Ne Dinliyorum


Kalben, 2015 yılının son aylarında en güzel keşfimsin. Yemişim 10.000.000 tık alıp bas bağıran İrem Derici'yi. Seni zaten kimse keşfetmesin. Biz bize dinleyelim. 

En son TNK'de olmuştu. İlk albümlerinden beri çılgınca dinlerdim. Sonra bi Yine Yazı Bekleriz vakası olmuştu ki sormayın. Özellikle müzikte popüler kültürü çekemiyorum. Sadece siz dinleyin ama benim canım takipçilerim.

Görüşelim sonra!

NELER İZLEDİM #25


Merhaba hoşgeldin! Bugün nasılsın? Ben; karşımda doldurulmayı bekleyen kolilerimle bakışarak, uzun süre internetsiz kalacak olmanın verdiği gerilimle pazar günü blogumu boş bırakmamanın derdine düştüm. Taşınıyoruz ve hayatımda ilk defa taşınıyorum :D Daha öncelerinde çocuk olduğum için her seferinde babaannemlere yollanırdım. Sonra kurulu eve gelirdim. Adeta bir prenses ^^ Şimdi uğraş bakalım Seda. Ben en değerlilerim olan kitaplarımı kolilerken, siz güzel güzel filmleri okuyun. Belki birkaç tane seçip izler, bana güzel enerjiler gönderirsiniz. 


     Kendi kulvarında sanırım oldukça fanı bulunan bir kitaptan filme uyarlama The Perks of Being a Wallflower. Başrollerde tatlılıktan ölen Logan Lerman, güzelliğini aşırı çok kıskandığım Emma Watson :( , ve ve ve hayatımın efsane filmlerinden olan We Need To Talk About Kevin 'le tanıdığım Ezra Miller var. Charlie, liseye yeni başlayan, daha ilk günden okulun biteceği günleri sayan sakin ve oldukça utangaç bir çocuktur. Bir ders sırasında tanıştığı Patrick ile kabuğunu kıran ve Patrick'in üvey kardeşi Sam ile içinizi ısıtıcak platonik bir aşka yelken açan Charlie, zaman geçtikçe kendisine güzel bir ortam yaratır. Çok küçükken kaybettiği teyzesiyle ilgili anıları, O'nu zaman zaman sıkıntıya soksa da yola bir şekilde devam eder. Burda bir sorum var. Teyzesiyle ilgili asıl öğrendiği şey neydi ya? Ben anlamadım. Bilen bi yazarsa sevinirim. Bi de mutlaka bir şans verin bu filme!

SEVDİKLERİM
* Filmde çalan şarkılar! En fes. 

     Bu filmi de daha yeni izledim ya bravo bana. Gerçi daha ne izlemediğim kült filmler var, yazsam blogumu resmen engellersiniz ama, olsun, hepsini ölmeden izlerim inşallah. Harry ve Sally, mecburi bir yolculuk sırasında tanışırlar. Daha sonra yıllarca birbirlerini görmezler. Tekrar karşılaştıklarında hayatlarında köklü değişiklikler olan bu iki insan arasında, duygusallıktan bir tık uzak arkadaşlık başlar. Biri eşinden boşanır gider diğerinin yanında sızlanır, biri sevgilisinden ayrılır gider diğerinin omzunda ağlar. Tabi kanka ayağı ... derler ya o hesap :D Aslında bizimkiler seviyormuş yahu birbirlerini! İşte bu süreçte kaçmalar, kovalamalar falan filan var. Konu basit ve net, ama günümüzde bile en romantik filmlerden biri olmayı başarmış. Tam sevgiliyle izlemelik, onu bi kenara not edin. Bi de şu meşhuuur restorandaki sahneyi, MGM Movies'te sevgili Digitürk kestiği için izleyemedim. Abartı bulanlar varmış ama, bi şey diyemiyorum. İzlenesi. Not edin.

LİSTELER
* Tüm Zamanların En İyi 50 Romantik Filmi #2 ( tık tık )
* En İyi Romantik Filmler (Time Out) #25 ( tık tık )
* En İyi 101 Senaryo (WGA) 40 ( tık tık )
* Empire 500: Tüm Zamanların En İyi 500 Filmi #90 ( tık tık )
* İzlemeniz Gereken 555 Film (ntvmcnbc) #546 ( tık tık )
* Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1001 Film #798 ( tık tık )
* New York Times: Görülmesi Gereken En İyi 1000 Film #965 ( tık tık )

     Michael Fassbender'ı tüm film boyunca kafasında koccaman bir maske ile izlediğimiz çok değişik bir film Frank. Jon, başarılı bir müzisyendir ve artık bir gruba dahil olup kendisini bulmak istemektedir. Soronprfbs adlı oldukça absürd bir gruba, yine çok absürd bir şekilde dahil olan Jon, tam zamanlı işinden bile vazgeçer. Her bir üyesi bambaşka karakterlere sahip olan grup, son albüm çalışmaları için şehir hayatından uzaklaşır ve bir evde çalışmaya başlarlar. Jon, bu ilginç insanları tanıdıkça kararını sorgulasa da, her yeni günle beraber yaşadıklarına hayır diyemez. Grubun baş üyesi Frank, maskeyi sadece sahnede değil, 7/24 kullanır. Bu Jon kadar sizi de delirticek emin olun. Yükselişte olan bir oyuncu için tüm filmi yüzünü kullanmadan oynamak hayli riskli olsa da, sevgili Fassbender ellerini kollarını , ses tonunu bile büyük bir profesyonellikle kullanarak, benden tam puan aldı. Ay mutlaka izleyin, çok farklı bir deneyim.

     Afişiyle bile heyecanlandıran filmleri ben baştan çok seviyorum! Seeking a Friend For The End of The World, başrollerinde hep çok güldüren ama bu filmde hüzünlendirmeyi de ihmal etmeyen Steve Carell ve o uyuzlar uyuzu şekillere soktuğu ağzıyla Keira Knightley'ı barındırıyor. Artık Dünya'nın sonu gelmiştir. Büyük bir çarpışmayla beraber yok olacak Dünya'da geri sayım başlamıştır. Bu büyük kaos içinde karısı tarafından terk edilen Dodge, evinde yalnız başına otururken sevgilisiyle kapışan Penny'i kısa bir süreliğine misafir eder. Aralarında başlayan muhabbetle beraber, Dodge beyefendinin hiç unutamadığı eski sevgilisine ölmeden kavuşmasının planını yaparlar ve yola koyulurlar. Yolda bir çok durağa uğrayıp, ortamdaki kaostan nasiplerini de alan ikili arasında çok naif bir ilişki başlar. Son sahnesiyle beni öldüren film, iyi ki izledim dedirtenlerden. Peki ya siz, dünyanın son saniyelerinde, kimin yanında olmak isterdiniz?

  
     Her zamanki gibi bir devam filmini, ilkini izlemeden izledim. Helal be bana, valla. Büyük başarı. 4: Rise of The Silver Surfer, 2007 yapımı bir fantastik film. Süper kahramanlardan oluşan 4 arkadaşımız, her zamanki gibi dünyayı kurtarma derdindedir. Her birinin çok ilginç güçleri var. En komiği kolları bacakları uzayan Reed'inkiydi. Ya bi de sen takımın beynisin. O girdiğin kılıklar neydi öyle ya :D Jessica Alba da tüm lensli ölü balık bakışlarıyla arzı endam eyliyordu. En sevdiğim kurabiye adamdı valla (Adını ben taktım. Anladınız siz). Yaani kötü değildi. Fırsat bulursam ilkini de izlerim. Sıkmadan izlenebiliyor en azından. 



Okuyan, okumayıp resimlere bakıp kapatan, yorum bırakan bırakmayan herkese çok çok teşekkürler. Biliyorum orda yüzlerce insan var ve hayatınızın birkaç dakikasına eşlik ediyor olmak harika bir duygu. Keyifli bir pazarınız, ardından güzel bir haftanız olsun. Görüşmek üzere.

NELER İZLEDİM #24


Günaydın pazar severler. Pazarınız nasıl başladı, nasıl sonlandı (gün sonunda okuyanlar için) yorum bıraksanıza, merak ediyorum. Ben yine evdeyim. Bari siz gezin. Neyse efendim, iki haftadır filmlerimi yeniden bir düzene sokma derdindeydim. İzleyeceklerim, listelerim güzel güzel hazırlandı. Filmlerim şimdi sıralarını bekliyorlar. Bakalım 2015 bitene kadar başka neler izleyeceğim. Biz klasik pazar beşliğimize başlayalım yavaştan.

     Woody Allen'ın bildiğimiz çizgisinin dışına çıktığı, zamanında sinemaseverleri heyecanlandırdığı 2005 yapımı Match Point! Başrollerde Scarlett Johansson, Matthew Goode (bu şerefsizi burdan hatırlayalım :D), Jonathan Rhys Meyers falan filan var. Başarılı bir tenis hocası olan Chris, Londra'da zenginlerin bolca dahil olduğu bir spor okulunda işe başlar. Çok geçmeden Tom'la tanışıp arkadaş olurlar. Ailesine bile yavaş yavaş dahil olan Chris, Tom'un kız kardeşiyle bir ilişkiyle başlar. İşini şansa bırakmak istemeyen ve aklını kullanarak zengin olmak isteyen Chris, bu ilişkiyi hemen evliliğe taşır. Bu sırada Tom'un nişanlısı Nola ile tanışması ise, filmi tamamen başka bir boyuta taşıyor. Nola'ya aşık, karısıyla para için evlenmiş olan Chris; Nola ile Tom'un ayrılmasından sonra bakalım ne karar verecektir? Gerilim ve romantizm dolu bir film.

LİSTELER
* Altyazı Dergisi: 2000'lerin En İyi 50 Filmi #26 (tık tık)
* İzlemeniz Gereken 555 Film (ntvmsnbc) #294  (tık tık)

SEVDİKLERİM
* Kaçınılmaz cevap. Scarlett Johansson'un güzelliği! Senin yüzünden kaçımız depresyona girdik be vicdansız kadın :(

     Woody Allen ile iştahıma iştah kattığım bir hafta olmuşsa demek ki. 2013 yılını kasıp kavuran, afişini her gördüğümde "kalk kız izle" dediğim ama bir türlü fırsat bulamadığım Blue Jasmine! Zengin kocası dolandırıcılık yüzünden hapise girip, kendisine de hiç para kalmayan Jasmine mecburen üvey kardeşinin yanına San Fransisco'ya gider. Kız kardeşiyle hiçbir konuda anlaşamayan Jasmine, bu hızlı düşüşünün getirdiği psikolojik sorunlarla baş etmekte zorluk çeker. Bir yandan kız kardeşinin veletleri ve işçi erkek arkadaşı, bir yandan patronunun sapıklıkları, bir yandan parasızlık. Şimdi bu kadın napsın siz söyleyin. Gözleri her daim ağlayacakmış gibi bakan Jasmine, tekrar eski sınıfına atlayabilecek midir? Gelsin mi tekrar zengin bir koca? :D Allen'ın sınıf farklılıklarına derinlemesine baktığı mükemmel bir film. Özellikle Cate Blanchett eşsiz bir oyunculukla Oscar, Altın Küre ve Bafta dahil onlarca ödül kazandı. Kaçırmayın!

     Şu afişin tatlılığına bi bakın, sonra okumaya devam edin :) 2013 yapımı Gabrielle, Williams sendromuna sahip bir genç kızın hayatına değiniyor. Nedir ne değildir bu hastalık bilemem ama bir diğer adı "mutluluk sendromu" imiş. Sosyal herhangi bir korkuları olmayan bu insanların yüzünde sürekli bir gülümseme hali mevcutmuş. Gabrielle de onlardan biri. Kendisi gibi hasta olan insanlarla beraber bir okula gitmekte. Burada bir konsere hazırlanmaktalar. Hep beraber şarkılar türküler söylüyorlar. Afişte gördüğünüz Gabrielle ve Martin birbirlerine aşıklar (kalp kalp kalp). Herkes gibi bir hayat yaşamak isteyen bu aşıklara özellikle Martin'in annesi karşı çıkar ve Martin'i okuldan alır. Sevenleri ayırmayın allahsızlar! Bu süreçte Gabrielle'in en büyük destekçisi ablasıdır ama o da Hindistan'a sevgilisinin yanına gitme hazırlıklarında :( Çok tatlı, sakin bir film. İzlenesi.

SEVDİKLERİM
* Okulda söyledikleri şarkılar
* Gabrielle'in ablası. Çok güzel kadın maşallah :D

  
     2014 yapımı, saçma olmanın kıyısında yüzen bir film. Metropol hayatında kendine başarılı bir yer edinmiş Tess, terfi almayı umarken işten çıkarıldığını öğrenir. Beklenmedik bir anda aldığı bu haberle yıkılan kadın, işiyle ilgili bir konferansa katılmak için Porto Rico'ya gider. Hem yeni ilişkiler kurup kendisine bir iş arayıp, hem de hayatını gözden geçiren Tess, yaklaşan kasırga nedeniyle orada mahsur kalır. Bu sırada yakışıklı ve cool bir adam olan Carter'la tanışır. Yaaaaani, eh işte. Kafa dağıtmalık, sıradan bir film. Kötü değil ama aşırı da harika değil.


     Tüyleri diken diken eden çok başarılı bir film The Square (Al Midan). 2011 yılında Mısır'da yönetime karşı başlayan isyanın tam ortasından izlediğimiz bir yapıt. Adeta bir diktatör olan Hüsnü Mübarek ve onun zihniyetine karşı başlatılan başkaldırı çok ateşli devam eder. İstediklerini alırlar ama bitmez yaşanan acılar. Sadece Mübarek devrilmiştir. Onun zihniyetine sahip insanlar yine devrededir. Hem bunlarla uğraşılır hem Müslüman Kardeşler'le. Olayı yolundan saptıran bir grup olan Müslüman Kardeşler'le de bambaşka bir savaş başlamıştır. Derken Muhammed Mursi gelir başa. Sadece insanca yaşamak isteyen insanların yıllarca verdiği bu savaş sonuca ulaşacak ve Tahrir Meydanı zafer çığlıklarıyla inleyecek. Sık sık Gezi Parkı olaylarını hatırlatan efsane bir yapıt. 86. Oscar Ödülleri'nde En İyi Belgesel dalında aday olan bu efsaneyi mutlaka listenize ekleyin.


Herkese sağlıklı bir hafta diliyorum. Mutlu keyifli filan demiycem, önce sağlık! Hepinizi kucaklıyorum. Seviyorum...

SADECE




Güzel müzik hala var. Biliyodum.

NELER İZLEDİM #23


Koca bir pazarı evde takılarak geçirmek gibisi yok! Sanırım iki haftada bir bunu uygulamak lazım. Tüm hafta çalışınca, vücut bir detoxa ihtiyaç duyuyor, o belli :)
İzin günümde sabahın köründe müşteriler tarafından uyandırılmış da olsam, ben bu pazarımı çok sevdim. Bugün bol bol bloglarınızı okuyup, yepyeni filmleri not etmeyi planlıyorum. Eğer siz de yeni filmler avlamak isterseniz hadi gelin, size yepyeni 5 filmden bahsediyim.

barbara
     2012 yılına ait, izlenecek listemde bisikletli bir kadın afişiyle birlikte arz-ı endam eden filmimiz Barbara. Soğuk Savaş Dönemi. Doğu Almanya'ya sürülmüş genç bir kadın doktorun, Batı Almanya'ya geçmeye çalışma hikayesi. Barbara çok yalnız bir kadındı. Öyle derinden hissettim. Sürülmüş olmanın verdiği ortama yabancılık çok açıktı. Bir yandan işini yaparken bir yandan kaçmanın planlarını yaparken, duyguları onu ele geçirirse; gitmek mi daha kolay olacak yoksa kalmak mı? Güzel bi soruydu. 2012 Berlinale'de Gümüş Ayı ödülünü kazanmış olan film, bizde de 31. İstanbul Film Festivali'nde "Dünya Festivallerinden" bölümünde boy göstermiş. Yönetmen Christian Petzold, 62. Berlin Film Festivali'nde En İyi Yönetmen Ödülü'nü kapmış. Barbara'ya can veren Nina Hoss'un o soğuk güzelliği filmin en güzel şeylerinden.

SEVDİKLERİM
* Kuvözde yatan bebeklerle ilgili hikaye etkileyiciydi.
* Barbara'nın o kahverengi topuklu ayakkabılarından bana da alabilir miyiz?

darısı başıma
     Listelist'te tavsiyesini okuyup, Digitürkte'de yakalayınca kaçırmayıp izlediğim bir film The Wedding Planner. Konusu oldukça klişe ve dandik olmakla beraber, acayip bir şekilde kendisini izletiyor. Evlilik yaşını çoktan geçmiş olan Jennifer Lopez ablamız, başarılı bir düğün organizatörüdür. Her şeyi, kendi mutluluğunu bile bir kenara bırakıp kendisini işe adamıştır. Bir gün, yolda topuklu ayakkabısının azizliğine uğrar ve doktor bir adamla yolları kesişir. Beraber oldukça hoş vakit geçiren bu ikilinin arasında önemli bir engel vardır: Jennifer'ın, adamın düğününü organize etmesi! Ne kadar da yaratıcı di mi? :D Neyse ama, 2001 yılına göre düşünürsek, tatlış bir konusu olduğunu söyleyebiliriz. Lopez'in bol glosslu dudaklarını, harika kalçasını dert etmem derseniz, alın sevgilinizi/eşinizi yanınıza (Seda, burada hanımlara sesleniyordu) keyifli bir film seyredin. Garantisi benden.

SEVDİKLERİM
* Bu dans sahnesini, Lopez'in mimiklerini çok sevdim. İngilizce versiyonunu bulamadım.
 şuraya tıktık
* Dans sahnesinde Lopez'in giydiği kırmızı elbiseyi de dolabıma bi ekleyiverelim.

the missing picture
     Şimdi sizi çok değişik bir filmle tanıştırıcam. L'image manquante (Eksik Resim). Tüm oyuncularının sadece kilden yapılmış figürlerden oluştuğu, 1970li yılların Kamboçya'sında Kızıl Kmerler tarafından ele geçirilen yönetimin, halka yaşattıklarını izlediğimiz çarpıcı bir film. Kil figürlerin dışında, zamanında çekilmiş gerçek görüntülerin de yer aldığı filmi, bir dış sesle beraber izliyoruz. Adam, kendisini anlatıyor, killer hayat veriyor, biz izliyoruz. Kızıl Kmer rejiminin, insanlarda fiziksel ve ruhsal boyutta açtığı derin yaraları hayretle izleyeceğiniz, ufak da olsa neler olmuş vay anasını diyebileceğimiz farkındalık yaratan bir film. Bol festival ödüllü film, ayrıca 2014 yılında Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar'a aday olmuş, 66. Cannes Film Festivali’nde ”Belirli Bir Bakış” ödülünü kapmış. Yönetmen Rithy Panh'i sabrından ve böylesine başarılı bir film ortaya koymasından ötürü tebrik ediyorum. (tebriği hiç bir zaman u-la-şa-ma-dı)

bal
     Vicdanıyla her zaman büyük bir kavga içindeyken, ölüm meleği olmak ne kadar kolay olabilir ki? Miele (Bal) takma adıyla, tedavisi olmayan hastalıklara sahip ve büyük acılar çeken insanları, çeşitli ilaçlar vererek acılarını dindirmeyi kendine iş edinmiş bir kadının hikayesini izliyoruz. Her seferinde büyük pişmanlıklar yaşıyor, ilacı vucüda enjekte ettikten sonra kimseyle göz göze gelemiyor. Derken bir gün aldığı iş, hayatını tekrar yola sokması için büyük fırsat olur O'nun için. Yaşlı bir adamcağız, ölümcül bir hastalığı olduğunu ve kesin çözümü yani ölümü erkenden yaşamak istediğini söyler. Gerekli ayarlamaları yapan Miele, adamın aslında hasta olmadığını sadece intihar etmek istediğini öğrenir. Bunu engellemek için elinden gelen her şeyi yapar. Bu süreçte aralarında oluşan bağ, Miele'yi vicdanıyla baş başa bırakır. Artık yeni bir yol çizmenin zamanı gelmiştir. 2013 Cannes Film Festival'nden haklı bir ödülle dönen bu filmi izleneceklere ekleyin.

marry me
 



     2014 Belçika yapımı, Türk bir yönetmenin elinden çıkan, klasik bir yabancı damat komedisi. Trouw Met Mij (Marry Me), gereksiz bir filmdi. Çok şükür onu da film seçkime ekledim.






     Daha başka neler izlemişim, sırada neler var merak edenleriniz varsa, yan taraftaki rengarenk bölümden görebilir, bana tavsiye ettiğiniz filmler varsa da seve seve yorum kabul ederim. Mutlu Pazarlar. (Ne kadar mükünse*)



NELER İZLEDİM #22

Balkonumda şuan beni uzaktan uzaktan kesen bir kuşla beraber yazdığım yazıma hoşgeldiniz. Harika bir pazar tatili olmasa da, evde olmanın keyfi ayrı. Hele bi de erkenden işlerinizi halledip, soğuk bir içecek alıp, bloglara dalmanın keyfi paha biçilemez. Eğer siz de bir şekilde bu pazar benim bloguma daldıysanız, yeni bir yazıyla karşılamak isterim sizi. Buyrunuz efendim.

öteki kadın
     2014 yapımı, başrollerinde yaşlanmayan kadın Cameron Diaz, tüm sevimliliğiyle Leslie Mann ve aptal sarışın formülasyonuna cuk oturan Kate Upton var. Yakışıklı ve evli bir adamın, karısından gizli kaç ilişkisi olabilir? Gördüğünüz gibi tek değil ve kadınların da birbirlerinden haberi yok, aşırı aşıklar. Ama bir gün gerçeğin farkına varıp, üçlü bir voltran oluşturmaya karar verirler ve işte o zaman eğlence başlar. Cameron Diaz'ın bence pek bi numarası yoktu. Başarılı oynamış evet ama bence filmin yıldızı Leslie Mann'di. Ses tonuna, hareketlerine, mimiklerine, saf hallerine bayıldım. Yaşadığı panik atak sahnesine deli gibi güldüğüm bu kadını daha çok izlemek istiyorum. Eğlenceli, çıtır çerez bir film. Adamın başına gelenler içinizi rahatlatacak emin olun:) Yaşasın kadınların gücü. *Bonus olarak Nicki Minaj ve kalçası da filmde.

360 filmi
   
  Birbirine bağlı hayatlarla ilgili filmleri, şu blogu açıp, araştırmalarımı derinleştirince ne kadar çok sevdiğimi farkettim. İşte 360 da onlardan biri. Filmin açılışı, ünlü olmak isteyen bir kenar mahalle kızıyla yapılıyor. Ardından bambaşka hayatlara dokunuyor. Kocasını aldatan işinde başarılı bir kadın, karısını aldatmanın eşiğinden dönen bir koca, yıllardır kızının cesedini arayan bir baba, yıkılmak üzere olan bir evlilik. Öyle noktalarda birbirlerine bağlanmışlar ki, vay anasını dedim. Anlatıcak belli bir konusu yok. Dediğim gibi içerisinde bolca konu var. İzlemeyi bayadır ertelediğim bir filmdi. Güzel, sakin bir alternatif. 2011 yapımı bu film önerdiklerimden !



gloria filmi
     Bu yazının yıldız filmi sanırım Gloria. 50li yaşlarında, kocasından boşanmış, iki yetişkin çocuk sahibi Gloria'nın tek eğlencesi, akşamları süslenip, kendi yaşıtlarının katıldığı dans partilerine katılmaktır. Böyle akşamlardan birinde kendisi gibi bir adamla tanışır ve romantik, tutku dolu bir ilişkiye başlar. O yaştan sonra da bazı şeyler bitmiyormuş görmüş oldum :D İlişkileri devam ettikçe aslında kendini de yeniden keşfeden Gloria, durması gereken yeri, isteklerini farkediyor ve o yaştan sonra hayatını kendisi yönlendirmeyi öğrenen bir kadın olarak karşımıza çıkıyor. Kadının yalnızlığı bazen içime dokunsa da, bravo da dedirtti. 2014 yılı Oscar'larında Şili adına en iyi yabancı film kategorisinde yarışan Gloria, festivallerden bir çok ödülle dönmüş. Tek eleştirim, gözlüğü kadını çok karikatürize etmiş :/ İzlenesi.

senin hikayen film
   

  Oldukça klişe, Türk filmlerine yakışır bir senaryo Senin Hikayen. Sevmedim diyemem, işten geldiğimde izledim. Keyifliydi. Oyunculuklar başarılı, müzikler güzel, konu çok bizden. Çocuk yapıp yapmamaya karar veremeyenler izlerse belki içlerinde bi kıpırtı hissederler, ne biliyim. Tek bir sahnesi içime çok oturdu, konu çok bizden dedim ya, işte bu cümleler de tam benden... Ne kadar güzel "sana ihtiyacım var" diyor. Hafif bir kızgınlık mevcut!






düzenbaz
     1970li yıllarda yaşanmış gerçek bir olaydan yola çıkılarak çekilen filmimiz 2013 yapımı American Hustle. İşlerinde oldukça başarılı olan dolandırıcı bir çift, maalesef bir gün yakalanırlar. Hapise girmemek için yapmaları gerek bir şey vardır: FBI için çalışmak. Kendileri gibi bu işin kurdu olmuş insanları ortaya çıkarmak için planlar yaparlar. Açıkçası ben olayları çok kavrayamadım. Bu ilk kez başıma gelen bir olay değil, daha önceki yazılarımda da anlamadığım bir çok film olduğunu görmüşsünüzdür :D Filmde en çok beğendiğim Christian Bale'in ve  Jennifer Lawrence'ın efsane oyunculukları. Amy Adams'ın da hakkını yemek istemiyorum. Yaptığı o bronz makyajlar, saçları... Dehşet bir güzellik. Gördüğünüz gibi konudan çok oyunculara dadanmışım :D Ama başarılı bir film olduğu kesin.


Bu haftaki pazar beşliğimizin sonuna geldik. Benim gazoz da bitti zaten. Yeni neler izlemişim, sırada hangi filmler var merak ediyorsanız sağ taraftaki rengarenk afişlerin bulunduğu yere bakabilirsiniz  Herkese mutlu bir pazar ve sakin bir haftaiçi diliyorum. Görüşmek üzere '

NELER İZLEDİM #21



Öyle bir boşluk hali işte. Ne izletir, ne okutur, ne yazdırır.
Denemeye değer.
Kendine gelmeli.

     Inside Llewyn Davis, afişine oldukça aşina olduğum, izlediğimde vay anasını Coen Kardeşler diyeceğime emin olduğum bir filmdi. Beni yanıltmadı. 2013 yapımı Türkçesi "Sen Şarkılarını Söyle" olan film. bizi 1961 lere götürüyor. Tatlı mı tatlı bir folk sanatçısı olan Llewyn Davis, New York piyasasında kendine bir yer bulmaya çalışmaktadır. Bazen yatacak bir yer bile bulamazken, elinde komşularının kedisiyle ordan oraya savrulmaktadır. Bi kere filmin müzikleri nefis ötesi. Başrol oyuncusu Oscar Isaac'in sesi öyle harika ki, film bittikten sonra youtube'dan mutlaka aratıp parçaları dinleyeceğinize eminim. Filmde bonus olarak güzellikten baş döndüren Carey Mulligan ve  Justin Timberlake var. Adeta bir sepya efektiyle çekilmiş gibi görünen filmi sessiz sakin bir akşamınızda kaçırmayın derim.

     Harika bir bağımsız filmle devam edelim. Krugovi (Kesişen Hayatlar), 2013 yapımı, 2014 yılı yabancı dilde en iyi film kategorisinde Sırbistan adına Oscar'a aday olmuş. 1993 yılı Bosna'sındayız. Sırp asker Marko, asker arkadaşları tarafından yolun ortasında dövülen bir müslümanı kurtarmaya çalışırken öldürülür. Marko'nun hayatına bir şekilde değmiş insanların yıllar içerisindeki kesişen hayatlarını oldukça başarılı bir zincirle izliyoruz. Marko'nun yalnız yaşayan babası, o çok sevdiği nişanlısı, kurtardığı müslüman bakkal, doktor arkadaşı, kendisini öldüren şerefsiz asker arkadaşı... Sakin sakin ilerleyen ama içinize işleyen hikayelerle sizi sarıp sarmalayan en güzel bağımsız film örneklerinden. Listeye ekleyin.


     Baştan söylüyorum, bu filmi izlemeden hayatınıza devam etmeyin. Çok keyif aldığım, başucuma koyduğum filmlerden Lunch Box (Dabba/Sefer Tası). Hindistan yapımı bu film, çok keyifli bir konuya sahip. Ülkede, her gün kadınlar eşlerine öğlen yemeklerini sefer tasında yolluyorlar. Ama bu iş güçlü bir taşıma ağı içeriyor, görünce şaşırıcaksınız :D Amcalar, sefer taslarını evlerden alıp tek tek sahiplerine ulaştırıyor. İşte böyle bir gün, kocasından ilgi isteyen Ila'nın özene bezene hazırladığı tas, hayattan sıfır zevk alan, emekliliğini bekleyen Saajan'a ulaşır yanlışlıkla. Kısa bir süre sonra yanlışlığı fark ederler ve aralarında ufak notlaşmalar başlar. Birbirlerini hiç görmeden aralarında güçlü bir bağ oluşan ikilinin sonunu merak ediceksiniz. Ve de çok seviceksiniz, biliyorum.

     Sevgili Deep'in blogunda gördüğüm ve izlediğim 2011 yapımı bir film Sound of My Voice. Psikoljik bilim kurgu tadındaki filmin yönetmeni Zal Batmanglij. Senaryo ise Zal ve filmin başrol oyuncusu Brit Marling'e ait. Gelecekten geldiğini iddia eden bir kadın, kadının kurduğu gizli bir tarikat, her gün onu dinlemeye gelen onlarca insan... Gazeteci bir çift, bu kadının ve tarikatın haberini yapmak isterler. Onlar da meraklı birer tarikat üyesi gibi görünüp, içlerine sızarlar. Amaçları tamamen tarafsız bir şekilde ortamı gözlemek olsa da, zaman ilerledikçe onlar da kapılmaya başlarlar. İçeriye girerken yaptıkları el hareketlerine bayılmış olsam da, film için mutlaka izleyin diyemiyorum. Ben beğendim ama herkes sevmeyebilir. Canım Deep'in yazısını şurdan okuyabilir, bir de ondan dinleyebilirsiniz.

      Benim en sevdiğim oyuncu kesinlikle Julianne Moore, bu kadına hayranım! Evde yalnız olduğum bir akşam, ne izlesem acaba diye düşünüp, benim keyfimi yerine getirecek tek insanın Moore olduğuna karar verdim, açtım hemen Still Alice'ı. Bir çok yerde mutlaka okumuşsunuz. Büyük ses getiren filmlerdendi. Üniversitede başarılı bir profesör olan Alice'in, çok sevdiği bir eşi, kalabalık da bir ailesi vardır. Bir süre sonra günlük hayattaki en basit şeyleri unuttuğunu fark eder. Bu iş sıklaşınca hemen bir doktorla görüşür. Hastalığı gittikçe ilerleyen Alice, alzheimer olduğu gerçekleğiyle yüzleşir. Dehşet bir oyunculukla bize hastalığı resmen yaşan Moore'a hayran olmak dışında, hastalık hakkında çok doğru ve ilginç bilgiler de öğreniyorsunuz. Annemin de çok beğendiği bir film oldu. Anne-kız tavsiye ediyoruz.


     Filmlerime geri dönmenin keyfini yaşıyorum, Tabii aynı zaman da sizlere de kavuşmanın keyfi hiçbir şeyde yok. Tekrar çok içten merhabalar. Yorumlarınızı bekliyorum. Görüşelim, mutlaka.