NELER İZLEDİM #22

Balkonumda şuan beni uzaktan uzaktan kesen bir kuşla beraber yazdığım yazıma hoşgeldiniz. Harika bir pazar tatili olmasa da, evde olmanın keyfi ayrı. Hele bi de erkenden işlerinizi halledip, soğuk bir içecek alıp, bloglara dalmanın keyfi paha biçilemez. Eğer siz de bir şekilde bu pazar benim bloguma daldıysanız, yeni bir yazıyla karşılamak isterim sizi. Buyrunuz efendim.

öteki kadın
     2014 yapımı, başrollerinde yaşlanmayan kadın Cameron Diaz, tüm sevimliliğiyle Leslie Mann ve aptal sarışın formülasyonuna cuk oturan Kate Upton var. Yakışıklı ve evli bir adamın, karısından gizli kaç ilişkisi olabilir? Gördüğünüz gibi tek değil ve kadınların da birbirlerinden haberi yok, aşırı aşıklar. Ama bir gün gerçeğin farkına varıp, üçlü bir voltran oluşturmaya karar verirler ve işte o zaman eğlence başlar. Cameron Diaz'ın bence pek bi numarası yoktu. Başarılı oynamış evet ama bence filmin yıldızı Leslie Mann'di. Ses tonuna, hareketlerine, mimiklerine, saf hallerine bayıldım. Yaşadığı panik atak sahnesine deli gibi güldüğüm bu kadını daha çok izlemek istiyorum. Eğlenceli, çıtır çerez bir film. Adamın başına gelenler içinizi rahatlatacak emin olun:) Yaşasın kadınların gücü. *Bonus olarak Nicki Minaj ve kalçası da filmde.

360 filmi
   
  Birbirine bağlı hayatlarla ilgili filmleri, şu blogu açıp, araştırmalarımı derinleştirince ne kadar çok sevdiğimi farkettim. İşte 360 da onlardan biri. Filmin açılışı, ünlü olmak isteyen bir kenar mahalle kızıyla yapılıyor. Ardından bambaşka hayatlara dokunuyor. Kocasını aldatan işinde başarılı bir kadın, karısını aldatmanın eşiğinden dönen bir koca, yıllardır kızının cesedini arayan bir baba, yıkılmak üzere olan bir evlilik. Öyle noktalarda birbirlerine bağlanmışlar ki, vay anasını dedim. Anlatıcak belli bir konusu yok. Dediğim gibi içerisinde bolca konu var. İzlemeyi bayadır ertelediğim bir filmdi. Güzel, sakin bir alternatif. 2011 yapımı bu film önerdiklerimden !



gloria filmi
     Bu yazının yıldız filmi sanırım Gloria. 50li yaşlarında, kocasından boşanmış, iki yetişkin çocuk sahibi Gloria'nın tek eğlencesi, akşamları süslenip, kendi yaşıtlarının katıldığı dans partilerine katılmaktır. Böyle akşamlardan birinde kendisi gibi bir adamla tanışır ve romantik, tutku dolu bir ilişkiye başlar. O yaştan sonra da bazı şeyler bitmiyormuş görmüş oldum :D İlişkileri devam ettikçe aslında kendini de yeniden keşfeden Gloria, durması gereken yeri, isteklerini farkediyor ve o yaştan sonra hayatını kendisi yönlendirmeyi öğrenen bir kadın olarak karşımıza çıkıyor. Kadının yalnızlığı bazen içime dokunsa da, bravo da dedirtti. 2014 yılı Oscar'larında Şili adına en iyi yabancı film kategorisinde yarışan Gloria, festivallerden bir çok ödülle dönmüş. Tek eleştirim, gözlüğü kadını çok karikatürize etmiş :/ İzlenesi.

senin hikayen film
   

  Oldukça klişe, Türk filmlerine yakışır bir senaryo Senin Hikayen. Sevmedim diyemem, işten geldiğimde izledim. Keyifliydi. Oyunculuklar başarılı, müzikler güzel, konu çok bizden. Çocuk yapıp yapmamaya karar veremeyenler izlerse belki içlerinde bi kıpırtı hissederler, ne biliyim. Tek bir sahnesi içime çok oturdu, konu çok bizden dedim ya, işte bu cümleler de tam benden... Ne kadar güzel "sana ihtiyacım var" diyor. Hafif bir kızgınlık mevcut!






düzenbaz
     1970li yıllarda yaşanmış gerçek bir olaydan yola çıkılarak çekilen filmimiz 2013 yapımı American Hustle. İşlerinde oldukça başarılı olan dolandırıcı bir çift, maalesef bir gün yakalanırlar. Hapise girmemek için yapmaları gerek bir şey vardır: FBI için çalışmak. Kendileri gibi bu işin kurdu olmuş insanları ortaya çıkarmak için planlar yaparlar. Açıkçası ben olayları çok kavrayamadım. Bu ilk kez başıma gelen bir olay değil, daha önceki yazılarımda da anlamadığım bir çok film olduğunu görmüşsünüzdür :D Filmde en çok beğendiğim Christian Bale'in ve  Jennifer Lawrence'ın efsane oyunculukları. Amy Adams'ın da hakkını yemek istemiyorum. Yaptığı o bronz makyajlar, saçları... Dehşet bir güzellik. Gördüğünüz gibi konudan çok oyunculara dadanmışım :D Ama başarılı bir film olduğu kesin.


Bu haftaki pazar beşliğimizin sonuna geldik. Benim gazoz da bitti zaten. Yeni neler izlemişim, sırada hangi filmler var merak ediyorsanız sağ taraftaki rengarenk afişlerin bulunduğu yere bakabilirsiniz  Herkese mutlu bir pazar ve sakin bir haftaiçi diliyorum. Görüşmek üzere '

NELER İZLEDİM #21



Öyle bir boşluk hali işte. Ne izletir, ne okutur, ne yazdırır.
Denemeye değer.
Kendine gelmeli.

     Inside Llewyn Davis, afişine oldukça aşina olduğum, izlediğimde vay anasını Coen Kardeşler diyeceğime emin olduğum bir filmdi. Beni yanıltmadı. 2013 yapımı Türkçesi "Sen Şarkılarını Söyle" olan film. bizi 1961 lere götürüyor. Tatlı mı tatlı bir folk sanatçısı olan Llewyn Davis, New York piyasasında kendine bir yer bulmaya çalışmaktadır. Bazen yatacak bir yer bile bulamazken, elinde komşularının kedisiyle ordan oraya savrulmaktadır. Bi kere filmin müzikleri nefis ötesi. Başrol oyuncusu Oscar Isaac'in sesi öyle harika ki, film bittikten sonra youtube'dan mutlaka aratıp parçaları dinleyeceğinize eminim. Filmde bonus olarak güzellikten baş döndüren Carey Mulligan ve  Justin Timberlake var. Adeta bir sepya efektiyle çekilmiş gibi görünen filmi sessiz sakin bir akşamınızda kaçırmayın derim.

     Harika bir bağımsız filmle devam edelim. Krugovi (Kesişen Hayatlar), 2013 yapımı, 2014 yılı yabancı dilde en iyi film kategorisinde Sırbistan adına Oscar'a aday olmuş. 1993 yılı Bosna'sındayız. Sırp asker Marko, asker arkadaşları tarafından yolun ortasında dövülen bir müslümanı kurtarmaya çalışırken öldürülür. Marko'nun hayatına bir şekilde değmiş insanların yıllar içerisindeki kesişen hayatlarını oldukça başarılı bir zincirle izliyoruz. Marko'nun yalnız yaşayan babası, o çok sevdiği nişanlısı, kurtardığı müslüman bakkal, doktor arkadaşı, kendisini öldüren şerefsiz asker arkadaşı... Sakin sakin ilerleyen ama içinize işleyen hikayelerle sizi sarıp sarmalayan en güzel bağımsız film örneklerinden. Listeye ekleyin.


     Baştan söylüyorum, bu filmi izlemeden hayatınıza devam etmeyin. Çok keyif aldığım, başucuma koyduğum filmlerden Lunch Box (Dabba/Sefer Tası). Hindistan yapımı bu film, çok keyifli bir konuya sahip. Ülkede, her gün kadınlar eşlerine öğlen yemeklerini sefer tasında yolluyorlar. Ama bu iş güçlü bir taşıma ağı içeriyor, görünce şaşırıcaksınız :D Amcalar, sefer taslarını evlerden alıp tek tek sahiplerine ulaştırıyor. İşte böyle bir gün, kocasından ilgi isteyen Ila'nın özene bezene hazırladığı tas, hayattan sıfır zevk alan, emekliliğini bekleyen Saajan'a ulaşır yanlışlıkla. Kısa bir süre sonra yanlışlığı fark ederler ve aralarında ufak notlaşmalar başlar. Birbirlerini hiç görmeden aralarında güçlü bir bağ oluşan ikilinin sonunu merak ediceksiniz. Ve de çok seviceksiniz, biliyorum.

     Sevgili Deep'in blogunda gördüğüm ve izlediğim 2011 yapımı bir film Sound of My Voice. Psikoljik bilim kurgu tadındaki filmin yönetmeni Zal Batmanglij. Senaryo ise Zal ve filmin başrol oyuncusu Brit Marling'e ait. Gelecekten geldiğini iddia eden bir kadın, kadının kurduğu gizli bir tarikat, her gün onu dinlemeye gelen onlarca insan... Gazeteci bir çift, bu kadının ve tarikatın haberini yapmak isterler. Onlar da meraklı birer tarikat üyesi gibi görünüp, içlerine sızarlar. Amaçları tamamen tarafsız bir şekilde ortamı gözlemek olsa da, zaman ilerledikçe onlar da kapılmaya başlarlar. İçeriye girerken yaptıkları el hareketlerine bayılmış olsam da, film için mutlaka izleyin diyemiyorum. Ben beğendim ama herkes sevmeyebilir. Canım Deep'in yazısını şurdan okuyabilir, bir de ondan dinleyebilirsiniz.

      Benim en sevdiğim oyuncu kesinlikle Julianne Moore, bu kadına hayranım! Evde yalnız olduğum bir akşam, ne izlesem acaba diye düşünüp, benim keyfimi yerine getirecek tek insanın Moore olduğuna karar verdim, açtım hemen Still Alice'ı. Bir çok yerde mutlaka okumuşsunuz. Büyük ses getiren filmlerdendi. Üniversitede başarılı bir profesör olan Alice'in, çok sevdiği bir eşi, kalabalık da bir ailesi vardır. Bir süre sonra günlük hayattaki en basit şeyleri unuttuğunu fark eder. Bu iş sıklaşınca hemen bir doktorla görüşür. Hastalığı gittikçe ilerleyen Alice, alzheimer olduğu gerçekleğiyle yüzleşir. Dehşet bir oyunculukla bize hastalığı resmen yaşan Moore'a hayran olmak dışında, hastalık hakkında çok doğru ve ilginç bilgiler de öğreniyorsunuz. Annemin de çok beğendiği bir film oldu. Anne-kız tavsiye ediyoruz.


     Filmlerime geri dönmenin keyfini yaşıyorum, Tabii aynı zaman da sizlere de kavuşmanın keyfi hiçbir şeyde yok. Tekrar çok içten merhabalar. Yorumlarınızı bekliyorum. Görüşelim, mutlaka.




NELER İZLEDİM #20

   

  Merhaba. Hayatımın dönüm noktalarından dönmediğim, ayağımın yarısının köşede, yarısının geride beklediği süreçlerden geçtim. Film izlemedim, kitap okumadım. Sadece çalıştım. Ama artık bir yerlerden başlamalıydım. Şanssız biriyim evet ama, her şey bir gün yoluna giricek. Buna inancım tam. Gelin biz sizinle tatsız şeylerden değil de, filmlerden bahsedelim :)

     You Can Count On Me, başrollerinde The Big C'den hayran olduğum Laura Linney ve Mark Ruffalo'nun olduğunu gördüğümden beri hep aklımdaydı. Bir an önce izlemeliydim ve heyecanla geçtim ekranın karşısına. Sammy ve Terry iki kardeş. Sammy, eşinden boşanmış, küçük bir oğlu olan, bankada çalışan yalnız bir kadındır. Terry ise ailesinden uzakta, oldukça kopuk, beş parasız bir hayat yaşamaktadır. Parasız daha fazla duramaz ve ablasının yanına gelir. Burada yeğeniyle ve ablasıyla vakit geçirir, Herkes filmi çok beğendiğini söylemiş ama bence oldukça sıradan bir flmdi. Oyuncular çok iyiydi tamam ama konunun gideceği noktalar belliydi. Bu filmden çok fazla şey bekliyordum ama karşılamadı beklentilerimi. Kötü bir film  mi, kesinlikle değil. Zaten baş yapımcı Martin Scorsese abimizse, bi bildiği vardır. Sıkılgan biriyseniz, tavsiye ettiklerimin arasında değil.

 
      Yine sıfır keyif aldığım filmlerden. 1997 yapımı Oscar and Lucinda. Fakirlere yardım etmek için kumar oynayan bir rahip. Zamane kadınlarına fark atan ve yüzden zamanın ötesine geçmiş bir iş kadını. Bir kart oyununda tanışan ve birbirlerine aşık olan bu iki insanın çok uçlarda hedefleri vardır. Oscar, camdan bir kilise inşa etmek ister. Herkes O'na karşı çıksa da, Lucinda hep destek olmaktadır. Film bir roman uyarlaması. 126 dakika gibi çok da uzun bir süresi var. Dediğim gibi beni pek sarmadı. Ralph Fiennes ve Cate Blanchett gibi iki harika oyuncuyu izlemek isteyenler buyurabilir. Sadece filmin sonları beni şööyle bir yakalamayı başardı ama, onu ekliyim haksızlık olmasın.

     Ya Seda böyle antin kuntin filmleri nerden buluyosun derseniz, vallahi ben de bilmiyorum. Sırada hangi filmler varsa arasından seçip izliyorum. Anchorman: The Legend of Ron Burgundy de onlardan birisi. Bir tv kanalında spikerlik yapan Ron, oldukça egoist bir insandır. Kanala yeni gelen bayan spiker Veronica, Ron için ciddi bir tehlikedir. Spikerlik konusunda hızlıca yükselen ve başarılar elde eden Veronica'yı kanaldan göndermek için Ron ve salaklar salağı 3 arkadaşı ellerinden geleni yaparlar. Filmden hiç umudum yoktu ama gecenin bi vakti sesim çıkmasın diye kıs kıs güldürdü beni. En en en çok Steve Carell'e güldüm. Bu adam müthiş ya. Yan rollerde olmasına rağmen filmi aldı götürdü. Bu arada film günümüzde değil, 1970'lerde geçiyor.

     1945 yılı. Annesi ve babası müttefikler tarafından esir alınan Lore, 4 küçük kardeşi ile savaşın ortasında kalır. Annesinin gitmeden tembih ettiği gibi, 900 km uzaklıktaki anneannelerine gitmek için yola koyulurlar. Bu bahsettiklerim bir bebek, 3 küçük çocuk bir de genç kızlığa yeni adım atmış Lore. Açlık, savaş, yorgunluk, anne-babasızlık... Yolculuk sırasında karşılarına Yahudi bir genç erkek çıkar. Ona güvenmemesi gerektiğini düşünen Lore, çaresizlik içinde kalınca, yanlarında durmasına izin verir. Filmde sırf yirmi dakika, kıza duyulan tutku ile ilgiliydi. Ama öyle sarsıcı sahneler vardı ki, hala çıkmıyor aklımdan. Hüngür hüngür ağlattı. Oyuncuların çoğu çocuk olmasına rağmen gerçeğe çok yakın oyunculuklar çıkmış. Bu bambaşka yol filmini, izlenecekler listenize mutlaka ekleyin.

 
     Hüngür hüngür ağlatan filmlerden bir diğeri Veda. 2010 yapımı bu film, benim kalemine hayran olduğum Zülfü Livaneli' ye ait. Mustafa Kemal Atatürk hakkında binlerce film, belgesel, kısa film var. Veda'da onlardan biri ama aslında değil. Değil çünkü çok duygu yüklüydü ya. Oyuncular oynamamış, yaşamıştı.  Diyaloglar, bakışlar, müzik!!! öyle bir dokundu ki kalbime, dakikalarca ağladım. Atatürk'ün Selanik'teki küçük hallerinden, 10 kasım 1938 saat dokuzu beş geçeye kadarki başarılar, aşklar, dostluklar, zaferler, yenilgiler, hastalıklar dolu hayatına başka bir bakış. Salih Bozok'un bize anlattığı Atatürk'ü bir daha, bir daha dinlemek için ekleyin listenize.

MİM / BEN KÜÇÜKKEN


Merhabalar herkese. Bu perşembe gününde sizleri tatlı mı tatlı bir mimle karşılamak istedim. Pek sevdiğim, bloguna, tarzına, kalemine hayran olduğum Deep beni mimlemiş. Hiç vakit kaybetmeden başlayalım bence, zira kendimle ilgili bu saçma ötesi bilgileri yazma cesareti her an kaybolabilir :D Buyrunuz;

  • 5 yaşımda okuma yazmayı öğrendim. Kendi kendime hee, öyle öğreten filan yok. Annemler ablamı çalıştırırken kenardan hep izlermişim. Sonra bi gün anneme "Ben okuyabiliyorum eheheh" demişim. Annem de bu kesin ilgi çekmek istiyo, gazeteyi hayatta okuyamaz demiş, eline bi gazete almış, açmış bi sayfa, oku demiş. Ben döktürmüşüm. Annem tabi sonra çok utanmış, sarılmış bana ağlamış filan. Öğrensek suç, öğrenmesek suç tabi o zamanlar.
  • Çay bardağını dibine kadar asla içemezdim. Çayın çöpü dediğimiz şeyleri böcek sanırdım, o kısma gelince bardağı büyük bir korkuyla anneme teslim ederdim. Çayla muhabbetimiz küçükken pek derindi anlayacağınız.
  • Ekmek üzerine sürülmüş her şeyi adı gibi yerdim. Yani sadece ekmeğin üstünü yer, geri kalanını haklı bir gururla bırakırdım.
  • Vitaminsizlikten olsa gerek, 1.sınıfta tırnaklarım büzüşmüştü. Bilenler bilir, tırnaklarım nokta nokta içe çöküktü. Geceleri yatağımdan kalkar, yerde kimse duymadan ağlardım. Yakarışlarım da şu şekildeydi: " Neden ben Allahım, ben sana naptım, bütün arkadaşlarımın tırnakları düpdüzgün, benimkiler neden böyle ühühühü " Derin mevzu, depresyondayım.
  • Büyüyünce ne olacağımla ilgili sorulara " dansöz " ya da " manken " gibi cevaplar verirdim. Hem de babamın yanında. Biri de dememişti " dansöz ne alaka yavrum? " diye. 
  • Babamın olmadığı geceler annemle yatardık. Beni önce ayağında sallardı. Ben uyuyor numarası yapar, uykuya yatakta dalardım. Ama öncesinde annemin gecenin bi vakti izlediği Gerçek Kesit'i, Perihan Savaş'ın dudak kalemine hayran hayran bakarak tek gözüm açık izlerdim. O zamanlar tabi Müge Anlı filan yok, varsa yoksa Gerçek Kesit. Ya sen 5 yaşında çocuksun, napcan Gerçek Kesiti acaba?
  • Anasınıfında arkadaşlarımı etrafımı toplar, onlara hikaye okurdum. Acayip bir iç geşmişliği vardı üstümde. Resim ve boyama saatleri felaketim olurdu, ağlardım.
  • Yılmaz Morgül ve Zeki Müren i birbirine benzetir, ikisinden de çok korkardım. Televizyonda çıktıkları anda kafamı yastıklara gömerdim. Oysaki seviyorum şuan ikisine de.

  • İnsanlar öpüşünce hamile kalır sanırdım. Filmlerde iki saniyelik de olsa gördüğümüz sahnelerde dehşete kapılır, nolcak şimdi, mecbur evlencek bu oyuncular derdim. Yaa sana dert mi yok.
  • Ödevlerimi cuma gününden yapardım ablamın hayret dolu bakışları altında. Cumartesi ve Pazar kendimi rahat hissetmem önemliydi. Şimdi bile, alışkanlık, iş yerinde bikaç gün stoklu etiket hazırlıyorum. Gerilim bünyeme yaramıyo.
  • Sabahları ekmek almaya gittiğimde önden bi halley olsun, bi cim tart olsun (hatırlamayan bizden değildir) yer, kahvaltıya öyle otururdum. Tabi yolda yerdim, bu önemli bi nokta.
Bence bu kadar saçmalık yeter :D Fotoğrafım anasınıfından. İlk profesyonel fotoğraf çekimim. Kızlarla öncesinde nasıl poz vericeğimizi bile konuşmuştuk. Ama ağzımı öyle yapıcağımla ilgili kararı, çekim esnasında vermişim gibi görünüyor. Toka ise kız olduğumu belli etmek amaçlı :D

Ben bu mimi yaparken çok keyif aldım, o günlere gittim, salaklıklarıma hayret etmekle kalmadım, üzerine hayran oldum. O kafalar bi daha gelmez. Anılarınıza sahip çıkın. Haydi, isteyen herkes mimi yapsın, yaparsa da linkini aşağıya bıraksın. 

Keyifli bir gün hepimizin olsun...

NELER İZLEDİM #19

   

 Baharı sevmem ama en sevdiğim ay mayıstır. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu derseniz, cevabım yok. Yaşadığım en güzel mayıs da değildi ama farklı olduğu kesin. Film izleme bakımından kısır bir döneme de girmiş olsam, telafisi mümkün. Neler izledim okumak ister misiniz?

     Allahım afişin salaklığına bakın ya :D Aylar önce Nacho Libre'nin kamera arkası görüntülerini izlemiştim. Ne değişik film demiştim. Sonra filmi de izlemek kısmet oldu. Absürt komedide belki de en başarılı aktörlerden biri olan Jack Black'i çok severim. School of Rock gönlümün efendilerindendir. Bilenler bilir, bilmeyenleri şöyle alalım . Nacho, yetimlerin yaşadığı bir manastırda büyümüştür. Kendisi gibi yetim olan çocuklara yemek yaparak yaşamını sürdürmektedir. Bir gün çocuklara daha kaliteli yemekler yapabilmek için çok para kazanmayı aklına koyar ve bunu da güreşerek kazanacaktır. Film komik ve absürt olmasının yanında bence çok naif bir konuya sahip. Nacho'nun saflığı, rahibeye aşkı falan çok hoştu. Bi de soundtrackleri kesinlikle çok başarılı. Filmi almış götürmüş. 2006 yapımı bu film, önerdiklerim arasında.

     Çoğu kişinin 1989 yapımı bu filmden haberi olduğunu sanmıyorum. Başrollerde Robert De Niro ve Sean Penn ve bonus olarak Demi Moore'un botoxsuz gencecik hali var desem? Ned ve Jim, bir hapishanede mahkumdurlar. Karşılarına bir fırsat çıkar ve kaçmayı başarırlar. Bir anda kendilerini bir kilisede rahip olarak bulurlar. Başta ayak uydurmakta zorlansalar da yavaş yavaş alışırlar. Tabii yanlış anlaşılmalar, polisten saklanma çalışmalar da devam eder. Yaşadıkları yerden de kaçmaya çalışırken başlarına gelmeyen kalmaz. Tamam melek değiller ama bence çok kötü insanlar da değillerdi. Polis daha kötüydü :D Ben Ned ve Jim'i sevdim. Ama eklemem gereken bir şey var ki; Sean Penn gençken ne çirkinmiş be. Herkes beğenmeyebilir ama ben sevdim. Sakin bir alternatif.

     Biyografi seviyorum, hele de filmde ayrı seviyorum. Bu seferki film, eski Amerikan başkanlarından Franklin Roosevelt hakkında. Roosevelt, başkan olmadan önce, seçim kampanyaları filan düzenlerken, bir gezisi sırasında çocuk felcine yakalanır. Artık yürüyemez hale gelen Roosevelt'in en büyük destekçisi, hastalıktan önce aldattığı (Allahın olmayan sopası yine devrede) karısı Eleanor Roosevelt'tir. Bir süre izole bir hayat yaşayan Franklin, bir kaplıcadan davet alır. Şansını denemek için yola çıkar. Artık burdan sonra kendisine inancı geri gelir. Kendisi gibi hasta olan insanlarla beraber her gün egzersizler yapar. Yürüme yetisini yavaş yavaş geri kazanan Roosevelt, bu hastalıkla ilgili bilinçlendirme çalışmaları da yapar. Sırada, Amerika'ya başkan olmak vardır. Bir TV filmi olan Warm Springs'in 3 Altın Küre adaylığı mevcut. Başarılı bir biyografik film örneği.

     İsmiyle beni kalbimden vuran 2013 yapımı Labor Day var sırada. Kocası tarafından aldatılınca oğluyla beraber bir başına yaşayan yalnız bir anne rolünde pek sevgili Kate Winslet var. Bir gün alışveriş sırasında yaralı bir halde olan Frank ile yolları kesişir. Frank, kaçak bir suçludur ve anneyle oğlunu tehdit ederek evlerinde saklanır. Yaşından büyük sorumlulukları olan oğul Henry hem asosyal annesini idare etmek hem de bu suçluyla baş etmek zorundadır. Ortam yavaş yavaş ısınmaya başlar ancak televizyonda sürekli Frank'in fotoğrafları dönmektedir. Zaman geçtikçe anne Adele ve Frank arasında tutku dolu bir aşk başlar. Aslında Frank'in göründüğü kadar kötü biri olmadığını düşünen anne oğul için Frank, yitirilen bir eş ve bir baba görevi görmektedir. Daralan çember, bu üçlüyü birbirinden ayıracak mıdır acaba? İzlenesi.




   Tek kelimeyle ÇÖP. Böyle vasat bir film olamaz. Konusu resmen "ay siz yorulmayın biz daha filmin ortalarında katili açıklayalım" tadında. Bi de en sonda güya yaptıkları zekilikleri tek tek açıklayan suçlu yok mu aman allahım. Sakın izlemeyin.





     Son zamanlarda izlediğim filmlere göz atmak ve sırada hangi filmler olduğunu görmek isterseniz, sağ tarafta sizi rengarenk bir kısım bekliyor. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. Yorumlarınızı bekliyorum.

Instagram: merababenseda

NELER İZLEDİM #18

     

Geçen hafta sekteye uğramış olan yazı dizimiz, bu hafta gecikmeli de olsa karşınızda. Bu arada neler izlediğimi, haftaya hangi filmleri yazacağımı merak ediyorsanız, blogun sağ alt tarafında izlediğim filmleri görebilirsiniz. Hadi konuşalım biraz, özledim.

     Tom Hanks'i çok sevdiğimi blogumu düzenli okuyorsanız, biliyorsunuzdur. Kendisi gizli aşklarımdan :D Larry Crowne, 2011 yılında vizyona girmiş bir romantik komedi. Başrolde Hanks'e o koca ağızıyla Julia Roberts eşlik ediyor. Bir markette yıllardır çalışmakta olan Larry (Tom Hanks), işine son verildiğini öğrenir. Sebep ise yerine artık üniversite mezunu birinin getirilmesidir. Eşinden de boşanmış olan Larry, bu ikinci yıkım karşısında afallamış ama pes etmemiştir, o yaşından sonra üniversiteye başlamaya karar verir. Mercedes ise işinden bıkmış, eşiyle sorunları olan, Larry'nin derslerine giren üniversite hocasıdır. Gün geçtikçe aralarında farklı bir bağ oluşan bu iki yetişkin için, hayat artık yeni bir dönemece girmiştir. Larry'nin genç arkadaşlar edinip kendini yeniden bulması ve Mercedes'e de enerji vermesi, yeni bir aşk için güzel sinyaller değil de nedir. Hanks'in tişört üstü gömlek, kemik gözlük ile oluşturduğu tarzına bayıldım. Kendisi ayrıca filmin yönetmeni. Çerezlik, tatlı bir film.

     2011 yılıyla devam ediyoruz. Özcan Alper'den bir festival filmi Gelecek Uzun Sürer. İstanbul'da bir üniversitede müzikle ilgili araştırmalar yapan Sumru'nun yolu, ağıt derlemesi için Diyarbakır'a düşer. Burada korsan DVD satışı yapan Ahmet'le tanışır. Ahmet, Sumru'ya kaynak bulması konusunda yardım eder. Üstü kapatılmış, yarım kalmış kürt ailelerinin sorunlarını dinlerler. Sumru'ya şehirdeki arşiv görüntüleri bulan Ahmet'in hayatına da uzaktan baktığımız film, sessiz sedasız ilerliyor. Her defasında Sumru'nun içindeki açığa vurmadığı yarasına bir darbe de vurulsa, araştırmasına Hakkari'deki bir dağ köyünde devam eder. 18. Adana Altın Koza Festivali'nden 5 ödülle dönen bu film, SİYAD ve Yılmaz Güney Özel Ödülü'nü de topladı. Festival filmi severler kaçırmasın.

     Whiplash ile gönlümüze taht kuran Miles Teller'dan romantik bir film The Spectacular Now. İlk başta afişiyle gönlümü çalan, mutlaka izlemeliyim dediğim film, beklentilerimi tamamen karşıladı. Sutter (Miles Teller), hayatı kafasına göre yaşayan bir liselidir. Kız arkadaşının kendisini terk etmesiyle alkolün dozunu kaçıran Sutter, sabah bir bahçede Aimee tarafından uyandırılır. Aimee, bilim kurgu okumaktan hoşlanan, güzel ama sessiz bir kızdır. Sutter'la aralarında bir çok fark olmasına rağmen güzel bir ilişkiye başlarlar. Sonunun nereye gittiği belli olmayan bu ilişkide pürüzleri Sutter çıkarsa da, hep sevdiğinden yaptı garibim. Teller'ın o zamanlardan harika bir oyuncu olacağı belliymiş. Çocuk oynamıyor, yaşıyor. Küçük de bir not: Film başlamadan Teller ile oynayacağını duyan Shailene Woodley ilk başta filmi kabul etmese de, şimdi artık çok sıkı iyi dost olmuş durumdalar. Bu naif filmi mutlaka izleyin.

     Çekimser olarak izlemeye başladığım The Italian Job, beni şaşırtmayı başardı. 2003 yapımı bu film, adeta bir yıldızlar geçidi. Charlize Teron, Mark Whalberg, Jason Statham, Edward Norton... Uzar da gider. Crocker, bir soyguncu çetenin başıdır. Elemanlarıyla başarılı soygunlara imza atan adam, son soygununda öldürülür ve çaldıkları bütün altınlara da el koyulur. (kim öldürdü söylemem!) Elemanları bunun intikamını almak için bikaç sene sonra bir araya gelir ve yardım istedikleri biri daha vardır. Crocker'ın kızı Stella. Stella, kilit konusunda bir uzmandır. Bu özelliğini kullanarak çeteye yardım eder. Mini Cooperların filmin bir diğer başrolü olduğunu söylemek lazım. Zira o kaçış sahnelerinde çok iyi iş çıkardılar. Charlize Theron'a da bravo valla, dehşet sürüyo arabayı :D Güzel bir aksiyon. Kaçırmayın.

     Aylarca fragmanlarına boğulduğumuz, Büşra Pekin ve Murat Boz'lu fotoğraf görmekten bıktığımız, sonucunda da çok şişirildiğine tanık olduğumuz bir film Hadi İnşallah. Pucca'nın kitabından filan uyarlanmış sanırım, hiç de sevmediğim bir kitap tarzıdır. Ama 3 kız kardeş evde hamburger gecesi yaparken hiç ağlak, aksiyon vs ye girmeyelim biz dedik ve açtık Hadi İnşallah'ı. Konusunu biliyosunuzdur. Bir tv kanalında muhabir olarak işe başlayan Pucca, Pekmez'e aşık olur. Ama çocuk ona pek de bakmaz. Aralarında gelişenler işte. Bu tv kanalı muhabbeti filan bana Morning Glory'yi hatırlattı biraz. Onun da yazısı şurda . Büşra Pekin'i severim. Tiyatroda da izlemişliğim var, oyunculuğu başarılı. Filmde çok da sırıtmadı aslında, güldüm kendisine ama konu çok vasattı. Cezmi Baskın'la filmi biraz kurtarmışlar. Onun dışında vakit geçirmelik bir film. Sinemada iyiki izlememişim.

Sana Gül Bahçesi Vadetmedim (Joanne Greenberg)


     Kitap Ağacı Nisan kitabımız bugün blogumun konuğu. İsmiyle yıllardır büyük sükse yapmış, ama konusuna çoğumuzun hakim olmadığı Sana Gül Bahçesi Vadetmedim'den çok kısa bahsetmek istiyorum.

     Yazarın zamanında yaşadığı psikolojik rahatsızlığından yola çıkarak yazdığı kitap, Deborah adlı bir genç kızın akıl hastanesinde yaşadıklarına odaklanıyor. Kitabı beğenip beğenmediğim konusunda nötrüm. Şöyleki, beni bilenler bilir. Gerçeküstü olaylar, anlaşılamayan edebi cümleler diyaloglar beni boğuyor. Bu filmlerde de geçerli. Kitapta Deborah'ın Yr adlı hayali dünyasına çok dalamadım bu sebeple. Yani cümleleri oturtamadım kafamda. Tek eksi yanım buydu kitapla ilgili.

     Onun dışında Deborah'ın ailesinin, özellikle babasının tutumu, görüşmeler yaptığı doktoruyla çok içten konuşmaları, diğer hasta insanlarla yaşadıkları, kendilerine itiraf edemeseler de oluşan arkadaşlıklar beni yakaladı diyebilirim. 

     Kitabı yayımladığı zamanlarda takma ad kullanmak zorunda kalan yazar, oğullarından bu gerçeği saklamak istemiş. Yaşadıklarının ya da hala şuan milyonlarca insanın yaşamak zorunda kaldığı o zor hastalığa güzel bir bakış açısıydı Sana Gül Bahçesi Vadetmedim. Kitaba da ismini veren bu cümlenin nerden geldiğini bilmek isteyeceğinizi düşünüyorum. Okuyun, ama sakin zamanında. Biraz yoruyor, dikkat!