NELER İZLEDİM #31


Nasıl da güzel bir günbatımı. Yalnız ya da değil, bir gün güneşi şöyle uğurlamak istiyorum ben de. Bunu yazalım bi kenara. Neyse biraz da olsa enerji doldum, sizinle konuşmak için motivasyonum tam. Hadi başlayalım.

     Zac Efron'un genç kızlar tarafından yenilip yutulduğu zamanlarda çekilmiş, baya da sevilmiş bir film 17 Again. İşinden kovulmuş, eşiyle de ciddi sıkıntılar yaşayan Mike; ak sakallı bir dedenin anlamadığım büyüsüne denk gelir ve 17 yaşına geri döner. Ama tabi o zamana değil, sadece görüntüsü değişir. Göbekli, yaşlı hali gider; cillop gibi bi genç gelir karşımıza. Öff sonrası acayip klasik zaten. Okula başlar, kızıyla oğlunu orada izler, eşiyle yakınlaşır filan. Beni en çok Mike'ın yanında yaşadığı arkadaşıyla, okul müdiresi arasında yaşananlar eğlendirdi. Adamın über zengin oluşu, yaptığı sıradışı süprizler, beraber Elfçe konuşmaları ve bunu fantaziye dönüştürmeleri filan bombaydı :D Hayatın anlamını ve ailesinin hayatındaki yerini tekrar hatırlayan Mike, bakalım geri döndüğünde her şeyi yoluna koyabilecek mi? Tatmin etmeyebilir sizi ama eğlenceli bi film.

IMDb sırası ve puanı : 442 - 6.4

     Ünlü yönetmen Terry Gilliam'dan, başta medyaya sunulan her bir afişiyle bile dikkatleri üzerine çeken The Zero Theorem'i nihayet izledim. Ben başroldeki Christoph Waltz'u hiç mi bi yerde izlememişim anlamadım ama o kel hali beni oldukça rahatsız etti. O şekilde bi başladım izlemeye. Konu karışık. Qohen bir bilgisayar dehasıdır. Çalıştığı yerden sıfır teoremini açıklaması istenir. Böylelikle istediği özgürlüğe kavuşacaktır. Evine özel bir bilgisayar sistemi kurulur. Orda gece gündüz çalışır. Evinin o kasvetli havası, adamın yalnızlığı çok etkileyiciydi. Arada bir Bainsley adında oldukça çekici bir kadın kendisini farklı kılıklarda ziyaret eder. Onun da büyüsüne kapılan Qohen, amacına ulaşırken biraz sendeler, kafası karışır, hayatını sorgular filan. Evet derin anlamlar içeriyordu ama beni pek yakalayamadı film. Görsel ögelerini ve oyunculukları çok başarılı bulduğumu söylemem gerek. Konuşmak isteyenleri yorumlara bekliyorum.

IMDb sırası ve puanı : 2205 - 6.1


     Aslında Cloud Atlas filmi için pek ümitliydim ama hiç-bir şey an-la-ma-dım. Yine görsellikte zirveye çıkmış bir film. O konuda hemfikiriz. Ama konusunu anlamadım ya, keyif vermedi. Üzgünüm Tom Hanks.








IMDb sırası ve puanı : 697 - 7.5
     Robert Pattinson'u vampirlik dışında bambaşka bir rolde izlediğimiz 2014 yapımı The Rover filmi sıradaki filmimiz. Eric, oldukça sıradan, sıcak bir günde başrolümüz Eric; gittiği benzinlikte bir çete tarafından soyulur. Arabası ele geçirilen ve ortada kalan Eric pes etmez, onların bıraktığı arabayla peşlerine düşür. Fazla aksiyonlu olmasa da alttan alttan germeyi başaran bir kaç takip sahnesi oldukça hoştu. İzlerine kaybettiren hırsızları aramaktan vazgeçmeyen Eric, yolda hırsızlardan birinin kardeşi olan Rey ile karşılaşır. Rey, normal değil pek. Biraz zeka özürü mevcut. Ama çok iyi biri. Ben çok sevdim :) O da Eric'e yardım eder abisini bulması için. Kurak iklimde ordan oraya gezip, arada bir konaklayarak vakit geçiren bu ikili, bakalım adamları kaçtıkları yerden bulabilecekler mi? Çok kıyıda köşede kalmış bir film, ama ben sevdim. Robert'ın çirkinliği hatrına izlenir.

IMDb sırası ve puanı : 3732 - 6.4


     Üç arkadaş ve doğaüstü bir yolculuk hikayesi. 2014 yapımı The Signal, genç oyuncular ve bir adet Laurence Fishburne içeriyor. Bilgisayar ve hackerlıkla yakından ilgilenen ve gizli biri tarafından ilginç mesajlar alan arkadaşlar, bu sinyalin peşine düşerler. Yolculuk sırasında sinyal aldıkları evi bulurlar ve klişe! Gecenin bi vakti girerler o eve. Sonra ordan oraya savrulurlar ve sabah uyandıklarında bembeyaz bir araştırma binasında bulurlar kendilerini. Kız baygın haldedir. Kızın sevgilisi, bir şeylerin yolunda olmadığını anlar ve oradan kurtulmak için o kötürüm haliyle büyük savaş verir. Sedyeyle kaçma kısmına dikkat! Güzel bir kaçış sahnesi daha. Doğaüstü yeteneklerle dolu film, devamlılık hatalarıyla doluydu. Yani bir sahnede kızın tişörtü maviyse, aynı sahnenin ön taraftan çekilmiş halinde tişört pembe mesela. Çok göze batıcı ve dikkat dağıtıcıydı. Onun dışında genç oyuncuların oyunculukları çok çok iyiydi.

IMDb sırası ve puanı : 1538 - 6.1


Nisan ayı güzel bir aydı. Yepyeni başlangıçlar için güzel adımlar attığım. Yorumlarınızı bekliyorum. Şahane bir haftasonu geçirin!

NELER İZLEDİM #30



Mis gibi bir pazar var buralarda. Oralarda durum nedir? Tüm gün gezip dolaşıcaksın tahminimce. Eve dönerken bi kaç atıştırmalık al da film izlersin belki. Onu da aşağıdan seçebilirsin :)

     İlk anlatacağım film, son zamanlarda aşırı keyif aldığım dilimize Yetenek Avcısı olarak çevrilen Million Dollar Arm. 2014 yapımı, gözümden kaçmış bir yapım. Başrollerinde Mad Man'den tanıdığımız Jon Hamm, Life of Pi'den sinemaya ciddi bir giriş yapan Suraj Sharma var. Gerçek bir olayı anlatan filmin konusuna gelirsek, JB adında sporcuların menajerliğini yapan yakışıklı bir abimiz var. İşinde ciddi sıkıntılar yaşamakta ve deli paralar kazanan ünlü sporcuları kendisiyle çalışmaya bir türlü ikna edememekte. Düşünür düşünür ve madem ünlüler bizimle çalışmıyor, o zaman biz kendimiz büyük bir sansasyonla sporcu yetiştirip ona menajerlik yaparız der. Bunun için kriket sporunu seçer, keşfedilmemiş bir vaha olarak gördüğü Hindistan'a doğru yola çıkar. Burada aylarını geçirerek, Hintli çocuklar arasından seçimler yapılır. Kriket'in k sinden anlamayan iki çocuğu da yanına alıp ülkesine dönen JB, bakalım sıfırdan iki sporcu yetiştirebilecek mi? Film öyle keyifli, öyle sıkmıyor ki, sporla ilgili hiçbi şeyi beğenmeyen beni benden aldı. Hindistan'daki çekimler, hintli çocukların saflığı, çeviride ona yardım eden Amit'in tatlığı filan olay. Mutlaka bir izleyin. Pişman etmez, keyif verir. Filmin sonunda filme konu olan herkesin fotoğrafları akıyor. Kapatmayın!

SEVDİKLERİM

* JB'ye oyuncu seçinde yardımcı olan yaşlı amcanın sonlarda yaptığı şey beni çok duygulandırdı. Masadan kalktığı sahne!

* JB'nin son sahnelerde hintli sporcuların dualarına katılması tüylerimi diken diken yaptı.

* Amit! Çok tatlı bir karakterdi. Mimikleri efsane :)

IMDb sırası ve puanı : 2840 - 7.1

     Senatör Robert F. Kennedy'nin öldürüldüğü geceye yavaş yavaş yaklaşmak ve o sırada çok yakınlarında başka neler oluyor öğrenmek ister misiniz? Duymuşsunuzdur, başkanlığa çok yaklaşan Kennedy, halka seslendiği bir otelde suikasta kurban gitti. Ambassador Hotel'de gerçekleşen kanlı gecenin sabahından itibaren, konuşmaya kadar geçen sürede, otelde kalan/çalışan insanların hayatlarına dokunuyoruz. Evlenmeye hazırlanan genç bir çift, gecede sahne alacak alkolik şöhret geçkini bir kadın, birbirlerine her baktıklarında tekrar aşık olan adeta ikinci baharlarını yaşayan başka bir çift, otelin mutfağında çalışanlar arasında yaşanan çok öğretici diyaloglar... Ben şu blogu açtım açalı biyografi türündeki filmleri çok sevdiğimi farkettim. Bobby'de onlardan biri oldu. Kennedy'nin görüntülerine de yer verilen film sayesinde güzel şeyler öğrendim. Klasik ama etkileyici.

SEVDİKLERİM

* Shia LaBeouf ! Filmde hangi rolde olduğunu söylemicem ama Sia'nın yarım milyar izlenen Elastic Heart klibinde oynayan ( şuradan tık tık ) delikanlı abimizi bakalım siz bulabilecek misiniz? Ben resmen şok!

IMDb puanı : 7.0


     Fransız romantizmini ince bir komediyle beraber seven kimler? Ben çok seviyorum da. La chance de ma vie de onlardan biri. Julien adlı bir beyefendi, evlilik danışmanlığı yapmaktadır. Çoğu ilişkiyi üzerindeki ölü toprağından kurtarıp canlandıran Julien, terzi kendi söküğünü dikemez misali bir türlü istediği aşkı bulamaz. Ve başına şöyle talihsiz bir şey musallat olmuştur: Sevgili olduğu kızların başına, ilişkileri boyunca gelmeyen kalmaz. Hiçbir işleri yolunda gitmez, ölümlerden dönerler. Tabii bi süre sonra bunun nedeninin Julien olduğunu anlarlar, vururlar tekmeyi. Derken güzeller güzeli Johanna ile tanışırlar. Tasarımcı olan kadın işinde hızlı bir yükselişteyken, olur olmadık şeyler yüzünden hayatın alt üst olur. Ama çok da aşıktır. E şimdi nolucak? Konu çok liseli gibi farkındayım ama öyle değil. Orta yaş romantizmi ve komedisi var karşımızda. Mizah ince, keyifli.

IMDb puanı : 6.1


     Maske ile tanışmamış olan bir genç olduğunu düşünmüyorum. Şu yeşil suratı babaannem bile biliyo olabilir, öyle ünlü. Küçükken çizgi filmleriyle büyüdüm gibi klişe bir laf etmek istemiyorum, ama durum bu. Ablamla gözlerimizi ayırmadan izlerdik. Çizgi film olmasına rağmen aslında bende hafif de bir ürperti yapardı, yalan değil. Sinema filmini de televizyonda verdiklerini hatırlıyorum, Jim Carrey filan aklımda kalmış. Ama baştan sona izlemek 24 yaşıma nasipmiş. Gelelim The Mask'in konusuna. Stanley Ipkiss, yanlışlıkla takıp etkisi altına girdiği maskeyle fırtınalar koparır. Olay akışını tam sıraya koyamıyorum ama yanlış anlaşılmalar, kendini aklamaya çalışmalar, seksi Cameron Diaz ve efsane bir Jim Carrey oyunculuğu mevcut filmde. Ya Jim Carrey'nin oyunculuğu çok çok çok iyiydi ya. Adam insanüstü oynamış. Bu filmi hala izlememiş olduğunuzu düşünmüyorum. İzlemediyseniz, hemen şimdi açın, hemen! Konusunu da anlatmak yerine Maske'yle duygusal bağımı anlatmak istedim. Siz de bahsedin biraz :)

İLGİNÇ BİLGİLER

* Maskenin o devasa büyüklükteki dişleri, aslında sadece Jim Carrey'nin konuşmadığı sahnelerde kullanılmak üzere tasarlanmış. Ama Jim Carrey, adamımsın, karakterine daha iyi oturacağını düşünerek o dişlerle konuşmayı öğrenmiş.

* Maske'nin giydiği muz renkli takım elbise, aslında Jim Carrey'nin annesinin, ilk stand-up gösterisinde giymesi için diktiği takım elbiseymiş. Çok yaratıcı :)

* Jim Carrey, Maske karakterini babasından ilham alarak renklendirmiş.

* Cameron Diaz'ın ilk filmiymiş. Ne şans!

* Maske'nin bi çok sahnesinde Jim Carrey doğaçlama oynamış. Esprileri o anda yaratan Carrey'nin sahneleri çok başarılı bulunduğu için kesilmemiş. Bu doğaçlama oynama olayı Carrey'nin Me, Myself & Irene filminde de vardı. Hatta karşılıklı oynadığı oyuncuların o andaki şaşkınlıkları filan da kesilmemişti :) O da güzel film bu arada. Yazısını şuraya bırakıyorum. Okumak isteyenlere.



     Bende öyle sinema eleştirmenlerinin gözü yok. Filmden keyif alıyor muyum, ona bakarım. O yüzden The Revenant benim en sevdiğim filmler arasına haklı bir şekilde kuruldu. Leo, o heykel sana helal olsun. Ne büyük oynamışsın, bizi ne çok mest ettin izlerken, koçum benim be. Konusunu duymamış olmanız imkansız. Anlatarak sıkamicam pek sevgili okuyucularımı. E daha ne söyleyim, izleyin!


NELER İZLEDİM #29



Sadece Brad Pitt ve O'nun o dehşet gülümsemesiyle de karşılayabilirdim sizi ama, ahh şu Gwyneth, kandırdı beni sarı çiyan. Ne güzel bir kare değil mi sevgili okur? Merhaba bu arada, çok özledim sizi. Konuşacak çok şey birikti. Ve aşırı enerjiğim. Bakalarım neler dökülücek ağzımdan :) Buyrunuz, sohbetimiz başlasın.

     Film izlemeyi bir yaşam biçimi olarak kabul etmiş :D çoğu insanın hayatından geçmiş bir film sanırım Seven. O kadar çok karşıma çıkıyordu ki, hep de erteledim. Ama artık zamanı gelmişti. Gone Girl'le son yılların altın vuruşunu yapan David Fincher'ın küllerinden doğduğu söylenen film 1995 yapımı. Bir adet emekliye ayrılmak üzere olan ama son işini almış bir dedektif olan Somerset, bir adet de oldukça çılgın, 2 dakika sonrasını düşünmeyen deli dolu dedektif Mills'imiz var. John Doe tarafında işlenen peşi sıra cinayetleri çözmek ikisinin görevidir. Farkettikleri nokta, her cinayetin nedeni, ölen insanların 7 büyük günahtan birini işlemiş olmasıdır. Ama hepsi, kendi günahlarını işleyerek ölüyor. Mesela açlık. Çok şişman olan bir adam öldürülür. Adam çok yemek yemeye zorlanıyor ve ölüyor. Çok ilginç değil mi? İşte böyle böyle zincirleme devam ediyor olaylar. Filmde sürekli yağmur yağıyor. Çok ama çok kasvetli bir ortam. İçinizi ısıtıcak tek şey Brad'in gülüş... ay ne diyorum ben :D Katil kim diye çok merak ediyorsunuz onu söylemem gerek. Kim olduğunu söyleyip tadını kaçırmiyim ama, eyyy adam o nasıl bir oyunculuk! Mutlaka izlemişsinizdir. Ama izlemediyseniz, hazır havalar da soğuk ve kasvetliyken bi izleyin. Benim mesela tekrar izleme gibi bi planım var.

SEVDİKLERİM

* Bir pazarlama stratejisi olarak, oldukça ünlü bir oyuncunun canlandırdığı katil, afişte ve trailerlarda kesinlikle yer almamış. İlk olarak filmi izleyerek öğrenmiş seyirciler! 

* Film bitişinde cast, her zaman olduğu gibi aşağıdan yukarı değil, yukarıdan aşağıya doğru akıyor. Bu Stoker filminde de vardı. O filmle ilgili zırvaladıklarım için de şuraya bi tıklayabilirsiniz. Farklı.

* Gwyneth Paltrow'un 23 yaşındaki duru güzelliği! Bizde güzele güzel denir. Hiç kıskanmam. 

IMDb sırası ve puanı : 355 - 8.6

     Çağan Irmak'ın filmlerini sanırım seviyorum. Çok bi numarası olmasa bile izletiyor kendini. Bu da Türk sineması kıstasım için şuan yeterli. Demet Akbağ ve Yetkin Dikinciler'in başrollerinde olduğu film, buram buram yaz kokuyor. Demet Akbağ'ın oyunculuğunu çok beğeniyorum. Böyle şey, yaşıyor gibi oynuyor. Tabi biraz yaşlandı artık. Ama oynuyor kadın. Konusuna gelelim. Eşini yeni kaybeden Nadide, bir torunu ve yetişkin iki çocuğu olmasına rağmen, evlendiği için zamanında yarım bıraktığı üniversitesine geri döner. Bölümü de su ürünleri mi neydi öyle bi şey. Derler kapsamında araştırma yapmak için sinirli bir kaptanı olan gemiyle denizlere açılırlar. Ve olaylar gelişir. Güzeldi yani, yer yer duygulandırdı da. Artık vizyonda değil ama tv de kesin verirler. Denk gelirseniz izleyin.

IMDb puanı : 6.7


     Hiç izlemeye yeltenmeyeceğim bir film türü sanırım Looking For Eric. Ama Deep tavsiye eder de izlemez miyim? İzledim. Eric, hayattan soğumuş, en dibe inmiş, postacı bir abimizdir. Üvey evlatları ile beraber yaşayıp, onların sorunlarıyla filan uğraşmaktadır. Bir gün hayalinde ünlü futbolcu Eric Cantona'yı görür. Ama baya kanlı canlı karşısında durmakta. Hayattan, sorunlardan bahsediyorlar. Bir gün Eric'in başı, üvey evlatlarının biri yüzünden belaya girer. İşte bu beladan, Eric Cantona kurtaracaktır kendisini. Diğer yandan iş arkadaşlarıyla olan bağlılıklarını da çok sevdim. Ne biliyim, o şişman abi çok tatlıydı bence. Çok babacan :D Neyse, ben Eric Cantona'ya daha önce hiç rastlamadım sanırım. Emin değilim. Yer yer O'nun efsanevi gollerinin görüntülerine de yer verilmekte. Ayrıca Cantona çok tipsiz olmakla beraber, acayip karizmatik, allah günah yazmasın. Deep'in de dediği gibi, gündelik bir hayat hikayesi. Çok çabuk sıkılan biri değilseniz, akşam yemeğini hazırlarken bi yandan izlenesi.

IMDb puanı : 7.2


     Woody Allen'dan bir sağa bir sola karışmadan duramayan, birbirinden farklı bi çok tadı damağınızda bırakan bir film. Açılışı kocası tarafından aldatılan yaşlı bir hanımefendinin falcıya gidip ondan medet ummasıyla yapıyoruz. Ordan annesi gibi evliliğinde ve işinde dikiş tutturamayan kızına geçip, yazarlıkta bir türlü istediği başarıyı elde edemeyip karşı apartmandaki kırmızılı kadını her gün gizlice izlemekten kendini alamayan damadına geçiyoruz. Benim en sevdiğim kısımlar sanırım aldatan yaşlı koca rolündeki Antony Hopkins'in yeni çıtır sevgilisinin olduğu yerlerdi. Aman allahım bu kadar mı salak, saf, para manyağı, sıfır kültürlü bir kadın olabilir. İngiliz aksanıyla beraber karışınca beni çok eğlendirdi. Spor salonundaki bölümler hele efsane :D Bu arada Antony dedim, Hopkins dedim, kalp atışlarınız hızlandı mı? Ben çok severim kendisini de. Çok uzatmiyim, keyifli, su gibi akan, derdini güzel anlatan, gerçi çok da bi derdi olmayan bir film. Güzeldi, izlenesi. İlginç de bi bilgi not düşiyim: Yönetmen Woody Allen, usta oyuncu Antony Hopkins'in filmde oynamayı kabul edeceğine hiç ama hiç ihtimal vermiyomuş. Oynamış, çok da iyi güzel oynamış.

IMDb puanı ve sırası : 6.3 - 4268


     Şu filmi ucundan kıyısından da olsa izlemeyen yoktur sanırım. Televizyonda ne kadar sık verirlerse versinler, yeşilçamın o sırrı çözülemeyen "izledikçe bıkmama" olayı burda da geçerli. Kemal Sunal'ın hayat verdiği Seyid karakteri, bir apartmanda çekirdek ailesiyle beraber yaşayıp, kapıcılık yapmaktadır. Hem apartmanın hem de sakinlerinin kahrını çeken Seyid efendi, apartmana hırsızlık yapmak için taşınan bir kadın ve bir erkek sayesinde hayatına az da olsa renk katar. Apartman yöneticisi kılıbığın teki, o istifa edip yerine geçen adam kurallarına sıkı sıkıya bağlı huysuz. Seyid bunlarla uğraşırken bi de karısı hamile olduğunu öğrenmez mi! " Karının üstüne ceketimizi atsak hamile kalıyor doktor " diyerek, esaslı kahkahalar attıran Seyid, tüm bu zorlukların üstesinden gelip, iyiliklerinin karşılığını elbet alıcak! Çok çok çok keyifli, Zeki Ökten yönetmenliğinde 1976 yapımı bir film. Bir pazar kahvaltınızı yapıp, üzerine keyif kahvelerinizi içerken size eşlik etmeli mutlaka. Bana güvenin, çok keyifli. Ufak da bir sorum olucaktı: Acaba filmin geçtiği apartman İstanbul'un hangi semtinde bilen var mıdır? Aşırı merak ediyorum da :)

Daha sakin, daha barışçıl, daha kardeşçe yaşanılan bir ülke isteğiyle bitiriyorum yazımı. Kara günler çabuk biter, hepimiz yine keyiflerimize dalar gideriz de, şehit ailelerinin ateşi hiç ama hiç sönmez. İşte benim içime en çok oturan şey. Hayat gerçekten çok garip.

Mutlu Pazarlar.


KISA FİLM / SNOWDRIFTER (2012)

Kar dolu geçen günlerimiz adına, tatlı mı tatlı bir kısa film paylaşıyorum sizinle.
 Keyifli pazartesiler. 


detaylı bilgi için FİLMİNEBANDIM 'a uğrayınız.


NELER İZLEDİM #28



Merhaba. Şu soğuk günlerde dışarı çıkıp gezmek hiç içimden gelmediğinden ve de işimin yoğunluğundan dolayı halim kalmadığından  iş-ev arasında gidip gelen hayatımı tek renklendiren şeyler film/kitap. Bolca izleyip, okuduğumdan paylaşacak da çok şeyim var. Hadi haftanın beşliğine buyuralım!

     2005 yapımı, bol ödüllü ( Plutzer ve Tony'nin de mevcut olduğu) bir tiyatro oyunundan uyarlama olan Proof, inandırıcılığın sınırlarında bizi bolca gezdiren bir film. Başrollerde Gwyneth Paltrow (aşkım) , Antony Hopkins (aşkım 2) ve Jake Gyllenhaal var ki, Onları izlemek şahane. Babası büyük bir matematik dehası olan Catherine, O'nun ölümüyle içine kapanmış ve yalnız yaşamaktadır. Babası ölmeden önce fazlaca dehadan ileri gelen delilikle savaşmaktaydı. Bu delilik az biraz da olsa Catherine' e de bulaşmış olabilirdi. Hep babasının başarılarının gölgesinde kaldığı için kendisinin de matematikte başarılı olduğunu gösterip kanıtlaması oldukça zorlayıcı olacak! Çoğu yerde 'acaba' larla boğuşacağınız, neyin doğru olduğunu anlamaya çalışırken akıp giden bir film. Güzel bir alternatif.


IMDb sırası ve puanı :  0 - 6.8

       2011 yılından komik ve bir o kadar çerezlik What's Your Number ile devam! Korkunç Bir Film serisiyle yıldızı parlayan (klişe laflarım nasıl?) Anna Faris ve genellikle görüldüğünde kızlarda iç çekmeye neden olan Chris Evans başrollerde. Ally, kız kardeşinin bekarlığa veda partisinde oynadıkları oyunda, gruptaki tüm kızlardan çok daha fazla :D erkekle yattığını öğrenir. Bunun üzerine bi karar alır; başka hiçbir erkekle yatmayacak ve evleneceği son adam bu yattığı erkeklerden biri olacaktır. Karşı komşusu bizim yakışıklı Chris, O'na eski sevgililerini bulmasında yardım edecektir. İşte filmde bu erkeklerle olan hikayelerini, nasıl ayrıldıklarını ve neden tekrar bir araya gelemeyeceklerini izliyoruz. Bu süreçte Chris ve Ally birbirlerine aşık olurlar ancak başka hiçkimseyle yatmama kararı Ally' yi geri çeker. Ama bi dakka, ya Ally sayı sayarken bi hata yaptıysa?

IMDb sırası ve puanı :  1793 - 6.0
İLGİNÇ BİLGİLER
* Anna Faris; gerçek hayatta, filmde eski sevgililerinden birini oynayan Chris Pratt ile evli.
* Düğünde arkada çalan grupta bir Türk müzisyen vardı. En sondaki akışta farkettim. Adını şimdi bulamadım ama o zaman araştırmıştım. Başarılı bir müzisyenimizdi.

     Scarlett Johansson'un unutulmaz bir oyunculukla arz-ı endam ettiği Under the Skin, 2014 yılının ses getiren filmlerinden biri olmuştu. Dünyaya gelip, insan formuna bürünüp, güzelliğini kullanarak arabasına çektiği otostopçuları bir güzel öldürüp kendi gezegenine götürme planı olan bir uzaylı olarak izlediğimiz Johansson, her uzaylı keşke senin gibi olsa dediğimiz türden:D Oldukça basite indirgenebilen bir konuya sahip Under the Skin için, benim görüşlerim ortalamayı pek geçemedi. Filmin yönetmeninin aslında başarılı bir klip yönetmeni olduğu düşünülürse, sahnelerde bu etkiyi görmek mümkün. O nedenle sekanslar bazen çok uzayıp, anlamsızlaşabiliyor. Kafayı çok yormayan, kaliteli bir film izlemek izleyenler için not edilesi. Ancak bu basit konunun altında yatan derin anlamları da unutmamak lazım. 

IMDb sırası ve puanı : 755 - 6.3
İLGİNÇ BİLGİLER
* Johansson'un güzelliğiyle arabasına çektiği karakterler aslında gerçek oyuncular değilmiş. Yönetmen arabaya gizli bir kamera yerleştirmiş. Farkına vardıklarında açıklamışlar bir filmde olduklarını. Tabi Johansson'u da nasıl tanıyamamışlar orası muamma.
* Filmin hazırlık aşaması, yaklaşık 9 sene sürmüş.
* Steven Schneider'in yazdığı "1001 Movies You Must See Before You Die" adlı kitabına da dahil olmuş.

     İsmi ve afişi karşıma sıkça çıkan District 9, bir de Deep'in blogunda karşıma çıkınca izlemeden edemedim. Yine uzaylıları işleyen bir film. Dünyaya inen bir uzay gemisi, gitmeye de hiç niyeti yok. Toplum içinde karışıklıklara neden oldukları için, 9. Bölge denilen yerde lanet bir şekilde yaşamaya zorlanmaktalar. Yani tabi onlar da zararlılar filan ama, vahşi uygulamalara maruz bırakılıyorlar. Neyse efendim; bu bölgenin sorumluluğunu alan Wikus'a, bir gün oradayken yaşanan karmaşada bir sıvı bulaşır. Ne olduğunu başta anlayamaz ama zaman geçtikçe kendisinde bazı değişimler başlar. Kusar, uzuvlarında farklılaşmalar olur vs. Bunun yetkililer tarafından anlaşılmasıyla yakalanır, uzaylı muamelesi görür, karısı olacak şerefsiz de terkeder adamı. Wikus pes etmez ve kurtulmak için uzaylılarla beraber, insanlara karşı savaşır. Sonu o kadar etkileyiciydi ki, sırf bunun için izlemenizi öneriyorum.

IMDb sırası ve puanı : 1079 - 8.0
İLGİNÇ BİLGİLER
* Filmin yapımı sırasında 6 farklı son belirlenmiş.
* Bu film de "1001 Movies You Must See Before You Die" adlı kitaba dahil olmuş.

     Yine Deep'ciğim sağolsun güzel bi film daha keşfettim. 2002 yapımı Cate Blanchett'in senaryoyla beraber omuz omuza başarılı bir film çıkarttığı Heaven, heyecanı yüksek tutan cinsten. Öğretmen olan Philippa, kocası ve birkaç öğrencisini elinden alan uyuşturucuyu satan adamı bulmuştur. Ancak polise yüzlerce ihbarda bulunmasına rağmen adam yakalanmamıştır. İntikamını kendisi almak isteyen Philippa, yanlış bir plan yapınca suçlu konumuna kendisi düşer ve tutuklanır. Bu tutukluluk sırasında dillerini bilmediğini söyler ve tercüme eden Flippa ile aralarında gizliden gizliye bir anlaşma başlar. Kadına aşık olan genç polis, O'nu kurtarmak için işinden vazgeçer ve beraber oldukça bilinmez bi kaçışa kalkışırlar. Filmi çok ama çok beğendim. Blanchett'in oyunculuğu efsane ötesiydi. Bence, az kişinin bildiği güzel filmlerden. Mutlaka izleyin. 

IMDb sırası ve puanı : 0 - 7.1

Yağmur eşliğinde yazdığım yazımın sonuna geldik. Sıkılmadan okuyup, bu cümleye kadar geldiyseniz çok teşekkür ederim. Ben şimdi kız kardeşimle yağmura inat dışarı çıkıp puding alıcam :D Hemen yapıp, akşama da üzerine muz doğrayıp yemek gibi oldukça basit bir planım var, ama çok mutlu eden bir plan. Sizin planlar neler, bugün neler yaptınız, filmleri beğendiniz mi, arasında izledikleriniz var mı, hepsini hepsini merak ediyorum. Yorumlarınızı bekliyorum. Görüşmek üzere.






NELER İZLEDİM #27


Son üç haftanın en sakin pazarından merhabalar. Bugün dışarı çıkmak yerine evde kalıp, uzun bir kahvaltı yapıp, biraz kendime vakit ayırıp, bloglarda vakit geçirme planımı yürürlüğe koydum. Sizlerle de konuşmak istediğim için bir beşlik yazısı hazırlamak istedim. Buyrunuz efendim.

     Marvin's Room, 1996 yapımı, içerisinde Oscar dahil bir çok ödüle sahip olan dev oyuncuları barındıran, dram ağırlıklı bir film. Genç yaşta hasta babasına bakmak istemeyip sorumluluklarından kaçan Lee, kendisine yeni bir hayat kurmuştur. Yeni hayatı da maddi zorluklar, kötü bir eş ve sorunlu bir evlat yüzünden çok da iyi gitmemektedir. Ama bir gün, kalıp babasına bakmayı tercih eden kız kardeşinden hüzünlü bir çağrı alır. Kardeşi kan kanseridir ve uygun ilik için O'nu ve çocuklarını eve çağırır. İşte, iki kız kardeş arasında geçen yer yer suçlayıcı, ardından bağışlayıcı, sorunlu bir yeğenle teyzesi arasında geçen iyileştirici sohbetler ve hasta babanın hepsinde yarattığı merhamet filmin devamı. Bir tiyatro oyunundan uyarlama olan film, Leonardo DiCaprio'nun asi gençliğini özleyenler için de güzel bir alternatif :)

IMDb sırası ve puanı : 4508 - 6.7

     Klişelikten bir tık da olsa uzaklaşmayı başarmış 2014 yapımı bir filmle devam. Kendime İyi Bak, ismi üzerine biraz düşündüren, afişini görünce de bir izlesem mi izlenimi uyandırdı bende. Şimdi konuyu anlatsam kesin spoiler filan veririm çünkü o derece keskin noktaları var. Durduk yere film zevkinizi mahvetmiyim :D Yani genel olarak konu şu; evlenmeye hazırlanan bir çiftimiz var. Davetiye kısmına geldiklerinde erkek, üniversite arkadaşlarıyla buluşur ve eski sevgilisi hakkında duyduklarıyla kafası bi güzel karışır ve işin peşini bırakmaz. Tabi bu aşamada flashback in allahını yaşıyorlar. Ben filmlerde seviyorum flashbackleri. Begüm Birgören, Onur Öztürk ve Aslı Tandoğan'ın oyunculukları çok iyiydi. 


SEVDİKLERİM

Bu filmde daha önce hiç denk gelmediğim bi şey vardı. Mesela flashbacklerde görüntü önce siyah-beyaz, sonra renkleniyor, ardından tekrar siyah-beyaz a dönüyor. Bu renk geçişlerini sevdim. Farklı geldi, ortama hava kattı :D

IMDb sırası ve puanı : 0 - 6.3

     2008 yapımı, Richard Gere ve Diana Lane'in Unfaithful filminin rövanşını aldığı söylenen :) romantik bir film Nights in Rodanthe. Kocasıyla boşanmanın eşiğinde olan Adrienne, yakın bir arkadaşının küçük oteline birkaç günlüğüne göz kulak olmak için Rodanthe'ye gider. Otelin o haftasonu tek misafiri doktor Paul'dür. Otel küçük olduğu için kahvaltıyı, yemeği, çayı, kahveyi hep Adrienne yapmaktadır. E böyle sıcak, tatlı bir ortamda iki yetişkinin yakınlaşması çok normal.(filmlerde!) Sohbetti, muhabetti, şaraptı, fırtınadan korunmak için koynunda saklanmasıydı filan derken, baya baya birbirlerine aşık olurlar. Ancak Paul, kendi gibi doktor olan oğluna yardıma gidecektir. Neresiydi şimdi tam hatırlamıyorum da, uzak bi ülkeye işte. Bu süreçte sürekli mektuplaşırlar, adeta liseliler gibi. Derken bir gün Paul'ün mektupları kesilir. Acaba neden ? İzleyin ve cevabı bekleyin. Ağlatabilir.

IMDb sırası ve puanı : 0 - 6.0

     Akıllara durgunluk veren, artık kült olmuş bir film Mr. Nobody. 2009 yapımı, başrolde oyunculuk dersi veren Jared Leto. Muhtemelen izlemişsinizdir de, yani hani izlemediyseniz hemen bi not alın. Ben filmlerde paralel sonları seviyorum, bu filmde paralel sonun allahı mevcut. Küçük bir oğlan çocuğu olan Nemo, ayrılan annesi ve babası arasında kalır. Babasıyla kalırsa ne olur, annesiyle giderse ne oluru izlediğimiz film, bize her seçimin hayatımızda ne denli büyük farklılıklar yaratabileceğinin güzel bir dersini veriyor. Ergen Nemo ve yetişkin Nemo'nun birbirinden farklı hayat hikayeleri çok zekice kurgulanmıştı. Kafanız çok karışıyo bi kere onu söyliyim. Çok sakin ve kafanızın rahat olduğu bi zamanda izleyin. Süresi de 2 saatten uzun olunca, size arkanıza yaslanıp bu muhteşem film ziyafetini çekmek kalıyor.


SEVDİKLERİM

* Nemo'nun hayatına giren üç kadının da farklı renklerle karakterize edilmesine bayıldım. Kırmızı-aşkı, mavi-depresifliği, sarı-hırsı ifade etmekteymiş. 

* Jared Leto'nun özellikle akıl hastanesi sahnelerindeki oyunculuğu beni çok rahatsız etti. Rahatsız etti derken kötü anlamda değil, baya baya o içinden çıkılamaz kaosu bakışlarıyla bana hissettirdi. Adam büyük oynamış.

IMDb sırası ve puanı : 851 - 7.9





     Çöp.







IMDb sırası ve puanı : 0 - 4.1

Yorumlaşmak ve karşılıklı olarak bir şeyler paylaşmak, şu blog işinin en güzeli. Okuyan herkese çok teşekkürler. Haftanız sorunsuz ve güzel geçsin!




En Sevdiğim Filmler / 2015


Dünyaca ünlü sinema dergileri, web siteleri; 2015'in sen sevilenleri listelerini yapar da ben yapmaz mıyım? Yaparım. İşte karşınızda, 2015 yılında izleyip en çok beğendiğim filmlerin listesi. Filmlerden daha önce bahsettiğim postların linkini de oracığa bırakıyorum :)

dabba


yıldız haritası


munich


yaşlılara yer yok


unutma beni


köstebek

The Departed (ef-sa-ne)

büyük budapeşte oteli


iki kadın bir erkek


terminal


dünya savaşı z


Julianna Moore 'un üç filmiyle beraber girdiği listemi olur da okur, incelerseniz, bana bir selam bırakmayı unutmayın :)

Yeni yılda başta sağlık, sonra da tüm insanlara vicdan diliyorum. 2016'da bolca görüşmek üzere!