2008 yapımı, Richard Gere ve Diana Lane'in Unfaithful filminin rövanşını aldığı söylenen :) romantik bir film Nights in Rodanthe. Kocasıyla boşanmanın eşiğinde olan Adrienne, yakın bir arkadaşının küçük oteline birkaç günlüğüne göz kulak olmak için Rodanthe'ye gider. Otelin o haftasonu tek misafiri doktor Paul'dür. Otel küçük olduğu için kahvaltıyı, yemeği, çayı, kahveyi hep Adrienne yapmaktadır. E böyle sıcak, tatlı bir ortamda iki yetişkinin yakınlaşması çok normal.(filmlerde!) Sohbetti, muhabetti, şaraptı, fırtınadan korunmak için koynunda saklanmasıydı filan derken, baya baya birbirlerine aşık olurlar. Ancak Paul, kendi gibi doktor olan oğluna yardıma gidecektir. Neresiydi şimdi tam hatırlamıyorum da, uzak bi ülkeye işte. Bu süreçte sürekli mektuplaşırlar, adeta liseliler gibi. Derken bir gün Paul'ün mektupları kesilir. Acaba neden ? İzleyin ve cevabı bekleyin. Ağlatabilir.

IMDb sırası ve puanı : 0 - 6.0

     Akıllara durgunluk veren, artık kült olmuş bir film Mr. Nobody. 2009 yapımı, başrolde oyunculuk dersi veren Jared Leto. Muhtemelen izlemişsinizdir de, yani hani izlemediyseniz hemen bi not alın. Ben filmlerde paralel sonları seviyorum, bu filmde paralel sonun allahı mevcut. Küçük bir oğlan çocuğu olan Nemo, ayrılan annesi ve babası arasında kalır. Babasıyla kalırsa ne olur, annesiyle giderse ne oluru izlediğimiz film, bize her seçimin hayatımızda ne denli büyük farklılıklar yaratabileceğinin güzel bir dersini veriyor. Ergen Nemo ve yetişkin Nemo'nun birbirinden farklı hayat hikayeleri çok zekice kurgulanmıştı. Kafanız çok karışıyo bi kere onu söyliyim. Çok sakin ve kafanızın rahat olduğu bi zamanda izleyin. Süresi de 2 saatten uzun olunca, size arkanıza yaslanıp bu muhteşem film ziyafetini çekmek kalıyor.


SEVDİKLERİM

* Nemo'nun hayatına giren üç kadının da farklı renklerle karakterize edilmesine bayıldım. Kırmızı-aşkı, mavi-depresifliği, sarı-hırsı ifade etmekteymiş. 

* Jared Leto'nun özellikle akıl hastanesi sahnelerindeki oyunculuğu beni çok rahatsız etti. Rahatsız etti derken kötü anlamda değil, baya baya o içinden çıkılamaz kaosu bakışlarıyla bana hissettirdi. Adam büyük oynamış.

IMDb sırası ve puanı : 851 - 7.9





     Çöp.







IMDb sırası ve puanı : 0 - 4.1

Yorumlaşmak ve karşılıklı olarak bir şeyler paylaşmak, şu blog işinin en güzeli. Okuyan herkese çok teşekkürler. Haftanız sorunsuz ve güzel geçsin!




NELER İZLEDİM #12

    

 Baharın başlangıcı kabul ettğimiz, bu gri günden herkese merhaba. Baharı sevmem, gri güne aşığım şuan. Ama bugünün en güzel yanı 21 Mart Dünya Down Sendromu Farkındalık Günü olması. Google baharı kutlayacağına bunu kutlasaydı daha mutlu olurdum. Sosyal medya hesapları down sendromlu kardeşlerimizle ilgili çok güzel paylaşımlarla doldu taştı. Çok seviniyorum. Onların çok zeki ve özel olduğunu biliyorum. Çocuklarımızı, onların da bizden hiçbir farkı olmadığını öğreterek büyütmeliyiz. Farkındalık, küçük yaşlardan başlar. Acımasız acımasız çocuklar büyütmeyin kurban olayım.

     Sosyal mesajımı da verdiğime göre haftanın beşliğine geçebiliriz. Yine birbirinden farklı alanlarda izlediğim filmlerle karşınızdayım.

hitchcock filmi
     2012 yılında 36 günde çekilmiş filmimiz Hitchcock, ünlü yönetmen Alfred Hitchcock'un meşhur filmi Psycho'yu çekerken yaşadıklarını anlatıyor. Film için mali kaynak bulma zorluğu, başrol oyuncularının seçimi, yönetmen Hitchcock'un karısı Alma ile yaşadıkları, oyuncuların kendi aralarında gerilimleri gibi noktaları işleyen film, biyografi-drama türünde. Ancak bence işin içine hafif de bir gerilim katmışlar, tadından yenmez olmuş. Filmde başarılı çıkarımlar (kişiye göre değişir), tatlı göndermeler mevcut. Mesela filmin sonunda Hitchcock'un omzuna, bir karga konar. Sonraki filmi the birds'e güzel bir gönderme :) Başrolde Antony Hopkins'i, Süleyman Demirel kıvamında izliyoruz. Çok başarılı bir oyunculuktu ya. Helal olsun. Kendisine yapılan makyajla Ocsar'a aday olmuşlar ayrıca. İzlenesi.

my cousin vinny filmi
     Ayy çok keyif aldığım bir film şimdi anlatacağım My Cousin Vinny. İki kafadar, yol üstünde bir markete uğrarlar. Tamamen tesadüfi, market sahibi onlar çıktıktan hemen sonra öldürülür. Tabi şüpheli olarak ikisi yakalanır ve hapse gönderilir. Avukat olarak çocuklardan biri, kuzeni Vinny'i çağırmayı teklif eder. Kız arkadaşı ile birlikte şehire gelen Vinny evet avukattır, ancak bir sorun var. Hiç mahkemeye çıkmamıştır. Eğlenceye bakın şimdi. Bir yandan oranın mahkeme kurallarını, bir yandan gerçek avukatlığı öğrenmeye çalışır. Karşısında da azılı bir avukat vardır. Başrollerde ses tonuyla beni öldüren Joe Pesci, filmdeki rolüyle Oscar kazanan Marisa Tomei, Karate Kid'den tanıdığımız Ralp Macchio var. 1992 yapımı bu filmi sakın kaçırmayın. Beğeneceğinize eminim.

world war z filmi
     Çok uzun zamandır listemde olan Worl War Z'ye sıra geldi. Başrolde Brad Pitt'in olması, izlememle kesinlikle alakalı değildir. Artık ordudan, savaştan elini eteğini sıyıran Gerry (Brad Pitt); iki kızı ve eşiyle gayet tatlış bir hayat sürmektedir. Bir gün arabada giderken zombiler arasında kalınca, heyecan başlar. Ordan oraya koşarak ailesini güvenli bir yere taşıyan Gerry, kaçınılmaz olarak eski işinden çok önemli bir görev için çağırılır. Ailesi için mecbur kabul eder. Dünya'yı zombilerden kurtarma vakti gelmiştir. Ben filmi çok beğendim. Zombilerin sürü halinde koşuşturduğu sahneler ve uçak sahneleri favorim. Brad Pitt'in yapımcılığını da üstlendiği filmin, kariyerindeki en yüksek gişe yapan filmiymiş. IMDb puanı 7 olan film, 2013 yapımı. Mutlaka izleyin.

anna and the king filmi
     1999 yapımı Anna and the King, listemde sürünüyordu yıllardır. Evde tek olduğum bir gün demledim çayımı, geçtim filmin karşısına. Aman Allahım, film bi bitmedi. İki buçuk saat geçmedi bana. Çay bitti. Neyse efendim, konumuz şöyle. 1860larda bir İngiliz öğretmen olan Anna, kocasının ölümünden sonra oğlu ve iki yardımcısıyla yaşamaktadır. Siyam kralı Monhkut'un çağrısıyla saraya gider ve kralın 58 çocuğu ile eşlerini eğitmeye başlar. Oldukça idealist bir öğretmen olan Anna, kralı bile dize getirerek, yanlış bir çok düzeni düzeltir. Bu arada krallığa yaklaşan tehlikeler, kralla Anna arasında filizlenen aşk, çocukların dertleri de vardır. Bakalım kralımız ne yapacak? Bu arada Jodie Foster'ın oğlunu tüm şapşikliğiyle Draco Molfoy oynuyor. Tipini görmeniz lazım :D Tarihe ilginiz varsa izlenebilir bir film.

gentlemen broncos filmi
     En negatif filmi, en sonda yazıyorum. Karşınızda hiçbir şey anlamadığım Gentlemen Broncos. Sakin bir hayatı olan Benjamin roman yazmaktadır. Kendi gibi genç yazar adaylarının katıldığı bir kampa katılır. Aralarında hayran olduğu Chevalier'in de bulunduğu bir jüri, roman denemelerini kendilerine bırakmalarını ister. Kariyeri sıkıntıda olan Chevalier, Benjamin'in romanını çok beğenir. Biraz üzerinde oynadıktan sonra, kitap kendininmiş gibi yayımlatır. Tabi kitap büyük de beğeni toplar. Filmde bi de film çekimi sahneleri, gerçeküstü yaratıklar vardı. Ben valla ne anlatmak istiyor anlamadım. Acayip absürd bir film olmuş. Hiç keyif almadım. Absürd komedi severim aslında ama bu hiç olmamış bence. Yine de seçimi size bırakıyorum.


     Bloguma uğrayıp, yazılarımı okuduğunuz için çok teşekkürler. Umarım güzel öneriler sunabilmişimdir. Keyifli cumartesiler.