NELER İZLEDİM #46



Merhaba herkese. Bazen düşünüyorum da, ileride bi çocuğum olursa (fazla ihtimal vermiyorum), blogumu okur mu acaba? Okursa annem neler saçmalamış mı der, yoksa o da kendine izlenecek filmler seçer mi? Bu soruların cevabını bulursan yavrum, buraya yorum bırak :D Ah şu Boyhood yüzünden duygusalım yaa, neyse biz yazıya başlayalım.

     2014 yapımı Boyhood'u duymayanınız yoktur diye düşünüyorum. Gerçi ben de daha yeni izledim ama Oscar zamanı çok olumlu yorumlarını okumuştum. Richard Linklater'in hem yönetmenliğini hem senaryosunu üstlendiği film, tam 12 yıllık bir serüvene çıkarıyor bizi. Ama bu gerçek 12 yıl. Yani başroldeki Mason, küçük bir çocukken çekimlerine başlayan film, Mason'un ergenlik çağlarında son buluyor. Çok dahice bir fikir değil belki, bir çok insanın aklına gelmiş olabilir ama yönetmenin cesareti ve senaryodaki muhteşemlik helal olsun dedirtiyor. Annesi ve babası boşanmış Mason, annesi ve ablasıyla beraber yaşamaktadır. 12 yıllık süreçte hem kendi hayatındaki değişimler hem aile fertlerindeki değişimler sizi hiç sıkmıyor. Baya herhangi birimizin hayatı gibiydi. Süresi oldukça uzun olan bu filmin, bir haftasonunuzu ayırarak tadını çıkarmanızı tavsiye ediyorum. Çok keyif alacaksınız. Samimi, değişik bir seyirlik arayanlara.

İLGİNÇ BİLGİLER
* Mason'ın ablası rolündeki Samantha, yönetmen Linklater'in kızı. Film çekimlerine çok hevesle başlasa da, son yıllara doğru pek hevesi kalmamış. Ama kızım yani baban orda sanat yapıyor, sen bir havalar. Ne demek sıkıldım?

* Filmin 12 yıllık çekimleri süresince eğer yönetmen Linklater ölseymiş, filmin yönetimini Ethan Hawke üstlenecek şekilde anlaşmışlar. Bu arada Ethan Hawke filmde Mason'ın babası rolünde. O da baya bi yaşlanıyor. Üzülüyorsunuz. Kızlar :(

* Film başladığında başroldeki minnoş Mason 7 yaşında, bittiğinde bıyıklı ergen 19 yaşında oluyor.

* Yönetmen, Mason'ın annesi rolündeki ve bu rolüyle Oscar'ı kucaklayan Patricia Arquette'den bu süre içerisinde hiç bir estetik operasyon geçirmemesini istemiş. Büyük bir özveri kız aferin sana.

     "Bir hayalim var" sözüyle tarihe geçen Martin Luther King'in biyografisi de sayılabilecek Selma, 2014 yapımı bir film. Luther King, kendisi gibi siyahi olan insanların seçme ve seçilme hakkına sahip olabilmeleri için büyük bir direniş başlatır. Bu süreçte zamanın ABD başkanı Lyndon Johnson'ı ikna etmek için çok uğraşır. Tek istedikleri eşit oy hakkı olan, ırkçılığa karşı olan insanlar Luther King'in en büyük destekçisi ve cesaret vereni olmuş. Eğer bu aşağılayıcı ırkçlığa karşı gelen yasayı imzalamazlarsa, King'in önderliğinde bir çok siyahi ve destek veren beyazlar Alabama'nın Selma kentinden Montgomery'yi kadar yürüyeceklerdir. Bir çok yürüyüş denemesi olur, hatta bazıları oldukça kanlı biter ama King hiç vazgeçmez. Film, yayınlandığı yıl oldukça ses getirmiş ve iki adet de Oscar adaylığı bulunmakta. En Özgün Müzik dalında John Legend'in seslendirdiği "Glory" filmiyle Oscar'ı kucaklayan filmin siyahi ve üstelik kadın olan yönetmeni Ava DuVernay da kariyerinde önemli bir basamak atlamış bu filmle. Onun dışında King'e hayat veren David Oyelowo efsane bir oyunculukla ağzınızı açık bırakacak. Okuduğuma göre yıllardır bu rol için bekliyormuş! Oprah Winfrey'i de izleyeceğiniz bu başarılı direniş öyküsünü mutlaka izleyin. Cesaret ve haklılık dolu başkaldırışları sevenlere.

     21 Tapaa Pilata Avioliitto, yani diyor ki Bir Evliliği Mahvetmenin 21 Yolu. Çok kötü bir filmdi yani hiç keyif almadım ama yine de bir kaç cümle yazalım madem. Afişte anlamsız bir poz verdiğini gördüğünüz kızımız üniversitede hocadır ve bir araştırması gereği düğünlerinden itibaren röportaj yaptığı çiftlerle, evlilikten sonra da görüşür ve nelerin değiştiğini filan konuşurlar. Sadece bunu anlatsaydı amenna ama yani olay nerelere nerelere gitmiş. Bir de şuna değinmiş, mahvetmenin 21 yolu varsa, aşık olmanın da 21 yolu vardır. Değinememiş gerçi, beni aşktan soğuttu :D Ay kötü bi filmdi, izlemeyin sakın, tavsiye etmiyorum.
     2014 yapımı, başrollerinde Channing Tatum, Mark Ruffalo ve uzun bir süre onun olduğunu anlamadığım Steve Carell'ın olduğu Foxcather filminde sıra. Güreş sporunun etafında gelişen ağır bir dram olan film, 5 dalda Oscar'a da aday olmuş. Gerçek bir olaya dayanan filmde Mark Schultz aslında çok yetenekli ama doğru düzgün para kazanamayan, yalnız yaşayan bir güreşçidir. Abisi David ise evli ve çocukludur, ayrıca kardeşinin de antrenörlüğünü yapmaktadır. Bir gün ünlü bir işadamı olan John du Pont'tan bir davet alan Mark'ın hayatı bu saatten sonra değişecektir. Yaşadığı şehirde yeni bir güreş takımı kurmak ve bu takımı da olimpiyatlara hazırlamak isteyen du Pont, Mark'ın bu takımın başına geçmesini ister. İlk başta her şey normal giderken, çıkarların çatışması yüzünden takımın başına Mark'ın ağabeyi geçer. Filmin sonu çok ama çok acıklıydı. Sıkılırım sandığım filmden büyük keyif aldım. Başarılı bir gerçek hikaye izlemek isteyen isteyenlere.

     2015 yılına tartışmasız damga vuran, sanat ve ego ile ilgili sinema tarihine adını altın harflerle yazdıran Birdman! Riggan, yıllar yıllar önce çok ünlü bir aktördür ama artık o şan şöhret kalmamıştır. Bu sebeple Broadway'de hem yazıp, hem yönetip hem de oynadığı tiyatro oyunu onun için ölüm kalım meselesi haline gelmiştir. Çekimler sırasında oyunculardan birinde değişiklik yapmak zorunda kalırlar ve Edward Norton devreye girer. Onun da vurdumduymaz bir oyuncu olduğunu göz önünde bulundurursak, provalar ve tiyatronun galası büyük kargaşa içinde geçecektir. Film, değişik bir çekim tekniğiyle çekilmiş. Sahneler sanki tek sekansta gerçekleşiyor gibi. Yani hiç durmadan filmi çekmişler gibi. Ama bunda başarılı yönetmen Inarritu'nun dahiliği konuşmuş. Film, harika oyunculuklar ve değişik bir kurguya sahip olmakla beraber bende büyük bir keyif yarattı. Ama sorup yorumlaştığım bir kaç arkadaşım sıkıldıklarını ilettiler :/ Bilemiyorum artık. Sanat, egoizm, baba kız ilişkisi ve küllerinden yeniden doğmaya çalışan bir oyuncunun hayatına tanık olmak isteyenlere.

Bence hakkımı yemeyelim, bu sefer güzel filmler katmışım heybeme. Siz neler düşünüyorsunuz yazdıklarımla ilgili yorum bırakırsanız çok sevinirim. Tekrar görüşmek üzere, hoşçakalın.



NELER İZLEDİM #45



Herkese merhaba. Gün itibariyle 2017 yılına 2 gün kaldı. İçimde biraz da olsa kelebekler uçuşuyor. 2016 yılı, teyze oluşum dışında bana hiç güzel şeyler getirmedi. Kayıp bir yıldı. Hatırlamak dahi istemiyorum. O sebeple bir an önce 2017 ye adım atmamız lazım. Belki yılbaşı gecesi film izlemek gibi çok çılgın! bir planınız olabilir. O sebeple buyrunuz yazıya geçelim.

     Vizyon filmiyle başlayalım ki, belki yetişir izlersiniz. Collateral Beauty (Gizli Güzellik), başrolünde efsane oyuncuların yer aldığı, dram romantik ve azıcık ucundan komedi barındıran bir film. Oyuncuları afişten görebilir, biraz da olsa fikir edinebilirsiniz. Howard, başarılı bir şirketin yöneticisidir. Hayatı çok güzel giderken kızını kaybeder. Bu acıyla baş edemez, işi boşlar, eşinden boşanır, arkadaşları ile arası açılır. Hayata karşı olan ilgisini kaybetmiştir. Tek düşündüğü kızı olmadan nasıl yaşayabileceğidir. Bu süreçte bazı mektuplar yazar. Mektupların sahipleri; Ölüm, Sevgi, Zaman. Evet, doğru duydunuz. Bu mektupları kavramlara yazıp posta kutusuna bırakır. Arkadaşları bunu araştırırlar ve artık eski günlerine dönmesi için bir plan yaparlar. Bu üç kavram, canlı kanlı birer kişi olarak Howard'ın karşısına çıkacaktır ve O'nunla konuşacaktır. Böylece içindeki kini ortaya döküp biraz da olsa rahatlaması planlanır. Üç oyuncu ile anlaşırlar ve plan işlemeye başlar. Film aşırı aşşırı mesaj kaygılıydı. Yani her yerden mesaj fırlıyordu. Kötü değildi ama yani bir süre elle tutulur hiç bir şey olmadı filmde. Mesajlar değil de, sonu beni çok etkiledi. Cidden beklemiyodum. Güzel kurtarmışlar. Kafa dağıtıp güzel oyunculuk izlemek isteyenlere.

     İçim şişe şişe izlediğim Beautiful Creatures'ta sıra. Ethan, yakışıklı ve yaramaz bir lise öğrencisidir. Yaşadıklara yere Lena adında bir kız taşınır ve ilk günden itibaren Ethan'ın radarına girer. Diğer kızlardan farklı olan Lena, aslında bir büyücüdür. 16 yaşına girdiği gün, kötü ya da iyi arasında bir seçim yapacaktır. Bu seçim kızcağıza bağlı değil tabi. Kökleriyle filan ilgili. Çok büyük merakla bekliyoruz tabi acaba hangi tarafı seçecek! Bu arada Ethan ile sevgili olurlar. Çocuğun da her şeyden haberi var. Kıza destek oluyor. ' Ben sana inanıyorum, iyi tarafı seçiceksin tabi ki' diye gaz veriyor sürekli. Ben açıkçası beğenmedim. Önermiyorum. Ama böyle fantastik havada geçen filmleri sevenler belki bir şans verebilir. Bilemedim şimdi, size kalmış :(


2
     İlk sahnelerinden itibaren merakla kendisini izletmeyi başaran bir film 'En Chance Til' (A Second Chance - İkinci Bir Şans). Andreas, mutlu bir evliliği olan yakışıklı bir polis abimizdir. Bir gün uyuşturucu bağımlısı bir ailenin evine baskına giderler. Orada, bir kenara atılmış, pislik içinde kalmış ağlayan bir bebek görür ve çok etkilenir. Bebeğin anası babası keş tabi. Çocuğa bakan yok. Neyse efendim, bir gece Andreas uyurken karısı bağırarak onu uyandırır. Kendi bebekleri uykuda ölmüştür! Ay ne iç acıtıcı sahnelerdi size anlatamam, çok etkilendim. Bunun üzerine gece bebeği alarak o bağımlı anne babanın evine gider. Hepsi uyurken eve girer ve bebekleri değiştirir :( En fena sahnelerdendi sanırım. Kendi bebeğine o pislik içindeki elbiseleri giydirdi. Yüzüne filan da sürdü hatta anlaşılmasın diye, yıkıldım. Düşünmesi bile dayanılmaz. Bebeği alıyo, karısına veriyo. Kadının psikolojisi zaten bozuktu, iyice saykoya bağlıyo, ne yapsın kadıncağız. İlk başta bebeği istemiyo ama sonra sevmeye başlıyo. Orası da ayrı mesele. Bu arada bağımlı anne ve baba bakıyolar ki çocuk ölmüş, polis bunları hapse atıyo. Ama kız diyo ki, bu benim bebeğim değil! Al başına belayı şimdi Andreas. Çok çok etkileyici bir film. İzlediğim için mutluyum, ağır dramları seviyorum, başka derdim yokmuş gibi. Biraz ağlayıp, içini dökmek isteyenlere.

     2014 yapımı, bir adet de Oscar adaylığı bulunan Leviathan karşınızda. Öncelikle şunu söyliyim, filmi sıcak bir ortamda izleyin. Çünkü sahneler o kadar soğuk ortamlarda geçiyor ki, içinizin üşümemesi elde değil. Ve de mümkünse büyük bir ekrandan izleyin, görseller efsane. Nikolay, ikinci eşi ve ilk eşinden olan oğluyla beraber yaşamaktadır. Aslında sorunsuz sayılabilecek bir ailesi vardır ama para babası bir amcamız huzurlarını kaçırır. Yaşadıkları evi kendisine vermelerini çünkü orada yeni bir inşaat başlatacaklarını söyler. Ne kadar da tanıdık! Nikolay bunu istemez tabi, uzaklardan avukat bir arkadaşını yardıma çağırır. Davayı nasıl kazanabiliriz filan üzerinde düşünürler. Bu süreçte amca bastırır tabi. Derken evde de sorunlar başlar. Karısı ve avukat arasındaki olası bir kıvılcım, Nikolay'ı çileden çıkarır. Film çok çok iyiydi gerçekten. Nefis oyunculuklar, harika görseller ve etkileyici bir hikaye. Ölmeden Önce İzlemeniz Gereken 1001 Film listelerinde de kendisine yer bulmuş. Festival filmi sevenlere.


     Bunca ağır dramadan sonra biraz kafa dağıtmaya ne dersiniz? Mermaids 1990 yapımı Altın Küre'ye aday olmuş tatlı bir aile filmi. Başrolde izlediğimiz Cher, kızlarını oynayan ve o zamanlar birer çocuk olan Winone Ryder ile Christine Ricci bizlere güzel bir seyirlik sunmuş. Yalnız bir anne olan Mrs. Flax ve kızları, yaşadıkları yerde hiçbir zaman uzun kalmazlar. Eğer ortam onlar için karmaşık hale gelirse hemen eşyalarını arabaya yüklerler ve şehir değiştirirler. Son geldikleri yerde anne Faux, tatlı bir adamla tanışır. Büyük çocuk Charlotte ise yakışıklı biriyle tanışır ve çok fena aşık olur. Okul, iş, aşk, aile derken bizimkilerin hayatı çok dehşet verici bir olayla sarsılır. Hem de işin içinde büyük bir pişmanlık vardır ve tekrar toparlanmak zor olacaktır. Keyif alarak izlediğim bir aile filmiydi. Cher, Winone Ryder ve Christina Ricci'nin gençliklerini izleyip kafa dağıtmak isteyenlere.

Uğradığınız için teşekkürler. Haftaya görüşmek üzere!


NELER İZLEDİM #44


Herkese güzel bir çarşamba gününden merhaba. Her ne kadar çalışıyor olsanız da, sizler için izlenecek güzel filmler bırakmak istedim buraya. Akşam izlemelik bir şeyler mutlaka ayarlayın!

     American Sniper'a daha önce başlamış, 10. dakikasında uyuyakalmıştım, bu sefer şansımı tekrar denemek istedim ve bir seferde bitirebildim çok şükür. Bradley Cooper ve Sienna Miller'ın başrolde olduğu 2014 yapımı film, 2015 Oscar ödül törenine 6 dalla aday olmuş, yalnızca bir tanesini kazanmıştır. (Ses dalında). Chris Kyle, başarısız iş deneyimlerinden sonra, ülkesinin de içinde bulunduğu zor durumdan rahatsız olarak orduya katılır. Eğitimlerde oldukça zorlansa da, sahaya çıktığı zaman çok iyi bir nişancı olacağının sinyallerini verir. Bu süreçte tabi bir de evlenir, çoluk çocuğa da karışır. Karısından ve çocuklarından ayrı aylar geçirmek hem kendisini hem eşini yıpratır. Film süresince Irak'ta, Amerikan askerleri ve yerel halkın arasındaki mücadeleyi izliyoruz. Oldukça başarılı çatışma sahneleri, yaralanan askerlerle yaşanan duygusal anlar, Chris Kyle'ın etkili atışları vs derken film akıp gidiyor. Esasında tabi bu bir biyografi diyebiliriz. Ben bir kadın olarak bu tarz filmlere karşı önyargılıyım ama Bradley Cooper gerçiğini gözardı edemedim. 42 günde çekilen bu bol ödüllü filme hazırlık aşaması da oldukça meşakkatli geçmiş. Özellikle Cooper açısından. Hatta filme hazırlanırken Chris Kyle'ın dinlediği şarkıları dinlemiş, spor yaparken karşı duvarına O'nun fotoğrafını asmış ve de O'nun ayakkabılarını giymiş. Yönetmeni Clint Eastwood olan film, aksiyon ve hafif de olsa heyecan sevenlere.

     Interstellar filmi tek başıma izlemek sanırım büyük hataydı. Anlamadığım ve konudan koptuğum çokça sahne mevcuttu. Bir daha izlemem lazım. Pek keyif aldığımı söyleyemeyeceğim ama şansımı tekrar deneyeceğim.









     Suicide Squad hakkında da çok konuşacak şey yok. Zaten aylardır ortalığı kasıp kavuruyor. Harley Quinn karakteri kadar beni eğlendiren başka bir kadın karakter nadirdir. Margot Robbie kız sana helal olsun su gibi oynamışsın, çok kıskandım. Konuyu filan hiç anlatmıyorum. Ona başka yerden de bakarsınız, önemli olan hissettiğim duygular şuan:D Bu filmi mutlaka izleyin, ama kızlar bi şey söylicem; erkek arkadaşınız / eşiniz ile izlerseniz filan Harley canınızı sıkabilir, çokça elinizi erkek kişisinin gözlerini kapatırken bulabilirsiniz benden söylemesi. (İzletmeyin kısaca yaa, siz kendiniz izleyin)



     Şimdi sizi çok fazla yormayacak ama oyunculuk açısından doyurucu bir film ile tanıştıracağım. This Is Where I Leave You. 2014 yapımı filmin başrollerinde Jason Bateman, Tina Fey, Jane Fonda (aşkım) var. Judd, karısı tarafından aldatıldıktan sonra depresyon aşamasındayken kardeşlerinden bir telefon alır. Babası ölmüştür. Her kötü şeyin üst üste gelmesi yetmiyormuş gibi bir de 3 çılgın kardeş ve hepsine bedel bir anne ile uğraşmak zorunda kalacaktır. Doğup büyüdüğü kasabaya gittiğinde evli ve çocuklu ablası, çocukları bir türlü olmayan abisi, kendisinden yaşça büyük zengin bir kadınla flört eden erkek kardeşi ve çılgın bir ruha sahip annesi ile kalabalık bir cenaze evinde zaman geçirecektir. Güzel bir aile filmiydi, sıkmadan izlettirdi kendisini ama Tina Fey'in ağlayamayışları olmadı. O kadın hep komedi yapsın, dramı pek beceremedi sanki. Favorim Adam Driver tabii ki, filme renk katmış. Aile filmi sevenlere.

     İşte benim yazıdaki favori filmime geldik şimdi. Obvious Child. Donna, sevgilisinin kendisini aldatışından sonra bir gece bir adamla tanışır. İkisi de alkolü fazla kaçırır ve one night stand kaçınılmazdır. Stand up gösterileri yaparak insanları güldüren Donna, kendi hayatında pek de mutlu değildir. Sürekli yeni birileriyle beraber olur ama bir türlü aradığı adamı bulamaz. Derken hiç beklemediği bir şey olur; ta daaa, hamiledir! Peki ama kimden? O süreçte yaşadıkları, acaba kimden sorusu, aldırıp aldırmamak konusunda yaşadığı ikilem, çocuğun babasına söylesem mi gerilimi filmin kalan kısmında izlediklerimiz. Ben filmi nedense çok beğendim, film çok samimi olmuş. Ve kesinlikle klasik romantik komedilere benzemiyor. Zaten sonunu izlediğinizde anlayacaksınız. Her şey tam da olması gerektiği gibiydi. En en en beğendiğim sahne, battaniyenin altındaki film izleme sahnesiydi. Son sahne. İzlerseniz ne dediğimi anlayacaksınız. Sıradan, bizden bir şeyler sevenlere.

Bir beşlik daha bitti, sırada yazacak çok film var. Ben şimdi iki günlük iznimin tadını çıkarmaya gidiyorum. Önce bir faranjit kontrolü (2 aydır öksürüyorum!), sonra bir sinema ve ardından en sevdiğim zaman; teyzelik zamanııııı >3 Okuyup yorum bırakırsanız ve buralarda bir ses olursanız çok mutlu olurum. Accayip motive ediyor. Hepinize iyi haftalar diliyorum. Görüşmek üzere!





NELER İZLEDİM #43


Herkese merhaba. Bugün izin günümü fırsat bilerek blogun başına geçtim ve sizlere güzel bir kaç filmden bahsetmek istedim. Haydi biraz konuşalım. Çok tatlı filmler var, kaçırmayın !

     2000 yapımı, nostalji sayılabilecek ve oldukça çerezlik bir filmdi Down to You. Türkçe'ye de Aşağıdakiler diye çevrilmiş, acayip saçma tabi. Neyse, efendim. Al, bir üniversitede öğretmendir. Imogen ise öğrencidir. Bir partide tanışıp, aşık olurlar. Derken aşk, romantizm dolu günler başlar. Her şey çok güzel gidiyordur. Derken Al, bu ilişkiyi sorgulamaya başlar. Hatta ve hatta ayrılmak için durduk yere ilişkilerini didikler. Ve bingo, bir bahane bulmuştur. Imogen, eğitim için yurt dışına gidecektir. Bu şekilde ilişkinin yürümeyeceği inancına kapılıp ayrılırlar. Tabii ki yaptığının çok salakça bir hata olduğunu anlaması çok uzun sürmez. Imogen'ın evde bulduğu şampuanını içerek intihara bile kalkışır. Bu kısım kabul edelim ki çok tatlıydı :) Derken yolları tekrar kesişir ama toparlamayı başarabilecekler midir, izleyin görün. Accayip klişe ama çok şeker bir filmdi. Kafa dağıtmalık, nostaljik romantik komedi sevenlere.

     İzlemeyi çok ertelediğim, kaçırmadan vizyonda izleme fırsatı bulduğuma sevindiğim Ekşi Elmalar da bugün listede. Aziz Reis, karısı ve üç kızıyla Hakkari'de yaşayan bir milletvekilidir. Son seçimleri kaybettikten sonra, zaten zor olan kişiliği, etrafındakiler için daha da çekilmez hale gelir. Güzeller güzeli kızlarının da erkekler tarafından ilgi çektiği gerçeğini göz ardı edemez. Başrolümüz Muazzez'in ağzından dinlediğimiz hikaye, bizi doğu kültürüyle sarıp sarmalıyor. Yaşadıkları heyecanlar, yine bir şampuan muhabbeti, Reis'in egoları, yaylanın şöleni, kavuşamayıp yarım kalan aşklar... Aman Allahım, Yılmaz Erdoğan'dan Türk sinemasında Vizontele'den sonra güzel bir hediye olmuş. İzlerken o kadar keyif aldım ki size anlatamam. Çokça da ağladım, çünkü kendimi Muazzez gibi hissediyodum:D Salondaki çiftler hep bana baktı ağlarken ama napiyim yani, çok etkilendim. Oyunculuklar, görsel şölen nefisti. Favorim; Songül Öden. Çok içten bir oyunculuktu, helal olsun. Listenize mutlaka ekleyin. Pişman etmeyeceklerden.

     Yine nostaljik bir komediyle devam edelim. 2001 yapımı Shallow Hal, iç güzellikle ilgili haklı bir ders veren cinsten. Afişi de dikkatli incelerseniz, bir şeyler anlamak mümkün. Şöyle ki; Hal şişman ve çirkin bir adam olmasına rağmen, kadınlarda her zaman güzellik arayan birisidir. Bu sebeple hiçbir zaman mutlu olamayan Hal, gittiği bir medyum tarafından iç güzelliğe önem vermesi için hipnoz edilir. Artık, çirkin insanları güzel, güzelleri ise çirkin görmektedir. Bir gün Rosemary ile tanışır. Tanıştığı güzeller güzeli Gwyneth Paltrow ama tabii ki bu hipnoz altındaki görsel. Rosemary aslında 300 kiloluk bir genç kadındır. Birbirlerine aşık olurlar, etraflarındaki kimses bu aşkın gerçek olduğuna inanmaz. hatta Rosemary bile kendisiyle dalga geçildiğini düşünür ama Hal aşık olmuştur! Derken, bu hipnozun etkisi geçer ve Hal eski şerefsiz haline döner. Rosemary'i artık beğenmiyordur :( Ben keyifle izledim, çok kafa yormayan, klişe bir romantik komedi.

İLGİNÇ BİLGİLER
* Rosemary'nin şişman halini de Gwyneth Paltrow oynamış, inanamadım! 15 yıl öncesine göre çok başarılı bir plastik makyaj olmuş. Uzun saatler süren makyajın ve vücut eklemelerinin sonrasında Paltrow, sokakta uzun süre yürümüş, ve kimse O'nu tanıyamayınca, kendisi oynamaya karar vermiş.

     The Boy Who Smells Like Fish, sanırım izlediğim en ilginç filmlerden biri. Mica, doğduğundan itibaren çok ilginç bir şekilde balık kokmaktadır. Annesi ve babası bu kokuyu gidermek için çocuklarını günde defalarca yıkar, onlarca kimyasal kullanırlar ancak bu koku gitmez. Mica, bu balık kokusuyla ömrü boyunca yaşayacaktır. Okulda, boynuna astığı araba kokusuyla gezse bile, arkadaşları tarafından sürekli dışlanır. Evde verdikleri doğumgünü partisine bile yalnızca bir kız gelir. Bundan sonra kendisini tamamen dış dünyaya kapatan Mica, yüzmeye başlar. Havuzda Laura adında güzeller güzeli bir kızla tanışır. Ama havuz dışında onunla yan yana gelmeye çok çekinen Mica, ilk gecelerinde saatlere duş alır, pudralar sürer, araba kokusunu da boynuna asmayı unutmaz! Aşık olmuştur bi kere. Babası o çok küçükken evi terketmiş, annesi ise çok elim bir kazada ölünce yalnız kalmıştır. Bundan sonra onu bekleyen süprizler acaba nelerdir. Çok farklı, değişik bir konusu olmasıyla birlikte kendisini sıkmadan izleten ilginç bir film olmuş. Alternatif sevenlere.

     2015 yapımı The Gift, romantik filmlerden sıkıldığım bir gece açıp gözlerimi ayırmadan izlediğim bir gerilim filmi. Simon ve Robyn, iş gereği Simon'un çocukluğunu geçtiği küçük bir yere taşınırlar. Paradan kaçınmayan çift, kendilerine harika bir ev alırlar. Bir gün şehirde alışveriş yaparken, Simon'un çocukluk arkadaşı yanlarna gelir, Gordo. Güzel hoşbeşin ardından tekrar görüşmek üzere ayrılırlar. Simon işteyken, Gordo bunu fırsat bilip sürekli evlerine gider. Aslında herhangi bir sorun yoktur, gayet yardımsever bir kişilik olarak görünen Gordo'nun bu ziyaretleri ve bırakıp gittiği hediyelerinin sonu gelmez. Bu süreçte Robyn hamile kalır. Gordo ile yaşanan gerilimler arttıkça, çiftin huzuru da kaçar. Neden böyle yaptığının nedeni, geçmişe dayansa da, intikam almaktan yıllar sonra bile vazgeçmeyen Gordo'nun çok acımasız bir planı vardır. Filmin sonu o kadar gerilimli ve heyecanlıydı ki, yani bebeğin göz rengini görmek için öldüm resmen! Anladınız siz, zeki bir filmdi. Yönetmenliğini ve başrolünü üstlenen Joel Edgerton'a, Horrible Bosses'tan sevdiğimiz Jason Bateman ve kısacık saçlarıyla bile seksi olmayı başaran koca ağızlı Rebecca Hall eşlik ediyor. Gerilim sevenlere.

Vakit ayırıp okuduğunuz için çok teşekkürler. Sırada hangi filmler var merak ediyorsanız yan taraftaki renkli afişlerin olduğu kısma göz atmayı unutmayın. İzledikleriniz veya izlemeyi düşündükleriniz varsa yorum bırakmayı unutmayın lütfen. Tekrar görüşmek üzere!



NELER İZLEDİM #42


Herkese merhaba, şahane bir haftayı daha geride bıraktık. Eski yazma hevesime geri döndüğüm bir gerçek, hatta içerikte biraz değişiklik yapıp, vizyondaki filmlere de göz atacağız. Haydi başlayalım.

     Nejat İşleri'i severim, Serenay Sarıkaya'da çok güzel kız, ses tonu filan oldukça etkileyici. İkimizin Yerine filmine gidip biraz ağlamak istedim aslında. Aaa tabi, ben artık tek başıma sinemaya gidiyorum, içimi çeke çeke ağlıyorum bi kenarda çok güzel oluyo. Tabi girerken ve çıkarken insanlar tek başıma gelmiş olmamı biraz garipsese de, çok keyifli oluyor, bir gün sen de dene mutlaka :) Çiçek, 18 yaşında, oldukça sıradan bir hayata sahip lise öğrencisi bir genç kızdır. 18. doğumgünü pastasının mumlarını üflerken, hayatını tamamen değiştirecek bir dilek dilediğinin farkında değildir. Yeni gelen edebiyat hocasına aşık olup, ondan özel ders almanın da yolunu bulan Çiçek, yaşının da verdiği heyecanla bambaşka hayallere kapılır. Bu süreçte ailesinde de bir takım gariplikler olduğunu farkeder. Çok detaya giremiyorum, çok spoiler a müsait bir konusu var. Bir ara noluyo yaa ensest ilişkiler mi dönüyo burda diye sorgulamanız çok muhtemel ama başarılı bir kurtarış var senaryoda. Ben keyif aldım aslında filmden ama sanki biraz uzundu. Yani hadi artık biraz çabuk aksın dediğim zamanlar olmadı değil ama güzel oyunculuklar ve klasik bir aşk hikayesi izeyip biraz ağlamak isteyen bünyeleri tatmin edecektir.

     Duyduğuma göre çok acımasız eleştirilere maruz kalmış Benim Adım Feridun. Ben herhangi bir yorum okumadan, fragmanını izlemeden gittim. Çağan Irmak severim, Halil Sezai'nin de asıl mesleği olan oyunculuğundan çok ayrı bir keyif alırım. Kaçırmak istemedim açıkçası ve salonda yerimi aldım. Ersan, 4 yıllık ilişkisi olan, geçimini çeviri yaparak kazanan oldukça sıradan ve sevgilisine göre sıkıcı bir adamdır. Bir gün sevgilisi tarafından terkedilir. Özge Borak ile olan bu ayrılık sahnesi, filmin açılış sahnesi ve başarılı oynadılar. Gerçi Özge Borak biraz ağlayamama sorunu yaşadı ama herneyse. Derkeen bizim Ersan, ayrılık acısıyla başetmeye çalışır. Bir süre sonra Erdek'e annesinin yanına gidip kafa dağıtmak ister. Bir akşam sahilde içerken bir düğün olduğunu görür. Amacı girip bikaç kadeh bi şeyler içip çıkmaktır. Ama damadın babası bizim Ersan'ı görüp "Feridun'um hoşgeldin" diye boynuna atlayınca işler karışır. Yıllardır küs olduğu kardeşinin oğlu sandığı Ersan'ı alıp masalarına oturturlarve büyük bir yanlışa batar Ersan. Artık kendisi de kaptırır bu yalana kendini ve bir anda Feridun gibi davranmaya başlar. Filmin çoğu aslında bu düğün salonunda geçiyor. Büşra Pekin de asi bir kadın olarak Ersan'ın aklını başından alır tabii. Ben büyük bir keyifle izledim. Oyunculuklar bi kere çok iyiydi, espriler dozundaydı. Salondan mutlu ayrıldım, tavsiye ediyorum ben. Şöyle içinizi ısıtacak, yer yer güldürücek tatlı bir film.

     Son vizyon filmimiz ise İkinci Şans. Asmalı Konak'tan sonra Nurgül-Özcan çifti tekrar yan yana! Cemal; 40 yaşında, oldukça başarılı bir restoran sahibi, genç kızlarla vakit geçirmeyi seven bir adamdır. Yasemin de 40 larındadır. Özel bir okulda matematik öğretmenliği yapan Yasemin'in Çiçek adında bir de kızı vardır. Her ikisi de yalnız birer anne ve baba olan Yasemin ve Cemal'in yolları, çocuklarının sayesinde tesadüfü bir şekilde kesişir. Oldukça sert geçen ilk görüşme sonrası birbirlerinin gönlünü alan ikilimiz, farketmeden birbirlerinin çekimlerine kapılır. Ama Cemal'in o büyük, karışık dünyası Yasemin'i korkutur. Eski kocasının kendisini genç bir kız için terkettiği zamanları hatırlayarak bu aşktan kaçar. Filmin çoğu sahnesi çok gereksiz olmakla beraber birkaç sahnesi beni yine salak gibi ağlattı :D Bir kere Nurgül Yeşilçay çok çok çok güzel bi kadın. Yani ağzım açık izledim her sahnede. Genç aşkları izlemeye alışkınız ama böyle orta yaş aşkları da ayrı bir hüzünlü oluyormuş onu farkettim. Tavsiye edebileceğim bir film değil, en azından sinemada izlemek için ama ilerde bir pazar günü kafa dağıtmalık bir film olabilir. Çok kötü değildi. Özellikle favorim Özcan Deniz'in oğlu rolündeki Mahmut. Filme çok ayrı bi hava katmış :)

     Margot at the Wedding, çok sıkıcı bir filmdi allah affetsin. Sırf Nicole Kidman ve aşkım Jack Black için izledim ama kurtarmadı. Margot, oğlu ile birlikte kızkardeşinin ikinci evliliği için yanlarına gider. Burada bir yandan düğüne hazırlanırlar, bir yandan iki kız kardeş yer yer gerilimli anlar yaşarlar. Annelerinden kalma evde geçen olaylar, saçmalar ötesiydi. Ağaca çıkmalar, saçma muhabbetler, aldatmalar, kıskançlıklar vs içim şişti. Sanırım tek eğlendiğim sahne Jack Black'li sahnelerdi. Sonu da oldukça saçmaydı. İzlemeyin sevgili okurlarım.




      Oblivion ile ilgili söyleyecek çok sözü olanlar mutlaka vardır ama benim yok. Beğenmedim, daha doğrusu anlamadım. Kafam çok karıştı, kim haklı, neden öyle, acaba hangisi doğru diye diye çok bulandı beynim. Konusu şöyle; dünya üzerinde savaşlardan sonra kalan hayati kaynakları kurtarmakla görevli Tom Cruise, bir gün devriye gezerken bir kadınla karşılaşır ve Onu alarak yaşadıkları yere getirir. Kadının gelişiyle birlikte bir çok şey su yüzüne çıkar ve aslında neden orda olduklarının farkına varır Tom abimiz. Bu türü sevenlerin yüzünü güldürecek bir film olduğu kesin ama benim arşivimde çok da önemli bir yer edinemedi.




Uğrayıp, kurduğum cümleleri okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Haftaya tekrar görüşmek istiyorum. Yazma aşkımı kaybetmeden tabi! Hepinize şimdiden güzel ve bol filmli bir haftasonu diliyorum. Görüşmek üzere!


NELER İZLEDİM #41


Herkese merhaba sevgili okur. Oldukça mahcubum size ve tabii ki güzelim film günlüğüme. Ama öyle filmler izledim, öyle farklı hayatlar tanıdım ki, artık anlatmanın zamanı geldi. Başlıyorum, hazır mısınız?

     Ben aslında böyle filmler izlemezdim ama şu blogu açtıktan sonra, şans vermeyi iyi öğrendim sanırım. Three Kings dev oyuncuları ve oldukça etkileyici bir konuyu barındıran 1999 yapımı bir film. Archie, yani karizmatik oyuncumuz George Clooney ve iki yakın arkadaşı, Amerikan askeri olarak görev yapmaktadırlar. Körfez Savaşı'nın sonunda, ellerine bir harita geçer. Bu haritaya göre, Irak'ta, çöldeki bir mağarada yüklü miktarda altın vardır. Askerlik yapmaktan bıkmış bu üç adam, düşerler yollara. Tabi Irak askerleri onlara rahat vermezler. Yakalanıp işkence görmelerine rağmen, kaçarak altınlara ulaşırlar ama bu sefer de, yardım etmeleri gereken yerel halk vardır. Aksiyon dolu ama yer yer hüzünlendiren sahnelere de sahip bu film, benden geçer not aldı. Mark Whalberg gerçeğini de göz ardı etmeden, listenize ekleyebilirsiniz. Kaliteli bir yapım. Bu arada; film Irak'ta yasaklanmış durumda.

     The Time Traveler's Wife, ben lise sondayken vizyona girmişti. O zamanlar bi yerde trailer ını izleyip çok meraklanmıştım. Ama ineklik yapıcaz ya, sinemaya filan gitmek yok. Öyle kaldı, izlemek şimdiye kısmetmiş. Henry ve Clare, birbirlerine aşık iki insandır. Bir kütüphanede tanıştıklarında, bu Clare için bir ilk olabilir ama Henry, Clare'i zaten tanıyordur! Ay Seda ne diyosun Allah aşkına dediğinizi duyar gibiyim, ama bu zaman yolculuğu yapan bir adamın hikayesi! Henry ve Clare, Clare daha çok küçük bir kızken tanışırlar. İleride bir gün tanışacaklarına söz veren Henry, sözünü tutar. Çiftimiz evlenir. Ama Henry'nin bu yolculukları bazen çok uzun sürmektedir. Hatta adam gidip geldiğinde baya psikolojisi filan bozulup geliyor. Artık neler görüp neler yaşıyo orası süpriz olsun size. Beni yine hayal kırıklığına uğratmayan bir film oldu. Bol aşk, romantizm, arada gözyaşı filan, oldukça izlenesi.

* Rachel McAdams'ın bu üçüncü zaman yolculuğu konulu filmi. Biri, çok tatlış About Time -ki yazısını şuraya bırakıyorum, bir diğeri de birazdan anlatacağım Midnight in Paris!

     Sırada, Clint Easwood'un yönetmenliğini yaptığı 2003 yapımı Mystic River var. Sean Penn, Tim Robbins ve Kevin Bacon'un (bu adamı da ayrı bi seviyorum. Herkesler tanımaz :)) çocukken çok iyi üç arkadaştır. Fakat bir gün, Dave (Tim Robbins), tanımadığı iki adam tarafından arabaya bindirilir ve götürülür. İşte o günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Aradan yıllar geçer, hepsi büyür koca koca adamlar olur. Bir gün Jimmy'nin (Sean Penn) in kızı kaybolur. Kasabada büyük bir kaos ortamı yaşanırken, kızın cansız bedeni ormanda bulunur. Peki kim ve neden öldürmüştür bu kızcağızı? Bu süreçte izleyicilere katil kim gerilimi yaşatılıyor. Valla ben öyle kişilerden şüphelendim ki, en sonunda şaştım kaldım, baya farklı bir yerden vurdu çünkü. Konusu belki biraz yavaş akıyor olabilir, arada sıkıldım itiraf ediyorum ama oyunculuklar filan oldukça efsane. Bu da tavsiye ettiklerimden.

     İki sevdiğim oyuncu, oldukça günahkar bir filmde bir araya gelirse! Kate Winslet ve Patrick Wilson'lu dram ve romantizm ağırlıklı Little Children, 2006 yapımı. Sarah, o kadar sıkıcı bir hayat yaşamaktadır ki, tek eğlencesi kızını parka götürdüğünde okuyabildiği kitabı ve yaşlı kankalarıyla beraber yaptıkları kitap günleridir. Yine bir park gününde, yakışıklı bir baba gelir parka. Oğluyla ilginen baba, diğer annelerin dikkatini çeker ve Sarah ile iddiaya girerler. Bakalım adamla konuşup muhabbet edebilecek midir? Hatta sanırım sarılması mı lazımdı orayı tam hatırlayamadım. Neyse işte, bunlar orda birbirlerine abayı yakarlar. Çocuklarıyla beraber her gün havuza gidip orda da iyice kaynaşırlar derken, olanlar olur, afişten de anlaşılacağı üzre :D Kadının kocası şerefsizin teki bi kere, kadın ne yapsın ama Dave'in karısı hakkında kötü düşünemiyorum. Bence aldatılmayı haketmedi :( İyi kurgulanmış, sıkmayan bir film. Üzerine düşündürücü. En sondaki kararı ben takdir ettim açıkçası, izlediyseniz sizin de fikrinizi merak ediyorum. Bu arada film, romandan uyarlama. Okumak isterdim, keyifli bir serüven olurdu.

     Geldik yazının yıldızı Midnight in Paris'e. Ahh bu büyülü Paris görsellerini sinemada izlemeyi öyle çok isterdim ki... Her neyse, yönetmenliğini Woody Allen'in yaptığı film 2011 yapımı. Gil, bir yazardır. Nişanlısı Inez ve kızın ailesiyle birlikte Paris'e tatile gelirler. Ailenin yalnızca alışveriş odaklı bir tatil yapışı, kendisine yeni ufuklar açmak isteyen Gil'i oldukça sıkar. Bir akşam yemekten sonra tek başına biraz yürümek istediğini söyler. Dolaşa dolaşa yürürken, eskilerden kalma bir arabanın kapısı açılır ve Gil'i içeriye davet ederler. Partiye gittiği zaman, nostaljik konseptli bir parti olduğunu düşünen Gil, yanıldığını anlar. Çünkü kendisi 1920'de bir Paris gecesindedir artık. Bir yanında Fitzgerald'lar, diğer yanında Hemingway, bikaç gün sonra Salvador Dali filan da girer işin içine. Delirmemek mümkün değil tabi ama, her geceyi sabırsızlıkla bekleyen Gil, bir de üstüne aşık olur. Yazarlığına deli dehşet ufuklar açacağı kesin olan 1920 geceleri, enfes görsellerle birleşmiş, harika bir seyirlik. Owen Wilson severler kaçırmasın. Bu adamın konuşmasına da ayrı bayılıyorum. Ah bir de, Rachel McAdams, bu zaman yolculuğunda Gil'in nişanlısı olarak karşımızda!

Fakat bu sefer iyi filmler izlemişim, siz ne düşünüyorsunuz? Yorumlarınızı benimle paylaşmayı unutmayın ve sırada hangi filmler var merak ederseniz, sağ taraftaki Neler İzledim başlıklı renkli afişli kısma bakmayı unutmayın. Görüşmek üzere!

NELER İZLEDİM #40


Herkese merhaba. Yağmurlu günlerden sonra güneşi gördüğümüz ama yine de üşüdüğümüz ( yorganlar çıktı mı :D ) bir haftaya başladık. Ben de bu güneşli güzel günde hazır izinliyken sizlere bir beşlik yazmak istedim. Sonrasında da güzel bir ya da iki filmle kendimi ödüllendiricem. Yine çok heyecan verici filmler var yazımızda. Buyrunuz başlayalım.

yargıç
     Acaba sıkılır mıyım diye çekinerek izlemeye başladığım ama beni yerime çivileyen nefis bir filmdi The Judge. Babası bir kasabada yargıç olan Hank'in kendisi de Chicago'da çok başarılı bir avukattır. Karısının kendisini aldattığını öğrendiği sırada, annesinin ölüm haberini alır ve böylece uzun süredir ayrı kaldığı kasabasına geri döner. Babası aktif olarak yargıçlık yapsa da artık yaşlanmıştır ve baba oğul arasında bitmeyen bir gerilim vardır. Bir gün, babalarının arabasında bir gariplik farkederler. Sanki kaza yapmış gibi ezikler vardır. Neyse heralde önemli bi şey değildir derkeeen, polisler kapıya dayanır. Babaları, bir trafik kazası yapmış ve bir adamı öldürmüştür. Acaba yaşlılıktan mı, sarhoş muydu, yoksa bilerek! mi yaptığını çözmeye çalışırlar. Hank, bu davada babasının avukatlığını yapmak ister ama baba karşı çıkar. Salaklıkta master yapmış başka bir avukat tutar ama Hank kendisini tutamaz hep etraflarındadır. Şüpheli bir trafik kazası yani. Sizde bolca acaba diyeceksiniz. Filmi kesinlikle öneriyorum. Robert Downey Jr. ve Robert Duvall gibi oyunculardan böylesine kaliteli bir senaryoyu izlemeyi kaçırmamalısınız. Aile bağları ile ilgili de, arada göz yaşartabilir aklınızda olsun.

Roald Dahl's Esio Trot
        Dustin Hoffman'ı ve gerçek aşkın üzerine kurulu naif filmleri sevenlerin bayılacağı bir film var sırada; Esio Trot. 2015 yapımı bu seyirlik, aslında bir televizyon filmi, vizyonda gösterilmemiş yani. Ben de severim valla tv filmlerini, arada kafa dağıtmalık güzel oluyo, bi de renkleri bana hep daha canlı gelmiştir nedense. Baya gevezelik ettim ya, filme geçiyorum. Bay Hoppy, yaşlı ve yalnız bir adamdır. Bir gün apartmanın asansöründe Bayan Silver ile karşılaşırlar. O da ne, Bay Hoppy deliler gibi aşık olmuştur. Bir türlü duygularını da ifade edemez. Bu sırada Bayan Silver (O da yalnız bir bayan :) ) kendisine arkadaş olsun diye bir kaplumbağa alır. Tek derdi kaplumbağasının yiyip içip kilo almasıdır. Ama bir türlü kilo almayınca, Bay Hoppy Bayan Silver'a büyü gibi bir şey yazar verir. Her gün bunu kaplumbağasına okursa hayvancağız büyücek der :D Sonra kadını mutlu etmek için şehirdeki tüm kaplumbağaları satın alır ve belirli aralıklarla kaplumbağaları değiştirir! Böylece kaplumbağasının kilo aldığını gören Bayan Silver mutlu olacaktır. Yani kısacası, aşkını itiraf etmektense, O'nu kendisine aşık etmeye çalışır. Çok sakin, temiz görüntülü bir film. İzlenesi.

Atesli geceler
     Yönetmenini çok ayrı sevdiğim bir film Boogie Nights. Sanırım Paul Van Anderson ismine aldandım ama şahaneydi gerçekten. Konumuza gelelim; Eddie oldukça genç ve yakışıklı birisidir. Bir gece kulübünün mutfağında çalışırken, ünlü bir porno yönetmeni tarafından keşfedilir. Adam bakar genç, yakışıklı, sağlıklı bir adam bu Eddie. Hemen iş teklif eder. Kendi evinde ağırlar. Performansını görmek için oyuncularından biriyle beraber olmasını filan ister. İşler tabi iyice çığrından çıkıyo ama sinematografik görüntüler tabi. İlk filminde yönetmenin karısıyla beraber oluyo, öyle ilginç ilişkiler. Derken bizim Eddie (yeni adı Dirk Diggler) çok meşhur olur. Çılgın paralar kazanır. Ve istemeden de olsa madde bağımlısı olur. Tabii bu da çöküşünü getirir. Yönetmenin o babacan tavırları değişir ve artık filmlerinde Eddie'ye yer vermez. Kendini yeniden kabul ettirebilme çabalarıyla beraber filmin akışı ilerliyor. Kaliteli bir yapım, mutlaka tavsiye ettiklerimden. Julianne Moore bonus :)

Falling Down
     Çok değişik bir film var sırada. İsmi Falling Down ve başrollerde Michael Douglas ile The Judge'dan sonra tekrar karşıma çıkan Robert Duvall var. 1993 yapımı olan film eski evet ancak görüntüler ekstra eski. Yani böyle sarı bir görüntü hakim. İçiniz biraz boğulabilir ancak konuyu aktarırken atmosfere çok uygun olduğu kesin. Film, sisteme karşı gelen bir adamın, babanın hikayesi. İşinden çıkıp çılgın bir trafiğin içine girer. Ne oluyorsa orda oluyor ve adam arabasını trafikte bırakıp şehre karışıyor. Artık bu sisteme karşı koymalıydı. Dolaşırken kendisinden zorla para almaya çalışan serserilere haddini bildirir. Hamburger yemek için gittiği restoranda istediği ürünün saati bittiği için alamayacağını duyunca silahıyla zor kullanır. Şehirde böyle fırtınalar eserken, emekli olacağı gün bu adamla uğraşmak zorunda kalan Robert Duvall'dan da şahane bir performans izliyoruz. Michael Dougleas'ın saçları beni her ne kadar sinir etse de başarılı bir film olduğu kesin :)

Watchmen
     Eminim çok güzel bir kurgusu vardır, bi şeyler anlatıyodur. Ancak ben filme hiç giremedim, bu sebeple de anlayamadım. Kişiler arası bağlantıları kuramadım, isimleri takip edemedim, yaptıklarını niçin yaptıklarını anlamadım. O sebeple büyük ses getiren Watchmen, benim için bi anlam ifade etmedi. Siz seversiniz ama, çünkü benim okuyucum zeki :)







Umarım yine çok konuşup sizi sıkmamışımdır. Anlatabileceğim en minimal şekilde anlatmaya çalışıyorum. Yorumlarınızı benden esirgemeyin lütfen. Sırada neler olduğunu görmek için yan taraftaki Neler İzledim kısmına göz atmayı unutmayın. Görüşmek üzere!