2003 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

NELER İZLEDİM #41


Herkese merhaba sevgili okur. Oldukça mahcubum size ve tabii ki güzelim film günlüğüme. Ama öyle filmler izledim, öyle farklı hayatlar tanıdım ki, artık anlatmanın zamanı geldi. Başlıyorum, hazır mısınız?

     Ben aslında böyle filmler izlemezdim ama şu blogu açtıktan sonra, şans vermeyi iyi öğrendim sanırım. Three Kings dev oyuncuları ve oldukça etkileyici bir konuyu barındıran 1999 yapımı bir film. Archie, yani karizmatik oyuncumuz George Clooney ve iki yakın arkadaşı, Amerikan askeri olarak görev yapmaktadırlar. Körfez Savaşı'nın sonunda, ellerine bir harita geçer. Bu haritaya göre, Irak'ta, çöldeki bir mağarada yüklü miktarda altın vardır. Askerlik yapmaktan bıkmış bu üç adam, düşerler yollara. Tabi Irak askerleri onlara rahat vermezler. Yakalanıp işkence görmelerine rağmen, kaçarak altınlara ulaşırlar ama bu sefer de, yardım etmeleri gereken yerel halk vardır. Aksiyon dolu ama yer yer hüzünlendiren sahnelere de sahip bu film, benden geçer not aldı. Mark Whalberg gerçeğini de göz ardı etmeden, listenize ekleyebilirsiniz. Kaliteli bir yapım. Bu arada; film Irak'ta yasaklanmış durumda.

     The Time Traveler's Wife, ben lise sondayken vizyona girmişti. O zamanlar bi yerde trailer ını izleyip çok meraklanmıştım. Ama ineklik yapıcaz ya, sinemaya filan gitmek yok. Öyle kaldı, izlemek şimdiye kısmetmiş. Henry ve Clare, birbirlerine aşık iki insandır. Bir kütüphanede tanıştıklarında, bu Clare için bir ilk olabilir ama Henry, Clare'i zaten tanıyordur! Ay Seda ne diyosun Allah aşkına dediğinizi duyar gibiyim, ama bu zaman yolculuğu yapan bir adamın hikayesi! Henry ve Clare, Clare daha çok küçük bir kızken tanışırlar. İleride bir gün tanışacaklarına söz veren Henry, sözünü tutar. Çiftimiz evlenir. Ama Henry'nin bu yolculukları bazen çok uzun sürmektedir. Hatta adam gidip geldiğinde baya psikolojisi filan bozulup geliyor. Artık neler görüp neler yaşıyo orası süpriz olsun size. Beni yine hayal kırıklığına uğratmayan bir film oldu. Bol aşk, romantizm, arada gözyaşı filan, oldukça izlenesi.

* Rachel McAdams'ın bu üçüncü zaman yolculuğu konulu filmi. Biri, çok tatlış About Time -ki yazısını şuraya bırakıyorum, bir diğeri de birazdan anlatacağım Midnight in Paris!

     Sırada, Clint Easwood'un yönetmenliğini yaptığı 2003 yapımı Mystic River var. Sean Penn, Tim Robbins ve Kevin Bacon'un (bu adamı da ayrı bi seviyorum. Herkesler tanımaz :)) çocukken çok iyi üç arkadaştır. Fakat bir gün, Dave (Tim Robbins), tanımadığı iki adam tarafından arabaya bindirilir ve götürülür. İşte o günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Aradan yıllar geçer, hepsi büyür koca koca adamlar olur. Bir gün Jimmy'nin (Sean Penn) in kızı kaybolur. Kasabada büyük bir kaos ortamı yaşanırken, kızın cansız bedeni ormanda bulunur. Peki kim ve neden öldürmüştür bu kızcağızı? Bu süreçte izleyicilere katil kim gerilimi yaşatılıyor. Valla ben öyle kişilerden şüphelendim ki, en sonunda şaştım kaldım, baya farklı bir yerden vurdu çünkü. Konusu belki biraz yavaş akıyor olabilir, arada sıkıldım itiraf ediyorum ama oyunculuklar filan oldukça efsane. Bu da tavsiye ettiklerimden.

     İki sevdiğim oyuncu, oldukça günahkar bir filmde bir araya gelirse! Kate Winslet ve Patrick Wilson'lu dram ve romantizm ağırlıklı Little Children, 2006 yapımı. Sarah, o kadar sıkıcı bir hayat yaşamaktadır ki, tek eğlencesi kızını parka götürdüğünde okuyabildiği kitabı ve yaşlı kankalarıyla beraber yaptıkları kitap günleridir. Yine bir park gününde, yakışıklı bir baba gelir parka. Oğluyla ilginen baba, diğer annelerin dikkatini çeker ve Sarah ile iddiaya girerler. Bakalım adamla konuşup muhabbet edebilecek midir? Hatta sanırım sarılması mı lazımdı orayı tam hatırlayamadım. Neyse işte, bunlar orda birbirlerine abayı yakarlar. Çocuklarıyla beraber her gün havuza gidip orda da iyice kaynaşırlar derken, olanlar olur, afişten de anlaşılacağı üzre :D Kadının kocası şerefsizin teki bi kere, kadın ne yapsın ama Dave'in karısı hakkında kötü düşünemiyorum. Bence aldatılmayı haketmedi :( İyi kurgulanmış, sıkmayan bir film. Üzerine düşündürücü. En sondaki kararı ben takdir ettim açıkçası, izlediyseniz sizin de fikrinizi merak ediyorum. Bu arada film, romandan uyarlama. Okumak isterdim, keyifli bir serüven olurdu.

     Geldik yazının yıldızı Midnight in Paris'e. Ahh bu büyülü Paris görsellerini sinemada izlemeyi öyle çok isterdim ki... Her neyse, yönetmenliğini Woody Allen'in yaptığı film 2011 yapımı. Gil, bir yazardır. Nişanlısı Inez ve kızın ailesiyle birlikte Paris'e tatile gelirler. Ailenin yalnızca alışveriş odaklı bir tatil yapışı, kendisine yeni ufuklar açmak isteyen Gil'i oldukça sıkar. Bir akşam yemekten sonra tek başına biraz yürümek istediğini söyler. Dolaşa dolaşa yürürken, eskilerden kalma bir arabanın kapısı açılır ve Gil'i içeriye davet ederler. Partiye gittiği zaman, nostaljik konseptli bir parti olduğunu düşünen Gil, yanıldığını anlar. Çünkü kendisi 1920'de bir Paris gecesindedir artık. Bir yanında Fitzgerald'lar, diğer yanında Hemingway, bikaç gün sonra Salvador Dali filan da girer işin içine. Delirmemek mümkün değil tabi ama, her geceyi sabırsızlıkla bekleyen Gil, bir de üstüne aşık olur. Yazarlığına deli dehşet ufuklar açacağı kesin olan 1920 geceleri, enfes görsellerle birleşmiş, harika bir seyirlik. Owen Wilson severler kaçırmasın. Bu adamın konuşmasına da ayrı bayılıyorum. Ah bir de, Rachel McAdams, bu zaman yolculuğunda Gil'in nişanlısı olarak karşımızda!

Fakat bu sefer iyi filmler izlemişim, siz ne düşünüyorsunuz? Yorumlarınızı benimle paylaşmayı unutmayın ve sırada hangi filmler var merak ederseniz, sağ taraftaki Neler İzledim başlıklı renkli afişli kısma bakmayı unutmayın. Görüşmek üzere!

NELER İZLEDİM #18

     

Geçen hafta sekteye uğramış olan yazı dizimiz, bu hafta gecikmeli de olsa karşınızda. Bu arada neler izlediğimi, haftaya hangi filmleri yazacağımı merak ediyorsanız, blogun sağ alt tarafında izlediğim filmleri görebilirsiniz. Hadi konuşalım biraz, özledim.

     Tom Hanks'i çok sevdiğimi blogumu düzenli okuyorsanız, biliyorsunuzdur. Kendisi gizli aşklarımdan :D Larry Crowne, 2011 yılında vizyona girmiş bir romantik komedi. Başrolde Hanks'e o koca ağızıyla Julia Roberts eşlik ediyor. Bir markette yıllardır çalışmakta olan Larry (Tom Hanks), işine son verildiğini öğrenir. Sebep ise yerine artık üniversite mezunu birinin getirilmesidir. Eşinden de boşanmış olan Larry, bu ikinci yıkım karşısında afallamış ama pes etmemiştir, o yaşından sonra üniversiteye başlamaya karar verir. Mercedes ise işinden bıkmış, eşiyle sorunları olan, Larry'nin derslerine giren üniversite hocasıdır. Gün geçtikçe aralarında farklı bir bağ oluşan bu iki yetişkin için, hayat artık yeni bir dönemece girmiştir. Larry'nin genç arkadaşlar edinip kendini yeniden bulması ve Mercedes'e de enerji vermesi, yeni bir aşk için güzel sinyaller değil de nedir. Hanks'in tişört üstü gömlek, kemik gözlük ile oluşturduğu tarzına bayıldım. Kendisi ayrıca filmin yönetmeni. Çerezlik, tatlı bir film.

     2011 yılıyla devam ediyoruz. Özcan Alper'den bir festival filmi Gelecek Uzun Sürer. İstanbul'da bir üniversitede müzikle ilgili araştırmalar yapan Sumru'nun yolu, ağıt derlemesi için Diyarbakır'a düşer. Burada korsan DVD satışı yapan Ahmet'le tanışır. Ahmet, Sumru'ya kaynak bulması konusunda yardım eder. Üstü kapatılmış, yarım kalmış kürt ailelerinin sorunlarını dinlerler. Sumru'ya şehirdeki arşiv görüntüleri bulan Ahmet'in hayatına da uzaktan baktığımız film, sessiz sedasız ilerliyor. Her defasında Sumru'nun içindeki açığa vurmadığı yarasına bir darbe de vurulsa, araştırmasına Hakkari'deki bir dağ köyünde devam eder. 18. Adana Altın Koza Festivali'nden 5 ödülle dönen bu film, SİYAD ve Yılmaz Güney Özel Ödülü'nü de topladı. Festival filmi severler kaçırmasın.

     Whiplash ile gönlümüze taht kuran Miles Teller'dan romantik bir film The Spectacular Now. İlk başta afişiyle gönlümü çalan, mutlaka izlemeliyim dediğim film, beklentilerimi tamamen karşıladı. Sutter (Miles Teller), hayatı kafasına göre yaşayan bir liselidir. Kız arkadaşının kendisini terk etmesiyle alkolün dozunu kaçıran Sutter, sabah bir bahçede Aimee tarafından uyandırılır. Aimee, bilim kurgu okumaktan hoşlanan, güzel ama sessiz bir kızdır. Sutter'la aralarında bir çok fark olmasına rağmen güzel bir ilişkiye başlarlar. Sonunun nereye gittiği belli olmayan bu ilişkide pürüzleri Sutter çıkarsa da, hep sevdiğinden yaptı garibim. Teller'ın o zamanlardan harika bir oyuncu olacağı belliymiş. Çocuk oynamıyor, yaşıyor. Küçük de bir not: Film başlamadan Teller ile oynayacağını duyan Shailene Woodley ilk başta filmi kabul etmese de, şimdi artık çok sıkı iyi dost olmuş durumdalar. Bu naif filmi mutlaka izleyin.

     Çekimser olarak izlemeye başladığım The Italian Job, beni şaşırtmayı başardı. 2003 yapımı bu film, adeta bir yıldızlar geçidi. Charlize Teron, Mark Whalberg, Jason Statham, Edward Norton... Uzar da gider. Crocker, bir soyguncu çetenin başıdır. Elemanlarıyla başarılı soygunlara imza atan adam, son soygununda öldürülür ve çaldıkları bütün altınlara da el koyulur. (kim öldürdü söylemem!) Elemanları bunun intikamını almak için bikaç sene sonra bir araya gelir ve yardım istedikleri biri daha vardır. Crocker'ın kızı Stella. Stella, kilit konusunda bir uzmandır. Bu özelliğini kullanarak çeteye yardım eder. Mini Cooperların filmin bir diğer başrolü olduğunu söylemek lazım. Zira o kaçış sahnelerinde çok iyi iş çıkardılar. Charlize Theron'a da bravo valla, dehşet sürüyo arabayı :D Güzel bir aksiyon. Kaçırmayın.

     Aylarca fragmanlarına boğulduğumuz, Büşra Pekin ve Murat Boz'lu fotoğraf görmekten bıktığımız, sonucunda da çok şişirildiğine tanık olduğumuz bir film Hadi İnşallah. Pucca'nın kitabından filan uyarlanmış sanırım, hiç de sevmediğim bir kitap tarzıdır. Ama 3 kız kardeş evde hamburger gecesi yaparken hiç ağlak, aksiyon vs ye girmeyelim biz dedik ve açtık Hadi İnşallah'ı. Konusunu biliyosunuzdur. Bir tv kanalında muhabir olarak işe başlayan Pucca, Pekmez'e aşık olur. Ama çocuk ona pek de bakmaz. Aralarında gelişenler işte. Bu tv kanalı muhabbeti filan bana Morning Glory'yi hatırlattı biraz. Onun da yazısı şurda . Büşra Pekin'i severim. Tiyatroda da izlemişliğim var, oyunculuğu başarılı. Filmde çok da sırıtmadı aslında, güldüm kendisine ama konu çok vasattı. Cezmi Baskın'la filmi biraz kurtarmışlar. Onun dışında vakit geçirmelik bir film. Sinemada iyiki izlememişim.

NELER İZLEDİM #17

   

Uzun süredir haftasonu kavramım yoktu. Ama ne güzel bir şeymiş şu cumartesi, hele pazar, ahh allahım. Şimdi haftanın beşliğiyle beraber sizinle birkaç dakika geçireceğiz. Yaslanın arkanıza. Belki güzel filmler keşfedersiniz.

   Eminim daha önce böyle bir film izlememişsinizdir. En azından ben izlemedim. Konusu, mekanlar, ışıklar bi değişik geldi bana ya. Ama kötü anlamda değil, sevdim filmi. Konusu şu şekilde: Amy ve nişanlısı beraber güzel bir evde yaşamaktadır. Amy, yemek yapmaya, yemeye ve insanları yedirip saatlerce yemeğin aroması hakkında konuşmaya bayılan bir kadındır. Nişanlısını zaman zaman çıldırtsa da huyundan vazgeçemez. Hatta yemek yaparken sahne bir anda yemek programı setine dönüşüyor, ışıklar filan patlıyor, harika olmuş :D Karşı komşuları Saffron da küçüklükten beri oyunculuk yapan, ama artık kariyerinde düşüşe geçmiş, psikolojik sorunları olan bir kadındır. Yemek yiyememe sorunu var. Amy ile aralarında çok farklı bir ilişki başlar. Derken birgün Saffron ortadan kaybolur ve bir polis O'nu aramak için Amy'nin kapısını çalar. Alttan alttan geren bir film. Sonu dehşet değişik. Etkilendim. Farklı bir alternatif olduğu kesin.

   Yeni başlayan eski film merakıma eşlik eden güzellerden biri Gentlemen Prefer Blondes. Esmer arkadaşlarım, isme çok fazla alınmazsa keyifli bir film izleyecekleri kesin. Başrollerde Marilyn Monroe ve Jane Russell'i izlediğimiz bu 1953 yapımı filmin konusu hayli matrak. Dorothy ve Lorelei sahne şovları sunan iki güzel bayandır. Lorelei (Marilyn Monroe) biraz safça bir kadındır, Dorothy ise oldukça oturaklı. Lorelei, zengin koca bulup evlenmenin hayallerini kurarken; tavladığı kendi gibi safça bir adamı ikna etmeyi başarır. Adamın parasıyla da gemiye atladıkları gibi Paris'e yola çıkarlar. Gemide başlarına gelmeyen kalmaz tabi, Lorelei boş durur mu. Orda da bir mücevherin peşine düşer. "Mücevher takacak yeni yerler bulmaya bayılıyorum" repliğiyle beni benden alan Marilyn Monroe'nun kusursuz güzelliğini izleyeceğiniz film, önemli listelerde de üst sıralarda yer alıyor.

     Araya bir de romantik komedi sıkıştıralım. Failure to Launch. Filmin afişinin dandikliği dışında çerezlik olduğunu söyleyebilirim. Tripp, 35 yaşında hala anne ve babasıyla yaşayan yetişkin bir erkektir. Kendisi bu durumdan ne kadar memnun olsa da anne ve babası artık bir sevgili bulup ayrı eve çıkmasını istemektedirler. Bunu doğrudan biricik oğullarına söylemek yerine, işi Paula'ya bırakırlar. Yani işin uzmanına. Paula, evden bir türlü ayrılmayan erkeklerle sevgili olup, onları ayrı eve çıkmaya ikna etmek gibi, saçmalar saçması bir mesleğe sahiptir. Tripp'in talihsiz sahneleri, Zooey Deschanel'in tatlı mı tatlı mimikleri, Bülbülü Öldürmek'e güzel atıfları ile kendisini izletmeyi başaran film 2006 yapımı. Ama en güzelini sona sakladım: Sarah Jessica Parker! Arada gözlere bayram niyetine Bradley Cooper var kızlar dikkat!

     Uçakta geçen filmleri hepimiz seviyoruz bence. Bu da onlardan biri, 7500. Konusuna ilk başta çok vakıf olamamakla birlikte, sardı beni. Şeytan tüyü var filmde arkadaşlar. Yoksa bu senaryoyla ortalamayı zorlar. Los Angelas'tan Tokyo'ya doğru uçuşa geçen uçakta, her telden insan vardır. Yeni evli bir çift, boşanma arefesinde bir başka çift, gotik bir kızımız, pilotla fingirdeyen hostesimiz, hamile miyim acaba diye düşünüp duran bir kadın, sonracığımaa Jamie Chung var. Yolculuk sırasında doğaüstü olaylar filan oluyor. Film kötü değildi kesinlikle, sıkılmadım ama bence anlatılan hikayelerin ucu açık kaldı. Öyle olunca da saçma olmuş. Mesela o ölen adamın olayı neydi? Kan bulaşmasının bir yere bağlanmasını bekledim hep. O kadar gösterdiler ki. İzlemeyin diyemem, keyif alanlarınız muhakkak olacaktır. Ben biraz nötrüm.

 

      Stephan King'in romanından, çok afedersiniz, rezil edilen bir film uyarlaması Dreamcatcher. Üzerine konuşmak bile istemiyorum. Zaten muhtemelen konuşamam çünkü hiçbir şey anlamadım yemin ederim. Bir kere hasta çocuk, küçükken normal görünümdeydi. Büyüyünce ağzı, yürüyüşü hasta insan moduna sokmuşlar. Neyse yaa, filmden sıfır keyif aldım. Onu söyliyim. Ay bi de King bey kitabın haklarını 1 dolara satmış. O bile fazla o.




     Çok negatif bitirdim yazıyı affedin :D Şimdi yorumlarınızı bekliyorum, izledikleriniz ya da dur bi Seda ya şunu izliyim dedikleriniz varsa yazmayı unutmayın. Keyifli haftasonları hadi bakalım.

NELER İZLEDİM #11

     

Merhaba okuyucu. Bu ara hastalıklarımdan dolayı çok film izleyemesem de, yine de sizlerle paylaşmak için dersimi çalıştım. Bilmiyorum, yazdıklarımı okuyup önerdiğim filmleri izleyen var mı ama, anahtar kelime aramalarına bakarsam geçenlerde The Departed'ı izleyen çok oldu sanırım :D Ay blog yazmak çok eğlenceli. Hadi filmlere geçelim biz.

     İlk filmimiz 1986 yılına ait Pretty in Pink. Başrol oyuncularından Molly Ringwald gençliğinde ne kadar güzel bir kızmış. Bence role cuk oturmuş. Tanıdık pek insan yok ama Jon Cryer'i gençlik haliyle görmek iyi oldu. Kızımız Andie, babasıyla birlikte yaşayan, pembe rengi çok seven, okulun popüler kızları tarafından alaya alınan biri. Jon Cryer'la iyi arkadaş olmasına rağmen çocuk kıza aşıktır. Peşinden koşmasına rağmen Andie daha karizmatik birine aşık olur. Ama çocuk zengin filan. Aşırı klişe bir film ama kendini sıkmadan izlettiriyor. Özellikle havuz sahnesi çok eğlenceliydi. Keşke bizim liselerde öyle olsa dedirtti. Film Grease filminin çekildiği lisede çekilmiş. Ayrıca Jodie Foster, Andie rolünü reddetmiş. İyi yapmış. Kızlar, filmi sadece size öneriyorum. Erkekler izlerse beni vurabilirler :D

     The Lone Ranger çok uzun zamandır listemdeydi. Hazır Digitürk'te yakalamışken kaçırmadım. Sanırım bu tür filmlerden keyif almaya başlayışım Django Unchained ile oldu. Efsane bir film. The Lone Ranger da bana hafiften o tadı verdi. Bir hukuk adamı John Reid ile maskeli bir savaşçının yollarının kesişmesiyle serüven başlar. Bizimkiler iyi taraf tabii ki. Konuyu tam anlatabileceğimi sanmıyorum. Güzel noktalarla birbirine bağlanmış. Çekildiği zamanlar bir ara çekimlere ara verilmiş, maddi sıkıntılardan. Sanırım beklediği ilgiyi de görememiş, çok ilginç. Ben çok çok çok beğendim. Özellikle sondaki tren sahneleri şahaneydi. Yönetmen Gore Verbinski. Depp'e eşlik eden diğer maskelimiz de Armie Hammer. Helena Bonham Carter de keyifli bir rolle göz kırpıyor. Mutlaka izleneceklere ekleyin

     War of the Worlds, yönetmen Spielberg'e merakım nedeniyle izlendi. Eşinden ayrılmış bir baba (Tom Cruise), haftasonunu sorunlu çocuklarıyla beraber geçirmektedir. Her şey oldukça sıradanken şiddetli şimşekler çakar ve hava birden griye döner. Çoluk çocuk korkunca tabi, baba da noluyo diye dışarı çıkar, bi de ne görsün. Yerin altından üç bacaklı dev yaratıklar çıkar. Tripod misali. Hemen çocukları çalışan tek arabaya atan baba, başlar şehirden uzaklaşmaya. Ama kaçmak ne mümkün. Tüm dünyayı ele geçirmişler. Baktım, Türkiye de fena :D Konu açıkçası görmeye alışık olduğumuz türdendi ama yönetmen farkını konuşturmuş. Tüm zamanların en çok hasılat yapan filmlerinden de biri olmayı başaran War of the Worlds (kaynak:filimadamı), bence güzel bir cumartesi akşamı filmi.

     İşte başucu filmlerimden biri olmayı başarmış The School of Rock! Ne keyifli bir filmdin sen ya. Valla anlatırken bile gülüyorum. Başrollerde High Fidelity'deki rolü gibi çılgın atan Jack Black, çok sevdiğim oyunculardan Joan Cusack var. Rock grubundan atılan Jack, işsizliğe dayanamayarak, arkadaşına gelen öğretmenlik teklifini gizlice kabul eder. Herkes onu arkadaşı Ned Schneebly sanarken, o hiç çaktırmadan başlar işe. Müzik dersi dışında hiçbir ders işlemeyen Jack'in aklına, sınıftaki birbirinden yetenekli öğrencilerden oluşan bir grup kurup, yarışmaya katılmak gelir. Pek yanaşmayan öğrencilere, hergün müzik eğitim verir. Rock müziğin efsane isimlerini tek tek tanıtır, hatta çaldıkları enstrümana göre yapacakları hareketleri bile öğretir.Çok keyifli, tam bir cumartesi sabahı filmi. Aşırı öneriyorum.

 


      Üstüne pek konuşmak istemiyorum. Uyarı amaçlı yazıyorum. Çok çok çok kötü bir film. Keanu Reeves ve Jennifer Connelly bile kurtaramamış filmi. Nasıl kabul edip oynamışlar anlamadım. Valla yarım da bırakamadım, huyumu biliyosunuz. Siz sakın izlemeyin!

görseller: IMDb, filimadamı.com