NELER İZLEDİM #33


Merhaba canım okuyucu. Size yazmak için yanıp tutuşuyorum ama bir türlü kelimeleri bir araya getiremiyorum. Buralar iyice sessizleşti. Buna bir son vermek lazım.Bu hafta her zamanki gibi bir beşlik yazmicam, bu sefer üçlük olucak. Çünkü uzun oldu biraz, sizleri sıkmak istemiyorum. Buyrun bakalım, iyi eğlenceler :)

     Fransızca ismini asla yazamayacağım ilk filmimiz Ben, Kendim ve Annem. Küçük yaşlarından itibaren annesi tarafından adeta kız gibi yetiştirilen Guillaume, bu sancılı süreçte başından geçenleri bir tiyatro sahnesinde bizlere anlatmaktadır. İki tane erkek kardeşi de olmasına rağmen, O hep farklı tutulur. Kimse O'nu bir erkek olarak görmez. Bu süreçte erkek yatılı okuluna gider, kendisi için ne kadar zor olduğunu tahmin edersiniz :D Kimlik arayışı sırasında, erkeklerle fiziksel temasları hep bir faciayla sonuçlanır. Annesi her ne kadar oğlunu bu şekilde sevse de babasıyla aynı frekansı yakalayamazlar. Şimdi çok da spoiler vermek istemiyorum ama film neye yönlendirilirsek bir süre sonra onu kabullenişimize çok güzel bir örnek. Pek bir beklentim olmadan izlediğim filmin sonu baya etkileyiciydi. Sevdim.

İLGİNÇ BİLGİLER:
* Farkederdiniz belki bilmiyorum ama başrol Guillaume'yi ve annesini aynı kişi canlandırmakta. Fransa'nın sinemaya kazandırdığı başarılı bir oyuncu olmuş. Burdan kutluyorum kendisini. (Kesin okur)

     Tom Hanks aşkımla arada bir buluşup hasret gidermemek olmazdı. Deli gibi merak ettiğim Cast Away filmini nihayet izledim. Böyle bir film o la maz. Lost dizisinden önce çekilmiş, ıssız adaya düşüp orada mahsur kalma ana temalı 2000 yapımı baya da eski bir film.Chuck Nolan, FedEx adlı bir ulaştırma firmasında üst düzey yönetici gibi bi şey. Bir gün firmanın kargolarını da taşıyan uçakla yolculuk yaptığı sırada, uçak düşer. Tek kurtulan olan Chuck, ıssız bir adada hayatta kalmaya çalışır. Hemen kurtarılmasını Chuck kadar izleyen siz de bekliyorsunuz ancak işler öyle harika gitmez. Bu adamı ... süre boyunca kimse bulamaz. (süreyi yazmadım spoiler olmasın. hadi yine iyisiniz köftehorlar. hatırlayalım ) Bu süre boyunca kendine mecburen bir hayat kuran Chuck'un tek arkadaşı bir voleybol topu olan Wilson'dur. Beni en çok etkileyen Wilson'la konuşup dertleştiği bölümler. Ciğerimi söktün Chuck! Bakalım geri dönebilecek mi? Dönse bile alıştığı bu tümüyle izole hayattan sonra kolay adapte olabilecek midir? bilinmez. Mutlaka mutlaka izleyin. Pişman etmez. Ayrıca yönetmen, Forrest Gump gibi bir güzelliği kendi gözünden bizlere şahane şekilde aktaran Robert Zemeckis.

İLGİNÇ BİLGİLER :
* Çekim ekibinden birkaç kişi, adada birkaç gün yalnız bırakılmış. Bu süre boyunca Chuck'ın hayatta kalabilmesi için keşfedeceği bazı yöntemler denemişler. Ateş yakmayı başarmışlar, hindistan cevizi açmayı öğrenmişler, bir voleybol topuyla konuşmuşlar, balık yakalaşmışar. Güzel bir taktik. Sevdim.

* Adanın koordinatlarını Google Maps'te yazarak Tom Hanks'in yazdığı " HELP " yazısını görebilirsiniz. Koordinatlar IMDb sayfasında mevcut.

* Filmde kullanılan üç voleybol topu, daha sonra bir açık artırmayla 18,400 dolara satılmış. Parayla ne yaptıklarını bulamadım :D

* Filmdeki çoğu gece sahnesi, aslında gündüz çekilmiş. Daha sonra gözünü sevdiğimin bilgisayar programlarıyla geceye dönüştürmüşler. Sadece ateşi ilk kez yakıp sevinçten havalara uçtuğu sahne gece çekilmiş.

* Filmdeki rolüyle 2001 yılı Oscar ödüllerinde en iyi erkek oyuncu kategorisinde aday olan Tom Hanks, filmin uzun süren çekimleri boyunca tam 22 kilo vermiş.

     Kitaptan uyarlama olan son dönem gözde gençlik romanlarından olunca, afişlerine maruz kalmamak elde değil. The Fault in Our Stars (Aynı Yıldızın Altında) da onlardan biri. 2014 yapımı olan film, meşhur John Green'in kitabından sinemaya uyarlanmış. Başrollerinde benim çok sevdiğim Shailene Woodley (bu tatlış kızı buradaki The Spectacular Now'dan hatırlayalım) ve Ansel Elgort var.16 yaşındaki Hazel, uzun yıllardır kanserle mücadele etmeke ve solunum güçlüğü çekmekte. Bu sebeple yanında nefes almasını kolaylaştırıcak bir aletle gezmek zorunda. Kendisi gibi kanserden muzdarip insanlarla tanışıp belki arkadaş edinmek için yurtdışında oldukça meşhur olan toplantılara katılır. İşte burada Gus ile tanışır. Gus, yaşadığı onca zorluğa rağmen sürekli gülen, eğlenceli bi çocuk. Arkadaşlıktan sevgililiğe giden bu macerada, kendilerine iyi gelen her şeyi yaparlar. Hatta Hazel mutlu olsun diye o çok sevdiği kitabın yarım kalan sonunu öğrenebilmek için yazarın yanına ufak bir yolculuk yaparlar. Duygusal yönü oldukça ağır basan filmin mesaj kaygısı olmasa da, bittiğinde ufak çaplı bir " şükür " seansı gerçekleştirmeniz çok doğal. Fena ağlatabilir, benden söylemesi. Önerilir.

Siz neler izlediniz, bana önereceğiniz şeyler var mı, yorum olarak bırakırsanız havalara uçabilirim. 
Kendinize çok iyi bakın.





NELER İZLEDİM #32


Güzel bir mayıs gününden herkese merhaba. Uzayan gündüzler film izlemek için şahane fırsatlar yarattı benim için. Yazacak o kadar çok film birikti ki! Hepsini sizlere anlatmak için sabırsızlanıyorum. Eşsiz bir zerafetin kokusunu alabildiğimiz bu güzel görselden sonra beş filmimizi anlatmaya başlayabiliriz. Haydi buyrun.

     2011 yapım; başrollerinde Selena Gomez, Leighton Meester ve çok sevdiğim rahmetli Cory Monteith'in olduğu çerezlik bir film. Kızımız Grace yaz tatilinde yıllardır hayalini kurduğu Paris'e seyehat etmek istemektedir. Ailesi bunu kabul eder ancak bir şartla; üvey kardeşi Meg de onunla beraber gelicektir. Grace, Meg ve biraz çatlak arkadaşları Emma yola çıkarlar. Turla katıldıkları gezi pek de başarılı geçmez ve yollarını kaybettikleri bi akşam yağmurdan sığındıkları otelde inanılmaz şeyler olur! Grace'in çok ünlü ve zengin bir İngiliz kızına benzetilmesi ile olaylar başlar.İlk başta bunu açıklamak istese de, bir anda sahip olduğu yüksek sosyete hali çok hoşlarına gider. Kızı taklit ederek, bir çok faaliyete katılıp bir de aşık olurlar :) Yani böyle eğlenceli, çok kafa yormayan güzel bir film.

IMDb puanı ve sırası : 5,8 - 3382 

     Şu afişi görmeyip, hatta benim gibi bu yaşına kadar izlemeyen kimse yoktur herhalde. 1996 yılından çok sıkı bir tutku, aşk filmi The English Patient. Başrollerinde Ralp Fiennes, Juliette Binoche, Kristin Scott Thomas (çok seviyorum bu kadını), Colin Firth filan var. II. Dünya Savaşı sırasında başarılı bir pilot olan Almasy, harita oluşturmakla görevlendirilir. İtalya'dan Kuzey Afrika'nın çöllerine kadar yayılan aşk hikayesi, 2 saat 40 dakikalık da bir seyir sunuyor. Geçirdiği uçak kazası sonrasında vücudunun büyük kısmı yanan Almasy'e bir hemşire yardım etmektedir. Hemşireye yaşadıklarını anlatan Almasy ile birlikte filmde çok sık flashback yaşıyoruz. Bir adet tutkulu yasak aşkla birlikte, hemşirenin çok çok naif bir aşkına da tanıklık ettiğimiz film, mutlaka izlemeniz gerekenlerden. Bir çok adaylığı ve 9 adet de Oscar ödülü bulunan film, 1997 yılına damga vuranlardan.

SEVDİKLERİM
* Filmin çoğuna hakim olan o sarı görüntü.
* Juliette Binoche nin ağlayışı! Ya bir insan nasıl bu kadar güzel ağlayabilir aklım almıyor. Yani benim gerçek hayattaki ağlayışımdan daha gerçekçiydi öyle söyliyim :D Zaten bu rolüyle Oscar'ı çok haklı bir şekilde kucaklamış.

İLGİNÇ BİLGİLER
* Ralp Fiennes'a yanık görüntüsünü elde etmek için yapılan makyaj 5 saat sürmekteymiş. Sadece kafasının görünüp vücudunun örtünün altında kaldığı sahnelerde bile pek sevgili Fiennes, tüm vücuduna yanık makyajının yapılmasını istemiş. Karaktere girecek adam, önemli.

IMDb puanı ve sırası : 7,4 - 1315

     Adını taşıyan şarkısıyla birçoğumuzun diline dolanmış olan Prensesin Uykusu, ünlü yönetmen Çağan Irmak'ın bizlere ve Türk Sinemasına güzel bir armağanı niteliğinde. 2010 yapımı film, çok harika oyuncuları barındırmakta. Sevinç Erbulak (Kuzenler dizisini sevenler yorumlarda ses versin :) ), Güldür Güldür le daha çok kişiye ulaşan Çağlar Çorumlu, usta oyuncu Genco Erkal... Aziz, bir kütüphanede memur olarak çalışmaktadır. Yaşadığı evin üst katına taşınan bekar anne Seçil ve kızı Gizem ile biraz da olsa neşe bulan dünyalar tatlısı Aziz'in mutluluğu, Gizem'in daldığı derin uykuyla gölgelenir. Küçük kız uykudayken yer yer masalsı karakterlerle buluştuğumuz filmde, oyunculuklar muazzam. Öyle ki, basit bir konusu olsa da kendisini izlettiriyor. Uyku sürecinde Aziz ve Seçil'in yakınlaşması, Genco Erkal'dan apayrı bir oyunculuk seyri, müzikler, Redd... Sonu ağlatmalı filmlerden. 

IMDB puanı : 6,8

     Afişinin saçmalığına aldırmayıp izlediğim 2013 yapımı Gus adlı film, keşke o saçmalığa aldırsaydın Seda dedirtti. Çocukları olmayan tatlı çiftimizin yakın bir arkadaşı, istemeyerek hamile kalır. Oldukça klişe bir senaryoyla, tabii ki bebeği ailemiz sahiplenir. Hamilelik sürecinde de yanlarında kalmasını istedikleri arkadaşları oldukça çılgın biri aslında. Bu zaman zaman onlara sıkıntı yaratsa da, gün gelir doğum gerçekleşir. Ahh ah, ama annelik duyguları, arkadaşınıza ciddi bir kazık atmanıza engel değilmiş! Yakışmadı seni kızıl şeytan! İzlemeyin. Sıkıcıydı.


IMDb puanı : 5,1 :(

     Peki kısa bir filmle devam etmeye ne dersiniz? Wedding Cake, 2013 yapımı çok ama çok tatlı bir kısa film. Düğünlerde afiyetle yediğimiz pastanın üzerini süsleyen gelin ve damat figürleri, düğün yerine gelene kadar kutunun içinde canlanırsa ne olur? Şahane bir görsel şölen olur :D Resmen evliliğin her aşamasını yaşayan minyatür gelin ve damadımız, zaman zaman tutkulu birer aşık, zaman zaman birbirlerine düşman iki karı koca olurlar. Full versiyonunu bulamadım ama şuraya bıraktığım linke tıklayarak, neyden bahsettiğimi anlayabilirsiniz :) 




Yazımın sonuna kadar okuduysanız öncelikle çok teşekkürler :) Anlattıklarımın arasından izledikleriniz ya da izlemek istedikleriniz var mı? Son zamanlarda neler izlediniz? Seda şuna da bi bak dediğiniz neler var tatlı yorumlarınızı bekliyorum. Beni çok mutlu ediyo da :)
Tekrar görüşmek üzere, kendine iyi bak :)

NELER OKUDUM


Son aylarda okuduğum pek güzel kitaplar karşınızda. Değerlendirmelerimi, altlarındaki birden beşe kadar yaptığım yıldız sayılarından öğrenebilirsiniz :)


Dünya Ağrısı - Ayfer Tunç
*****


Dönüşüm - Franz Kafka
*****


Kırmızı Saçlı Kadın - Orhan Pamuk
****


Limonlu Pastanın Sıradışı Hüznü - Aimee Bender
***


Gözüyle Kartal Avlayan Yazar Yaşar Kemal - Zülfü Livaneli
***








NELER İZLEDİM #31


Nasıl da güzel bir günbatımı. Yalnız ya da değil, bir gün güneşi şöyle uğurlamak istiyorum ben de. Bunu yazalım bi kenara. Neyse biraz da olsa enerji doldum, sizinle konuşmak için motivasyonum tam. Hadi başlayalım.

     Zac Efron'un genç kızlar tarafından yenilip yutulduğu zamanlarda çekilmiş, baya da sevilmiş bir film 17 Again. İşinden kovulmuş, eşiyle de ciddi sıkıntılar yaşayan Mike; ak sakallı bir dedenin anlamadığım büyüsüne denk gelir ve 17 yaşına geri döner. Ama tabi o zamana değil, sadece görüntüsü değişir. Göbekli, yaşlı hali gider; cillop gibi bi genç gelir karşımıza. Öff sonrası acayip klasik zaten. Okula başlar, kızıyla oğlunu orada izler, eşiyle yakınlaşır filan. Beni en çok Mike'ın yanında yaşadığı arkadaşıyla, okul müdiresi arasında yaşananlar eğlendirdi. Adamın über zengin oluşu, yaptığı sıradışı süprizler, beraber Elfçe konuşmaları ve bunu fantaziye dönüştürmeleri filan bombaydı :D Hayatın anlamını ve ailesinin hayatındaki yerini tekrar hatırlayan Mike, bakalım geri döndüğünde her şeyi yoluna koyabilecek mi? Tatmin etmeyebilir sizi ama eğlenceli bi film.

IMDb sırası ve puanı : 442 - 6.4

     Ünlü yönetmen Terry Gilliam'dan, başta medyaya sunulan her bir afişiyle bile dikkatleri üzerine çeken The Zero Theorem'i nihayet izledim. Ben başroldeki Christoph Waltz'u hiç mi bi yerde izlememişim anlamadım ama o kel hali beni oldukça rahatsız etti. O şekilde bi başladım izlemeye. Konu karışık. Qohen bir bilgisayar dehasıdır. Çalıştığı yerden sıfır teoremini açıklaması istenir. Böylelikle istediği özgürlüğe kavuşacaktır. Evine özel bir bilgisayar sistemi kurulur. Orda gece gündüz çalışır. Evinin o kasvetli havası, adamın yalnızlığı çok etkileyiciydi. Arada bir Bainsley adında oldukça çekici bir kadın kendisini farklı kılıklarda ziyaret eder. Onun da büyüsüne kapılan Qohen, amacına ulaşırken biraz sendeler, kafası karışır, hayatını sorgular filan. Evet derin anlamlar içeriyordu ama beni pek yakalayamadı film. Görsel ögelerini ve oyunculukları çok başarılı bulduğumu söylemem gerek. Konuşmak isteyenleri yorumlara bekliyorum.

IMDb sırası ve puanı : 2205 - 6.1


     Aslında Cloud Atlas filmi için pek ümitliydim ama hiç-bir şey an-la-ma-dım. Yine görsellikte zirveye çıkmış bir film. O konuda hemfikiriz. Ama konusunu anlamadım ya, keyif vermedi. Üzgünüm Tom Hanks.








IMDb sırası ve puanı : 697 - 7.5
     Robert Pattinson'u vampirlik dışında bambaşka bir rolde izlediğimiz 2014 yapımı The Rover filmi sıradaki filmimiz. Eric, oldukça sıradan, sıcak bir günde başrolümüz Eric; gittiği benzinlikte bir çete tarafından soyulur. Arabası ele geçirilen ve ortada kalan Eric pes etmez, onların bıraktığı arabayla peşlerine düşür. Fazla aksiyonlu olmasa da alttan alttan germeyi başaran bir kaç takip sahnesi oldukça hoştu. İzlerine kaybettiren hırsızları aramaktan vazgeçmeyen Eric, yolda hırsızlardan birinin kardeşi olan Rey ile karşılaşır. Rey, normal değil pek. Biraz zeka özürü mevcut. Ama çok iyi biri. Ben çok sevdim :) O da Eric'e yardım eder abisini bulması için. Kurak iklimde ordan oraya gezip, arada bir konaklayarak vakit geçiren bu ikili, bakalım adamları kaçtıkları yerden bulabilecekler mi? Çok kıyıda köşede kalmış bir film, ama ben sevdim. Robert'ın çirkinliği hatrına izlenir.

IMDb sırası ve puanı : 3732 - 6.4


     Üç arkadaş ve doğaüstü bir yolculuk hikayesi. 2014 yapımı The Signal, genç oyuncular ve bir adet Laurence Fishburne içeriyor. Bilgisayar ve hackerlıkla yakından ilgilenen ve gizli biri tarafından ilginç mesajlar alan arkadaşlar, bu sinyalin peşine düşerler. Yolculuk sırasında sinyal aldıkları evi bulurlar ve klişe! Gecenin bi vakti girerler o eve. Sonra ordan oraya savrulurlar ve sabah uyandıklarında bembeyaz bir araştırma binasında bulurlar kendilerini. Kız baygın haldedir. Kızın sevgilisi, bir şeylerin yolunda olmadığını anlar ve oradan kurtulmak için o kötürüm haliyle büyük savaş verir. Sedyeyle kaçma kısmına dikkat! Güzel bir kaçış sahnesi daha. Doğaüstü yeteneklerle dolu film, devamlılık hatalarıyla doluydu. Yani bir sahnede kızın tişörtü maviyse, aynı sahnenin ön taraftan çekilmiş halinde tişört pembe mesela. Çok göze batıcı ve dikkat dağıtıcıydı. Onun dışında genç oyuncuların oyunculukları çok çok iyiydi.

IMDb sırası ve puanı : 1538 - 6.1


Nisan ayı güzel bir aydı. Yepyeni başlangıçlar için güzel adımlar attığım. Yorumlarınızı bekliyorum. Şahane bir haftasonu geçirin!

NELER İZLEDİM #30



Mis gibi bir pazar var buralarda. Oralarda durum nedir? Tüm gün gezip dolaşıcaksın tahminimce. Eve dönerken bi kaç atıştırmalık al da film izlersin belki. Onu da aşağıdan seçebilirsin :)

     İlk anlatacağım film, son zamanlarda aşırı keyif aldığım dilimize Yetenek Avcısı olarak çevrilen Million Dollar Arm. 2014 yapımı, gözümden kaçmış bir yapım. Başrollerinde Mad Man'den tanıdığımız Jon Hamm, Life of Pi'den sinemaya ciddi bir giriş yapan Suraj Sharma var. Gerçek bir olayı anlatan filmin konusuna gelirsek, JB adında sporcuların menajerliğini yapan yakışıklı bir abimiz var. İşinde ciddi sıkıntılar yaşamakta ve deli paralar kazanan ünlü sporcuları kendisiyle çalışmaya bir türlü ikna edememekte. Düşünür düşünür ve madem ünlüler bizimle çalışmıyor, o zaman biz kendimiz büyük bir sansasyonla sporcu yetiştirip ona menajerlik yaparız der. Bunun için kriket sporunu seçer, keşfedilmemiş bir vaha olarak gördüğü Hindistan'a doğru yola çıkar. Burada aylarını geçirerek, Hintli çocuklar arasından seçimler yapılır. Kriket'in k sinden anlamayan iki çocuğu da yanına alıp ülkesine dönen JB, bakalım sıfırdan iki sporcu yetiştirebilecek mi? Film öyle keyifli, öyle sıkmıyor ki, sporla ilgili hiçbi şeyi beğenmeyen beni benden aldı. Hindistan'daki çekimler, hintli çocukların saflığı, çeviride ona yardım eden Amit'in tatlığı filan olay. Mutlaka bir izleyin. Pişman etmez, keyif verir. Filmin sonunda filme konu olan herkesin fotoğrafları akıyor. Kapatmayın!

SEVDİKLERİM

* JB'ye oyuncu seçinde yardımcı olan yaşlı amcanın sonlarda yaptığı şey beni çok duygulandırdı. Masadan kalktığı sahne!

* JB'nin son sahnelerde hintli sporcuların dualarına katılması tüylerimi diken diken yaptı.

* Amit! Çok tatlı bir karakterdi. Mimikleri efsane :)

IMDb sırası ve puanı : 2840 - 7.1

     Senatör Robert F. Kennedy'nin öldürüldüğü geceye yavaş yavaş yaklaşmak ve o sırada çok yakınlarında başka neler oluyor öğrenmek ister misiniz? Duymuşsunuzdur, başkanlığa çok yaklaşan Kennedy, halka seslendiği bir otelde suikasta kurban gitti. Ambassador Hotel'de gerçekleşen kanlı gecenin sabahından itibaren, konuşmaya kadar geçen sürede, otelde kalan/çalışan insanların hayatlarına dokunuyoruz. Evlenmeye hazırlanan genç bir çift, gecede sahne alacak alkolik şöhret geçkini bir kadın, birbirlerine her baktıklarında tekrar aşık olan adeta ikinci baharlarını yaşayan başka bir çift, otelin mutfağında çalışanlar arasında yaşanan çok öğretici diyaloglar... Ben şu blogu açtım açalı biyografi türündeki filmleri çok sevdiğimi farkettim. Bobby'de onlardan biri oldu. Kennedy'nin görüntülerine de yer verilen film sayesinde güzel şeyler öğrendim. Klasik ama etkileyici.

SEVDİKLERİM

* Shia LaBeouf ! Filmde hangi rolde olduğunu söylemicem ama Sia'nın yarım milyar izlenen Elastic Heart klibinde oynayan ( şuradan tık tık ) delikanlı abimizi bakalım siz bulabilecek misiniz? Ben resmen şok!

IMDb puanı : 7.0


     Fransız romantizmini ince bir komediyle beraber seven kimler? Ben çok seviyorum da. La chance de ma vie de onlardan biri. Julien adlı bir beyefendi, evlilik danışmanlığı yapmaktadır. Çoğu ilişkiyi üzerindeki ölü toprağından kurtarıp canlandıran Julien, terzi kendi söküğünü dikemez misali bir türlü istediği aşkı bulamaz. Ve başına şöyle talihsiz bir şey musallat olmuştur: Sevgili olduğu kızların başına, ilişkileri boyunca gelmeyen kalmaz. Hiçbir işleri yolunda gitmez, ölümlerden dönerler. Tabii bi süre sonra bunun nedeninin Julien olduğunu anlarlar, vururlar tekmeyi. Derken güzeller güzeli Johanna ile tanışırlar. Tasarımcı olan kadın işinde hızlı bir yükselişteyken, olur olmadık şeyler yüzünden hayatın alt üst olur. Ama çok da aşıktır. E şimdi nolucak? Konu çok liseli gibi farkındayım ama öyle değil. Orta yaş romantizmi ve komedisi var karşımızda. Mizah ince, keyifli.

IMDb puanı : 6.1


     Maske ile tanışmamış olan bir genç olduğunu düşünmüyorum. Şu yeşil suratı babaannem bile biliyo olabilir, öyle ünlü. Küçükken çizgi filmleriyle büyüdüm gibi klişe bir laf etmek istemiyorum, ama durum bu. Ablamla gözlerimizi ayırmadan izlerdik. Çizgi film olmasına rağmen aslında bende hafif de bir ürperti yapardı, yalan değil. Sinema filmini de televizyonda verdiklerini hatırlıyorum, Jim Carrey filan aklımda kalmış. Ama baştan sona izlemek 24 yaşıma nasipmiş. Gelelim The Mask'in konusuna. Stanley Ipkiss, yanlışlıkla takıp etkisi altına girdiği maskeyle fırtınalar koparır. Olay akışını tam sıraya koyamıyorum ama yanlış anlaşılmalar, kendini aklamaya çalışmalar, seksi Cameron Diaz ve efsane bir Jim Carrey oyunculuğu mevcut filmde. Ya Jim Carrey'nin oyunculuğu çok çok çok iyiydi ya. Adam insanüstü oynamış. Bu filmi hala izlememiş olduğunuzu düşünmüyorum. İzlemediyseniz, hemen şimdi açın, hemen! Konusunu da anlatmak yerine Maske'yle duygusal bağımı anlatmak istedim. Siz de bahsedin biraz :)

İLGİNÇ BİLGİLER

* Maskenin o devasa büyüklükteki dişleri, aslında sadece Jim Carrey'nin konuşmadığı sahnelerde kullanılmak üzere tasarlanmış. Ama Jim Carrey, adamımsın, karakterine daha iyi oturacağını düşünerek o dişlerle konuşmayı öğrenmiş.

* Maske'nin giydiği muz renkli takım elbise, aslında Jim Carrey'nin annesinin, ilk stand-up gösterisinde giymesi için diktiği takım elbiseymiş. Çok yaratıcı :)

* Jim Carrey, Maske karakterini babasından ilham alarak renklendirmiş.

* Cameron Diaz'ın ilk filmiymiş. Ne şans!

* Maske'nin bi çok sahnesinde Jim Carrey doğaçlama oynamış. Esprileri o anda yaratan Carrey'nin sahneleri çok başarılı bulunduğu için kesilmemiş. Bu doğaçlama oynama olayı Carrey'nin Me, Myself & Irene filminde de vardı. Hatta karşılıklı oynadığı oyuncuların o andaki şaşkınlıkları filan da kesilmemişti :) O da güzel film bu arada. Yazısını şuraya bırakıyorum. Okumak isteyenlere.



     Bende öyle sinema eleştirmenlerinin gözü yok. Filmden keyif alıyor muyum, ona bakarım. O yüzden The Revenant benim en sevdiğim filmler arasına haklı bir şekilde kuruldu. Leo, o heykel sana helal olsun. Ne büyük oynamışsın, bizi ne çok mest ettin izlerken, koçum benim be. Konusunu duymamış olmanız imkansız. Anlatarak sıkamicam pek sevgili okuyucularımı. E daha ne söyleyim, izleyin!


NELER İZLEDİM #29



Sadece Brad Pitt ve O'nun o dehşet gülümsemesiyle de karşılayabilirdim sizi ama, ahh şu Gwyneth, kandırdı beni sarı çiyan. Ne güzel bir kare değil mi sevgili okur? Merhaba bu arada, çok özledim sizi. Konuşacak çok şey birikti. Ve aşırı enerjiğim. Bakalarım neler dökülücek ağzımdan :) Buyrunuz, sohbetimiz başlasın.

     Film izlemeyi bir yaşam biçimi olarak kabul etmiş :D çoğu insanın hayatından geçmiş bir film sanırım Seven. O kadar çok karşıma çıkıyordu ki, hep de erteledim. Ama artık zamanı gelmişti. Gone Girl'le son yılların altın vuruşunu yapan David Fincher'ın küllerinden doğduğu söylenen film 1995 yapımı. Bir adet emekliye ayrılmak üzere olan ama son işini almış bir dedektif olan Somerset, bir adet de oldukça çılgın, 2 dakika sonrasını düşünmeyen deli dolu dedektif Mills'imiz var. John Doe tarafında işlenen peşi sıra cinayetleri çözmek ikisinin görevidir. Farkettikleri nokta, her cinayetin nedeni, ölen insanların 7 büyük günahtan birini işlemiş olmasıdır. Ama hepsi, kendi günahlarını işleyerek ölüyor. Mesela açlık. Çok şişman olan bir adam öldürülür. Adam çok yemek yemeye zorlanıyor ve ölüyor. Çok ilginç değil mi? İşte böyle böyle zincirleme devam ediyor olaylar. Filmde sürekli yağmur yağıyor. Çok ama çok kasvetli bir ortam. İçinizi ısıtıcak tek şey Brad'in gülüş... ay ne diyorum ben :D Katil kim diye çok merak ediyorsunuz onu söylemem gerek. Kim olduğunu söyleyip tadını kaçırmiyim ama, eyyy adam o nasıl bir oyunculuk! Mutlaka izlemişsinizdir. Ama izlemediyseniz, hazır havalar da soğuk ve kasvetliyken bi izleyin. Benim mesela tekrar izleme gibi bi planım var.

SEVDİKLERİM

* Bir pazarlama stratejisi olarak, oldukça ünlü bir oyuncunun canlandırdığı katil, afişte ve trailerlarda kesinlikle yer almamış. İlk olarak filmi izleyerek öğrenmiş seyirciler! 

* Film bitişinde cast, her zaman olduğu gibi aşağıdan yukarı değil, yukarıdan aşağıya doğru akıyor. Bu Stoker filminde de vardı. O filmle ilgili zırvaladıklarım için de şuraya bi tıklayabilirsiniz. Farklı.

* Gwyneth Paltrow'un 23 yaşındaki duru güzelliği! Bizde güzele güzel denir. Hiç kıskanmam. 

IMDb sırası ve puanı : 355 - 8.6

     Çağan Irmak'ın filmlerini sanırım seviyorum. Çok bi numarası olmasa bile izletiyor kendini. Bu da Türk sineması kıstasım için şuan yeterli. Demet Akbağ ve Yetkin Dikinciler'in başrollerinde olduğu film, buram buram yaz kokuyor. Demet Akbağ'ın oyunculuğunu çok beğeniyorum. Böyle şey, yaşıyor gibi oynuyor. Tabi biraz yaşlandı artık. Ama oynuyor kadın. Konusuna gelelim. Eşini yeni kaybeden Nadide, bir torunu ve yetişkin iki çocuğu olmasına rağmen, evlendiği için zamanında yarım bıraktığı üniversitesine geri döner. Bölümü de su ürünleri mi neydi öyle bi şey. Derler kapsamında araştırma yapmak için sinirli bir kaptanı olan gemiyle denizlere açılırlar. Ve olaylar gelişir. Güzeldi yani, yer yer duygulandırdı da. Artık vizyonda değil ama tv de kesin verirler. Denk gelirseniz izleyin.

IMDb puanı : 6.7


     Hiç izlemeye yeltenmeyeceğim bir film türü sanırım Looking For Eric. Ama Deep tavsiye eder de izlemez miyim? İzledim. Eric, hayattan soğumuş, en dibe inmiş, postacı bir abimizdir. Üvey evlatları ile beraber yaşayıp, onların sorunlarıyla filan uğraşmaktadır. Bir gün hayalinde ünlü futbolcu Eric Cantona'yı görür. Ama baya kanlı canlı karşısında durmakta. Hayattan, sorunlardan bahsediyorlar. Bir gün Eric'in başı, üvey evlatlarının biri yüzünden belaya girer. İşte bu beladan, Eric Cantona kurtaracaktır kendisini. Diğer yandan iş arkadaşlarıyla olan bağlılıklarını da çok sevdim. Ne biliyim, o şişman abi çok tatlıydı bence. Çok babacan :D Neyse, ben Eric Cantona'ya daha önce hiç rastlamadım sanırım. Emin değilim. Yer yer O'nun efsanevi gollerinin görüntülerine de yer verilmekte. Ayrıca Cantona çok tipsiz olmakla beraber, acayip karizmatik, allah günah yazmasın. Deep'in de dediği gibi, gündelik bir hayat hikayesi. Çok çabuk sıkılan biri değilseniz, akşam yemeğini hazırlarken bi yandan izlenesi.

IMDb puanı : 7.2


     Woody Allen'dan bir sağa bir sola karışmadan duramayan, birbirinden farklı bi çok tadı damağınızda bırakan bir film. Açılışı kocası tarafından aldatılan yaşlı bir hanımefendinin falcıya gidip ondan medet ummasıyla yapıyoruz. Ordan annesi gibi evliliğinde ve işinde dikiş tutturamayan kızına geçip, yazarlıkta bir türlü istediği başarıyı elde edemeyip karşı apartmandaki kırmızılı kadını her gün gizlice izlemekten kendini alamayan damadına geçiyoruz. Benim en sevdiğim kısımlar sanırım aldatan yaşlı koca rolündeki Antony Hopkins'in yeni çıtır sevgilisinin olduğu yerlerdi. Aman allahım bu kadar mı salak, saf, para manyağı, sıfır kültürlü bir kadın olabilir. İngiliz aksanıyla beraber karışınca beni çok eğlendirdi. Spor salonundaki bölümler hele efsane :D Bu arada Antony dedim, Hopkins dedim, kalp atışlarınız hızlandı mı? Ben çok severim kendisini de. Çok uzatmiyim, keyifli, su gibi akan, derdini güzel anlatan, gerçi çok da bi derdi olmayan bir film. Güzeldi, izlenesi. İlginç de bi bilgi not düşiyim: Yönetmen Woody Allen, usta oyuncu Antony Hopkins'in filmde oynamayı kabul edeceğine hiç ama hiç ihtimal vermiyomuş. Oynamış, çok da iyi güzel oynamış.

IMDb puanı ve sırası : 6.3 - 4268


     Şu filmi ucundan kıyısından da olsa izlemeyen yoktur sanırım. Televizyonda ne kadar sık verirlerse versinler, yeşilçamın o sırrı çözülemeyen "izledikçe bıkmama" olayı burda da geçerli. Kemal Sunal'ın hayat verdiği Seyid karakteri, bir apartmanda çekirdek ailesiyle beraber yaşayıp, kapıcılık yapmaktadır. Hem apartmanın hem de sakinlerinin kahrını çeken Seyid efendi, apartmana hırsızlık yapmak için taşınan bir kadın ve bir erkek sayesinde hayatına az da olsa renk katar. Apartman yöneticisi kılıbığın teki, o istifa edip yerine geçen adam kurallarına sıkı sıkıya bağlı huysuz. Seyid bunlarla uğraşırken bi de karısı hamile olduğunu öğrenmez mi! " Karının üstüne ceketimizi atsak hamile kalıyor doktor " diyerek, esaslı kahkahalar attıran Seyid, tüm bu zorlukların üstesinden gelip, iyiliklerinin karşılığını elbet alıcak! Çok çok çok keyifli, Zeki Ökten yönetmenliğinde 1976 yapımı bir film. Bir pazar kahvaltınızı yapıp, üzerine keyif kahvelerinizi içerken size eşlik etmeli mutlaka. Bana güvenin, çok keyifli. Ufak da bir sorum olucaktı: Acaba filmin geçtiği apartman İstanbul'un hangi semtinde bilen var mıdır? Aşırı merak ediyorum da :)

Daha sakin, daha barışçıl, daha kardeşçe yaşanılan bir ülke isteğiyle bitiriyorum yazımı. Kara günler çabuk biter, hepimiz yine keyiflerimize dalar gideriz de, şehit ailelerinin ateşi hiç ama hiç sönmez. İşte benim içime en çok oturan şey. Hayat gerçekten çok garip.

Mutlu Pazarlar.


KISA FİLM / SNOWDRIFTER (2012)

Kar dolu geçen günlerimiz adına, tatlı mı tatlı bir kısa film paylaşıyorum sizinle.
 Keyifli pazartesiler. 


detaylı bilgi için FİLMİNEBANDIM 'a uğrayınız.