Haziranın ilk gününden herkese merhaba. Yılın yarısı sizin için de çok hızlı geçti mi? Ben hala yılbaşında iş yerinde kardan mahsur kaldığım günün etkisindeyim heralde, yaz fikrine tam ısınamadım :) Neyse efendim, son zamanlarda okuduğum kitaplara göz atmanın sırası geldi de geçiyor. Değerlendirmelerimi, kitabın altında birden beşe kadar yaptığım yıldızlı numaralandırmadan öğrenebilirsiniz !
Peruk Gibi Hüzünlü - Yalçın Tosun
*****
Kahverengi Elbiseli Adam - Agatha Christie
***
Frankenstein - Mary Shelley
*****
Var mıdır aralarında okuduğunuz, okumayı düşündükleriniz. Benimle paylaşırsanız çok aşırı mutlu olabilirim. Başka bir yazıda görüşmek üzere !
Son aylarda okuduğum pek güzel kitaplar karşınızda. Değerlendirmelerimi, altlarındaki birden beşe kadar yaptığım yıldız sayılarından öğrenebilirsiniz :)
Dünya Ağrısı - Ayfer Tunç
*****
Dönüşüm - Franz Kafka
*****
Kırmızı Saçlı Kadın - Orhan Pamuk
****
Limonlu Pastanın Sıradışı Hüznü - Aimee Bender
***
Gözüyle Kartal Avlayan Yazar Yaşar Kemal - Zülfü Livaneli
***
Merhabalar! Nisan ayında Kitap Ağacı olarak Sana Gül Bahçesi Vadetmedim kitabını okuyoruz. Eğer senin de kütüphanende varsa, okumaya bir türlü fırsat bulamıyorsan, güzel bir bahane olabilir kitabı eline alman için.
Biz çok kalabalığız, okudukça büyüyoruz. Instagram'da Kitap Ağacı olarak aratıp, bu güzel kalabalığa dahil olabilirsin. Ben başladım bile Joanne ile muhabbete!
 |
| ellerim dondu şunu çekicem diye |
Son birkaç aydır tüm sosyal medyada, kitapçılarda; en çok gördüğümüz, en çok konuştuğumuz kitap sanırım Kafamda Bir Tuhaflık. O yüzden sizi çok sıkmadan, kısa bir yorum yapmak istiyorum.
Benim Pamuk'tan ilk kitabım. Kitap Ağacı yılbaşı hediyeleşme etkinliği sırasında gelmişti. Hediye gelmeden önce de kitapçılarda bol bol içini açıp karıştırmıştım. O yüzden pek güzel bir hediye oldu benim için.
Kitap, İstanbul'da çocukluğundan beri dikiş tutturmaya çalışan bozacı Mevlut'un (Mevlüt değil, Mevlut) hayatını merkez alarak şekilleniyor. Yan karakerler bolca mevcut. Mevlut'un babası, amcaoğulları, karısı, baldızları, arkadaşları hatta müşterileri. Zaman zaman onların dilinden de dinliyoruz hikayeyi.
Mevlut'le akşamları boza satmaya çıkmayı çok sevdim. Karısı Rayiha'yla sessiz ama doyumsuz aşklarına imrendim. Amcaoğullarına yeteri derece gıcık oldum. Beni en en en çok hüzünlendiren, babasıyla İstanbul'a ilk geldiklerinde yıllarca yaşadıkları eve, 30 sene sonra geri dönmesiydi. O anı yaşadım, içim acıdı. Ben anılarından çok aşırı etkilenen bir insanım. O yüzden oldu sanırım ağlamam. Pamuk'un, kitabın sonlarında Mevlut'u orada yaşatması bana iyi geldi.
Kitap yakın tarihe güzel bir ışık, o zamanların göçebe insanlarının İstanbul'daki hayatlarına başarılı bir tanıklık. Hiç sıkılmadım. Kitabı elime her aldığımda su gibi aktı. Bence eğer bu ara her şeyden sıyrılıp, keyifli bir yolculuğa çıkmak isterseniz kesinlikle önerim bu kitabı okumanız yönünde. Kitabı beğenmeyenler de mevcut ancak bu, kitaptan ne beklediğinize bağlı. Ben kafamı çok yormayan, kaliteli bir roman okumak istedim. İstediğimi de aldım. Okuyorsanız, okuduysanız yorum bırakmayı unutmayın. Keyifli ve bol okumalı bir gün dilerim.
Not: Boza yapmayı üniversitede öğrenmiştik. İsterseniz bi ara yazısını yazarım. Yapar içeriz :)
Kütüphaneye aklımda başka kitabı almak varken gitmiştim. İnternetten de kontrol ederek gittim, acaba kitap orda mı diye. Ama sağolsun sorumsuz bir okuyucu kitabı 5 gün geciktirmiş. Oysaki ben ne hayallerle gitmiştim! Neyse dedim, gelmişken ince birkaç kitap alayim bari. Okumak istediğim iki kitabı seçtim, yeni kitapların verdiği o tarifsiz mutlukla döndüm eve. Şu cümlem de acayip Polyanna cümlesi oldu. Sevindim işte, daha ne diyim?
Marquez'in kitaplarını bu sene okumak yapmak istediklerimden olduğu için, onun bir kitabını almasam olmazdı. İncelerden birini kestirdim gözüme, Albaya Mektup Yok. Bir uzun öykü kitabı. Zamanında orduda görev yapmış, görevine karşılık alması gereken parayı ömrü boyunca bekleyen bir albay. Yaşlı karısı ve bir de horozları var, oğullarından emanet. Öyle beraberce gelecek postayı, içinden çıkacak parayı bekliyorlar. Benim gibi hep olumsuzu düşünen, en ufak şeyde enerjisi yerle bir olan insanlar için albayın bekleyişi örnek olsun. Cümleler çok basit, okuması çok kolay. Altı çizilesi cümleler öyle güzel ki. Kitabın son cümlesi de, okuduğum en güzel, tam benlik bir cümleydi. Yazmiyim şimdi, okurken daha güzel oluyor, güldürüyor filan. 1982 Nobel Edebiyat Ödülü'nü de kapmış olan kitap, Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 kitaptan biri. Seviyorum adam seni Marquez. (80 sayfa)

Benim için bir hayal kırıklığıydı Çıplak Ayaklıydı Gece. Ahmet Ümit'ten okuduğum ikinci kitap İlki Beyoğlu'nun En Güzel Abisi'ydi. Çok da keyifle okumuştum. Çıplak Ayaklıydı Gece, Ümit'in ilk öykü kitabı, ayrıca ilk kitaplarından. Sanırım kendi yazım tarzını bulmaya çalıştığı bir kitaptı. Başlarda güzel gitse de, sonrası benim için pek keyifli geçmedi. 12 Eylül zamanlarından öykülerdi her biri. Tarihsel, politik kitapları zaten sevmiyorum. Roman olsa bitiremezdim ama öykü olunca okudum. Pezevenk adlı öyküyü sevdim ama, ona lafım yok. İşte benim için pek verimli geçmeyen bir Ahmet Ümit kitabıydı. (112 sayfa)
Ben bu aralar böyleydim, sizler neler okudunuz, neler izlediniz yorum olarak bırakırsanız çok sevinirim. Keyifli okumalar.
Mehmet Eroğlu ile ilk buluşmamız. Uzun zamandır merak ettiğim bir yazardı. Kütüphaneden ufak bi araştırma ile iki kitabını buldum ve hemen kaptım. Bulunca tabi çocuk gibi sevinmeler falan. Şuan iyiyim.
Kahramanımız Kuzey. Orta yaşlarında, hatta belki biraz daha yaşlı. Zaten başına gelenler hep bu yaşı yüzünden ya, neyse. 12 Mart olaylarından sonra ülkeden ülkeye sürülen yıllardan sonra Karaburun'a yerleşen Kuzey, zor günlerde hep birlikte olduğu Sami ile bir otel işletmeye başlarlar. Otel havasını sevdim. Akşam ışıklara,manzaraya karşı masalarda bira yudumlamaları içimi nedensizce hoş etti.
5 yıl ara farkla Kuzey'in yaşadıklarını okuyoruz. Bazen Kuzey'in, bazen etrafındakilerin ağzından. 5 yıl önce otelde tanıştığı Şafak'la yaşadıklarından sonra, hem kendi içinde hem insanlarla büyük bir boşluğa düşüyor. Boşluğu içki ile dolduran Kuzey, pişmanlıklar ve hayattan vazgeçme isteği ile yaşıyor. Kahvaltı bile yapmak istemeyen bir adam, o derece.
İlk başlarda Kuzey'in yaşadığı bu derece boşvermişliği hiç sevmedim, ısınımadım. Kafamda oturtamadım o kahvaltıyı bile içkiyle yapma isteğini. Sayfalar ilerledikçe, yaşadıklarına tam anlamıyla hakim olduğumda bir vay anasını dedim. Hele o pişmanlık hissi, beni bitiren nokta oldu. Çünkü en dayanamadığım his bu sanırım: Pişmanlık. Bu yüzden hep anılarda yolculuk yaptı Kuzey. Zaten hangimiz yapmıyor ki? Bana mesela bazen bir koku, bezen önünden geçtiğim bir kafe çok çılgın yolculuklar yaptırıyor. Etkisi de sağolsun uzun sürüyor. Kuzey de hep o anları aradı elinde birasıyla.
Aşk mı, sevgi mi? sorularına cevap aradı kadınlarla beraber. Cevabı hep buldu, bunu biliyorum, ama cesareti yoktu. Karşısındaki kızın pişman olmasından korktuğu için kendisi pişman oldu. Merhaba acımasız dünya!
Eroğlu'na gelecek olursak, anlatımını beğendim. Başta korktum, ağdalı bir anlatım bekledim sanırım. Politikaya da bulaşacak sandım. Korktuğum gibi olmadı. Ama bir nokta var, diyaloglarda cümleleri kimin kurduğunu anlamadığım zamanlar oldu. 'dedim' ya da 'dedi' gibi ipuçlarını aradığım yerler çok oldu. Anlatıma dair tek eleştirim bu. Onun dışında çok tadında, tatlı bir anlatımdı. En sevdiğim de, kelimelere yüklediği farklı anlamlar. Bunu yapan yazarları nedense çok seviyorum.Mesela; keşke. "Keşke! İçine erkeğini, hayatını değiştirme isteğini ve pişmanlığını sıkıştırdığı tek sözcüklü cümle." Mesela; geldim. Her şeyi özetleyen uzun bir cümle demiş kendisine. Sevilmez mi?
Kitap belki kitaplığınızda uzun zamandır sizinle bakışıyor, belki kütüphanede arada bir göz göze geliyorsunuz. Hadi bi okuyun, seveceğinizi düşünüyorum. Sonra gelin, konuşalım.